İskender Pala

İskender Pala

YazarÇevirmen
8.4/10
12.412 Kişi
·
48.347
Okunma
·
4.312
Beğeni
·
55.433
Gösterim
Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü
Yattım Allahım kaldır beni, nur içine daldır beni; can bedenden çıkmayınca, imanla uyandır beni."
İskender Pala
Sayfa 227 - kapı yayınları
"Sevgiliye gidecek hediyeyi saymak yakışık almaz,öyle değil mi?"
O sırada dervişlerden yedisininde,birbirinden habersiz,cüppelerinin içinden gizliden gizliye çekmekte oldukları tespihlerin iplerini koparıverdiklerini çok sonradan öğrendim.
İskender Pala
Sayfa 359
Sevgiliden korkmak, korkunun en yüksek derecesi, sevgiliden umut etmek umudun en yüksek kertesidir. Sevgilisi olmayan biri, yaşadığını sansa da yürüyen ölüden ibarettir.
Efendim, Bâkıl'ı merak ettiyseniz anlatalım: Bakıl, kuş beyinli, iki çift söz
etmekten aciz, becerisi de aklı nispetinde az bir bedevinin adıdır. Bu adamcağız
bir gün 11 dirheme bir ahu yavrusu satın alır. Yavru kucağında evine giderken
yolda bir tanıdığa rastlar. Adam ona, yavruyu iple bağlayıp arkasından yederek
götürmenin, kucakta taşımaktan daha akıllıca ve kolay olduğunu anlattıktan sonra
merak saikiyle kaç paraya aldığını sorar. Sormaz olaymış!.. Bakıl 11 dirhemi
anlatmak için adama karşı iki elinin parmaklarını açar ve ilâveten de dilini
çıkarır. Tabiî ahu da kucağından fırlayıp gider. Şimdi bu adama demezler mi ki:
"Be hey şaşkın, ağzınla "11 dirhem" deyivermek çok mu zordu ki ellerini
açıyorsun. Haydi ellerinin parmaklan yetmedi, bir elini tekrar yu-
mup 1 rakamını parmağınla gösteremedin mi ki ağzını da açıyorsun? Dahası bir de
karşındakine dil çıkarıyorsun. Eh, doğrusu sen ahuyu kaçırmayı hak etmişsin!"
Severim Allah'ı candan içerü
Yollar vardır erkandan içerü

Şeriat, tarikat yoludur gidene
Hakikat, marifet andan içerü

Dinin terk edenin küfürdür işi
Ol ne küfürdür imandan içerü

Beni bende demem, bende değilim
Bir ben vardır bend benden içerü

Süleyman kuş dilin bilir dediler
Süleyman var Süleyman'dan içerü
İskender Pala
Sayfa 167 - Kapı Yayınları - 20. Basım - 2018
144 syf.
·43 günde·Beğendi·10/10
İskender Pala denilince Lisede okutulan “Edebi Metinler “kitabı gelir hep aklıma.Diğer derslerle ilişkilerim pek iyi olmadığından,bu derse karşı duygduyum sevgiye velim olan babamda,hocalarımda anlam veremezlerdi.O kitabı 5 yıl öncesine kadar büyük bir özenle saklamama rağmen,bir arkadaşıma verdikten sonra* bir daha ne yüzünü görebildim, ne de kokusunu duyabildim.Bir ders kitabı olmasına rağmen,bana Edebiyatı sevdiren kitaplardan biridir.
İskender Pala ile tanışmam çok eskilere dayanıyor yani.Şimdilerde iyi ki bu şansı yakalamışım diyorum
Hepimizin bildiği üzere Edebiyat profesörü olan yazar,özellikle Divan Edebiyatı üzerine yaptığı çalışmalarla bilinir.Birçok ansiklopedik çalışmaya katılmış,dergilerde birçok çalışmaları yayınlamış,okullar için ders kitapları hazırlamıştır.Son dönemlerde ise bu birikimlerini,Divan Edebiyatı,Tarih,Tassavvuf’tan beslenen roman-araştırma ve inceleme kitaplarıyla taçlandırmıştır.
Kitab-ı Aşk’ta 2004 yılında yayımladığı ağırlıklı Divan Edebiyatı üstadlarının en güzel dizelerinden,en güzel beyitlerinden ve kendisine ait denemelerinden beslenerek, kendi deyimiyle “Tanımlanamayan...Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan...”Aşk’ı anlatır...Anlatır ki öyle böyle değil.
Çok iyi bağlama çalan kişilere telleri konuşturuyor derler.İskender Pala’ya da sözcükleri konuşturuyor diyesim geliyor, ancak sözcükler zaten kunuşur.İskender Pala’nın kaleminde ama daha bir başka konuşuyor....
Kitap 5 ana bölüm ve 25 kısımdan oluşuyor.Her bir bölüm öncekiyle ilintili ve oldukça özenle şeçilmiş.Bir kısmı diğer kitaplarında yayınlanmış denemelerinden oluşuyor.Fuzuli,Hami Danişmend,İsmail Beliğ,Nedim,Nef’i,Enderunlu Vasıf Efendi,Leyla Hanım,Bağdatlı Ruhi,Aşık Paşa ve birçok üstadın muhteşem beyitlerinde ve efsunlu dizelerindek tarif edilen aşkın gizini aramışda durmuş. Bulmuş mu diye soracak olursanız,kitabın önsözünde bu sorunun cevabını çok yerinde cümlelerle yanıtlayıvermiş.
Dilimizde bir deyim vardır.”Terzi işi” diye.Bu deyim erbabının yaptığı eserler için kullanılır.Kitap her bölümüyle,her cümlesiyle,her kelimesiyle Terzi işi....Hele birde, ayrı bir hayranlık duyduğum Hasan Sezai Gülşeni’nin Gazellerinden alıntıladığı bölümleride anlatılan Sufi’lik anlayışı üzerine yaptığı incelemeyi okuduğunuzda,bir yandan Gülşeni’nin dünyayı gördüğü gözlerine hayran olurken,bir yandan da Pala’nın engin edebiyat ve tasavvuf bilgisine Aşık olacaksınız.
Bu kitap Aşk’ın kitabı.Aşk ile okumanız temennisiyle...
* Bu arada kitabı kime verdiğimi hatırlamıyorum,eğer bu yazımı okursan lütfen kitabı iade et sevgili dostum:).O kitabın içine yazılmış çok önemli notlarım ve birkaç acemi dönem şiirim var.Lütfen:)
392 syf.
·14 günde·Beğendi·8/10
Evet, bugün gene buram bura tarih kokan bir İskender Pala kitabı incelemesi için birlikteyiz arkadaşlar. İskender Pala’nın kendisi ile olmasa da, romanları ve kalemi ile ilk defa "Abum Rabum" #30305965 sayesinde tanıştım. Şahsen çok beğendiğim Abum Rabum sonrasında okumuş ve incelemiş olduğum kitap türlerine ara vererek, araya gene bir dönemi konu alan bu güzel tarihi romanı almak istedim. Burada maksadım hem yazarın kalemini, hem okumadığım eserlerini biraz daha iyi tanımaktı ve değişiklik yaparak biraz olsun tarihte yolculuk yapmaktı. O zaman konuyu çok uzatmadan kitabımız “Efsane” ve ona dair incelememize geçelim derim.

Çok köklü, zengin ve ihtişamlı bir tarihe sahip olduğumuz kaçınılmaz bir gerçektir. Bu tarihi süreç ilerlerken/gelişirken, sadece biz Türklerin değil, bizden olmayan, ama bizden daha çok Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu için çabalamış olan nice yabancılarında bu görkemli, ihtişamlı tarihe katkıları olmuştur. Bu görkemli zaman diliminde, ne efsaneler ve ateşinin sevenleri kor gibi yaktığı aşklar yaşanmıştır, ah bir bilseniz!!! Tarifi mümkün olmayan imkânsız aşktan, kor ateşten ve Osmanlı’nın hükümdarlığında olan denizlerden gelenler, bu karanlıkta biz insanlara birer kandil olur ve kapağını aralamış olduğumuz zamanı aydınlatırlar. Osmanlı’da “Efsane”leri dinleyerek yaşamak kadar, bir efsaneye kahraman olmak ve o efsaneyi yazmakta mümkündür. Bazen aradığınız bir şeyi tarihin tozlu sayfalarında ya da tasvirlerinde bulamazsınız. Yeri geldiğinde en dibe, tarihte bir zamanlar yaşamış insanlara ve fırtınası, mucizesi, macerası çok olan denizlere de açılmak gerekebilir. En zorlu ve beklenmedik bir anda bile, sizi bekleyen unutulmaz bir aşk ya da makam mevki kaderiniz olabilir ve hatta nesilden nesile, kuşaktan kuşağa yüzlerce yıl aktarılır ve siz unutulmaz bir “Efsane” olabilirsiniz…

Ey aşk! Sana Yaradan nasıl bir duygu seli yükledi ki, bu işleyişin ile insanı İstanbul’dan başlayarak, Akdeniz’de aklın alabileceği neredeyse tüm ülke ve limanları; aşkın bu tarifi mümkün olmayan sihirli büyüsü ile kuşatabiliyorsun??? İşte o Akdeniz ki, aşka meftun, kimliğini yıllarca saklayan bir aşığın peşinde koştuğu Billure’si için yeniden haritasını çizdiği ve kaderini yazdığı Akdeniz’dir. Aşk’ı ararken dostun düşman kılıcı ile tanıştığı, cevherin ise çeliğe rastladığı ve var olmak ile yok olma mücadelesinin verildiği denizdir Akdeniz! Sonunda mutlak ölüm bile olsa, tüm yolları denize çıkardı serdümenlerin, vardiyanların, forsaların, tüm tayfanın, korsanların ve hatta kaptanların. En derinleri bile, bu büyük aşklar için en basitinden gelirdi denizcilerin seven kalplerine. İşte bu güzel eserimiz “Efsane” ile XVI. yüzyıla ait bir efsaneyi okuyacaksınız. Barbaros Hayreddin Paşa’yı tanıyacaksınız… Efsanemizde gizemini sonuna kadar koruyan üç altın heykeli ve her zaman kulaklarımıza çalınan üç elmanın hikâyesini okuyacağız büyük bir heyecan ile. Hazır mısınız arkadaşlar??? Akdeniz’in hırçın ve dalgalı sularında çözülmeyi bekleyenleri ele alıp çözmeye gerçekten hazır mısınız?!

“Akdeniz, tılsımlı bir gün yaşıyordu. Sabah efendi uyananlar yine akşam köle oluyor, sabah köle uyananlar da yine efendiliğe yükseliyorlardı. Anladım ki bu sularda her şey umut ile korku, gam ile sevinç arasında birden değişiveriyordu. Kaderler ise en çabuk değişen şeydi.” S. 51

Ocak 2013’te çok satan edebiyat eserleri arasında zirveleri yoklamış olan kitabımız, 28 Eylül 1538 tarihinde, Yunanistan'ın kuzeybatısındaki Preveze'de Osmanlı Donanması ve Papa III. Paulus'ün çabalarıyla bir araya gelen Haçlı donanması arasında gerçekleşen deniz muharebesini güzel, romantik bir aşk ile birleştirerek bizlere aktarıyor. Burada, kitabımızda asıl kahramanımız Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa olsa da, kendisi büyük aşk yaşayan diğer iki karakterimiz olan Sidi Alcala (Seyyid Muradi) ve Beatrix’in (Billure) gölgesinde kalmaktadır.

Kitabın başlarında denizcilik ile ilgili terimlerden sıkılmak istemiyorsanız, önce kitabın sonunda olan terimlerin anlam ve manalarını iyice okumanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen görevimi Dz.K.K.’da, T.C.G. Oruç Reis (F245) fırkateynin de icra ettiğim için bu terimleri okumakta zorlanmadım ve bilakis, okurken eski günlerimi, heyecan dolu Deniz Kurdu gibi birçok tatbikatı anımsadım ve çok keyif aldım diyebilirim. Kitabın bitimine müteakip gene ufak bir araştırma doğrultusunda, İskender Pala’nın da eskiden orduda, Deniz Kuvvetlerinde görev aldığını öğrendim. Haliyle bu romanı kaleme almadan önce, kendisinin Barbaros Hayreddin Paşa ile ilgili olarak geniş bilgi toplamış olabileceği ihtimalini de düşünmedim değil. Şayet ben de bir yazar olsam ve mesleki olarak icra ettiğim dalda bir kahraman varsa, onu ya da benzerini konu edinmek en öncelikli işim olurdu sanırım.

Okurken romanımızda aşkın kahramanlarını daha yakından tanıyacak ve yazarın kalemini nasılda aşk ile konuşturduğuna bizzat şahit olacağız. Pala, bu güzel romanında haritacı Saint Alcala ve Beatrix’in çeyrek asır süren özlemini, yeri geldiğinde birbirlerine o kadar yakın olmalarına rağmen, bir o kadar uzak hissetmelerini, sırlarını ve vermiş oldukları yeminlerini biz okurlara aktarıyor. Yine romanımız sayesinde Hızır Reis’in denizci olan kardeşlerini, denizcilik ile ilgili bilmediğimiz, belki de hiç duymadığımız terimleri ve azda olsa Kanunî Sultan Süleyman dönemini tanıyacağız.

“Ey hiçbir zaman unutamadığım; sen de beni unutamazsın değil mi? Sen bana benden daha yakın iken ya neden hep ben senden uzağa düşüyorum?” S. 354

Ünlü, Cenevizli amiral, condottieri kaptan Andrea Doria ve Hızır Reis’in Akdeniz’in sıcak sularındaki çekişmelerine, karşılıklı gövde gösterişlerine şahit olacağız. Tarih okuyan ve seven birisi olarak bazı kitaplarda kaybolmuşken, el atmış olduğum “İslam Tarihi ve Medeniyeti” adlı eserde, 1492-1614 yıllarında, Kastilya Krallığı’nın baskılarını arttırarak Endülüs’lü Müslümanları Hristiyanlaştırma Politikası bir hayli dikkatimi çekmiş ve zamanımı almıştı. İşte gene Gırnata’lı Müslümanların çekmekte oldukları eziyetler ve Endülüs Emevi Devletinin yıkılışına bir romanda daha şahit olmaktaydım. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile son bulan Ortaçağ’ın Engizisyon muhakemelerini ve kimliği sona kadar saklı bir katilin, 20 İspanyol askerini her yılın belli bir döneminde rutin bir şekilde katletmesini satır aralarında okuyordum.

“Müslümanlar bölük pörçük. Afrika sahillerinde her burnu döndükçe ayrı bir kabilenin şeyhleri, bey veya murabıtları insanlara hükmediyor. Bu ayrılık gayrılık içinde hep kaybediyorlar; her şeylerini kaybediyorlar…” S. 95

Babalarının denizci olmamaları için tüm engelleme çabasına rağmen, Cezayir’i mesken edinen ve yine burada ünlenen kardeşler hayallerinden asla vazgeçmemişlerdir. Üzücü bir şekilde kolunu kaybeden Oruç Reis, başarılı bir şekilde koluna takılan kanca sayesinde, Kanca Reis namıyla ün ve korku salar. Sakalının renginin kızıl olması nedeniyle ve Akdeniz’deki başarıları sayesinde Hızır Reis (Barba Rossa), kızıl sakal olarak dostun düşmanın korkulu rüyası olur. Ama şereflerin en büyüğü, Kanunî Sultan Süleyman’ın yazdığı bir mektup ile kendisini bizzat İstanbul’a çağırtmış olduğu Hızır Resi’e nail olmuştur.

“Devlet mal ile değil hüner iledir; büyüklük yaş ile değil akıl iledir.” S. 97

Başarıları ve hayırseverliği ile artık Cezayir’de bir hayli sevilen Hızır Reis, payitahta davet edilir ve Kanunî Sultan Süleyman tarafından Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu’na Kaptan-ı Derya (denizlerden sorumlu bakan) tayin edilir. Kanuninin huzuruna varan Hızır Reis, kendisine kıymetli hediyeler ve 300 kadar köle takdim eder. Haçlı donanmasına ve hasmı Kaptan Doria’ya karşı Preveze Deniz Muharebesi’ni zaferle kazanır ve gene Kanunî Sultan Süleyman tarafından Hayreddin (dinin hayırlı evladı) lakabı verilerek onurlandırılır.

“Alacağınız kararda ileride kazanacağınız maddi zenginlikler mi; daha ileride kazanacağınız manevi nimetler mi ağır basıyor?” S. 175

Romanda Divan Edebiyatı tarzına ve türüne kalemi ile ağırlık veren Pala, sevenlerin yer yer serzenişlerine ve gizli gizli akan gözyaşlarına ilişkin uzun betimlemeler sunar. Esas önem arz eden ve romanın can alıcı noktaları da budur diye düşünüyorum. Alcala’yı içten içe, tarifi mümkün olmayan bir aşk ile seven Beatrix’in, kendisini neden yeminine ve sırrına rağmen ısrarla reddetmesi sonlara doğru netlik kazanmaya başlayacak. Ama eğer dikkatli bir okursanız, kitabın belli bir noktasında bu sırrın ipuçlarını yakalayabilirsiniz.

“Sırları, bağrında gizli duran birisi olarak yaşamanın ağırlığını kimse bilemez.” S. 108

Bu güzel romanda gene çok şaşıracağınız Bülbül ve Hz. İbrahim’in hikâyesini okuyacaksınız belki de. Hızır Reis’in Preveze deniz savaşında rüzgâra nasıl hitap ettiğini ve Beşiktaş semtinin adının nereden geldiğini hayretler içerisinde öğreneceksiniz belki. Gönüllere taht kuran Hızır Reis ile başlayan romanımız, hüzünlü bir şekilde, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaçınılmaz ölümü ile son buluyor. İşte sona geldiğimiz ve hüzünlendiğimiz romanımızda, asıl önemli olan gül sepeti, ısırılmış elmalar ve üç altın heykelin sırlarını öğreniyorsunuz.

Buradan tarihe, denize ve efsanelere âşık olan tüm kitapseverlere bu güzel romanı okumalarını tavsiye ediyorum. Evet, ben severek okudum ve Pala’nın diğer kitaplarını da kısa zamanda ele alacağım. Şimdilik benden bu kadar ve buradan hepinizi saygı ile selamlıyorum!

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ Adem YEŞİL ~
405 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
İskender Pala'nın okuduğum ilk kitabı. Bu kadar geç tanışmamın nedeni dilinin çok ağır ve anlaşılmasının güç olduğunu söyleyen arkadaşlarımın yorumlarıyla oluşan önyargımdı. Od kitabında böyle bir zorlukla karşılaşmadım ve anlatım tarzını da çok beğendim.
Yunus Emre'nin eşi Sitare'yi kaybedişinden duyduğu acısı ve oğlunun Yunus Emre'yi arayışını kelime kelime içime işledi yazar. O dönemdeki tarihi olaylardan da bahsetmeyi unutmamış. İskender Pala'nın kaleminden "Bizim Yunus"u okumak keyifliydi, tavsiye ederim. Bu arada yazarlarımıza yaşarken de gereken değeri verelim!
359 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
-Spoiler-

Sizden istirhamım biraz uzun olsa da sonuna kadar okumanızdır. Yaradandan ötürü yaraladılanı seven Bizim Yunus hakkında kısa yazmak olmazdı.

Kitabın yapısını ve konusunu daha önce yapılmış iki incelemeye sitem ederek anlatmak istiyorum:

#7984107 : Kitapta Yunus Emre'nin Hakk ve insan sevgisi, ahlakı, ilmi, bilgisi, şiirleri ve yaşamından bahsediliyor. Bre adam, Yunus Emre'nin üstünden bir Veli'nin laflarını çarpıtmak, cinsiyetçi söylemlerde bulunmuş demek, yazarı sevmiyorsun diye bu güzel eseri karalamak nedir? Aklım almıyor. Sen anlamak istediğini anlamışsınn o kadar.

#6915646 : Pala'nın eski edebiyatla içli dışlı olması dilini biraz ağırlaştırmış olabilir. Ama bu kitap, birinci ağızdan anlatımıyla bu ağırlığı ortadan kaldırmış. Bu özelliğiyle akıcı değil diyenlere katılmadığı belirtmek istiyorum. Akıcılık, şiirlerle ve tarihle birleşmiş. Yapılan bu iki incelemeyi okuyup, kitabı okumaktan vazgeçmeyin.

Bizim Yunus, Moğol akın ve yağmalarının, iç kavga ve çekişmelerin, siyasî otorite zayıflığın, dahası kıtlık ve kuraklıkların olduğu yıllarda yaşamıştır. Moğol akınlarından birinde Sitare ölür, oğlu İsmail esir düşer.

Yunus, Sitare hakkında şöyle diyor: "Sitare! En uzaktaki en yakın hatıram." "O benim herşeyim. Mahremde sırdaşım, zor günde ayaktaşım, er meydanında yoldaşımdı. Çeyiz olarak verecek bir şeyim yoktu ona gönlümden bir ev yaptım. Bütün duvarlarında onun nakışları olan, bütün pencerelerinden ona bakılan, bütün kapılarından ona varılan bir ev."
Sitarenin ölümü Yunus'u derinden sarsar. Aşkına dalıp unutmuştur her şeyi.
Ben ağlarım yane yane
Aşk boyadı beni kane
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Sitarenin hasretinden kavrulan Yunus'a Hz. Mevlana şunu söylüyor:
" Yıldızından geç Yunus, artık güneşe bak"

Yıldızlarda güneş gibi hep vardır. Güneş doğunca yıldızlar görünmez o kadar. Mesele yıldızın olmadığı şüphesinden kurtulup güneşe Gerçek Aydınlıga ulaşmaktı. Yunus uzun uzun düşünüp Sitaresini Hakk'a ulaşma fırsatı sayar ve Hakk yoluna düşer.
İşte size kul sevgisini, Hakk sevgisiyle birleştirmiş bir aşk: Gerçek aşk...

*****************************************

Yunus yollara düşer Tabduk Emre'nin dergâhına varır. Erenler yurdunda himmete ulaşmanın ilk şartı teslimiyet ve hizmete talip olmaktır. Bu Yunus için de böyle oldu. Şeyhine "Ne hizmet varsa yaparım."dedi. Tabduk da Yunus'u, Dergâhı'ndaki odunculuğa tayin etti.
Fedakar derviş tam kırk yıl bu hizmette bulundu. Odunu sırtına vurup getirirdi. Ama yaşını ve eğrisini kesmezdi. Bir defasında Tabduk Emre: "Yunus Can, dağda hiç eğri odun yok mu ki hep düzgün odunlar getirirsin" diye sordu. Yunus da "Şeyhim, burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez." dedi.

Tapduk Emre'nin hizmetinde bulunurken, mânevî âleminde bir ilerleme olmadığını zannederek, üzüntüsünden dağlara, kırlara düştü ve iki abdalla karşılaştı. Onların yanında odun çekmenin temel gayesinin "nefsi kırmak" ve manevi rehbere bağlılığı sınamak olduğunu anladı.
Derviş adın edindim
Derviş dondum donandım
Yola baktım utandım
Hep işim yanlış benim

Tabduk Sultan'ın yanına döndü ve hizmetine bir süre daha devam etti ve iyice olgunlaşınca fikirlerini yaymaya başladı.
İşte size bağlılık; sevgiye, işe, doğruya bağlılık..

******************************************

Bizim Yunus'un yaşlandıkça gözleri uzağı seçemez olmuştur. Ögrendiği karışımlardan şifa dağıtan Yunus'a sorarlar: " Herkese şifa dağıtırsında kendi gözlerine neden şifa dağıtmazsın ey Yunus?" şöyle cevap veriyor: " Adı güzel kendi güzel Muhammed'in mübarek gözleri bu dünyayı 63 sene gördü bize de ziyadesi gerekmez."

Aşık Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen Hak Peygambersin şeksiz, gûmansız
Sana uymayanlar gider imânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed

Dünya gözüyle görmek istediği tek yüz, oğlu İsmail'in yüzüydü. Günler geçip gitti ve bir gün oğlunu buldu. Yüzünü görür görmezde, gözleri kapandı bir daha göremez oldu.
İşte size Peygamber sevgisi, işte size evlat hasreti...

*****************************************

O ki bilgisiyle, ilmiyle bizlere örnek olmuş, örnek olmaya devam etmekte. Okumuş, araştırmış, söylemiş. Hz. Muhammed'in "Kendini bilen Rabb'ini bilir" hadisinden hareketle şunları diyor:

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.

Kendini tanımak cehaleti sonlandırır. Allah herşeyi kendi nurundan yarattı. Kendi nurunu bulan Allah'ın nurunu bulur.
İşte size gerçek ilim: Kendini bilmek...

************************************

Bizim Yunus, şiir demiş olmak için şiir demiyordu; o bir kalbe girmek için şiir diyordu. Amaç sanat değil, imandı. Sevgi, hoşgörü, nasihat, insanlık içindi.

Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Dost'un evi gönüllerdedir
Gönüller yapmaya geldim

İşte size gerçek sanat: Gönül yapmak...

*****************************************
Bizim Yunus, yüzyılardır şiirleriyle, ilmiyle, ahlakıyla bize yol göstermiş. Ve göstermeye de devam edecek...

Gelin tanışık edelim
İş kolayın tutalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz...

Not: Şiirlerin bazıları kitapta bulunmamaktadır.

Keyifli okumalar.
392 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Merhaba 1000Kitap sakinleri….

İki Dirhem Bir Çekirdek adlı eserinden sonra okuduğumu ilk İskender Pala romanı oldu. İlk eseri deyimlerin nereden geldiğini açıklayan bir kitaptı. Bu kitabı ise sitemizde öyle yorumları yapılırken dikkatimi çekmesi sonucu okumaya başladım.
Yazarın dili çok akıcı ve sürükleyiciydi. Yazarın üslubu hayal dünyanızı geliştirecek tarzda. Çünkü romanın içinde hissedeceksiniz kendinizi. Edebi açıdan bu kitaba bakarsak çok başarılı buldum.

Kitabın içeriğine gelirsek; roman tadında bir tarih kitabı sizi bekliyor. Bir Barbaros romanı denilse de Hızır Hayreddin Paşa ( Barbaros ) aşk hikayesi içinde azıcık da olsa sönük kalmış ama bu demek olmuyor ki roman kötü veyahut olmamış. Ben şahsen romanı okuduktan sonra Barbaros ile ilgili bilmediğim çok şeyi öğrendim. İlk başlarında denizcilik terimleriyle boğulabilirsiniz sakın pes etmeyin.

İçinde aşk, denizcilik ve Barbaros var sanmayın. Bir çok olaylara şahit olacaksınız. Gırnata Emirliği’nin kurulamaması, Osmanlı’nın denizlerdeki gücü, korsanlıktan Kaptan-ı Derya’lığa yükselişi, Endülüs de Müslüman ve Yahudilere yapılan zulmü de anlatıyor. Savaşları hiç ama hiç içine katmıyorum. Bizzat son Preveze Deniz Savaş’ının içinde hissedeceksiniz. Gözünüzün önünde canlanıyor.

Okunup saygı duyulması bir karakter Barbaros. Maddi güce değil maneviyata önem verip kazanılan bir kişilik, bir savaş… Tarih içinde aşk kurgusu ile Barbaros’u tanımak çok güzeldi. Beni şahsen o zamanlara götürdü. Sizlere de tavsiye elbette ki ediyorum. Çok büyük beklenti yaratmayı sevmiyorum ama şahsım beğenmiştir efendim. Yine bir alıntıyla bitireyim cümlelerimi…

“İnsan, büyük bir iyilik için bile olsa küçük bir suç işlememelidir. Sense küçük iyilikler için büyük suçlar işliyorsun.”

İyi okumalar 1000Kitap…
480 syf.
·2 günde·10/10
"Yek Cinayet Şast u Şeş Sual", günümüz diliyle "1 Cinayet; 66 Soru" veya "Altmış altı Soruda Cinayet" adındaki öyküyü müzayeden alıp da böylesine güzel bir kitap ortaya çıkarmak ustalık işidir.. Öylesine değer veriyor ki yazar eski yazma eserlere " Osmanlı Türkçesini okumayı bilmeyen kişilere satılmış bir el yazması kitap beni yandırır." diye bu konudaki hissiyatını ifade etmekten geri durmuyor. İyi ki varsın!..

Dönem lll. Ahmet dönemi (1703-1730)... Veziri Damat İbrahim Paşa...

Osmanlı'da Lale Devri'nin esintilerini taşıyan bir İskender Pala şaheseri... Yine bir cinayet ve yine bir aşk öyküsü bir arada. Bu iki konuyu çok güzel bir şekilde harmoni yaparak ayrı ayrı karakterleri yine ortak bir noktada birleştirmiş, böylece hikayenin bütününü korumuş yazar. Döneme dair ihtişam, eğlence ve zevk dünyası bununla beraber fakir olan halk içindeki kaynama, toplumsal hareketler, yönetimle çatışma kitap boyunca süregelen konulardan birkaçı. En önemlisi de tarihe adını vermiş olan, soğanın toprakla buluşmasına güzelliği ve rengiyle karşılık veren çiçek; lale, bu hikayede ana unsur olmuştur. Öyle ki ülkeler arası entrikalara sebep olmuş ve zenginliğin simgesi olarak adından söz ettirmiştir.

Kitaba adını veren Katre-i Matem (matem damlası), rengi siyaha çalan koyu mor ve nadir bir aşılama sonucu elde edilmiş nazenin bir lale. Öyle ellerde dolaşıp, gizemlere konu olacak ki sonunda toprakla buluşması da, filiz verip çiçeğini açması da sabırla beklenecek... İskender Pala kitaplarından alışkın olduğumuz oryantalist tarzda gravürler kitaba ayrı bir hava katarak hikayeyi görsele de taşımıştır. Derkenar olarak verilen kısa hikâyeler ise tam tadında!
Okuması heyecan verici, hikayesi nadir olanlardan biri yani..

Keyifli okumalar...
447 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bir tarafta 3 kıtada 623 yıl hüküm süren, 36 Padişah, 219 Sadrazam ve 129 Şeyhülislamıyla birbirinden farklı dil, din ve kültürdeki milletleri birbirleriyle kaynaştırıp asırlar boyu hoşgörüyle idare etmeyi başaran bir devletin 9. Padişahı, ilk Türk İslam halifesi, Hâdim'ul-Harameyn'uş- Şerifeyn Yavuz Sultan Selim, bir tarafta da Safevi Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Şah İsmail. Zekâlarını, bilgilerini, eğitimlerini, şanlarını hem devletlerinin bekası için kullanan, hem de şiire yön vermede kullanan Selimi ve Hatai. Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya gelen dönemin iki büyük padişahı Sultan Selim ve Şah İsmail’in hikâyesi. Tarihi roman tarzında yazılmış bu roman büyük bir başarıdır bana göre. Yazar kesinlikle bir tarafı yüceltip bir tarafı eleştirmiyor. Her iki kesimin savunduğu şeyleri kendi ağızlarından konuşturarak her iki kesimin de kendilerine göre haklı taraflarını vurguluyor. Bunun için tarihi roman olmasına aldanıp yazara ya da bahsi geçen taraflara dil uzatmak yerine, iki Padişah’ın şairliklerini, sevginin, aşkın, gururun, onurun ön plana çıkarılması fikrini dikkate almanız en büyük temennim.

Romanda olay akışı iki koldan, iki padişahın hükümdar olmalarından başlayıp, Çaldıran Savaşı’nın öncesi, sırası ve sonrasında yaşanan olaylarla devam ediyor. İncelemenin başında da dediğim gibi iki tarafında kendilerini haklı bulduğu konular var. İskender Pala, Sultan Selim Şah İsmail’in İslam’ın usulüne göre hareket etmediği, Orta Asya’daki Sünnilere zulüm ettiği, haklarını hiçe saydığını düşündüğü için; Şah İsmail de tam tersini Yavuz Sultan Selim Han’ın Anadolu’daki Kızılbaşlara zulüm ettiğini ve haklarının yendiğini düşündüğü için meydana gelen olayları kendine has üslubuyla bizlere aktarıyor. Kitap tarihi yanlış aktarıyor eleştirisi yüzünden kitabın estetik açıdan okuyana zevk vermesi, divan şiirinden örnekleri günümüz karşılıklarıyla bize sunması, sevgiyi her anlamda açıklaması gölgede kalıyor.

Çalışmalarıyla Divan Edebiyatını günümüze tam anlamıyla aktaran, detaycılığıyla eskinin derin anlamlı sözlerini her açıdan yansıtan eserleriyle edebiyatımıza renk katan İskender Pala mutlaka okunması bir yazar. Bu eserinde de saydıklarımın çoğunu bulacaksınız. Sözü daha fazla uzatmayarak sitede Türkçeyi katleden inceleme ve alıntı paylaşanları uyaranlara ‘hoşgörülü olmanız gerekir’ diyenleri, karşıt görüşlü kişi, yazar ve kitaplara yaptığı yorumlarında söyledikleriyle yaptıklarında tezatlığa düşmemeye davet ediyorum. İyi okumalar.
212 syf.
·20 günde·Puan vermedi
Evet arkadaşlar, eğer ‘’afyonunuz patladıysa’’ ‘’Çıkarıyorum ağızımdaki baklayı’’. ‘’Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş’’ bendeniz keçi. Amma ve lakin sizler ‘’Ahfeş’in keçisi’’ olmayınız!! Zira sizler ‘’mürekkep yalamış’’ insanlarsınız. Aman ha beni ‘’ali kıran baş kesen ’’ zannetmeyin bu ‘’laf-ü Güzaf’’larıma bakarak. Söylediklerim ‘’zerdeyle zırva’’ dan başka bir şey değil. Ama ‘’maval okuyorum’’ da zannetmeyin, biraz ‘’molla kasım’’ lık yapıyorum diyebiliriz. Hepsi bu!!

Aslında bu işin ‘’püf noktası’’ ‘’rahmet okutmak’’tır. Tabi aramızda ‘’kös dinleyenler’’ de oldukça fazla olduğundan bu çaba beyhude de olabilir.
Aranızda ‘’diş bileyenler’’ olduğunu sezinliyorum. Hatta içinizden; şuna da bak ‘’Münasebetsiz Mehmet Efendi’’ yi aratmıyor, dediğinizi de duyar gibiyim. Ama ne yapalım ‘’kırk yıllık kani olur mu yani’’. Yanlış anlamayın beyler sizinle ‘’matrak geçmiyorum’’ veya ‘’goygoyculuk’’ da yapmıyorum. ‘’hacı mandalın mührü’’ gibi doldurdukça dolduruyorum. Umarım siz okuyucuların ‘’eşref saatine’’ denk gelmişimdir, yoksa ‘’kaş yaparken göz çıkarmış’’ olabilirim.

Neyse arkadaşlar ‘’lafla peynir gemisi yürümüyor’’ ‘’hoşafın yağı kesilmeden’’ ‘’kabak tadı vermeden’’ ‘’ipin ucunu’’ kaçırmadan sözlerimi sonlandırsam iyi olacak. E, siz de ‘’sabır taşı’’ değilsiniz en nihayetinde.


Tırnak içerisinde yazdıklarım deyimlerden oluşmaktadır. Ve bu eserde bu deyimler ve daha fazlasının tarihçesini bulacaksınız. :) ufak bir harmanla cümle içinde kullanarak sunmaya çalıştım ‘’Altı kaval üstü şeşhane’’ olmuş gibi dursa da ‘’turnayı gözünden vurduğumu’’ düşünüyorum. :)

Deyim: Anlatımı güzelleştirmek için, savunulan fikir ve düşünceyi daha etkili kılmak üzere kullanılan kalıplaşmış sözlerdir.

iyi okumalar :))

Kültür ve kültürün birikimleri bizi yüceltir. Manevi anlamda...
ben buna inanıyorum...
390 syf.
·2 günde·Puan vermedi
"Her iki hükümdar da sanki belagat, inşa ve manzume savaşı yaptılar, birbirlerine üstünlüklerini savaş meydanları yerine beyaz sayfalar üzerinde göstermeye çalıştırlar."
İlk savaşı şiirlerle yapmıştı iki büyük şair, hükümdar, aşık. Beyaz kağıtlardan sonra da Çaldıran Ovası'na geçtiler. Bu savaş içinde bir de aşk vardı. Ömer'den Şah'a, Şah'tan Selim'e... Bihruze Sultan'ın kalbi, duyguları ve aşkı; Şah'ın Bihruze'ye olan aşkı, aşkını beyitlere, dizlere döküşü; Selim'in sevdası, Selim'e sevdalanan cariyenin aşkını yüreğinde taşıyamayışı kitapta yer alıyor.
Kısacası aşk, savaş, şiir... Okumak isteyenlere, İskender Pala sevenlere tavsiye edilir.
390 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Yavuz Sultan Selim Han; sadece padişah değil, sanatkâr, şair aynı zamanda asker. Birçok yerde okuduğumuz gibi 8 yıllık hükümdarlık hayatına 80 yılı sığdırmış olan Yavuz... Kısa iktidarını zaferler, fetihler, şiirlerle dolduran bir padişah. 8 yılda Osmanlı topraklarını yaklaşık 3 kat genişletmiş, II. Bayezid ve Gülbahar Hatun'un oğlu Yavuz... Memleketim Amasya'da doğan, Trabzon'da valilik yapan ardından iradesi Osmanlı topraklarından taşan Yavuz...

İncelememe başlarken öncelikle şu konu üzerinde durmak istiyorum. İskender Pala'nın bu eseri için objektif değil, fazla taraflı gibi yorumlar okudum ve şunu belirtmek isterim ki, bu okullarda öğrenimini gördüğümüz bir tarih kitabı değil, tarihi bir roman. Dolayısıyla tarihi olaylar ve şahıslar aktarılırken yazarın dünya görüşünü yansıtmasını ya da dini veya milli çeşitli değerleri doğrultusunda olaylara yaklaşımını abes bulmuyorum. Zaten bana göre romanda aşırı bir taraflılık yok var olanı da yazarın değerlerine bağlıyorum. İskender Pala kimi yerde Yavuz'u kimi yerde Şah İsmail'i belirli derecelerde eleştiriyor.

Şah ve Sultan tarihi olayların edebi bir dille anlatıldığı, kimi zaman gururlandıran, kimi zaman öfkelendiren, kimi zaman hüzünlendiren bir kitap. Edebi söz sanatlarına bolca yer verilen eserde sevgi, aşk, çekişmeler, pişmanlıklar hepsi mevcut. İskender Pala doktorasını Divan Edebiyatı alanında yaptığı için bazı kitaplarında kullanılan dilin zor anlaşılabildiği ile ilgili cümleler okumuştum. Bu kitap özelinde (içinde geçen beyitler haricinde) böyle bir durumun söz konusu olmadığını, dilin anlaşılabilir olduğunu söyleyebilirim. Şah ve Sultan okuru alıp Çaldıran Ovası'nın orta yerine bırakan, tarihi olayları romantizmle bir araya getiren, okunan her sayfasıyla tarihin içine biraz daha girmenizi sağlayan bir eser.

Gelelim Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail'e. Tarihi olayları içinde bulunulan döneme ve o dönemin koşullarına göre değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla 1500'lü yılların henüz başında yaşanan bazı olayları günümüzün demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlarıyla açıklamaya çalışmak son derece mantıksız. Yavuz Sultan Selim'i de isyanları bastırma ya da girilecek bir savaş öncesi çeşitli önlemler alması konularında ezbere eleştirmek yerine yapılacak çok daha yararlı işler var. Yavuz ve Şah İsmail'in artıları, eksileri tabii ki olmuştur ancak bu bana göre birini yerin dibine geçirmek için bize fırsat vermemeli. Tarihçiler bile bu olaylarla ilgili fikir birliğine varamamışken 5 asır sonra bile isyan bastırılmış mı, nasıl bastırılmış tarzındaki soruların bilinçsizce tartışılması yanlış diye düşünüyorum.

Yavuz Sultan Selim başarılı bir devlet adamı, İslam Halifesi, iyi bir askerdir. Özellikle bu kitabın yayınlanmasının ardından başlatılan karalama kampanyasına kesinlikle katılmıyorum. Ve son olarak, der ki Arif Nihat Asya:

"Ağlasın taşlara kapanıp tarih,
Selimler gelir de Yavuzlar gelmez."

Yazarın biyografisi

Adı:
İskender Pala
Tam adı:
Prof. Dr. İskender Pala
Unvan:
Türk Akademisyen ve Divan Edebiyatı Araştırmacısı, Yazar
Doğum:
Uşak, Türkiye, 8 Haziran 1958
İskender Pala, 8 Haziran 1958 tarihinde Uşak‘ta Kayaağılı köyünde doğmuştur. Uşak Cumhuriyet ilkokulunda okudu. Kütahya Lisesi’nden mezun oldu. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Lisans tez çalışması Câmiu’n-Nezâir’dir. Yine İstanbul Üniversitesi’nde “Aşkî, Hayatı, Edebî Şahsiyeti ve Divânı” konusunda Doktora çalışması yaptı. 1983 yılında Doktorasını tamamladı.

1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi‘nde doçent ve 1998 yılında Kültür Üniversitesi‘nde profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi.

1979-1982 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji seminer kütüphane memurluğu yaptı. Hayatının ilerleyen dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı askerlik mesleğini tercih eden İskender Pala, öğretmen subay olarak 1982 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığına girdi. 14 yıl 7 ay görev yaptıktan sonra 1996 yılında TSK‘dan ihraç edildi.

1982-1984 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Lisesi Komutanlığı’nda teğmen, 1984-1986 yılları arasında Üsteğmen olarak görev yaptı.

1986-1987 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde part-time Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi olarak çalıştı.

1987-1994 yılları arasında Yüzbaşı olarak, Dz.K.K.lığı Tarihi Deniz Arşivi kuruluş ve faaliyetleri görevinde çalıştı.

1994-1996 yılları arasında Tarihi Deniz Arşiv Araştırmaları ve Dz.K.K.lığı yayın faaliyetlerinin yürütülmesi görevinde çalıştı.

1996-1997 yılları arasında Öğretim yılı, MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı öğretim üyesi ve İSAM redakte kurulu üyeliği yaptı.

1997 yılında Öğretim yılında İstanbul Kültür Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Aynı zamanda Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

İskender Pala, 1980 yılında F. Hülya Avcı ile evlendi. Hilye Banu, Elif Dilasa adında iki kızı, Alperen Ahmet adında bir oğlu vardır.

Ödülleri :
1989 – Türkiye Yazarlar Birliği dil ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1990 – AKDTYK Türk Dil Kurumu ödülü, (Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü)
1996 – Türkiye Yazarlar Birliği inceleme ödülü, (Şairlerin Dilinden)
2001 – Aydınlar Ocağı Kayseri Şb. Yılın Edebiyat Adamı ödülü,
2001 – YTB Uşak Halk Kahramanı ödülü,
2003 – “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” Yılın Romanı Ödülü
2013 – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü,
Türk Patent Enstitüsü Marka Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 4.312 okur beğendi.
  • 48.347 okur okudu.
  • 1.134 okur okuyor.
  • 16.403 okur okuyacak.
  • 1.430 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları