Ömer Efeoğlu, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

Bosna-Hersek ayaklanması devam ederken, 2 Mayıs 1876’da Bulgaristan’da büyük bir isyan çıktı. Ruslar tarafından gizlice silâh gönderilen 55 Bulgar köyünün erkekleri, Türk köylerini bastılar. 1000 kadar Türk’ü büyük vahşetle öldürdüler. Bu sırada şimdiki Bulgaristan nüfusunun yüzde 55’i Türk, yüzde 45’i Bulgar’dı. Onun için Tuna’ya kadar olan bölge, Türk anayurdu içinde sayılırdı. Müşîr Abdülkerim Nâdir (Abdi) Paşa iki tümenle âsîlerin üzerine yürüdü. 39 gün süren ayaklanmada âsîler tamamen ezildi ve isyan söndürüldü. 4500 âsî öldü. Bu haber Avrupa basınına, Türk­lerin on binlerce Hıristiyan’ı öldürdükleri ve yüzlerce Bul­gar köyünü yerle bir ettikleri şeklinde yansıtıldı. Dehşetli bir anti-Türk propaganda, bütün Avrupa’yı sardı. Kuzey Ame­rika basınına basınına sıçradı. 6 Mayıs’ta (1876) Selânik’teki Almanya konsolosu Abbott ile Fransa konsolosu Moulin’in, Türk hal­kınca linç edilmeleri, durumu büsbütün gerginleştirdi. Bir Rus-Yunan komplosu olan bu olay kasten çıkarılmış ve Türkler’i Avrupa kamuoyunda mahkûm etmek, Avru­pa’dan tecrid etmek gayesi güdülmüştü.

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz ÖztunaBir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna
ozakiabi, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Dolmabahçe Sarayı'nda ölümünden iki yıl önce Atatürk'e şarkı söyledim. `Cana Rakibi Handan Edersin` şarkısını beğendi. Yolda kocamla kavga ettik. Kıskanmış. Eve gelince üzerime yürüdü, annemi tartakladı, ben de kafasına vazoyu geçirdim. Bir defasında da Atatürk'le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten.

Müzeyyen Senar

Ot Dergi Sayı: 13, KolektifOt Dergi Sayı: 13, Kolektif

Yaşlı Adam ve Nasihatları
Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.

Ayşe Çavdarcı, bir alıntı ekledi.
16 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 8/10 puan

Betimlemeler
Boynu tohtlu turuncu iri bir çoban köpeği toprağı koklayarak köyün alt başına ağır ağır yürüdü, evlerin arasında yitti.dağın doruğundan kopan ak bir bulut geldi kavak ağacının üstünde bir süre salındıktan sonra yönünü gündoğudaki yüksek dağa döndü, tel tel saçılarak yukarı agdi. Yeşil kırmızı tüyleri yaldırdayan bir horoz bir kül tumseginden çıkmış, hatmi çiçeklerin yanında eşiniyordu. horozun, iri çiçekli mor hatminin yöresinde, güneşe gelince çakan bin bir kıvılcımda balkıyan boncuklu azgın bir ari gürültüyle dönüyordu. suyun altına gün vurmuş, ak cakıl taşları buradan aşağıki düzlüğe kadar ak bir yol gibi kıvrimlasarak serilmisti.

İnce Memed 3, Yaşar Kemalİnce Memed 3, Yaşar Kemal
SiYahAşKıNa.., Yol'u inceledi.
Dün 09:39 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

*Şiirlerinin her dizesinde duygusallık kokan muhteşem Birhan Keskin kitabıydı.Son zamanlarda karşıma çıkan,ayakta okuyabileceğim şiir kitaplarından bir tanesiydi.
Hasan Hüseyin Korkmazgil'in de dedigi gibi (gerçek) siir ayakta okunur. Bu bir seçim degildir. Siir sizi durdurur, (bu) dünyada oturacak yer bulamazsiniz.
*Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez "sevgilim" diye seslendim. Her gün sana bir kez "zalim" diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün "âh" ettim bir kere, bir kere o âh'ı geri aldım. Her gün "yol arkadaşım" dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.

Kübra karakaş, bir alıntı ekledi.
 24 May 10:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Önceleyin
Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
Sonra her şey çıkıp geldi

Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce

Üvercinka, Cemal Süreya (Sayfa 12)Üvercinka, Cemal Süreya (Sayfa 12)
Erdoğan Koştan, bir alıntı ekledi.
 24 May 00:02 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Uhud Savaşı 2. Bölüm
Talha iki ordunun tam ortasında durdu, meydanda ölüm sessizliği vardı. Dört bine yakın insan sus pus olmuştu. Mekkeli kadınların çaldığı tefler de susmuştu. Sanki tabiat susmuştu.

Talha'nın kılıcını çekerken ses meydanda yankılandı.
"Muhammed diyormuş ki eğer Allah yolunda savaşıp ölürseniz cennete gidersiniz. Kılıcımın acısını tadıp cennete gitmek isteyen var mı aranızda? Hemen onu Allah'ına kavuşturayım."

Halid Amr'a baktı.
"Kim çıkar sence?"
"Hamza."
Karşı cephede Ali ileri çıktı.

"Allah yolunda ölmek ne kutsaldır! ama ben kılıcımın acısını sana tattırıp seni cehenneme yollamaya geliyorum."

Ali'nin bu çıkışı Müslümanları galeyana getirmiş ve meydanda tekbirler inlemeye başlamıştı. Halid, Ali'nin hareketlerini dikkatle izlemeye başladı.

"Normal bir eşleşme değil, Talha'nın yapısı zayıf."
"Ama iyi kılıç kullanıyor."
Ali de kılıcını çekti. Bu çok değişik bir kılıçtı.
Halid:
"O nasıl bir kılıç. Daha önce böyle bir kılıç görmedim ben."
"Bedir'de de değişik bir kılıç kullanmış, budur herhalde."

Müslümanlar tekbir getirmeyi kesmişlerdi. Ali ve Talha karşı karşıya geldiler. Meydan yine sus pus olmuştu. Dikkatler meydandaki iki kişiye çekilmişti. İlk hamleyi Talha yaptı. Ali son derece sakin karşıladı. Bu kes Ali üst üste darbeler vurdu ve Talha'nın dengesini bozdu. Talha sendelemeye başladı. Ali, Talha'ya biraz ağır gelmişti. Talha son bir hamleyle kendini kurtardı; ancak tekrar üzerine davranacakken nereden, nasıl geldiğini anlamadığı bir darbeyle boynunda çok şiddetli bir acı hissetti. Gözleri donmuştu, korkuyla elini boynuna götürdü ve akan kanın şiddetini hissetti. Bu ölüm anlamına geliyordu. Ali acı çekmeden ölmesi için kılıcını aynı bölgeye tekrar vurdu.

Talha'nın kafası yarıya kadar vücudundan ayrılmıştı. Halid'in gözleri, Ali'nin ilk vuruşundaki hızının etkisiyle yerinden fırlamıştı. Talha'nın yere düşen cesedinin farkında bile değildi. Kendine geldiği zaman Talha'nın yerde hırıltılarla can verdiğini gördü. Artık meydandaki hırıltı sesi de Müslümanların tekbir getirmesiyle duyulmuyordu. Ali peş peşe darbeler vururken başlığının bir bağı açılmıştı, onu da bağlayarak tekrar saflarına doğru yürüdü. Halid böylesi bir dövüşün ardından zerre kadar kibir göstermeyem Ali'ye tedirgin tedirgin bakakaldı. Amr gözlerini kısarak Halid'e baktı.

"Onu gördün mü Halid"
Halid'in donuk bakışı değişmedi, sadece kafasını sağa sola salladı.
"Yazık oldu Talha'ya."

Sonra da az gerisinde durmakta olan Dirar'a baktı' o da eliyle yüzünü kapamıştı. En iyi dostları çok acı şekilde öldürülmüştü. Halid ağlamaklı oldu, Talha'nın bu kadar kolay öleceğini tahmin etmiyordu. Halid, Talha'nın ailesinin olduğu bölgeye yüzünü döndü. Az önce Talha'nın sancağı verdiği kardeşi Osman ağlamaklı bir vaziyette sancağı yanındakilerden birisine bıraktı ve Ali'nin peşinden koşmaya başladı. Ali'nin zırhını bağlamakta olduğunu gören Hamza ileri atıldı. Ali de ardından birinin geldiğini hissetmişti; ama Hamza'nın müdahale edeceğini gördüğü için ardına bile bakmadan yerine dönmeye devam etti. Hamza, Ali'nin yanından fişek gibi geçti. Osman bir yandan ağlıyor, bir yandan da kılıcını çıkarmış iki eliyle bilinçsizce havada tutuyordu. O şekilde uzunca koştuğundan nefesini ayarlayamamış ve aralarında iki üç adım kala bitkin düşmüştü. Kılıcını can havliyle indirecekti ki Hamza ilerlemiş yaşına rağmen daha çevik davrandı ve tek darbeyle karnında bir yarık açtı. Osman'ın kılıcı havada kalmıştı. Öylece elinde tutuyor, bir yandan da ağlıyordu. Hamza da Ali'nin yaptığı gibi boynuna ölümcül vuruşu yaptı. Halid atının dizginlerini sıktı burnundan soluyordu.

"En azından acı çekmeden ölmelerini sağlıyorlar."
Amr'ın da ruh hali Halid'den farksızdı
"Ebu Süfyan müdahale etmeli artık."

Halid, Ebu Süfyan'a bakacağı sırada meydanda birinin daha ilerlediğini gördü.
Talha'nın küçük oğlu Müsavi önce babasının, sonra amcasının ölümlerini görmüştü. İçindeki acı ona cesaret vermiş ve koşarak meydana atılmıştı. Meydanda bağırarak koşarken nereden geldiği anlaşılamayan bir ok tam göğsüne isabet etti. Müsavi de sendeleyerek yere yığıldı. Genç adam küfürler ederek can veriyordu. Müslümanlar tekbir getiriyor, meydan Allahuekber sesleriyle inliyordu. Mekkeliler ise çok kısa bir zamanda üç ölü vermiş olmanın moral bozukluğunu yaşıyordu. Her Mekkelinin kafasında aynı fikir belirdi. Birazdan üç arkadaşlarını öldüren adamlarla dövüşeceklerdi. Yerde yatan cansız bedenlere baktıkça birazdan olanların onların da başına gelebileceğini düşündüler...

Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)

15. Hikaye Tamamlama etkinliği son kısmı (Bölüm 10-devam ediyor)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin son kısmıdır. Henüz tamamlanmamıştır. Bu kısmı Muhayyelll yazmıştır.

10.
Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

***

Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

***

Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
"Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


***

Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

***

Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

"Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
"Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
"Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
23 May 02:30 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Madem ki cevaba kulak tutmazsız, kabil-i hitap değilsiz. Niçin ayak divanına davet ettiniz?"

Sert adımlarla kapıya yürüdü. İçeri girmesine az kalmıştı. On kadar sipahi zorbası seğirtti. Belli ki niyetleri kötüydü. Padişah birden döndü. Dönmesiyle uğultu kesildi. Üstüne gelen zorbalara mıhladı gözlerini. Alev alev yanan, şimşekler döken gözlerini üzerlerine perçinledi. Bütün şimşeklerini döktü, bütün yıldırımlarını saçtı, aleviyle yaktı, kavurdu. Zorbaların ayakları birbirine dolaştı. Birkaç adım sonra durmak zorunda kaldılar. Elleri sarktı, başları düştü.

Padişah hiç sesini çıkarmadan, birşey olmamış gibi saraya girdi.

Kazanmıştı. Saldırganları cesaretiyle eritmişti işte. Belki birkaç deneme daha yapacaklardı. Ama dayanacaktı. Dayanmak zorundaydı.

"Allah'ım, bana kuvvet ver!"

IV. Murad, Yavuz BahadıroğluIV. Murad, Yavuz Bahadıroğlu