• Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
  • Dunya'ya yaklaştı, kolunu yavaşça beline doladı. Dunya karşı koymadı, ama yaprak gibi titriyor, yalvaran gözlerle ona bakıyordu. Svidrigaylov bir şeyler söylemek istedi, dudakları kıvrıldı, ama konuşamıyordu.
    Dunya yalvarırcasına:
    "Bırak beni!" dedi.
    Svidrigaylov titredi, bu senli seslenişte deminkilere benzemeyen bir şey vardı.
    "Sevmiyor musun beni?" diye sordu Svidrigaylov usulca.
    Dünya başını olumsuz anlamda salladı.
    Svidrigaylov umutsuzluk içinde fısıldadı:
    "Ve... sevemezsin de? Hiçbir zaman?
    "Hiçbir zaman..." diye fısıldadı Dunya.
    Svidrigaylov 'un ruhunda bir an süren sessiz ama korkunç bir çatışma oldu. Anlatılması zor bir bakışla bakıyordu Dunya'ya. Birden elini belinden çekti, döndü, hızla pencereye doğru yürüdü, arkası Dunya'ya doğru dönük orda durmaya başladı
    Bir an ikisi de öylece durdular.
    "İşte anahtar" dedi Svidrigaylov. Elini paltosunun sol cebine sokup çıkardığı anahtarı, dönüp geriye bakmadan arkasındaki masaya bıraktı.  "Alın ve hemen gidin."
  • **Değerli eleştiriler üzerine yeniden düzenlenmiş ve demlenmiştir.

    -----------------------------------------------------------

    Oda gri, siyaha daha yakın bir gri. Neredeyse siyah ile beyazın hiçbir farkı yok. Kasvetli ve havasız. Perdeleri kapalı pencereden çok az ışık içeri sızabiliyor. Gelebilen az ışık da onu rahatsız ediyordu. Geç yattığından dolayı gözleri sızlıyordu yatakta kıvranırken. Gözlerini ovuşturdu, masadaki dün geceden kalma yarım şişeye baktı. Yanında da uzun filtreli sigarası vardı. Küllük tepeleme izmarit dolmuş, bazıları yere, halının ve döşemenin üzerine düşmüştü. Ağır ağır doğruldu, ayağa kalktı, vücudundaki tüm eklemler çatırdadı. Perdeyi araladığında havanın yağışlı olduğunu gördü. Yağmur damlaları sürat ile giden arabanın camına çarpan sinekler gibi cama çarpıyor, bazıları paramparça oluyor, bazıları ise dağılmayıp aşağı doğru süzülüyordu. Her süzülen damla kendisine bir yol buluyor, başka damlalar ile birleşiyor yeni ve daha büyük bir damla oluşturuyordu. Bazıları ise tek başına camın altına kadar ilerliyor ve ölüyordu. Kendisini bu tek başına yoluna giden ve sonunda camın kıyısından aşağı düşen yağmur damlasına benzetti. Tek farkları belki de, yağmur damlası daha saf ve temizdi.

    Yarım bardağına biraz daha içki doldurdu ve pakette iki büklüm kalmış son dal sigarasını çıkardı. Paketin altına vuruyor ve sigaranın kendiliğinden paketten çıkmasını sağlıyordu. Onun tarzı bu idi. Paketi buruşturup odada rastgele bir yere fırlattı. Ağzındaki sigarayı yakmak için çakmak aradı ama bulamadı. Mutfak ocağına yöneldi. Altını dördüncü deneme yakabildi, biraz da saçlarının ucu yandı. Bir küfür bastı ocağa. Odasına yürüdü. Giderken kafasını çarptığı rüzgar çanı uzunca bir süre şarkı söylemeye devam etti.

    Odasına geldiğinde pencere önüne bir kumru konmuştu. Gözleri öylesine güzeldi ki, kendi çirkinliğinden utandı. Birbirlerine baktılar haylice zaman. Bir adım atmasıyla kuşun havalanması bir oldu. "Sen de haklısın. Ben olsam ben de kaçardım. Ben olsam, ben de benden kaçardım. Ben, ben olsam.... kaçardım.." diye mırıldandı. Bardağından ağız dolusu içki aldı ve peşine sigaradan derin bir nefes çekti. Boğazı ve içerisi alev almıştı. Bu his ona inanılmaz zevk veriyordu. Aynı hareketleri peşi peşine üç defa daha yaptı ve izmariti küllükte rast gelen bir yere bastı. Ağzına kadar dolu olan küllükteki izmaritlerden, bazıları yere ve halıya dağıldı. Hiç oralı olmadı adam. Pencereden bir süre dışarıyı izledi. Yağmur tanelerinin hareketleri ona müthiş haz veriyordu. Gözünü alamadı, sonunda döndü, dolabına doğru ilerledi. Üzerini giydi ve çıktı evden. Kapıyı çarparken oluşan rüzgarla, rüzgar çanı şarkı mırıldanmaya başlamıştı. Kendi halinde dönüyor, şarkı söylüyordu karanlık odalara.

    Dağınık ve isli saçları yüzünü örtüyordu. Şehrin üzerinde upuzun bir duman tabakası vardı. Yakılan odunların ve kömürlerin zehri, insanın genzini yakıyordu. Adam da bundan nasibini almış, boyna öksürüyordu. Otobüs durağına geldiğinde ıslak bir sıçan gibi olmuştu suratı. Damlalar çenesinden düşmemek için mücadele içindeydi. Bazıları yine de aşağı düşüyordu. Elleri kot montunun cebinde, ağzında ıslanmış ama hala yarım yamalak tüten bir sigara, omuzları yukarı doğru büzülmüş.... Az öteden koşa koşa kırmızı şemsiyeli bir zarif bir kadın geldi.

    -Pardon, buradan lunaparka nasıl gidebilirim?
    Şaşırdı adam. Normalde kimse kendisine soru dahi sormazdı. Etrafına bakındı, durakta kimse yoktu ondan başka. Uzunca süre konuşmamanın verdiği paslanmışlık hissi ile önce bir şeyler demeye çalıştı ama sesi çatallı ve katran doluydu. Boğazını temizledi.

    -Özür dilerim, ben de oraya gidiyorum. Otobüs birazdan gelir. İsterseniz beraber binelim ben size gelince haber ederim.
    -"Tamam, olur", dedi kadın. Bu cevabı açıkçası beklemiyordu. Zaten kötü bir niyeti de yoktu. Sadece aynı yere gidiyorlardı, hepsi bu.

    Sarı renkte bir otobüs geldi, bindiler. İkisi de yan yana oturmuştu. Adamın gözleri kadının ellerini izliyordu hayranlıkla. Çok narin ve bembeyazdılar. Sanki dünyaya az önce gelmişti kadın. Yeryüzüne yeni inmişti. Hiç bir pisliğe, suça, lanete bulaşmamıştı adeta. Peşine kendi ellerine baktı. Sanki yaba gibiydiler. Uzun zaman yaptığı marangozluk işleri yüzünden elleri artık hissizleşmişti. Dokunduğu şeyler onun için bir anlam ifade etmiyordu. Kaba saba idi elleri. Sağ elinin iki parmağını da çırakken planyaya kaptırmıştı. Bazı zamanlarda gözü takılırdı olmayan parmaklarına, içinde ince bir sızı hissederdi. Kadını izlerken çıt çıkarmıyordu. Nefes almaktan dahi imtina ediyordu. Bakışları ara sıra kadının saçlarına ve gözlerine kayıyor, kadının kaçamak bakışıyla son buluyordu. Her defasında kadın da onu inceliyordu yüzünde mahçup bir tebessümle. Kadın da ses etmemişti hiç. Sanki bal mumundan yapılmış bir Marilyn Monroe gibiydi. Aklına o an Yaşar Kemal'in "Marlin Monro'nun gözleri, işte o kadar" dizesi geldi. Kendince tebessüm etti başını öne eğerek. Gülmek o kadar yüzüne yakışmıyor, o kadar iğreti duruyordu ki tarifi imkansızdı. Ama onun kadar içten gülen kimseyi de görmemiştim hayatımda. İki insanı da gören arka tarafta bir koltukta oturuyordum. Şoför mahalli boştu. Otobüs de bomboştu. Kimsecikler yoktu. Camdan dışarı baktığımda bile kimse kaldırımlarda değildi. Sokaklar, caddeler, dükkanlar, okullar, bomboştu. Sanki bir savaştan çıkmıştık da herkes evlerine, kalelerine çekilmiş gibiydi.

    Çok sürmeden lunaparka geldik ve öndeki ikisi indiler. Buğulanan camı sildim ve iki insanı aradı gözlerim. Aradım ama bulamadım. Sonra yerime geçtim. Otobüsü birinin sürmesi gerek değil mi? Kimse olmadan bir otobüs nereye gidebilir? Otobüsü evime doğru sürdüm. Kapıya geldiğimde otobüsün kapısı açıldı, indim. Otobüs yoluna devam etti, uzaklarda gözden kayboldu. Dairemin bulunduğu bina sekiz katlı. Ben bu binanın dokuzuncu katında oturuyorum. Bütün zillerde adım yazılıydı. Adımın yazılı olmadığı bir zil vardı sadece, o zile bastım. Karşılık olarak "zaaaaaattttt" diye otomatiğin sesi geldi ve kapıyı araladım. Daireme geldiğimde anahtarı kapıdaki kilit deliğine yerleştirdim ve çevirdim. İki tur kitlenmişti...

    ***

    Çalar saatin latin ezgisi ile uyandım. Bu ezgiyi çok severim o yüzden bir süre kalkmadan dinlerim sabahları. Ama bu sabah üzerimde bir serinlik var nedense. Üzerimde... Üzerimde sırılsıklam olmuş bir kot ceket. Ağzım içkiden ve sigaradan leş gibi kokuyor. Kimin acaba bu kot ceket? Ben kot ceketten nefret ederim ki! Sigara ve alkol zaten kullanmıyorum. O halde masamdaki şişe ve sigara paketi kimin? Korktum birden. Nerede olduğumu anlamam hayli zamanımı aldı. Camdan kafamı uzattığımda güneşli bir yaz günü vardı. Az ötede ise kaldırımda sırılsıklam kot ceketli bir adam ile kırmızı şemsiyeli güzel bir kadın el ele yürüyorlardı. Kaldırımın önündeki durakta durdular. Birbirlerine sevgi dolu bakıyorlar, bir şeyler konuşuyorlar ve gülüşüyorlardı. Kaldırımda insanlar yürüyordu ama sanki kimse onları görmüyordu. Çok sürmeden sarı, ıslak bir otobüs durağa yanaştı, durdu. Otobüsün silecekleri çalışıyor ve etrafa su püskürtüyordu. Camlarından aşağıya damlalar süzülüyordu. Kapı açıldı, bindi kadınla erkek, otobüs hareket etti. Biraz ilerde köşeden dönüp gözden kayboldu.
  • Seni sevdim
    Canıma yürüdü bunca zamanlar
    Yerlere göklere doldum.
  • "Bir şeyi öğrenmem gerek. Kyle'ı sen mi öldürdün yoksa başkası mı?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Kyle da kim?"
    "En yakın arkadaşımdı. Son güneş tutulmasında Tapioca'da öldürüldü."
    Dante araya girdi. "Bence Gene Simmonds veya Freddy Krueger, Kyle'ı öldürdü. Polisler öylesi işlerine geldiği için buradaki arkadaşımızı suçladı."
    "Evet," diyen Kid, sigarasından bir nefes çekti. "Hiç ilgim olmayan yüzlerce ölümü benim üzerime yıktılar. Duyduklarınızın tamamına inanırsanız Liberty Valance'dan İyi Çocuk Eddie'ye kadar herkesin ölümünden ben sorumluyum."
    "Kim?" diye sordu Peto.
    "Boşver."
    ...
    "Az önce Gölgeler çetesi üyelerini öldürmedin mi?" diye sordu Dante.
    "Öldürdüm."
    "Arkadaşın değil miydiler?"
    "Benim arkadaşım yok."
    "Neden acaba?" diye araya girdi Peto.
    "İster inan ister inanma, benim tercihim."
    "Eminim öyledir."
    "Buraya bak budala, eğer biriyle arkadaş olursam vampirler, kurtadamlar ve benzerleri o kişiyi avlıyor. Değer verdiğim herkesten uzaklaşmak zorunda kaldım. Ancak yeterince uzaklaşamamış olacağım ki, küçük kardeşimi öldürdüler. Niçin? Bana ulaşmak için. Sizi arkadaş saymadığım için kendinizi şanslı saymalısınız; çünkü arkadaşım olsaydınız göz açıp kapayıncaya kadar öldürülürdünüz."
    "Kardeşini mi öldürdüler?"
    "Evet. Hunter denen pislik ve dört arkadaşı öldürdü. İkisi hala hayatta. Onları da haklayınca işim bitecek."
    ...
    "Sahtekar olduğunu keşfetselerdi seni hemen öldürürlerdi. Onları nasıl kandırdın? Ben vampir olmadığını hemen anladım. Gündüz feneri gibi parlıyordun."
    "Bir serum sayesinde. Gizli servisten ajan enjekte ediyordu."
    "Gizli servis için mi çalışıyorsun?"
    "Kız arkadaşım ellerinde olduğu için."
    "Onları öldürmemi ister misin?"
    "Fena olmazdı." Sonra çabucak ekledi. "Tabii kız arkadaşımı öldürme."
    ...
    Kid, viskisini bitirip kadehi omzunun üstünden arlaya fırlattı ve ardından dudaklarının arasına yeni bir sigara sıkıştırdı. Bardağın yere çarpıp kırıldığını duyan Dino, arka odadan bara döndü.
    "Bunu yapmak zorunda mıydın?"
    "En sevdiğin renk hangisi?" diye sordu eli cüppesinin içine giden Kid.
    "Mavi, niye?"
    PAT!
    Kid, nikel kaplama altıpatlarını çıkarıp Dino'ya doğrulttu ve bar sahibinin beynini havaya uçurdu.
    "Tanrım!" diye bağırdı Peto. "Mavinin nesi varmış?"
    "Hiçbir şeyi. Silahımı çekerken dikkatini dağıtmak istedim. Senin favori rengin ne?"
    Peto bir an duraksadı. "Sonra söylesem olur mu?"
    "Elbette." Kid altıpatlarını cüppesinin altına sakladı. "Galiba buradan gitme zamanı geldi. Dominos'a gitmeye ne dersiniz?"
    "Harika!" diyen Dante ayağa fırladı. "İyi bir pizza için adam öldürebilirim!"
    "Pizzacıyı söylemiyorum. Giyim mağazasını söylüyorum. Üstümüzü başımızı değiştirmeliyiz."
    ...
    Dışarı çıktıklarında Kid, kaldırımın kenarına park ettiği fiyakalı siyah spor arabaya doğru yürüdü. Kid, şoför kapısını açtığında ışıklar yandı ve Dante, arabanın modelini gördü.
    "V8 Interceptor mı?"
    "Evet. Havalı ha?"
    "Hem de nasıl! Bir zamanlar DeLorean'ım vardı, bilirsin işte." Aman tanrım, dedi içinden Dante. Kid ile aramızda bir bağ oluşuyor. Kimin aklına gelirdi...
    "Aman ne güzel."
    "Ağaca çarpıp arabayı hurdaya çevirdim."
    "Seksen sekizle giderken mi?"
    "Evet, nasıl bildin?"
    "Attım tuttu. Şimdi kes sesini de bin arabaya!"
    ...
    Araba tenha sokaklarda Dominos'a giderken arkadan bir tıklama sesi duyuldu. Ses sanki bagajdan geliyordu. Bunu homurtular izledi.
    "Bagajda biri mi var?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Evet."
    "Kim olduğunu sorabilir miyim?"
    "Hayır."
  • Doktor, hiç kimsenin konuşmadığı kısa bir süre boyunca duraladı. Sonra, biraz önceki alaycı tutumunu değiştirdi ve ağır ağır, gizemli bir şey anlattı:
    “Bir zamanlar sıradan bir adam yaşamın, varlığın gerçek nedenlerini öğrenmek istemişti. Tanrı’ya yalvardı ve ondan kendisine yol göstermesini istedi. Tanrı, onu büyük bir mağaraya gönderdi. Adam, labirent ağı içindeki Mağara’da yolunu yitirdi. Uzun uzun yürüdü ve bir köşeyi dönünce, yerlere serilmiş, duvarlardaki oyuklara konulmuş küçüklü büyüklü testiler, küpler, kaplar gördü. Bir ses, ona bunların Gerçek Değerler olduğunu söyledi. Dürüstlük, Sadakat, Açık Ellilik, Sahtekârlık, Cimrilik, Sevgi, Kin… Bütün değerler… Ona Tanrı’nın verdiği görev, burada bu değerlerden birini ya da birkaçını seçmek ve onları, kendi yaşamının temel inancı yapmaktı. Mağara’dan ancak doğru seçimi yaparsa çıkabilecekti.
    Adam, ilk önce Doğruluk gerçeğini seçti. Doğruluk’la bütün sorunlarını çözebileceğine, yaşamında Doğruluk’un kendisine yol göstereceğine inanıyordu. Doğruluk testisini koluna taktı ve kendi dünyasına kavuşmak için geriye döndü. Ancak Mağara’nın labirentinde uzun uzun yürüdükten sonra, yolunu yitirdiğini düşündü. Kapıyı bulamamıştı. Korkulara kapıldı, ama bu yürüyüşün sonunda, kendiliğindenmiş gibi, yine Gerçek Değerler’in bulunduğu yere gelmiş oldu. Bu kez Doğruluk’un yanında Yüreklilik gerektiğine inandı ve Yüreklilik testisini de yanına aldı. İki testiyle birlikte tekrar Mağara’nın çıkışını bulmaya girişti. Ama Doğruluk ve Yüreklilik değerleri de yolunu bulmasına yeterli olmadı. O zaman öteki değerlere döndü ve bu kez, Bilim’i aldı.
    Bilim, Doğruluk ve Yüreklilik’in bu kez ona yolu göstereceğine emindi. Ama yine yolunu bulamadı. Bilim onu belli bir noktaya kadar getiriyor, fakat daha öteye gidebilmesine yardımcı olamıyordu. [Haber görseli]
    Adam yeniden Değerler’e dönerken, yolda uzun uzun düşündü. Hep olumlu Değerler’i seçiyordu. Bir yerde bir eksiklik, bir boşluk vardı. Değer kaplarına gelince, bu kez çirkin bir testi buldu. Üstündeki yazıyı okudu: İkiyüzlülük testisi… İlk önce bunu seçmek istemedi. Sonra zamanın geçtiğini düşündü ve daha fazla vakit yitirmemek için elindeki dürüstlük testisini bıraktı, İkiyüzlülük ve Sahtekârlık testilerini alıp, yola çıktı. Bu kez de çok büyük zorluklarla karşılaştı. Kucağında dört testi ile yürümek güç, hatta olanaksızdı. Yolda içlerinden biri, hatta birini korumak isterken hepsi kırılabilirdi. Bunları düşüne düşüne geriye, testiler ve küpler alanına döndü. Bu kez büyük ve kullanışlı bir küp buldu. Yüreklilik, Bilim, İkiyüzlülük ve Sahtekârlık testilerinin hepsini içine koydu. Küpü de başının üstüne kaldırdı ve yolunu rahatlıkla bularak Mağara’dan çıktı.”
    Hoca, sakin ve kısık bir sesle:
    -Ne demek bu? Küfür mü? dedi.
    Doktor gizemli bir gülücükle sustu. Bilge, onun söylemediklerini söyledi:
    -Ve böylece Riya ile, İkiyüzlülük’le Mutlak, Kutsal ve Gerçek Değere kavuşmuş oldu…
    İşadamı, anlatıyı kavrayamamıştı. Safça sordu:
    -O büyük küp hangi değermiş ki?
    Ressam, kahkahayla güldü:
    -İnanç küpü!…*
    CAHİT KAYRA
  • Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk.



    Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelereyol açıyorduk. Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk.



    Çok ağlıyorduk sonra. Adam gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk...



    Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz...



    Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık!



    Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne.



    Unuttuk!