• 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE Grigory Petrov
    TARİHTEN İBRET
    Kitaba ilgiyi üstüne çeken bir başlıkla bir bölümle başlanmış Moskova’daki Devlet Tiyatro'sunun duvarlarında oluşan çatlakların bir süre sonra temellerden çatıya uzanarak artmasını zamanında en sağlam bina temeli ahşaptan yapılmasınin ardından gevşek olan zemine kazıklar çakılarak ustüne de kalın taş duvari örülmüş.
    dayanıklık bu kadar sağlanabiliyormus fakat zamanla ahşap direkler çürümeye temel kaymaya başlamış binayı yıkmak yerine köşelerinden başlayarak temelleri açıp direkler yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler,binayı yenilemişler.
    Bu durum Devletlerin tarihi ve ulusların hayati ile ilişkilendirilmiş.

    KAHRAMANLAR VE MİLLET
    Bir devletin güçlü veya zayıf oluşu kitapta şu sözlerle özetlenmiş “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”ve her ulusun tarihini kim yaratır sorusuna iki büyük filozofun görüşünü eklenmiştir birincisi
    Büyük İngiliz filozofu Carlyle kahramanlar Leo Tolstoy ise halkın birer yaratici olduğunu ileri sürmüş ilgili konularda eserlerinde düşüncelerini ifade etmiştir.
    SUOMİ'NİN TARİHİ
    Yazar Finlandiya'yı anlatirken biz okuyuculari umutlandırıyor,Fin ulusunu anlatırken hayranlığını gizleyemiyordu.Ulusun kültürü her bir Fin ulusunun vatandaşının durmadan dinlenmeden çalışmaları sonucu ilerlemiş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmıştır.Isveç egemenliği altında kaldıkları zamanlar Finler her anlamda bilim,kültür ekonomi,düşünce ve ahlakta geri kalmış ve yazar bunu yani Fin ulusunu bu süreçte küçük havasız bir mahzende yetişen zayıf bir çiçeğe benzetmiş ben eğitimden yoksun kalan bir çocuğa benzettim.
    Rusya ve İsveçliler arasinda 1808 yılında yasanan savasta Rus Çarı l. Aleksandır Finlandiya’nın yarısını ele geçirmiş ardından Fin Ulusal Meclisinin “Şeyim”i toplanmaya davet etmiş bunu ustune toplanmış ve Çar’ın rusya’ya katılmayı kabul etmiştir.
    Finlandiya isveç’in boyunduruğu olmayı bırakmasının ardından Rusyaya bağlı bir ülke olmaya başlaması kendi iç meselelerini eğitim öğretim kanununu kendi belirlemek istemesindendir.Iste burada o mahzende yetişen zayıf, fikirleri çıplak çocuk dışarı çıktı güneşi gördü.
    SNELMAN(BATAKLIK ÜLKESINI BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESINE CEVIREN BIR HALK ÖĞRETMENİ)
    Fin kültürünü yükseltmeye çalışan büyük bir bilgin,derin bir filozof ve unlu bir politikacı, Snelman bir ideal öğretmenden daha fazla şey ifade ediyor benim için, ülkenin en uç noktasındaki öğretmene öğrenciye ulaşması onlara kültürlerini hatırlatmak,yukseltmek istemesi,Finlerin ruhunu uyandirmak istemesi idealden daha öte bir öğretmene isaret ediyor.Meclisteki konuşmaları,eserleri hep daha yüksek bir uygarlığa ulaşmanın adımlarını içeriyor gittiği her yerde bilgiyi kültürü yaymaya çalışmıştır.Okuyanlarin ulusal zekayı açmaya ulusal vicdanı uyandırmayı ulusal iradeyi güçlendirmekle zorunlu olduğunu belirtmiş halkın an salt tabakalarına ulaşmayı hayatin değerinin bilincinde olmaları gerektiğini koruması gerektiğinde defalarca sonu olmayan satırlara mektuplara yazmis çizmiş anlatmış benimsetmiş bir ülkenin aydınları doktorlar,öğretmenler,avukatlar,memurlardır kısacası her kesimdir onların görevidir bu ülkenin bireylerine nasil çalışılmasını,evlerin nasil inşa edilmesi gerektiğini mutlu ailenim formülü,erkeğin kadına ce kadının erkeğe nasil davranması gerektirdiğini kısacası halkın bilgisizliğini kabalığı sarhoşluğunun tek suçlusu okumuslarindir görevini yerine getirmeyenlerindir.
    EĞİTMEN VE MEMURLAR
    Snelman'in Seym’de Isveçliler çok uygar insanlar demiştir.Onların her yönde başarı görmesini dilediğini ve aynı zamanda Isveç Devleti degil İsveç memurlarından kurtulmasının sevincini dile getirdi.Isvec hükümetinin yetiştirdiği en ıyi memurlarını merkeze,önemli ve ıyi makamlara,çoğu okumamış ailesine yük olmuş veya ortaokulun ikinci ve üçüncü sınıfından çıkmış yalancı bilgisiz,vaktinin çoğunu meyhanelerde geçiren kötü memurları Finlandiyalı yolluyorlardı.
    Yavaş yavaş kendi Fin memurlarını makamlarına yelerstirerek kanunsuzluğun önüne halka eziyet etmenin önüne geçti halkta adalet duygularını uyandırmayı gittiği her yerde memurlar arasinda sevgi ve saygıyı arttırdı imi üç nesil sonra halkın övündüğü ve hatta kutsadığı memurlar sınıfı oluştu.
    KIŞLA-HALK OKULU
    Küçük Fin ordusunu da ulusallaştırma çabaları da Isveç subayların erlere olan davranışları kabul edilir durumda değildi.Kendi kültürlerini geliştirmek için Finleri kullanırlardı.Fin ulusu güçlü aydınları ile makamlar sirayla ele geçirdiler.Erler boş zamanlarını iskambil oynayarak,içli içerek geçirirlerdi çoğunun okuması yazmadı yoktu bu davranışları onlara “kışla öküzleri”gibi aşağılayıcı sözlerle hitap eden tüm gün kağıt oyunları oynayan ve içmekten başka bir sey bilmeyen ağzından küfür eksilmeyen sosyal ve ulusal idealleri olmayan İsveç subaylardan öğrenmişlerdi
    Snelman ve Fin aydınları orduya talimlerden başlayarak el attı. Universite eğitimlerini bitiren hatta liselerin en seçme öğrencileri de askerlik eğitimine başladılar 5 hatta 10 yıl süren askerlik hizmetini başarıyla tamamladılar bu süreçte bilimsel inceleme ve araştırma da yapan bu öğrenciler düşüncelerini Snelman yolu dile getirdiler.
    Kışla bir aile ocağına döndü hijyen temizlik giyim kuşam derken eğitim icin gerekli olan her şey ile donatıldı.Genç Fin subayları büyük bir kültür gücü haline gelerek erleri her açıdan ahlak,okuma yazma,birey olma yolunda eğittiler hatta onlardan birer eğitmen subaylarda yetiştirdi.
    Ordunun önemi vatani canı pahasına koruyan askerlerin değeri bir kez daha güçlü bir şekilde ifade edildi.
    FUTBOL
    Napolyonun Ingiltereyi fethetmek için çıktığı yolda emellerini gerçekleştirmeden geri dönmesi ve Saint Helene adasına dönmesi bunun üzerine Ingilere’nin her şeyine özenen avrupa ulusları öğrenimini dahi bitirmeyen gençlerin spora sanki bir dinmiş tapmaları en kötüsüydü. onlar gibi giyinmeye konuşmaya başlamaları tamamen kusurlu taraflarının birer kopyası olmaya başladılar.O zamanlarda herhangi ciddi bir fıkra sahip olmayan Fin gençleri de kendilerini futbola kaptırdılar.Snelman ve arkadaşları güçlü zihin deyip yola çıktılar.Güçlü bir manda bacağı yerine sağlam bir kafa diyen Snelman Fin gençlerine Sokrat'tan Cervantes'e birçok örnekle gençlere sporla ilgilenmelerini görünce sevindiğini fakat yalnızca Macarları degil ingiliz ve fransızları da yenmenizi sadece topla degil bilimle de isterim dedi.
    ANNE-BABA VE ÇOCUKLAR
    Birey değişirse toplum değişir,birey bilinclenirse toplum bilinçlenir...
    Zamanlarının çoğunu kahvehanelerde geçiren babalarda ev ışlerini temizliği,yemeği üstlenen anneler çocukları ile ilgilenmiyor,konuşmazlar boş vakitlerinde ise çocukların ellerine oyuncak,şekerleme tutuşturup,uzaklaşmalarını bir köşede oynamalarını isterler.iyi eğitilmemiş her çocuk işlenmeyen bir tarladır ve o tarlada sadece diken ve ısırganlar yetişir Fin ulusunun uyanışı ailelerin Bilinçlendirilmesi ile devam etti.
    Ünlü pedagoglar ve ruhbilimciler nerde olursa olsun ailelere ulaşıp tarım uzmanlarının halka en güzel fidanların,en iyi ekinlerin nasıl yetiştirildiğini öğretmesi gibi,onlarda anne babalara çocuklarının akla uygun bir şekilde nasil eğitilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmışlardır.
    HALK ÜNİVERSİTESİ
    Genç Fin aydınları Snelman’ın çevresinde toplanarak bir grup oluşturmuş ve bu grup üyelerinin sayısı gittikçe artmaya devam ediyordu,aralarında çoğunun Helsinfors Üniversitesi’nden genç profesörler,Finlandiyanın her köşesinden doktorlar,avukatlar,memurlar çıkar gözetmeksizin ülkenin gelişmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı.Finlandiya'nın her köyüne,her köşesine araştırdıkları kaynakları gezici kütüphaneler hâline getirerek gönderdiler,her Pazar günleri halk anlayacağı dilde edebiyat,sağlık,ekonomi ve ahlak konulari ile ilgili konferanslar kendini bu alanda gelistirmis en iyi öğretmenler ve konferansçılari seçerek her bölgeye konferanslar vermek uzere gönderdiler.
    Zenginler evlerini kütüphaneye dönüştürmek üzere devlete verdi.Eğitim için vakıflar kuruldu.
    JARVİNEN'İN SÖYLEVI
    Zamanında yoksul ve hor görülen bir satıcı olan ve Reçel Kralı olan anılan, Jarvinen Halk Üniversitesi’nin düzenlediği ulusal bayramda konuştu hayat serüvenini anlattı.
    Fin ulusu'nun en güzel köşelerinden biri Jarvinen zamanla isini büyütmüş ve geri kalan Jarvinenlerin hayatının ne kadar kötü süreçlerden geçtigini,nasıl olduğundan söz etti
    “Fin ulusu Jarvinen demektir” sozlerinj tamamladı.

    HAYDUT KAROKEP
    Jarvinen konferansta bir zamanlar Finlandiya’nın korkulu ruyasi olan Johan Karokep’in sağ olduğunu, Italya’da bulunduğu sürede gördüğünü onunla görüştüğünü söyledi.Iflah olmaz bir hırsız olan Karokep üç oğlunu yetiştirmiş hepsinin hayata atılmasını sağladı, ıyi mevkilerde kendini geliştirmiş üç oğlu avrupanın en iyi okullarında okumuştu.
    Karokep, Jarvinen’in çocukluk arkadaşıydı.Ticarethaneleri,kiliseleri hiçbir yararı olmamasına rağmen soyarken yakalandı,ardından deli hastanesine gönderildi bu sırada ordan kaçarken peşinde olan polislerinkurşunlarından öldüğü ve arkadaşlarının cesedini sakladığı düşünüldüğü için unutulmuştu.
    Bir tüccarın yanında çalışan Karokep efendisinin güvenini kisa Sürede kazanmış hatta efendisi ona büyük bir miktar para emanet etmiş,Efendisinin mağaza sahibi ile köylüleri Kandırdığını anlayınca bütün parayı köylüler dağıtmış ardından mağaza sahibini de iyice dövmüş ve mahkemede efendisinin köylüleri sahte kantarlarla kandırdığını anlatmamış ve suçlu durumuna düşmüş çünkü köylüler efendisi ile taahhütname imzalamıştı.
    Insanlar,sevgilerinden Tanrı’ya ulaşmak için tapınaklar inşat ettiler onun yanıp tutuştular ama birbirlerini soyarlar,soyulurlar diyen,insanlar ve Tanrı’ya karsi isyan etmeye onlardan intikam almaya başladı.
    Bankalar soymaya,papazları öldürmeye başlamış.En son öldürmeye çalıştığı ama yaralı olduğunu iyileştiğini öğrenmiş onu tekrar öldürmek için evine gitmiş ve ordan ondan bir ders almis tamamen değişmiş biri olarak çıkmış.Kendini çocuklarının hayatına eğitimine adamış.
    Jarvinen’e çocukluk arkadaşının tüm hikayesini kendisinden dinlediği gibi konferansta ulusal üniversitenin profesörlerine anlatmış
    Biz hepimiz,tüm Jarvinenler,Karokepler bu ulusun evlatlarıyız kotu şeyler yaşamamız veya iyi şeyler yaşamamız bizim meziyetimiz değildir.

    JARVİNEN,OKUNEN VE GULBE
    Jarvinen ,Reçel Kralı,Küçük kulübesinde kurabiye satarken nasil birden bir dünya markası olan reçel fabrikatörü olduğunu,onu bu konuma getiren bir konferansla olduğunu anlattı.
    Robinson Cruise’den ilham alarak hayatta kalma mücadelesini canlı örneklerini ele alarak anlatan Bilgin'den etkilenmiş,o zamanlarda biri demirci,biri yumurtaci biri de kunduracı olan üç arkadaşını da konferansa götürmüş birlikte çıktıkları yolda her biri Fin ulusunun kalkınması için ve kendilerini ilgilenmekten hoşlandıkları alanda geliştirmek için durmadan çalışarak dünya çapında bilinen Ticarethaneler,Şirketler ve Fabrika zincirleri sahibi oldular,bu üç adam da Jarvinen gibi Köy okullarına,Fin bilginlerinin denizaşırı araştırmalar yapabilmeleri için her yıl 100,000 ila 300,000 mark arasında değişen yardımlarda bulunmuşlardır.
    Jarvinen’nin bu konuşmaları ve Törenin tüm ayrıntıları Fin gazetelerinde aynen basıldı.
    Bu olanlar ülkede olay oldu uzun zaman konuşuldu,Zenginler halk üniversiteleri için bina hediye ettiler,veya inşası için para verdiler.
    KÖYLÜLER,İŞÇİLER VE ESNAFLAR
    Çocukluğudan beri halk işleri,ilişkileri,dünya işlerine hep saray zihniyeti ile yaklaşımlarına,yorumlanmasına karşı tepkiliydi kalabalık halk kitlelerinin kültürden yoksun bırakılması herkesin felâketidir bu bir cinayettir demiştir,tarihi anlatan tüm ders kitaplarında,gazetelerde halktan,halkın hayatta kalma çabasını,üretkenliğini,azmini yazılmaz hatta şair ve büyük alimlerden,krallar ve bakanları,ailesinden onların kavgalarından günlerce bahsedilir.Halka yer verilmezdi..

    Bu bölümde her zaman her yerde sabırlı ve dayanıklı olmaya çalışan halkın önemi ifade edilmiştir.Halkın hem maddi hem de manevi anlamda yükseltilmesi için atılmayan adımlar tartışılarak ve halk tabakasını ormana benzeterek çok anlamlı örnekler ışığında açıklamış köylüler,işciler esnaflar en geniş halk tabakalarının her yönden aydınlatılmasını halk ile aydınlar arasındaki bu uçuruma son vermek için gerekli olan uyarıları yapmis ve halkın bu sefil durumdan çıkarılmasının herkesin borcu ve görevi olduğunu defalarca dile getirdi.
    SATILMIŞ YAZAR
    Bu bölümde Slav azınlığına mensup olan fakat Ulusunu satmış ahlaktam yoksun ve yaşadığı donemden dolayi yeteneğini içinden ciktigi ulusu yazıları ile yok etmeye çalışan yazarın hayatından söz edilmiştir.
    Kalemini satan bu yazar Almanlarin ona verdigi para karşılığı ile Slav'ları kötüleyen dürüst olmayan yazılar yazardı.Bir gün Snelman'nın yaptığı konuşmada içindeki buzlar eridi pişmanlık duygusuna büründü her hücresi ve bu konuşmadan sonra Finlandiya'ya dönen Snelman ondan gelen mektubu okuduktan sonra intihar haberlerini gazetelerden görür.Burada Vatanseverlik ve ulus bilincininbilincinin edinimine dikkat
    çekmiştir.
    HALKIN SAĞLIĞINI KORUMAYA ÇALIŞAN DOKTOR
    Bir köy doktoru hatırasını yazıyor.Köylülere şöyle sesleniyor:Efendiler!ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz?Sürekli vatanseverlikten bahsedersiniz ama millet için vatan için,insanlık için ne yapıyorsunuz devlet büyük bir ailedir.Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir.Alt tabakanın kusurları,kısmen de üst tabakanın ihmallerinden ve duyarsızligindan kaynaklanmaktadır.Kitap sayesinde köylerdeki kötü durumu herkes görür ve anlar yardımlaşma artar olumsuzlukların çoğu ortadan kalkar. Ülkede üretime katılan eller çoğalır.Milletin sağlığı için mücadele eden büyük kahraman doktorun heykeli dikilmez çünkü onun yaşattığı bütün insanlar doktorun birer heykelidirler.
    YANSIMALARIM
    Öncelikle kitabımız yazarı Grigory Petrov’un Rusya ve Avrupa arasında yaşadığı sürgün hayatınin etkileri görülüyor ve kitaba eşssiz anlamlar katıyor.Bir zamanlar Isveç egemenliği altında olan olan ve her anlamda diger ülkelerden geri kalan Finlandiya'nın kamu,aile ,kültür,tarım,eğitim,devlet alanlarında kalkınmasını anlatıyor .
    Bu kitabı okuyup,özetledim ve Eğitim psikolojisi kapsamında değerlendirdiğimde,Snelman’ın eğitime el atmaya ülkenin psikolojik ve Sosyolojik verilerini toplayıp eğitime uygulama ile başlamış olması ciddi anlamda gözlem ve görüşme yerinde görme,adım-adım deneysel yöntemlerle ülkenin her yerinde olan her bireye ulaşması çok güzel bir strateji olmuş.Ögrenenlerin gelişim süreçleri,Bilginlerin ve aydın kesimin attığı adımları bir bir takip ederek kontrol altına alması öğretmenlerin yanlış eylemlerde bulunmasını engellemiştir ayrıca Tarihten ibret olarak açılan başlıkta geçmişte yaşanan olaylar,yapilan yanlışlardan söz edilmiştir,öğrenme psikolojisi konusunu baz alarak degerlendigimde öğrenme için geçerli olan ilkeler,kuramlar,ve öğrenme ile birlikte bireylerde görülen değişimler,öğrenmeyi kolaylaştıran ve zorlaştıran koşulları göz önüne serer her alanda görülen değişiklik diğer alanları da etkilemiş Kışlada verilen eğitim subayların davranışları ülkedeki aile yapısına da damga vurmuş eskiden çocuklarının kışlaya gidip döndükten sonra herhangi bir değişme gelişme görmeyen aileler daha sonra “çocuğum kışlaya gitse de adam olsa”gibi dileklerde bulunmaya başladı degişim çevre ve kalıtım etkiler ilkesini göz önünealdığımda çevre için güzel bir ornek olduğunu iddia edebilirim.
    Futbola olan ilgi davranışçı kişilik kuramlarına örnek verilebilir. Snelman’nın yaptığı konusmadan etkilenen Fin sporcuların alandaki kurallardan insanların davranışlarının sonucunda karşılaştıkları ödül veya cezalara bağlı olarak davranışlarında azalma veya tekrar etme olduğunu açıklamaktadır.
    Kışladaki erler ve subaylar davranış sekillerinin değişmesi sosyal sinif farki olmaksızın her bireyi etkilemiştir. sosyal sınıf faktöründe bireylerin ait olduğu sosyal sınıfın Yaşama biçimi düşünce ve eğilimleri etkisinden söz edebiliriz ayrı faktörü ailenin birey üzerindeki şekillendirici etkisi ile ilişkilledirilebilir.
    Finlandiya İsveç egemenliği altındayken memurlar işlerini keyiflerine göre yapardı ve her şey her şey rayına girip onların yerine gecen Fin memurları sırayla halk tarafından Hatta kabul görülen kanunlar çevresinde toplanarak halka hizmet etmenin bir görev olduğunu ,ahlaki anlamda bir borç olduğunun farkına varmışlar.
    Ailelerin çocuklarına sorumsuzluğu hakkında verilen bilgiler doğum öncesi dönemden başlayıp ileri yetişkinlik dönemine kadar devam eden bazi fiziksel,bilişsel ve psiko-sosyal alanlarında da etkileşimler değişen değişmeyen veya motor becerilerini geliştirememesi olabilir
    Çocuk yaşla birlikte bilinç zeka ve algılama hatta dil kullanma becerileri bilişsel gelişim anlamında edinemediği psikososyal gelişim alanında benlik duygu mizaç, ahlak ve kişilik gibi kazanamadığı, bu kavramları hayatında gösteremediği davranış eğilimleri onun eğitim hayatını ortaya çıkarır. Sonuç olarak bir ütün olarak baktığımızda eğer ebeveynler zamanlarını çocuklarına çocukluğundan başlayıp bir birey Olana Kadar ona eğitim vermesi yetiştirmesi yolu göstermesi gerekir bunların olmaması durumunda birey kendini keşfetme kendini gerçekleştirme yolunda herhangi bir hedef belirlemez ve kurduğu hayatta çevresi ile hep aynı seviyede olacaktır ebeveynler çocuklarına verdikleri öğütleri kendi davranışlarında da uygularsa aslında çocuklar bundan etkilenerek taklit yolu ile edinmiş olacaktir.
    Hicbir alanda değişim gelişim veya eğitim rastgele olmamıştir uzun bir sureci kapsayan bir çalışma sonucu olur.
    Eğitim psikolojisinde Yapılandırmacılık konusu bağlamında Sosyal ve Bilişsel yapılandırmacılık görüşlerine dayanan birçok ornek ile karşılaştım.
    Kitaptaki karakterler daha çok Vygotsky’nin sosyal Yapılandırmacılığina göre çevrelerinden ortamdan bilgi ile etkileşim halinde olmuşlar.
    Bilişsel Yapılandırmacılık ile ilgili olarak da Halk üniversitesinin kurulmasi,Kütüphanelerin kurulması kitaplarin bölgeden bölgeye gönderilmesi öğrencilerin veya bireylerin bilgiye ulaşmasını sağlamıştır bu da bilişsel yapılandırmacılığa bir örnektir.Ayrica Mustafa Kmal Atatürk bu kitabın okunmasını önermiştir.
  • 112 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet


    Ulaş Başar Gezgin


    Sâdık Hidâyet (1903-1951), Muhammed Ali Cemalzade’yle birlikte, çağdaş İran yazınının öncüsü sayılıyor. Hidâyet, çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde çalkantılı bir yaşam sürüyor. Defalarca kendi yaşamına son vermeye çalışıyor. Her defasında yazarak tutunuyor yaşama yeniden. Hidâyet’in intihar girişimleri, kişisel bunalıma bağlanır. Oysa ülkesindeki baskı ortamı da bununla yakından ilişkilidir. İlk çağdaş İran romanı olarak görülen ‘Kör Baykuş’ romanı, ülkesinde yasaklanır. Memleketine döndüğünde baskı ve kovuşturmalarla karşılaşır. 1951’de son intihar girişimi başarıya ulaşacaktır; bu girişimden önce, başbakan olan eniştesinin (Haj Ali Razmara) bir siyasal İslamcı tarafından öldürüldüğü haberini alır.


    Romancı Olarak Sâdık Hidâyet

    ‘Kör Baykuş’ (1937), Hidâyet’in 4 romanından biri (diğerleri, ‘Moğol Gölgesi’ (1931), ‘Aleviye Hanım’ (1933) ve ‘Hacı Aga’ (1945)). Günümüze kalan yapıtlarının çoğu, öykü dalında. Hidâyet, bugün hâlâ Farsça’dan dünya dillerine en çok çevrilmiş yazarların başında geliyor. Yazar ayrıca, eski Farsça’dan yaptığı çevirilerle ve bugün de okunan Hayyam incelemesiyle tanınıyor. En yakın arkadaşı Bozorg Ali’ye (Bozorg-i Alevî) göre Hidâyet, Hayyam’dan çok etkilenmişti; yapıtlarında Hayyam’ın izleri hissediliyordu.


    Kör Baykuş

    Hidâyet en çok, ‘Kör Baykuş’ adlı kitabıyla tanınıyor. ‘Kör Baykuş’, yazarla özdeş sayabileceğimiz başkişinin iç bunalımlarını dışa vurur; düşle gerçek, romanda içiçe geçer. Eve gelen kız ölmüş de cesedi çürümekte midir yoksa hepsi hayal midir? Bilemeyiz, başkişi de bilmek istemez. Anlatı, aşk acısıyla ilgiliymiş gibi başlar; ancak ilerleyen sayfalarda sorunların kökünün daha derinlerde olduğu anlaşılır. Belki başkişinin yaptığı ya da yaptığını sandığımız kötülükler, ilk dakikasından mutsuz başlayan evliliğinden ileri gelmiştir. Ancak bu evliliğin de düş mü gerçek mi olduğunu anlamakta zorlanırız. Yine de, bu karmaşık anlatıda, testi, şarap, kasap eti rengi, ihtiyar, “yer yarılsaydı da içine girseydim” dedirtecek denli yoğun bir utanç, sol işaret parmağının ağza götürülmesi, tek dörtlükten oluşan bir türkü vb. ortak öğeler var.

    Baştaki bölüm olmasaydı, anlatı, “beni sürekli aldatan karımı nasıl öldürdüm?” sorusu altında özetlenebilirdi. ‘Kör Baykuş’, ayrıca, hem uzunluğu hem de kapsamı dolayısıyla, romandan çok uzun öyküyü andıran bir çalışma... Kitabın Şah dönemi ve İslam dönemi İranı’nda yasaklanması garip; çünkü bu metin, siyasal boyutuyla toplumsal eleştiri içermiyor; onun yerine, karısı tarafından aldatılan bir bireyin, toplumsal ve siyasal bağlarından soyunuk bir biçimde, nasıl akıl sağlığını yitirdiğine ve/ya da bir katile dönüştüğüne odaklanıyor. İran’da şu anki rejimin kadın hakları karşıtı uygulamalarına koşut olarak, metin, “aldatan kadının cezasını çekmesi” gibi bir yorum üzerinden rejimle uyumlu duruma getirilmeye açık. Bu nedenle, kitabın yasaklı olmasının, içeriğinden değil, diğer kitaplarında toplumsal eleştiriye yönelen yazarın kişiliğine yönelik olduğunu çıkarsayabiliriz.


    Hacı Aga

    Hidâyet, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da, toplumsal ve siyasal eleştiriye yöneliyor; üçkağıtçı olarak gördüğü siyasetçileri doğrudan ve açık olarak eleştiriyor. Bu kitabın eski ve yeni İran’da yasaklanması şaşırtmıyor. Hacı Aga, 89 yaşında dinç bir adam. Devlette, ticarette, orduda binbir türlü bağlantısı olan nüfuzlu bir kişilik. Çıkarına uygun olduğu için Şah yanlısı; çevresine de kendisi gibi insanları toplamış. Aralarındaki konuşmalarda, Şah övgüsünden “Hitler Müslüman’mış” iddiasına kadar geniş bir yelpaze var. Fakat her sohbetin dönüp dolaştığı yer, maddi çıkar. Öte yandan, Hacı Aga bunu el altından yaparken, diğerleri daha açık’lar... Hacı Aga, sinsidir. İyi görünür, güler yüzlüdür, ama yalanın dolanın her türlüsü ondadır. Hiç tanınmayan ölmüş babasını saraylı bir soylu olarak tanıtır. “Biz soylular” diye konuşur. Malı mülkü fabrikası ve kaçakçılıktan kazanmakta olduğu paracıkları vardır; ama en küçük alışveriş için olay çıkaracak kadar cimridir.

    Hacı Aga, ileri bir yaşta olmasına karşın çok eşlidir. Eşlerinden biri doğum yapar; ama kendinden olduğuna emin olamaz. 8 kızdan sonra bir oğlu olur; ama onu sevemez çünkü oğlu ayyaş ve kumarbazdır. Din, Hacı Aga için göstermelik bir araçtır. Şarap da içer kumar da oynar, çok eşli olmasına karşın seks işçilerine de gider. Bakanlarla vekillerle içli dışlıdır; muhbirlik de yapar. Farklı kesimlerden insanlarla konuştuğunda nabza göre şerbet vermekte ustadır. Mollayla molla, özgürlükçüyle özgürlükçü olur. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında İran işgal edilince, Aga, bu kez de Şah karşıtı ve işgal güçleri yanlısı olur. Sıvı gibi, her devrin kalıbını alır. Bu dönemde yaşını mahkeme kararıyla küçük gösterip milletvekili adayı olacaktır. Hitler hayranıdır. Bir an önce Nazi ordusunun Tahran’a girmesini beklemektedir.


    Hacı Aga’nın Öğütleri

    Hacı Aga, çocuğuna şu öğütleri verecektir:
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. (...)” (s.50)

    Devrimci fikirleri, romandaki gazeteci dile getirecek; Aga’yı yerden yere vuracak kişi ise, pejmürde görüntüsüyle diğer ziyaretçilere benzemeyen münzevi bir şair (Munâdilhak) olacaktır. Aga, halkın kendilerine itaat etmeleri için, aç, muhtaç, cahil ve batıl inançlı kalmasını gerektiğini ileri sürer (s.95). O nedenle, sömürü düzeninin sürmesi için halk çocuklarının okumaması daha iyi olacaktır. Bu düzenin sürmesi için dinin nasıl kullanılabileceğini uzun uzadıya anlatır.

    Görüldüğü gibi, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da toplumsal ve siyasal eleştiri açık ve net. Oysa yazar, daha çok ‘Kör Baykuş’la biliniyor. Bu arada, çevirmenin önsözde andığı senaryoya çevrilme kolaylığına ek olarak, Hacı Aga’nın tiyatro oyunu olarak oynanmak için oldukça uygun olduğunu burada not edelim.


    ‘Diri Gömülen’ ve ‘Üç Damla Kan’da Hidayet Öykücülüğü

    Önceki bölümde Sâdık Hidâyet’in romancılığını değerlendirdik. Bu bölümde ise, usta yazarın 2 öykü kitabına odaklanıyoruz: ‘Diri Gömülen’ (1930) ve ‘Üç Damla Kan’ (1932).

    Diri Gömülen

    ‘Diri Gömülen’ öyküsü, ‘bir delinin notları’ çıkmasıyla açılıyor. Ben diliyle yazılmış olan öykü, intihar ve genel olarak ölüm konularını işliyor. Bu öykünün, yazarın iç dünyasına dayandığı anlaşılıyor. İlginç olan, olağan seyrinde, intihar düşüncesine depresyonun eşlik etmesi ve depresyonun intihar düşüncesindeki bireyi hiç bir şey yapamaz ve yazamaz duruma getirmesi. Bu nedenle, intihar düşüncesinde olan yazarların çok azı bu konuda yazabilmiştir. Hidâyet’te ise, intihar düşüncesine şaşırtıcı bir yazma enerjisi eşlik ediyor.

    ‘Hacı Murad’ adlı öyküde, 3. tekil kişi anlatımıyla, aynı adlı bir esnaf konu ediliyor. Hacı’nın mutsuz bir evliliği var. Çocuk istiyorlar ama çocukları olamıyor. Başka bir evlilik yapmak da istemiyor, eşini sürekli dövüyor. Bu ‘uğursuz’ evlilik, onun başına bir iş getirecektir. ‘Fransız Esir’ adlı öykü, Fransız bir ev işçisinin 1. Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar elindeki rahat esirlik yaşamını konu alıyor. Üçüncü tekilden anlatılan ‘Kambur Davud’ adlı öyküde, engelliliğin zorlukları konu ediliyor. ‘Madeleine’ adlı öyküde, ‘Fransız Esir’ öyküsünde olduğu gibi, birinci tekilden başkasının yaşamı anlatılanıyor. Bu, başkişinin Fransız bir genç kızla nasıl tanıştığının öyküsü... ‘Ateşperest’ adlı öyküde, Zerdüşt dini konu ediliyor.


    Abacı Hanım ve Ölü Yiyenler

    ‘Abacı Hanım’ öyküsünde, talibi olmadığı için dine sığınan Abacı Hanım betimleniyor. Bu öyküde, 1930’ların (hatta belki daha eskinin) İranı’nda, evde kalma yaşının 22 olarak verildiğini bir kenara yazalım. Bu din sığınısı, Abacı Hanım’da bir süre sonra gerici bir ideolojiye evrilecek, ‘açık’ kadınlara öfke duyacaktır. Kızkardeşinin evlenecek olması onu sevindirmez; kıskançlık nöbetleri geçirir. Elbette bu işin sonu iyi olmayacaktır, ama ne biçimde? Okurlar olarak önceden bilemeyiz. ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküde, 4 kadının (2 eş, birinin anası ve bir diğer kadın) konuşmalarına tanık oluruz. Adam, birkaç saat önce ölmüştür. Kadınlar, ölümden sonra birbirlerine düşeceklerdir. Onları sürprizli bir son beklemektedir. ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküler, yazarın İran toplumunu ne kadar iyi bildiğinin kanıtları...

    Kitaptaki son metin (‘Hayat Suyu’) bir masal. Bu masalı başka bir yazıda değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz (bkz. Gezgin, 2017). ‘Diri Gömülen’ kitabındaki öykülerin bir bölümünün İran’da diğer bölümünün ise Fransa’da geçtiğini de burada not edelim.


    Üç Damla Kan

    ‘Üç Damla Kan’ kitabında yaygın izlekler, çevirmenin de belirttiği gibi, intihar, cinayet ve ölüm... Bu kitabın, kitaba adını veren ilk öyküsünü ve ikinci öyküsünü önceki bölümde değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz. Bu bunalım yazını izleklerine ek olarak, çevirmenin de belirttiği gibi, gerçekçi İran betimlemeleri öne çıkıyor. Çevirmen, ‘Üç Damla Kan’ın yapıtaşları olarak şunları anıyor:

    “Fakirlik, hastalık, cahillik, batıl inançlar, ölüden yardım umulması, falcılık, cincilik, hatalı evlilikler, kumalık ve "siga" düzeni [geçici çok eşli evlilikler anlamında –ubg], bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, gerçek hayata katlanamayarak mistik hayata ve inzivaya kaçış, hayal kırıklıkları, ikinci plana atılmış kadının mal muamelesi görmesi” (s.7).

    ‘Daş Âkil’ adlı öyküde, iki kabadayı arasındaki anlaşmazlığa tanık oluruz. Kabadayılardan biri, umulmadık bir kara sevdaya tutulacak, piyasadan çekilecektir. Ya da çekilecek midir? Bu kabadayı anlatısı, sonunda yerini hüzne bırakacaktır... Akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Kırık Ayna’ adlı öyküde, Fransa’da yaşayan başkişi (Cemşid), komşu kızla (Odette) bir süre sonra tanışıp yakınlaşacaktır. ‘Af Talebi’ adlı öyküde, bir adamın iki eşi arasındaki çatışma konu edilir. İlk eşinden çocuğu olmayan adam, eşini razı edip ikinci bir eş alır. İki eş bir türlü anlaşamayacaktır. İş, seri cinayetlere kadar varacaktır. Ancak, günahkar olan, bir tek ilk eş değildir. Bu öykü, konu ve yetkinlik düzeyi açısından ‘Ölü Yiyenler’i anımsatıyor. ‘Lale’ adlı öyküde, altmış yaşındaki bir adam (Hodâdâd) ile onun bulup bir baba gibi baktığı ‘Lale’ adlı 12 yaşındaki Çingene kızın arasındaki adı konulamayan ilişki konu ediliyor. Bu da akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Maskeler’ adlı öyküde, Menûçihr, Huceste’yi sevmektedir. Fakat Menûçihr’in ablası Ferengis, Huceste’nin başkasıyla ilişkisi olduğunu kanıtlayarak bu ilişkiye karşı çıkar. Üstelik Menûçihr, bu ilişki için ailesiyle zıtlaşmıştır. Kanıtı görünce ne yapacağını bilemeyecektir... Sonları hüzünlü olacaktır...

    ‘Pençe’ adlı öyküde, 15 yaşındaki Rebâbe (kız), 18 yaşındaki abisi Seyyid Ahmed’e üvey anasından çektiklerini anlatır ve öz annelerini öldürenin babaları olduğunu düşündüğünü söyler. Abisinin onu bu hayattan kurtarmasını ummaktadır. Üvey anne, ikisinin de yaşamını zindana çevirmiştir. Fakat beklenmedik bir gelişme, iki kardeşin arasını açacaktır. Sonuç, ikisi için de kötü olacaktır. Hidâyet, okuru asla güldürmemeye yemin etmiş gibidir...





    Nefsini Öldüren Adam

    Önceki üç öyküdeki gibi 3. tekil anlatımın geçerli olduğu ‘Nefsini Öldüren Adam’ adlı öyküde, başkişi, tasavvufa ilgi duyan ve ona göre yaşamaya çalışan Farsça ve tarih öğretmeni Miraz Husenyali’dir. Önce Hayyam ve Hafız gibi şairler, sonra mürşidinin yaptığı gizli işler onu bu yoldan saptıracaktır. Kendi kendisini baskılayan dünya görüşünden, Gürcü bir kadınla kurtulacaktır. Ama Hidâyet, böyle bir öyküde bile mutlu sona izin vermeyecektir.

    ‘Hülleci’ adlı öyküde, iki adamın (Şehbaz ve Mirza Yedullah) özellikle, her yılın geçen yılı arattığı, herşeyin pahalılandığı ve gençlerde yaşlılardaki üst düzey niteliklerin bulunmadığı gibi konuları işledikleri konuşmalarını dinleriz. Şehbaz’a göre, kendisi, eşi nedeniyle varını yoğunu kaybetmiştir. Mirza’ya göre de hayatını bir kadın mahvetmiştir. Karşılıklı dertleşirler. Bu öyküde, 8-9 yaşındaki kızlar evlendiriliyor! Bahsettiği kadın da bu çocuk gelin! 12 yaşındayken de boşanırlar! Bir daha evlenmek için hülle yapacaklardır; ancak hülleci, sözünde durmaz... İkiliyi sürprizli bir son bekleyecektir... Bu ve benzeri öykülerde, Hidâyet’in çokeşlilikten kaynaklanan sorunları anlatmadaki ustalığını gözlemliyoruz.

    ‘Goceste Doj’ adlı öykü, adını harabe bir kasırdan alıyor. Öykünün bir bölümü, her ikindi sonrası ırmakta yıkanan bir kız (Rûşenek) ile kasrın adıyla anılan ve büyücü olduğu düşünülen yaşlı bir adam (Heştun) arasındaki konuşmalardan oluşuyor. ‘Goceste Doj’, Yahudiliği de anan bir öykü... Bu son öyküde bizi törensel bir ölüm ve sürprizli bir son karşılayacaktır... Kitabın açılışındaki ‘üç damla kan’, bu öyküyle kapanışta da anlatılara eşlik edecektir...


    ‘Alacakaranlık’ta Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Alacakaranlık’ (1933) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Alacakaranlık’ kitabındaki ilk öykü olan ‘S.G.L.L.’, 2 bin yıl sonrasında geçiyor. İnsansoyunun tüm sorunları çözülmüş, tüm gereksinimleri karşılanmıştır. Ancak tek bir eksik vardır: “amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık” (s.11). Aslında Hidâyet, böylece farkına varmadan da olsa şunu söylemiş olur: Hayata anlam veren ve insana amaç kazandıran, sorunları ve gereksinimleridir. Öyküde, geleceğe ilişkin birçok bilim-kurgu öyküsünde olduğu gibi öncelikle gelecekteki toplum yapısı betimleniyor. İki sanatçı arasında düşünsel sohbetler söz konusu olacaktır. Konu dönüp dolaşıp aşka gelecektir. Öykünün, adını, üreme yetisini ve şehvet duygusunu yok eden ‘S.G.L.L.’ adlı serumdan aldığını öğreniyoruz. Fakat bilim-kurgu öyküsünde bile, Hidâyet’in adeta imzası diyebileceğimiz, intihar ve ölüm, belirleyici olacaktır. İnsanlar cinnet geçirecek, türlü yollardan ölecek ve öldüreceklerdir.


    Erkeğini Kaybeden Kadın

    ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’ adlı öykü, Nietzsche’nin kadın düşmanı bir sözüyle açılır. ‘Zerrinkülah’ adlı kadın, 2 yaşındaki çocuğuyla, eşini (Gulbebû) aramaktadır. Yol boyunca kurmacasal geriye dönüşlerle, tanışma ve evlenme öykülerini öğreniriz. Zerrinkülah’ın çocukluğu, birçok yaşıtınınki gibi, çok kötü geçmiştir; bu nedenle, evliliği bir tür kurtuluş olarak görmüştür. (Dikkat çekici bir ayrıntı, iki genç kızın “seviyor sevmiyor” oyununu papatya yerine üzüm taneleriyle oynuyor olması... Bir salkımın son tanesi kime rastlarsa, o, sevdiğine kavuşacaktır...) Fakat bu evlilik öyküsü, bir süre sonra aile içi şiddet dramına dönüşecektir. Hidâyet’in kendisi, hayatta huzur bulmamıştır; huzuru öykü kişiliklerine de çok görür.

    Başkişi, arayışının sonuna geldiğinde, olaylar hiç de umduğu gibi gelişmez; ama hayret, Hidâyet öyküsünden beklenecek bir biçimde, kendi canına kıymak için güçlü bir nedeni varken, bunu yapmaz. Hâlâ umut vardır. Bu öykü de, Hidâyet’in İran toplumunu derinden kavradığının bir kanıtı... Yazar, bu öyküde, ek olarak, yalnızca kendisininkini değil başkalarının iç dünyalarını da anlamakta ve anlatmakta oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Ayrıca, bu öyküde, esrarın İran toplumunda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bebeklere bile uslu dursunlar diye esrar veriliyor.


    Perde Arkasındaki Bebek

    ‘Perde Arkasındaki Bebek’ adlı öyküde, Fransa’da bir lisede, müdür yardımcısıyla ayrılmakta olan öğrencilerden biri olan İranlı Mihrdad’ın (erkek) konuşmalarına tanık oluruz. Mihrdad’a daha az utangaç olmasını öğütlemektedir. Onun hiç kız arkadaşı olmamıştır; ailesi, onu uygun gördükleri biriyle nişanlamıştır. Vitrindeki bir mankeni satın almayı düşünür; onu gerçek bir kadınla karşılaştırır. Sonunda satın alır da... 5 yıl sonra memleketine döndüğünde onu yanında götürecektir. Mankenle olan hastalıklı ve törensi ilişkisi, İran’da da sürecektir. Bu işin sonu hiç iyi olmayacaktır.

    ‘Dua’ adlı öykü, bir Zerdüşt metni alıntısıyla açılır. Öyküde, Zerdüştçülerin ölüm törenleri konu edilir. Hidâyet, ‘Dua’da ölü ruhları konuşturur. ‘Dua’, yazarın ustalığını eşli konuşmalarda (diyalog) gösterdiği bir öykü...

    ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde, üç ana kişilik var: Yurtdışında ziraat mühendisliği eğitimi alıp dönüşte baba mülkünde çiftlik hayatı yaşayan Feridun, üvey kız kardeşi Gülnaz ve eşi Ferengis. Feridun ile eşi arasındaki tek anlaşmazlık, dinsel inançtır. Feridun’un inancı yoktur; Ferengis ise dindar bir ortamda yetişmiştir. İlerleyen aylarda Ferengis ağır hasta olup yataklara düşecektir ve kurtarılamayacaktır. Bu ölüm, Feridun’u yıkar. Yoksa öbür dünya var mıdır? Evleri perilenmiş midir? Hidâyet, bunun bir peri masalı olmasına izin vermeyecektir; zaten batıl inançlarla mücadele eden bir yazardan başkacası da beklenemezdi.

    Tarihsel bir anlatı olan ‘Son Gülüş’ adlı öykü, Buda’dan varlığın geçiciliğine ilişkin bir alıntıyla açılıyor. Arap sömürgecilere yönelik İranlı öfkesinin öne çıktığı ‘Son Gülüş’ün ilk bölümü, eşli konuşmalara verdiği ağırlıkla bir tiyatro oyununu andırıyor; fakat sonraki sayfalardaki betimlemeler ve olay anlatımlarıyla bu tablo değişiyor. Bu konu, Hidâyet’in yazdığı tiyatro oyunlarından biri olan ‘Sâsân kızı Pervin’de de (1930) işlenmişti. ‘Son Gülüş’, buna ek olarak, Budacı inanışları aktarıyor.




    İnsanın Ataları

    ‘İnsanın Ataları’ adlı öyküde, başkişiler maymunlar. İlk öyküde geleceğe giden Hidâyet, son öyküde aynı yerin uzak geçmişine gidiyor. Öykünün ilerleyen sayfaları ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini andırıyorsa da, bu maymunları bekleyen kötü son, daha farklı olacaktır. Yanardağın püskürmesini rakibinin kötü davranışlarına bağlayan maymun şefi, günümüzdeki durumu anımsatıyor. Ayrıca, ailenin onay vermediği ilişki izleğini Hidâyet, yalnızca insana değil, başka hayvanlara da özgü bir sorun olarak yeniden kavramsallaştırmış oluyor. Yanardağın sakinleşmesi için ise, günahkar sayılan yenik şef ve eşi linç edilecektir. Kızı ise, şefin yeni eşi olacaktır. Hidâyet, okura, kurban töreninin öncülünü sunar. Yanardağ ise, affetmeyecektir. Tek kurtulan, genç aşıklar olacaktır.

    Ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, ‘Alacakaranlık’ kitabı, Sâdık Hidâyet’in gerçeküstücü bir bunalım yazarından çok yönlü bir yazara geçişini müjdeleyen bir çalışma olarak tariflenebilir. Önceki öykü kitaplarında, intihar, ölüm ve bunalım, daha fazla öne çıkıyordu. Bu kitapta ise, 7 öyküden ilki bilim-kurgu; sonuncusu tarih öncesini konu alıyor; sondan bir önceki ise, tarihsel bir anlatı. Hidâyet’in eski İran dinlerine ilgisi bu kitapta da sürecektir. Öykülerin neredeyse tümü, ilk ve son öyküdeki dağ adı dikkate alınırsa, İran’da geçer. Yalnızca birinde, ‘Perde Arkasındaki Bebek’te, Fransa ve İran bir aradadır. ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’da, Hidâyet, ‘Diri Gömülen’ kitabında yer alan ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öykülerindeki gerçekçi İran anlatımındaki başarısını sürdürür. ‘Alacakaranlık’ta, Hidâyet’in anlatıcılığını geliştirdiğinin açık göstergeleriyle karşılaşıyoruz.


    ‘Aylak Köpek’te Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Aylak Köpek’ (1942) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Aylak Köpek’ adlı öykü, ‘Alacakaranlık’ kitabında yer alan ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde olduğu gibi, Tahran’ın 42 km. uzaklığında olan, halılarıyla ünlü Verâmin’de geçiyor. Bugün 15 bin üniversite öğrencisiyle nüfusu 200 bini aşmış olan şehrin nüfusu, Hidayet’in sağlığında 5 bini geçmiyordu. Hidâyet’in İran’da geçen öykülerinin çoğu Tahran’da geçtiği için, bu notu düşmeyi uygun gördük.

    Öykü, üçüncü tekil anlatımla, ‘Pat’ adlı bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor. Verâminliler ona hiç iyi davranmazlar; taşlarlar, işkence ederler. Köpek, bu nedenle, psikolojik olarak çökkün ve özgüvensizdir. Hidâyet, insanların iç dünyasından sonra, hayvanların iç dünyasını anlatmakta da başarılı olduğunu bu vesileyle kanıtlar. Bize Pat’ın bu hale nasıl düştüğünü ve sahibinden nasıl ayrıldığını anlatacaktır. Pat’ın artık en çok gereksinim duyduğu şey, sevilmektir. Hidâyet, bu öyküyle, hayvan sevgisini de dışavurmuş olur. Öyküde, Pat’ı okşayıp karnını doyuran adam, herhalde Hidâyet olacaktır. Ancak, yazar, insan başkişilere yaptığı gibi, Pat’a da mutlu bir son bahşetmeyecektir.

    ‘Kerec Don Juanı’ adlı öyküde, çevirmen notu, Kerec’in Tahran’a 40 km. uzaklıktaki bir sayfiye yeri olduğunu söylüyor. Öyküde, başkişi, bir kafede 10 yıldır görmediği okul arkadaşı Hasan’la karşılaşır. Hasan, ‘masrafı çok olan’ bir kadına tutulmuştur. Üçlü, birlikte Kerec’e tatile giderler. Aynı otelde, ‘Don Juan’ lakaplı bir tanıdık da kalmaktadır. Dörtlü arasında olaylar gelişecektir. Neyse ki, Hidâyet, bu kez, ölüm içermeyen bir aşk anlatısına meyletmektedir.

    ‘Çıkmaz’da, üçüncü tekil anlatımla, 22 yıl sonra memleketine (Âbâde) dönen Şerif’in öyküsünü dinleriz. Babadan geliri vardır; o yüzden, devlet dairesindeki işini çok da umursamaz. Bir hayli sıkılmıştır ve geleceğe ilişkin bir umudu yoktur. Yalnız yaşar, esrar çeker, içine kapanır. Ölmüş bir arkadaşının tıpatıp arkadaşına benzeyen oğluyla (Mecid) karşılaşınca işler değişir. Onu oğlu gibi görür, evine çağırır. Gencin babasıyla ilgili anıları canlanacaktır. Bu anılar arasında, arkadaşı Muhsin’in nasıl öldüğü de vardır. Öykünün sonunda hüzün hakim olacaktır.

    ‘Katya’ adlı öyküde, kırklı yaşlardaki Avusturyalı bir mühendisin başından geçen bir aşk macerası anlatılır. O, Katya’yla, 1. Paylaşım Savaşı’nda tutsak düşüp Sibirya’ya gönderildiği zamanlarda karşılaşacaktır. Burada tutsak Türklerden Türkçe öğrenecektir. 1917’de kamptaki Araplar Türklerden ayrılır ve serbest bırakılır; çünkü onlar İngiliz saflarında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Katya’nın kocası savaşta ölmüştür, küçük bir çocuğu vardır. Ne var ki başkişiyle arasında bir aşk başlayacaktır. ‘Diri Gömülen’ kitabındaki ‘Fransız Esir’ öyküsü gibi, bu öykü de, anlaşıldığı kadarıyla, Hidâyet’in dinlediği tutsaklık anıları üzerinden yazılmış. Bunun için de, kurmaca açısından diğerlerine göre daha zayıf bir öykü gibi görünüyor. Öykü, anıları paylaşanın dilinde daha çok Kaf Dağı masalı ya da avcı öyküsü havası veriyor.

    ‘Taht-ı Ebû Nasr’ adlı öyküde, Şiraz’da kazı yapan Amerikalı bir arkeolog (Doktor Warner), başkişi olarak karşımıza çıkıyor. 2 yıl süren kazılarda ilginç pek birşey çıkmaz. Ancak bir gün mumyalı bir lahit bulacaklardır. Üstünde buldukları büyüyü uygulamaya dökeceklerdir. Bu, başarılı bir gizem öyküsü. 90’lardan bu yana çekilmiş sürükleyici mumya filmlerini anımsatıyor.

    ‘Tecelli’ adlı öyküde, başkişi, evli bir kadın olan Hasmik. ‘Suren’ adlı gizli bir aşkı vardır. Ona o akşam görüşemeyeceklerini bildirecektir. Fakat işler beklediği gibi gelişmez. ‘Karanlık Oda’ adlı öyküde ise, yolculukta tanışılan içine kapanık bir adam öykülenir.

    ‘Aylak Köpek’te Hidâyet yine farklı biçemler ve türler deniyor. Ancak, İran’ı derinden anladığını gösteren öykülere bu kitapta yer vermemiş. Yine de, ‘Aylak Köpek’ öyküsü, hayvanlara yönelik duyarlılığıyla ve ‘Taht-ı Ebû Nasr’ öyküsü, gizemli doğasıyla öne çıkıyor.

    ***

    Romancı ve öykücü olarak tanınan Sâdık Hidâyet, aslında yazarlığa araştırmacı olarak başlıyor. Yayınlanan ilk kitabı, ‘İnsan ve Hayvan’ (1924). Bunu ‘Vejetaryenliğin Yararları’ kitabı izliyor. Ömer Hayyam konulu ve bugün de çok okunan incelemesi ise 1934’te yayınlanıyor. Bunun dışında, usta yazarın yapıtları arasında, oyunları, gezi yazıları ve Fransızca’dan (Çehov, Kafka ve Sartre), Eski Farsça’dan ve Sanskritçe’den (Buda’nın yazıları) çevirileri var.

    Belki Türkiyeli okurların yüzünü fazlasıyla Avrupalı ve Amerikalı yazarlara dönmesinden olsa gerek, Hidâyet, Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Bu yazıyla, onun daha fazla tanınması amaçlandı. Yalnızca Hidâyet değil, 1979 öncesi ve sonrası yazan birçok İranlı yazar aslında Türkiyeli okura tanıdık gelen bir tarzda ve konular ekseninde yazıyor. İran yazınının İran sineması kadar tanınmadığı bir gerçek. Yüzümüzü komşumuza dönmek için kültürel ve sanatsal nedenler başta olmak üzere çokça nedenimiz olmalı... Hidâyet’in usta öykücülüğü başta geliyor...


    Kaynakça

    Hidâyet, Sâdık (1930/1995). Diri Gömülen (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1932/1999). Üç Damla Kan (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1933/2001). Alacakaranlık (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1936/2008). Kör Baykuş (Farsça’dan çev. Behçet Necatigil). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1942/2000). Aylak Köpek (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1945/2013). Hacı Aga (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • Cinsiyet
    • Cinsiyet doğaldır.
    • Biyolojik farklılıklara işaret eder.
    • Zaman ve mekana göre değişmez.
    Toplumsal Cinsiyet
    • Toplumsal cinsiyet sosyokültüreldir. İçerisinde bulunduğu yapının etkisi altındadır.
    • Eril ve dişil niteliklere, bunların toplum tarafından ne şekilde anlamlandırdığına, davranış modellerine, cinsiyetle ilgili rollere, sorumluluklara dayanır.
    • İçerisinde bulunduğu yapıdan etkilenir, dolayısıyla da zamana ve kültüre göre değişir.
    • Aile gibi toplumsal kurumlarla ilişkisine göre farklılıklar gösterebilir.
  • 240 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Freudu tanımak anlamak isteyenler bence okuması gereken kitaplarindan biri bu zor bir kitap olduğunu söylemeliyim ara ara anlamadığım yerler oldu açıkçası.totem ve tabu ile ilkel toplum yapısı arasındaki bağ, totem ve tabunun din ile arasındaki ilişki, dinsel inanç ile aile bağları arasındaki ilişki, çocuğun korkuları ile ileriki dönem yaşamı arasındaki bağlantı mükemmel ele alınmış
    ilkel insan ile modern insan arasındaki ilişkiyi kurabilmiş olması açısından önemli.freud, kültürün çıkış ve oluşum aşamalarını; aile, toplum, din, ahlâk ve sosyal yaşam üzerinden geniş kapsamlı irdeleyerek buyruğumuzun karanlık ve aydınlık yönlerini anlatıyor eserinde.

    Tabu..önyargılar, ood’ler, toplumsal dayatmalar, korkular, gururlar vs yasaklar ayıplar diye bilirdim kitabı okuyunca daha geniş olduğunu anladım.
    Freud’un totem ve ensest yasağının kökenine inmeyi amaçlarken ortaya koyduğu analitik yönteminin bir sonraki adımı ise dinsel seremonilerdeki hayvan sungularının araştırılmasını içerir. W. Robertson Smith’in çalışmalarından faydalanarak totem yemeğiyle kurban sunulan Tanrı’yı ve dinsel/kutsal ayinlerin tüm dinlerdeki ortaklığından söz eder. Tarım öncesi toplumlarda Tanrı’ya yiyecek sunulurken, Freud’a göre tarım sonrasında yemeğin sıvı bölümü (önce kan, zaman içinde şarap) sunulmaya başlandı. Bu sungular ise bireysel ihtiyaçların tatmininden öte bir “toplumsallık” düşüncesinin de başat pratiklerinden oldu.

    tabuyu günümüz normlarıyla değerlendirip, anlamsız, saçma ve batıl yasaklar olarak görmemek lazım. aksine, ilkel toplulukların bir arada yaşamalarını sağlayan, onların toplumsal sınırlarını çizen en temel unsur olarak biçimlenir tabu. totemik topluluklarda, tabuyu ortadan kaldırdığınız vakit, o topluluk dağılır. totem topluluğun dini ise eğer, tabu da o dinin hükmüdür.
    dokunulmaz olan aynı zamanda ağza alınmaz olandır. ama biz Türkler'in tabuyla ilgisi, kendi kılıç müslümanlıklarıyla uyumlu, çifte standartlı, değişken görünüyor. örneğin cin tabu değil ama, çoğu ehl-i din, bir kuralı eda edercesine üç harfliler diyor.

    Freud tabuyu kitapta şöyle özetliyordu;

    bizim için tabunun birbirine karşıt iki anlamı vardır: bir yandan kutsal (sacré), kutsallaştırılmış (consacré) anlamlarına; diğer yandan da tehlikeli, korkunç, yasak, kirli anlamlarına gelir. tabunun karşıtı polinezya'da noa sözcüğüyle söylenir ve sıradan, yanaşılabilir, tutulabilir bir şey anlamlarına gelir. bu biçimde tabu sözcüğünde sakınımlılık kavramı gibi bir anlam da gizlidir; kendini temel olarak yasaklarda gösterir. bizdeki "kutsal korku'' tamlaması çoğu durumda tabu anlamını karşılar.

    tabu sınırlamaları din ya da ahlâk yasaklarından farklıdır. bunlar bir tanrının egemenliğine bağlı olmaktan çok kendinden yasaktırlar, yasak olmalarını kendileri gerektirir. bunların ahlâk yasaklarından ayrılığı: tabu yasakları doğrulukları için akla uygun hiçbir neden gösteremezler, kökenleri de belli değildir. bizce anlaşılamaz olmakla birlikte onun egemenliği altında olanlar için bu yasaklar bir zorunluluk, bir gerçek olarak kabul edilir."
    " tabu, dışarıdan (bir otoriteyle) zorla empoze edilen ilkel bir yasaktır ve insanlardaki en güçlü özlemlere yöneliktir. bu yasağı çiğneme arzusu bilinçdışında kalır; tabuya uyan insanlar, tabunun yasakladığı şeylere karşı ikircikli bir tutum sergiler. tabuya bağlanan sihirli güç, kışkırtma yaratma kapasitesine dayanır; ve örnekler bulaşıcı olduğu ve bilinçdışındaki yasak arzu bir şeyden bir başkasına kaydığı için bir salgın gibi etkili olur. bir tabunun ihlalinin, bir vazgeçişle (başka bir şeyden vazgeçmekle) düzeltilebilmesi gerçeği, tabuya uymanın temelinde vazgeçmenin yattığını gösterir. "
    açık ve akla uygun hiçbir nedeni yokken şu ya da bu yasak sayılmakta ve niçin yasak sayıldığı sorusu onların aklına bile gelmemektedir; çünkü kendilerini bu bağlarla gayet doğal olarak bağlı görmektedirler; bunlara karşı herhangi bir saldırının şiddetle ve otomatik olarak cezalandırılacağına inanmaktadırlar. bu yasakları istemeden çiğneyenlerin bile gerçekten otomatik olarak cezalandırıldığını gösteren güvenilir gözlemler de vardır. örneğin yasak olan bir hayvanın etini yiyen suçsuz bir kişi derin bir acıya kapılarak öleceğine inanmış ve gerçekten ölmüştür. bu yasaklar en çok insanlara zevk veren şeylerle ilgilidir. örneğin istediğini yapmak, kayıtsız şartsız çiftleşmek gibi istekleri ilgilendirir. bazı durumlarda bu yasaklar oruç ve perhiz gibi pek karışık biçimlerde, bazı durumlardaysa saçma gibi görünen birtakım davranış ve törenler biçiminde görünürler ve içerikleri bakımından anlamları anlaşılır gibi değildir. bütün bu yasakların kuramsal bir temeli var: bu yasaklar bazı kimselerde ve bazı eşyada, adeta bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi dokunmayla geçebilen bir güç olduğuna inanıldığı için tehlikelidir. bu tehlikeliliğin derecesi de değişir. bazı kimselerde ya da eşyada bu tehlikelilik çok yüksektir. tehlikeliliğin derecesi o kimsenin ya da şeyin taşıdığı güç yüküyle orantılıdır. tabu yasağını çiğneyen bir kimsenin, sanki bu tehlikeli güç yükünü emmiş gibi, tabu olan şeyin içeriğine girdiğine inanılıyor."

    "tabu âdetleriyle zorlanma nevrozlarının belirtileri arasında en açık karşılıklı noktaları özetleyelim:
    1) bu yasakların nedensizliği,
    2) bunların içten gelme bir gereksinimle zorlanmaları,
    3) kolayca yer değiştirmeleri ve yasak olan şeyden bulaşma tehlikesi taşımaları,
    4) yasak olan şeyden çıkan törenlerin ve buyrukların nedenliği bakımından her ikisinin benzerliğini görmekteyiz."

    birtakım tabular obsesif kompülsif bozukluklardan/nevrozlardan türüyor demek ki.
    içsel iki itkiden biri normalden uzaklaştıran obsesif saçmalıklar diğeri normale yaklaştıran vicdan. ikisini karıştırmamak gerek.

    oğlan çocuğu kafasında yaşattığı baba imgesini her zaman aşırı biir güçle donatır; öte yandan, babasına verdiği bu aşırı değer bilinçdışında beslenen bir güvensizlik duygusuyla bağlantılıdır. günlük yaşamında ilişkin içinde yaşadığı insanlardan birini kendisini takip eden kişi olarak belirleyen paranoyalı, onu yüceltip bir baba aşamasına çıkarır, başına gelecek bütün kötülüklerden sorumlu tutabileceği bir yere yerleştirir.

    Okurken şaşırdığım bir kısım;

    "erkekler kaynanalarını genellikle niye sevmezler? ilahi freud "kayın valide figürü genellikle böyle bir engel içerir, çünkü kızını hatırlatan, ama gençliğin, güzelliğin olanca cazibesinden ve karısını çekici bulmasını sağlayan ruhsal tazelikten yoksun olan birçok özelliğe sahiptir."

    Sonuç olarak, Freud bu eseriyle toplum psikolojisini babayla ilişki, duygusal yaşamdaki ambivalans, ruhsal olayların kuşaktan kuşağa aktarımı gibi bağlamlarda geliştirme niyeti taşır. Önemli bir bulgu olarak, yalnızca bireysel psişik hayatta değil toplululuk yaşamında da baskılamanın, baskıladığı duyguların yerini almak yerine onu başka şekillerde, belli bir gecikme sonrasında dönüşmüş bir şekilde tekrar ortaya çıkmaktan alıkoyamayacağını öne sürer. Nevrozluların suçluluk bilincinde ruhsal gerçeklik ve düşünceler yatarken, ilkellerde aynı bilinç edimler ile kendine yer bulur ve çalışmasını Hristiyan düşüncesinden şu sapmayla sonlandırır: “başlangıçta eylem"

    Bu adama bu kadar saygı duyulmasını hala anlayamadım.Ayrica çoğu haklı görüşünden abaza görülmesini de anlayamiyorum..
    araştırmalarım devam ediyor.

    Kitapla ilgili şu yazı okunası;

    http://www.aktuelpsikoloji.com/totem-ve-tabu-49yy.htm

    Iyi okumalar dilerim
  • ''Aile'' diyor Morgan, ''etkin unsurdur; asla durağan değildir, toplum alt bir koşuldan daha yüksek bir konuma ilerledikçe o da alt bir biçimden daha yüksek bir biçime doğru ilerler. Buna karşılık, akrabalık sistemleri edilgindir; yalnızca uzun zaman aralıklarında ailenin zamanın akışı içinde yaptığı ilerlemeyi kaydeder ve ancak aile kökten değiştikten sonra kökten değişir.''
  • 352 syf.
    Tarım toplumuna geçmeden önce insanların yaşayış şeklinin, tabuları-totemlerinin, inanç ve felsefelerinin, toplumsal ilişki ve toplumsal yapılarının derinlemesine ele aldığı, ve hemen her detayı neden sonuç ilişkisi içinde ele alıp açıklama getirildiği muazzam eser.

    Değerli Earthling 'in yazmış olduğu #34815639 asıl incelemeye sadece ek yapabilirim.

    Bildiğiniz üzere üretim şekilleri değiştikçe toplumsal yapı da buna istinaden değişir. İnsanlık tarım toplumuna geçmeye başlayınca değişen üretim şekli toplumsal yapıyı da değiştirmiş, öncesinde anaerkil bir inanç, felsefe, toplumsal yapı ve insan ilişkileri hakim iken değişen üretim şekilleri anaerkil düzeni de yok ederek, bugün kendisini dönüştürerek devam eden ataerkil toplum yapısına evrilmiştir.

    Peki nedir bu anaerkil toplum yapısı?
    Bugünden farkı neydi?
    diye merak eden varsa bu kitap aklınızdaki tüm soruları cevaplayacak nitelikte bir eser. Üşenen varsa Earthling'in incelemesini okusun bari :)

    Özellikle bugün çekirdek aile formatıyla küçük evlere kapatıldığımız ataerkil toplumun aksine klan'lar ile sadece akraba çevresi değil çok daha kapsamlı bir sosyal çevreyi önemsiyordu anaerkil toplum yapısı. Ve bu klan yapısında kadın tek egemendir. Çünkü onun iradesi ve kararları erkek çocuğunun da faydasına olacağından klan toplumunun erkekleri de anaerkil toplumu benimsemişlerdir. ta ki tarım toplumuna geçişle başlayan mülkiyet fikriyatının ortaya çıkışına kadar... Öyle bir fikir ki bu kadını bile kendi eşyası gibi kabul görme ve onu, mülkiyetini korumak amaçlı kurduğu küçük evlere tıkama hakkı bulmaya başladı. ve nihayetinde bugün ahlak, namus, inanç hatta dinler de bu minvalde şekillenmeye başladı. Kadın artık ikinci sınıf bir statüde yaşamaya, işin trajik yanı da bunu benimsemeye başladı. Görevi sadece evdeki işlerle ilgilenip, çocuklara bakmakmış gibi bir görev üstleniverdi.

    Bugüne geldiğimizde kadına yönelik şiddet olsun, kadın cinayetleri olsun bu kötüye evrilmenin birer neticesidir. Ataerkil kendini sosyal ve ekonomik hayatta her ne kadar sürekli dönüştürebilse de ataerkil bireyi hiçbir şekilde dönüştürmeyi başaramamıştır. Böyle bir hedefi de var mıdır? O da tartışılır.

    Kitap tüm dünya toplumlarının geçirdiği süreci ele alması bakımında yerel olduğu kadar da global bir kimliğe de sahip. Kendi tarihinizi öğrenmeniz için birebir eserlerden. Keyifli okumalar diliyorum.