• Eğer bir şey ters giderse aklıma gelen ilk şey suçlunun Loki olduğudur.
    Çok vakit kazandırıyor.
    Neil Gaiman
    Sayfa 52 - İthaki Yayınları
  • Özellikle günümüzde gittikçe daha da yaygınlaşan bir insan tiplemesi var ki onlar internet bağımlılarıdır. Sabah yaptığı kahvaltıdan, öğlen gezdiği yerlere, akşam içtiği çaydan, gece izlediği filme kadar, hatta uyuduğu ve uyandığı saate kadar her an her saniyesini sosyal medyada paylaşır. Sen bir şey paylaşırsın, paylaştığın şeyi anında görür, çünkü elinden telefon düşmüyordur.
    Bu bağımlılıktan yola çıkarak bu kitabı yazmış Nureddin Yıldız.
    Televizyonun günlük hayatımıza dahil olduğu yıllarda, 70'li 80'li yıllarda, 'televizyon izlemek haramdır' diyen alimlerin yetersiz, yanlış kalan tavırlarının faturası günümüzde ödenmektedir. Televizyonu öcü ve şeytan olarak görenlerin tavrı ve günümüzde de İnternet olayının TV olayına benzememesi arzusu ile böyle bir kitap ele alınmış.
    Günümüzde TV örneğinin yerini internet alıyor. Internet haramdır, öcüdür, şeytandır demek yerine onu nasıl kullanmamız gerektiğini anlatıyor bize Nureddin Hoca. Sosyal medyayı, (özellikle Twitter üzerinden gitmiş) nasıl kullanmamız gerektiği, ne kadar zaman ayırmamız gerektiği, nelerden uzak durmamız gerektiği, evli olanların çocuklarının yanında telefonla ne kadar ilgilenmesi gerektiği gibi sosyal medyayla alakalı güzel bir reçete sunuyor bize. Ki özellikle Whatsap'tan gelen dini içerikli mesajların doğruluğuna da değinmiş. Henüz birkaç gün önceki yaşadığım olay geldi aklıma. Bir arkadaş mesaj attı whatsaptan, davut yıldızı bugün gökteymiş, bugün edilen bütün dualar kabul olurmuş, altında da uzuunca bir dua. Ben de karşılık verdim mesajına davut yıldızının önemi nedir, veya davut yıldızının bugün gökte olduğu kesin mi araştırdın mı dedim. Bilmiyorum davut yıldızı ne demek sadece duayı beğendim diye gönderdim dedi. Halbuki Allah, İsra Suresi / 36.ayette "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme" diyor. Daha da üzerine söyleyecek söz bulamıyorum. Bu tutum, hakkında bilgi sahibi olmadan toplu mesaj gönderme tutumu ne kadar dini, ne kadar etik, ne kadar doğrudur?
    Velhasıl kitaba dönersek; sosyal medyada yaptığımız dedikodulardan, dedikodunun günümüzde meşrulaşmasından ki gıybet dediğin zaman haram, dedikodu dediğin zaman sanki yapılması mübahmış gibi bir algı var insanlarda. Halbuki ikisi de aynı şey. Daha sonra israf konusu üzerinde oldukça fazla duruyor. Yiyeceğin, içeceğin israfından ziyade; zamanın israfından, sevginin, nefretin israfından daha çok bahsediyor. Bu konu hakkında almamız gereken önlemlerden bahsediyor. Ve bunun gibi günümüzün özellikle i̇nternetle alakalı birçok sorununa değiniyor. Hatta ilmihal kitaplarında nasıl abdestin alınışı, namazın kılınışı anlatılıyorsa, internetin kullanımının da ilmihal kitaplarında yer almasının gerekli olduğunu vurguluyor. Kitap gayet akıcı ve yalın bir dille yazılmış. Bana hediye gelmişti bu kitap aynı zamanda . Özellikle interneti bağımlılık düzeyinde kullananlara tavsiye ederim kitabı. Keyifli okumalar dilerim 🤗
  • Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • Sanki söylediklerimin tek bir kelimesine bile inanmamıştı.
    Sonra, "Bana tuhaf görünen ne, biliyor musun , Lena?
    Katie'nin ve annenin bunu neden yaptığını merak bile etmiyorsun.Biri bu sekilde öldüğünde herkes neden diye sorar.Neden yaptı? Ama sen bunu sormuyorsun.
    Aklıma gelen tek neden bunu zaten biliyor olman."
  • Listemde olmamasına rağmen gördüğüm gibi okumaya karar verdiğim bir kitap.. Bir ders saati içerisinde hocanın tam da "depresyon" konusunu anlatırken özellikle Irvin D. Yalom'un Aşkın Celladı adlı kitabını okumamız da fayda olabileceğini söylemesiyle, bir önümde oturan arkadaşımın masasında kitabı görmem ve okumak için kendisinden rica etmem bir oldu.
    Kitap özet olarak, psikoterapist Yalom'un terapileri esnasında ilginç bulduğu hastalarından 10 tanesinin öyküsünü içermektedir. Tabi öykülerin gerçekten yaşanmış olduğu, sadece okurların okur iken hastaların kimliğini tanımamaları adına yer yer değişiklikler yaptığını ve hastalardan özellikle izin alarak böyle bir çalışmada bulunduğunu yazar önsözde belirtmiştir.
    Öyküleri okuyup bütün olarak ele aldığım da, aslında hayatlarında belli sorunlarla mücadele etmeye çalışan hastalarla çok da bir farkımızın olmadığını gördüm. Sadece arada çok ince bir çizgi var. Kimimiz yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi çok fazla içselleştirip hayatlarımıza mal ediyoruz, kimimiz ise bunların yanından kıl payı geçiyor ve her şeye rağmen hayatlarımıza devam ediyoruz. Yalom'un hastalarında da yalnızlık, ölüm korkusu, tüm hayatını birine atfetme, yaşım amacını yitirme gibi aslında çoğumuzun hayatına hiç de uzak olmayan sorunları ne denli yaşadıklarını görmekteyiz. Bazısı bu sorunları o kadar derin yaşamakta ki depresyon boyutuna varmış veya varmaya ramak bırakmıştır. Bu hastalarda göz ardı edilemeyecek belirtiler çok açık..Hastanın fiziksel görünümünü ve bakımını ihmal etmesi, bitkinlik, yorgunluk, hayatı boşvermişlik, çok/az uyuma(uyku bozuklukları), çok/az yeme(yeme bozuklukları),cinsel isteksizlik vb. belirtiler görülmektedir.
    Bu öyküler ile beraber Yalom terapi süreçlerinde ne gibi zorluklarla karşılaşmış,neler hissetmiş ve neler deneyimlemiş sıkça değinmektedir. Bu deneyimlerine değinirken terapi merkezli mesleklere (psikiyatr,psikolog,psikolojik danışman vb.) de belli başlı tüyolar verdiğini düşünmekteyim. Bunlar;
    •Bir hasta ile sağlıklı ilişki kurma yolunun hastayı koşulsuz,yargılamadan kabul, içten ve hastayı anlamaya dayalı anlayıştan oluştuğu.
    •Hasta temel sorunları terapi esnasında terapistten gizlerse hiçbir terapinin şansı olmadığı.
    •Terapinin, terapist merkezli değil terapist ile hastanın ortak çabası ile bir yere gelebileceği.
    •Terapistin faydalı olabileceğini düşündüğü zamanlarda hastaları ile belli sorunlarını paylaşabileceği. Böylece hastanın terapistinin de hayatında benzer sorunlar olduğu düşüncesiyle kendini daha rahat hissetmesi.
    •Hastanın terapide sorununun sorumluluğunu üstlenmesi ve bu doğrultuda olumlu sonuçlar için çabalaması gerektiği.
    •Terapistlerin hastaları ile duygusal ilişkiye girmemesi gerektiği (aşk, yakınlaşma vs ) aksi takdirde terapinin düşeceği. Ki böyle bir durumun yardım amacı taşıyan her mesleğin esas kuralının çiğnendiği anlamına gelmesi.
    •Terapinin sihirli bir değnek olmadığı ve bir anda sonuçlanamayacağı, hastada süreç içerisinde değişimlerin meydana gelebileceği.

    Son olarak Yalom'un terapileri esnasında hastalarından terapiden önceki gece gördükleri rüyaları anlatmalarını istemesi gözümden kaçmayan bir detay idi. Hastalar düşlerini anlattıktan sonra Yalom düşler ile hastaların asıl sorunlarını bağdaşlaştırıp ona göre terapiye yön veriyor ve belli sonuçlara varıyordu. Bu durumda aklıma ilk gelen şey psikanalizin babası,derslerimizin olmazsa olmazı Sigmund Freud'un, düşlerin bir hekime vücutta meydana gelen birtakım değişikliklerin ve hastalıkların ilk sinyalini verebildiği fikri geldi..

    Kitapta sevdiğim küçük bir alıntı bırakıyor ,keyifli okumalar diliyor ve kapanış diyorum.

    "Âşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkta savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemli beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşkın celladı olmaktan nefret ederim."(s:23)