• 500 syf.
    ·5 günde·9/10
    “Taş Taş Üstünde” savaş sonrası Polonya edebiyatında bir başyapıt olarak kabul edilen bir kitap. Kitabı bitirmek yazarın 10 yılını almış. Yazar da ülkenin en saygın edebiyat ödülünü iki kez kazanmış. Dilimize maalesef çevrilen tek eseri bu.

    Kitapta adı geçmeyen bir Polonya köyünde yaşayan çiftçi Szymek Pietruszka’nın toprağı, tanrısı, ailesi, ülkesi, âşıkları, gelenekleri, arkadaşları ile olan ilişkisinin hikâyesini ya da daha doğru söylemek gerekirse hikâyelerini “dinliyoruz”. Dinlemek bence burada söylenecek en uygun kelime. Gerçekten kitabı okumuyorsunuz adeta dinliyormuş gibi hissedeceksiniz. 1920’lerde doğan anlatıcı hikâyesini çocukluktan başlamak üzere 1960’lı yıllara kadar anlatıyor. Direniş ordusundaki komutanlığından savaş sonrası döneme kadar tutun da daha birçok sosyal olaylar kitapta anı olarak geniş yer tutuyor. Kitap 9 bölümden oluşuyor ve bu 9 bölümü birbirine bağlarsak ortaya Szymek’in yaşam öyküsü çıkıyor, sadece onun değil Polonya köylüsünün de hikâyesini öğrenmiş oluyoruz. Kitap bir köy romanı gibi görünse de o kategoriye sokamayız. Szymek, hayatını zaman ve mekânda belli bir sıra ve düzen gözetmeksizin anlatıyor, bu yüzden dağınık ve kronolojik olmayan bir anlatım söz konusu. Bir hikâye tamamlanmadan başka bir hikâye ortaya çıkıyor. Konudan sapmalar bir hayli fazla. Bu durum biraz karışık gelebilir okur için. Kitabın tamamı kocaman bir tiyatro monoloğu gibi. Kitaptaki diğer karakterler de sanki benzer bir şekilde dile gelmekte. Son derece az diyalog var. Zaten az sayıdaki karaktere de monolog şansı veriliyor. Edebiyat tarihinde sanırım 500 sayfalık bir monolog daha yoktur. Yazılı bir geleneğinin değil de sözlü geleneğin bir ürünü adeta bu kitap. Syzmek’in kendisi de tam bir hikâyeci zaten. Berber, polis, nikâh memuru ve daha yaptığı pek çok iş hep halkla iletişime bağlıdır. Bu konudaki beceresi son derece iyidir.

    Bu kitabın içeriğine ve anlatımına dair size şöyle bir örnek vereyim. Hiç başınıza geldi mi bilmiyorum, hani bazen tanımadığınız bir yaşlı amcaya ya da nineye bir soru sorarsınız da bin ah işitirsiniz ya burada da durum aynen böyle. Bey amca bana hayatını anlat deseniz birine size “Bak evladım…” diye başlar saatlerce anlatmaya başlar. Bu anlatımda bir sıra yoktur. Amcamız ya da ninemiz, başından geçenleri zaman ve mekân sıralaması takip etmeden anlatmaya başlar, anlattıkça aklına yeni anılar gelir. Anılarını deştikçe ortaya başkaları çıkar. Bu durum bu şekilde saatlerce sürebilir, ta ki dinleyicinin canı sıkılana kadar. Bu kitapta da aynı durum söz konusu. Bir adamın 500 sayfalık monoloğuna katlanabilecekseniz bu kitaptan çok zevk alacaksınız. Benim canım sıkılır derseniz bu kitap size göre değil. Kitabın ilginç bir özelliği cümleler o kadar basit ki, her cümle yaklaşık en fazla 7-8 kelimeden oluşuyor. Ben bu kadar basit cümle ve kelimelerle yazılmış bir kitap daha okumadım. (çocuk kitapları bile bana bazen daha karışık gelir) Bu basitlik ve sadelik bence anlatıcı ve ana kahramanın aynı kişi olmasıyla alakalı. Kitapta yazılan her şeyi okur çok kolay anlıyor ama daha birkaç sayfa geçmeden dinlediklerini unutuyor, çünkü araya o kadar çok olay giriyor ki. Kitap bitince ne anladın diye sorsalar aslında çok şey anlamış ama aynı zamanda hiçbir şey hatırlayamıyormuş gibi hissedeceğiniz kesin.

    Kitapta şunu anlatıyor bunu anlatıyor diye hiçbir şey yazmak istemiyorum, zaten unuttum da neler okuduğumu. Ama okurken her cümlesinden çok zevk aldığımın altını çizmek istiyorum. Bu kitabı ya çok seveceksiniz ya da hiç sevmeyeceksiniz. Bunun ortası yok gibi düşünüyorum.
  • Zaman: durmuş gibi 
    Cihangir'de pazar günü şaşkınım 
    Olmayan uykumu bölüyor bir akordeon sesi 
    Bir çocuk ufacık sarı saçlı 
    Eminim kara gözlüdür görünmüyor uzaktan gözleri 
    Görünmüyor ki 
    Sokak derin uykularda duyulmuş şey değil 
    Cihangir'de geldiğim günden beri 
    Gurbetliğimden beri 
    Son travesti son bira şişesini yere çaldığından bu yana 
    Kaç saat duymadım 
    Birşeyler okuyordum kırıntısız, yankısız 
    Unuttum 
    Güzel marmara ve yeşil elma sabah sabah 
    Olmaz ki 
    Olmaz ki böyle bir ülkede böyle 
    Camlı bir bomba gibi bir martı pencereme çarptı 
    Korktum 
    Ve artık herşeyden korkuyorum 
    Gurbette ve kanlı bıçaklı tutkun 
    Bu nasıl iş bu Cihangir her damarı bir sokak 
    Bir sokak 
    Baktıkça gözlerim kanıyor 
    Kana kana bakıyorum 

    Zaman: geçmek bilmiyor 
    Yalnızlığa alışkınım sessizliğe değil 
    Pazar günlerinden nefret ederim bu yüzden 
    Bakkal açılmaz çöpçüler bağırmaz bu nasıl cihangir 
    Güzel Marmara ve yeşil elma 
    Bulunmaz ki sabah sabah 

    Ellerin sarsak 

    Gözlerimdeki çapak sanki bütün sokağı örttü görünmüyor 
    Hiçbir şey görünmüyor 
    Yalnız ve soğuk yatağım 
    Boşlukta süzülüp alçalıyor 
    Gidip uyumaya kalksam ne olacak 

    Ne olacak 

    Zaman: her yerde kedi kuyrukları vardı 
    Yürümeye korkardım buz üstünde gibi 
    Basmaya korkardım şimdi nerdeler 
    Elinin körü ne biçim sabah bu ne biçim pazar 
    De ki uyudum 
    Çalmayacak mı telefon kapımın zili 
    Ağzımda şarabın kekremsi tadı 
    Karnımda yüzlerce akreple uyusam onlar uyanacak 
    De ki bir arkadaşım geldi gidelim 
    Belgrad ormanında kros yapalım dedi- ben mi 
    Arnavutköyde balık tutalım dedi- ben mi 
    Önce içelim sonra içelim 
    Kaçmıyor ya şu istanbul dedikleri 

    Ah benim evcil kalbim 
    Artık "hayır" demeyi de öğrendi 

    Şimdi ne olacak 

    Bana hergün sokağa çıkma yasağı bana hergün o üç darbeden biri ne bilsin olağan üstü hallerin ta kendisiyim dokuz canlı bir kediyim sekizini yitirdim ne bilsin ayrıca burası cihangir 
    Kedi diktatörlüğü 

    Şimdi ne olacak 

    Kimseler bile gelmiyor bugün pazar 
    Yalnızlığın eşcinseli mi oluyor yani 
    Yani cinaslı kafiyeli pazar günleri ey 
    Sıkıldım şarabım bitti elmadan vaz geçtim uykum yok 
    Yok üstüne üstlük sigaram da azalıyor 
    Şimdi sahiden ne olacak 
    Ben bu kadar geveze değildim eskiden 
    Bir sıkımlık canım kaldı 

    Zaman: otobanındayım senin 
    Yürü ki bir şeyler dönmeye başlasın 
    Dünya mı olur artık ne olursa olur hayat 
    Hani İstanbul git git bitmez koca bir şehirdi 
    Ayağının turabı olayım yürü 
    Ayaklarımı bitiştirirek uzun uzun ölçtüm 
    Ve düşündüm ki meselem mi meselim mi tükendi 

    Neredeyse akşam olacak 

    Zaman: oydum da gözlerimi sana bıraktım 
    Yoksa tarihm iydi kanla biçilmişti kaftanım 
    Ben kaf dağında bir kaptan değilim 
    Ama bu çırpıntılı şarapsızlık ne olacak 

    Şimdi ne olacak 

    Yağmur yağıyor yağmasın 
    Volta atıyor martılar göğün dört duvarında 
    " Ne balık, ne de kuş" olabildiğim şu dünyada 
    Gurbetim bile yok beceremedim 

    Toprak 

    Uçaklardan korktum da ne oldu sanki 
    Onlardan önce çakılıp kaldım yere odama 
    Meyhanelere geniş mağazalara sayısız 
    yalnızlıklara ve pazar günlerine 

    Gömüleceğim bir gün sana toprak 
    Başımı yukarda tutmaya çalışarak 
    Ama olmayacak 
    Kefen param bile 

    Hep ağır ve aksak 

    Olmadı bile kanıma alkol düştü payıma küfür 
    Birer ziynet eşyası gibi şişelerim yığılı evde 
    Her şişenin dibinde ay parçası bir melek 
    Dans ediyordu iyi kıvırıyordu kaltak 
    Cihangir'de Cihangir'de özellikle 
    Ama neden cinlerim hep tepemde 

    Alçak 

    Gidip Neşet Ertaş dinlesene aklını kucağında saklıyarak 
    Balık görsen aklına rakı gelir önce 
    Ve bütün yollar bir gün hergün meyhanelere çıkacak 

    Cihangirde sabah hiç olmayacak 

    Alkolikler ve eşcinseller giremez yazar 
    Ev sahiplerinin kapılarında anlarlar kimsin 
    Nesin adamım buralar sana göre hiç olmayacak 
    Kalk gidelim çöpçüler süpürsün ıslak 
    Ve yorgun bedenimizi şarap ve elma kokan 
    Bedenimizi doktorlar serumla yıkasınlar 
    Akla sığmayacak halusinasyonlar ellerinde şişelerle 
    Hastanelerin ziyaretçi saatlerini beklesinler 

    Ölsem kimsenin umrunda olmayacak 
    Öyleyse beni alnımdan öpsene toprak 

    Hayat hiçbir şey değil şiir hiçbir şey değil 
    İki dirhem bir çekirdek ölüm bile 
    Hiçbir şey değil 
    Sokaklara atılmış ölüm 
    Nereye gitsem ardımdan seğirtir 
    Mendil satar cam siler ille de bıçak taşır 
    Ve tiner 
    Unutmaki sevgilim hayat 
    Karamsar bir şiirin ilk dizesidir 

    Peki şimdi ne olacak 

    Elma yok yok ki şarap 
    Birazdan tütünüm de tükenir 
    Ve türkiye'de şair olmak bu değildir 
    Neydi ki Türkiye'de şair olmak 

    Dünyaya dürbünle bakmak 
    Kız tavlamak sanatını masalara höykürmek mi 
    Salya sümük ağlamak 

    Ölüm oruçları 

    Ey bu ülkede 
    Artık ne sabah ne de akşam olacak 

    Üç çocuk daha öldü 
    Yatağında üç kere daha sırtını döndü halk 

    Elbette elma ve şarap 
    Elbette elma ve şarap 

    Üşüdüm üstümü örtsene toprak
    Ahmet Erhan
  • 385 syf.
    ·Puan vermedi
    Saramoga bir iddia ile kitabını yazıyor.
    İncil'i okuyun ve inancınızı kaybedeceksiniz” diyor.
    Saramoga İnsanlara “İncil'de tasvir edilen Tanrı'ya güvenmemelerini Tanrının sadece aklımızda var olduğunu söyleyebilir. Karşı çıkabilir, Red edebilir, Eleştirebilir.

    ANCAK;
    Saramoga İsa’ya göre İncil’i yazarken ; Bel altı bir dil kullanarak, dalga geçerek değersizleşen Tanrı algısı yaratarak aslında “tüm dinlere karşı” yazmıştır.
    Aşağıda maddeler halinde kitaptan alıntı ve yorumlarımı detaylandırıyorum ki Saramoga’ya haksızlık etmediğimi düşünün.:)
    Bu bel altı dil deyip küçümsemeyelim. İnsanlarda oluşturulan algı önemli. Bu dili kullanarak Saramoga beyinlere çakıyor. En en basitinden tıpkı İsa’nın babası kim diye sorsak kitabı okuyan herkes YUSUF der. Kafalara Saramoga YUSUF diye çaktı!!
    *****
    Google’da Mit/ Söylence :nedir diye sorduğumda; kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun düş gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, tanrılar, tanrıçalar, evrenin doğuşu vb.yle ilgili, imgesel, alegorik bir anlatımı olan halk öyküleridir.
    Mitoloji kelimesi sözlükte; Bir din veya bir halkın kültüründe tanrılar, kahramanlar, evren ve insanın yaratılışına dair tüm sözlü ve yazılı efsane/söylencedir. Der.
    Siz hiç bugüne kadar, mitolojik (Yunan ,Mısır gibi) söylencelerin bu denli değersizleştirilmiş basitleştirilmiş, bel altı yapılmış, istediği yer alınıp istemediği yerle dalga geçilmiş,( Nobel ödülü almış bir roman demiyorum ) bir metin bir yazı okudunuz mu merak ediyorum
    Aksine ciddiyetle konuşulup, değer atfedip mitoloji yani söylence gerçek gibi değerlendirilip felsefedeki karşılığı aranmıştır.
    Örneğin Yunanlı yazar Kazancacis /Zorba romanında da kahramanımız Allah’a inanmayan ateist biri idi. Ancak romandaki dil tarz hiçbir zaman Saramoga kadar basit saldırgan düzeysiz bütünlüksüz ahlaksız bel altı değil idi. O nedenle okurken hiçbir rahatsızlık duymadan hatta keyifle okuduk.Kısaca yazarın inançlı inançsız olması önemli değildir.

    İncelediğim 4 İncil’den (Matta, Luka, Markos ve Yuhanna) Saramoga İncil Luka üzerinden Hıristiyan Teolojisinin işine geldiği yerini almış, işine gelmeyen yerinde dalga geçmiştir.
    Saramoga kısaca şunu diyorum
    Ya topyekun al.. Ya da topyekun dalga geç!
    Karşı çıkabilirsin, reddebilirsin, eleştirebilirsin ancak
    Basitleştiremezsin, Dalga geçemezsin , Bel altı yapamazsın!

    ***********
    Saramoga’ya İncil’i dert ettiysen bir inceleme nasıl yapılır sorusuna;
    Ünlü Arkeolog Shimon Gibson’un ‘İSA’nın son günleri ‘kitabı incelemede çok iyi cevap vermiştir. Söz konusu kitaptan alıntılarla ilginizi çekmek isterim.
    ‘’…..Kudüs’te yaşayan İsa ile ilgili anlatıları desteklemek veya yalanlamak için veya bu anlatıların tarihselliğini reddetmek amacıyla kullanılmamalıdır. İncil anlatılarını ‘sınamak’ bunları tarih çalışmalarıyla karşılaştırmak ve farklılıklarını saptamak üzere kullanılan bağımsız bir araç olmalıdır.Arkeoloji İsa’nın yargılanması gibi belirli olaylar hakkında yapısal açıklamalar ve yorumlar yapabilir, ancak bu açıklama ve yorumların sonradan sınanması ve tarihsel perspektif içine yerleştirilmesi gerekir…
    ..Metinsel anlatılar gibi arkeoloji de çok katmanlıdır. Her ikisi de açımlanmaya geçmisin ‘gerçekleri’nin ortaya çıkarılması için derinlemesine incelenmeye muhtaçtır. Herkesin kabul edeceği gibi bu son derece zor ve karmaşık bir iştir…
    …İlk üç İncil (Matta, Markos ve Luka) İsa’nın ölümünden yaklaşık 40 ila 60 yıl sonra kaleme alınmıştır. Bu durumda İncil’lerin hiçbirinin görgü tanığı anlatılarına dayanmadığı, sadece Yuhanna İncili diğer üçünün erişemediği birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Tartışmalar sonucunda gerçekte ne olduğu konusunda belirli bir doğruluk derecesine ulaşmanın en iyi yolunun İncilleri ve olası kaynaklarını tarihsel ve edebi açıdan dikkatle incelemekten geçtiğine hükmedilmiştir….. ‘’


    ********
    Aşağıda Saramoga’dan alıntılarım ve parantez içinde yorumlarımı bulacaksınız.
    1- ...Tanrı, her zaman hazır ve nazır olduğundan, oradaydı, ama malum, kendisi saf ruhtur ve bu sebeple Yusuf’un etinin Meryem’inkine değdiğini, etin nasıl ete girdiğini, etin nasıl etle birleştiğini göremedi, ve belki o an orada değildi, Yusuf’un kutsal dölü Meryem’in kutsal rahmine düştü, hayat pınarı ve hayatın beşiği, ikisi de kutsaldı. Çünkü aslında, her şeyi bizzat kendisi yaratmış olsa da, Tanrı’nın da anlayamadığı bazı şeyler vardır. Tanrı bahçede, ne Yusuf’un boşalırken attığı çığlığı ne de Meryem’in bastıramadığı iniltiyi duyabildi. Yusuf karısının üzerinde bir dakikadan fazla kalmadı….

    ((kısaca Allah’a senin oğlunun annesini düdüklerken sen neredesin der ? ve Mahremiyeti ahlakı alaşağı yaparak kutsallığı yerle bir eder.
    İlişkilerde bile mahremiyetimiz açık edilmemeli derken iki kisi arasındaki kutsallıktır deriz. Ki bu kutsal Hz. İsa’nın kıssası ‘dır))
    2-…dilenci kardeşimiz yoksul bir evin önünde olduğunun farkına varmamış olamaz…
    ((dili tarzı çok göze sokar gibi alaycı ve saygısız))

    3-…Bir gün bir adam çıkıp gelecek ve insanı göbek bağına, düşünceyi ise kaynağına bağlayan kordonun nereden kesilmesi gerektiğini söyleyecek…
    ((bebeğin annenin memesini emmesine genetik diyen zihniyet işlerine gelince genetik diyorlar. işlerine gelmeyince göbek bağını kesmeyi nerden ögrendin sorusunu soruyor))

    4-…bir düşün, onu dünyaya getiren baba tarafından öldürülecekti,…
    ((Hikayenin bütünü üzerinden değil part part kelime kelime Allahı yok saymak icin saramoga nın tarzı))

    5-….Tanrı insana sizinle düzüşmeyi yasak etmiş, öyleyse artık korkmayın, ama sizi kırkmakta, yok saymada, kesip yemekte özgürmüşüz, çünkü Rabbin yasasıyla bunun için yaratılmışsınız,canlarınız sizlere bunun için bağışlanmış…..

    ((Saramoga hangi düzdüğü hayvanı yiyor merak ettim. Sadece inançlı insanı değil inançsız insan içinde hakarettir. Saramoga sadece insanların zihnini bulandırıyor. ))

    6-…Bunlar İsa’nın, çobanı imansızlığı, ve hatırlatmamı mazur görün ama cinsel meselelerdeki zayıflığı sebebiyle azarladığı o ilk tartışmalarına yakın bir zamanda olmuştu. İsa bu dünyada, terk edip unuttuğu ailesiyle bu çobandan başka kimsesi olmadığını anlamıştı. Ama herkesi unutsa da ona can veren anasını unutamazdı, dünyaya geldiğine pişmandı ama yine de unutamazdı, aslında kız kardeşi Lisya’yı da unutamamıştı,neden, o da bilmiyor, hafıza böyledir, olayları ve insanları deftere işlemesinin veya defterden silmesinin kendince sebepleri vardır…..

    ((önce karpuz kabuğunu aklına sok sonra arkadan kardeşini annesini konuş ,cinsel meselelerin zayıflığndan bahsedip anne ve kızkardeş lisa’dan bahsediyor. arkadan neden hatırladı bilmiyoruz ama kendince bizim bilmedigimiz sebebi vardır-- direk ensest algısı yaratmak))

    7-….Meryem, dönüp yanı başında yatan Lisya’ya baktığında kızın çıplak olduğunu gördü ve dehşete düştü, tuniği göğüslerini açıkta bırakacak şekilde yukarı sıyrılmıştı ve yüzü gülüyordu, nemli alnı ve üst dudağı öpücüklerden kızarmış parlıyordu. Meryem eve bir tek meleğin girdiğinden emin olmasaydı, konuşmaya daldığı sırada, uyuyan kızların ırzına geçmekle ünlü inkubilerden birinin fırsattan istifade genç kıza yanaştığını düşünecekti. Biz fark etmeyiz ama
    bu her zaman her yerde olur, bu melekler çoğunlukla çiftler halinde gönüllerince gezer ve biri peri masalları anlatıp dikkat dağıtırken diğeri kötü emellerine ulaşır, Lisya’yı baştan çıkaran melek geri döndü mü dönmedi mi kimse
    asla öğrenemedi…..
    ((Melekler İsa’nın kız kardeşi ile …))

    8- …Bu duyu ne görme duyuşuydu ne koku ne de tat duyusu, Tanrı yardımcısı olsun, bir şekilde bütün duyuların bir arada bulunduğu başka bir duyunun uyandırdığı bu heyecanı her şeyiyle hissediyordu. Kadın onu avluya götürdü ve oturttu…..
    ((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    9-… bir duman bulutu gördü diye vakit tamamlandığında Tanrı’yla olmanın
    neye benzeyeceğini hayal edebiliyorsa, çıplak bir kadını da,söylediği şarkıyı dinleyerek hayalinde canlandırabilir.İsa irkildi, böyle anlarda her
    insanda ve hayvanda olduğu gibi, kan bacaklarının arasına hücum etti ve orası şişerken, acıları diniverdi. Tanrım, bu beden çok güçlü, yine de İsa gidip kadını aramadı, elleri etin vahşi arzularına direndi, Kendini sevmediğin sürece hiç kimse değilsin, bedenini sevmediğin sürece Tanrı’ya ulaşamazsın,…..
    /((Saramoga elinde…geziyor..başka bir şey diyemeyecegim.))

    10-..…bir kadının ifadesine benziyordu, iyi dinleyin sözümü, kadının,özellikle de masum görüneninin ikiyüzlülüğü sınır tanımaz….
    ((meryem kimin torunu iffetsizlik yapılması mümkün değil . O dönemde dedesi zekeriya peygamber ..mümkün mü yapması))

    11-…Zakay cevap verdi, kâse buraya gömülsün ama önce kâsenin üzeri örtülsün, o toprak gerçek toprakla bir araya gelmesin, zira Tanrı’nın lütfü, gömülse de kaybedilmiş sayılmaz,ama şeytanın gücü toprağın altında, gözden uzakta azalacaktır….

    ((Bütün dinlerde şeytanın insana herhangi bir eylem gücü yoktur. sadece insana fısıldar yoldan çıkarır. Bunuda gerçek papazlar zaten bilir. şeytan kaseyi veremez. Gerçek papaz şeytanın insana müdahalesini bilir. Ancak sistemde ki ayakta kalmak için din otoriterileri şeytan argumanına ihtiyaçları vardır ve bunu kullanırlar.))

    12-….Çok şey beklememek gerek, ne de olsa Tanrı’nın gücünün bir sınırı olduğu gibi meleğin gücünün de bir sınırı var Yusuf uzun uzun düşündükten sonra şöyle bir sonuca varırdı, Mağarada görünen melek şeytanın uşağı olmalı, daha önce çoban kılığına girmiş olan iblis, bunlar en fazla kadının zaafını ve safdilliğini
    kanıtlayan deliller olabilir, düşmüş bir meleğin kadını kolayca baştan çıkardığının delilleri…..

    ((Meleği Allah ile denkliğini eşliğini kurup, Allahın kulu ile aynı değere indirip melekle Allah’ı eşleştirdikten sonra iblis şeytan kadını baştan çıkaran gibi cümlelerle Allah’ı basit diliyle aşağılıyor.) )
    13-...Rab lejyonların Tanrı’sıdır…
    ((Rab iaşe eden doyuran demektir. Çocugun Rabbı annesi babasıdır. Allahı ihtiyaç üzerinden tanımlıyor. o nedenle insanın çıkarları üzerinden Allahı değerlendirmek insanlaştırmak bizi yanlış sorulara götürür.
    Biz KULUZ. Bunu kabul edip ordan başlarsak Allahı anlatabiliiriz. Biz insanı sorgularlarla onu aşağı cekip yanlış yorumlarız.))

    14-….Rab neden seçilmiş halkıyla yüzleşip cezamızı kendisi vermiyor da Roma ordusunu üzerimize salıyor…..
    ((Kuranda Allah belayı bela ile def eder. Roma’da Allahın kulu Allah sahaya inmesine gerek yoktur))

    15-..…biz sonsuz ruhlarının huzuru demeyeceğiz, ruhlarının huzuru demekle yetineceğiz…..
    (insan için sonsuzluk yoktur. Allahtan gayri hiçbir şey ebedi değildir. Allah için ezeli ve ebedi değil der Kuran-ı Kerim.. yani başlangıç ve sonu yoktur)
    16-….Tanrı’nın aksine şeytan, erkek ve kadına hiçbir şeyi yasak etmemiş, bu sebeple de şeytanın dünyasında ilk günah diye bir şey asla olmamıştı…..

    ((Saramoga İncilinde şeytanı kabul ediyor)
    şeytanı kabul ediyorsan Allah’ıda kabul ediyor anlamına gelir ))

    17-..…Öyleyse Tanrı her şeyi sahiplenip bacaklarının arasındakini inkâr edecek değildir….
    ((saramoga edep yok ahlak yok diyor.Allah edebide ahlakıda öğretti. Allah edebi ve örtünmeyi de o gösterdi . Yasak elma adem ile hava birleşince safiyet bozuldu. ve incir yaprağı ile edebi örtüldü) )

    18-…Bu Rabbin sözüdür, Hayvanla cima eden adam ölümle cezalandırılacak, hayvan da kesilecektir, ve Rab dedi ki,Hayvanla günaha giren adamın vay haline, o artık lanetlidir.Bunların hepsini Rabbin mi dedi……

    ((bütün evrenin bütünlüğünü ayırıp dogayı evrimi insan için bozuyor. Bütün bu kurallar doğum ölüm enerjı ahlak bunları insan için bozuyor sırf Allahı yok saymak için))

    19-….Tapınaktan çıkan duman bulutu, tapınağa kurban kesmeye gelen herkesin uzaktan ya da yakından, sürünün ilk doğanlarını ve onların yağlarını Rabbe sunan, Âdem ve Havva’dan olma Habil’le bir akrabalığı olduğunu kanıtlıyor, Rab bu adağı memnuniyetle kabul etmiş, öte yandan yapabileceği tek şey toprağın semeresinden takdimde bulunmak olan Kabil, çabasının Rabbi memnun etmediğini görmüştü. Kabil, Habil’i bu sebeple öldürdüyse, rahat bir nefes alabiliriz, çünkü öyleyse, hepsi aynı adaktan takdimde bulunan bu imanlıların birbirlerini öldürmeleri için bir sebep yok, şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı’nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor, bir canlıdan diğerine aktarılan özsuyunun ya da ebedi ekmeğin ham maddesi olan buğdayın neden değersiz olduğuna akıl erdiremiyor. Cömert ihtiyarın ona hediye ettiği, kısa bir süre için onun kurusu olan ve bugün güneşin battığını örmeyecek olan kurbanlığından çok yakında ayrılmak zorunda kalacak, çünkü tapınağın merdivenlerini tırmanmanın, zavallı küçük kuzuyu sanki artık var olmaya hakkı yokmuş, hayat pınarından içtiği için masallarla efsanelerin ebedi gardiyanı tarafından cezalandırılıyormuş gibi bıçağa ve ateşe teslim etmenin vakti
    geldi. Sonra İsa sinagogun yasasını ve Tanrı’nın sözünü karşısına alarak, bu kuzuyu kesmemeye, tapınağa adaması için ona verilen bu canı bağışlamaya, dolayısıyla aklanmaya geldiği Kudüs’ü, daha günahkâr bir kimse olarak terk etmeye karar verdi. Önceki günahları yetmezmiş gibi, bir de bu günahı işliyordu, ama vakti gelince günahlarının cezasını çekecekti, çünkü Tanrı asla unutmaz…..

    ((saramoga Habil ile Kabil meselesinde de yanıltıyor.
    Habil kendi yetiştirdigi sürünün icindeki en iyisini Allah’a sunuyor.
    Kabil ise kendi yetiştirdiğinin ortancalarını Alllah’a sunuyor.Büyüğünü kendine saklıyor. Allah Kabilin verdigini kabul etmeyince Kabil kıskanıyor. ve Habili öldürüyor.Kıssas bu.
    Saramoga sunulanın iyi ve kötü olan değil sanki nevi için yani Allah kuzu yu seviyorda bugdayı sevmiyor gibi yanlış yorum var))

    20-…Anam, ben tapınağa gitmiyorum. Neden, hak kuzunu bile almışsın. Kuzu da tapınağa gitmiyor. Bir sakatlığı mı var.Hayır, ama vakti gelince, eceliyle ölecek. Oğlum, anlamıyorum. Anlaman gerekmiyor, ben bu kuzuyu kurtarıyorsam, biri de beni Kurtaracaktır..
    ((saramoga sen kuzuyu kurtariyorsunda senin tanrın seni niye kurtarmadı. sorgulamasını alttan veriyor.))

    SARAMOGA’YA SONSÖZ;

    Kutsal kitap ile dini hikayeler arasındaki uyumsuzlukları yaparak bir tür Şatiye yaparak insanların gerçek dini aramasına yardımcı oluyor. Burada da Saramogo’ya gerçekten teşekur ediyorum.
    Tarih söylencesine göre Allah’a varılmaz insanın girdiği her yerde yalan vardır .
  • 724 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10·
    10 günde bitirdim diyerek başlamak istiyorum :)
    Her kitaba başlamadan önce, sayfa sayısına göre bitireceğim günü hesaplarım. Bu kitaba verdiğim gün "10 gün"dü.
    Fakat kitabın yarım bırakılanlar arasında 1. sırada yer aldığını öğrenince sanırım ya dili çok ağır ya da fazla felsefik diye düşündüm.

    (Yoksa ben de mi bitiremeyecektim?!)

    Ve böylelikle korkuyla başladım ancak planladığım günde de bitirdim.

    Kitaba önyargı ile başlamayın lütfen. Zor, ağır, sıkıcı, anlaşılmaz, karmaşık diyenlere aldırmayın.
    Bu kitap sadece sıradışı. Alışkın olduğumuz giriş- gelişme- sonuç kısımlarından ayrı olarak bir sürü dallara ayrılıp sonra tekrar bir gövdede toplanan bir anlatım tarzı var. Kitabın konusunu takipte zorlananlar bence dallarda gezerken yorulanlar. Merak etmeyin yazar sizi tekrar gövdeye ulaştıracak ve hatta yere indirecek, biraz sabır.

    Yer yer akıcı, yer yer sıkıcı bir kitap kabul. Ama kime göre, neye göre? Mesela kitabın 77 sayfalık bölümü (460 - 537 sayfaları arası) hiçbir noktalama işareti kullanılmadan yazılmış. Okuduğum incelemelerde gördüm ki, burada çok takılan olmuş. Ben de tam aksine noktayı koyana kadar o kadar hızlı okudum ki. Ara vermeden okumam gerek diye düşündüm. Ya kimin aklına gelir? Hadi geldi, kim cesaret edebilir? Noktalama işaretsiz koca bir bölüm... Benim çok hayran olduğum bir buluştu doğrusu.

    Sonra bir de yaklaşık 2 sayfalık kısım (710 - 711 sayfaları arası) sürekli virgül ve noktalı virgül kullanılarak, cümleler birbirine sürekli bağlanarak yazılmış. Bu da ilgimi çekti mesela.

    Kullanılan ve hoşuma giden bazı kelimelere de değinmeden edemeyeceğim :)

    *Canımcım Selim
    *Turgutcuğum Özben
    *ehemmiyetvermiyormuşçasınagillerden
    *durbakalımhelecilik

    Sıkıldığım yerlerde bile ya bunlar nerden aklına gelmiş de yazmış diye zekâsına, üretgenliğine hayran oldum. Sivridilini, mizahını sevdim.

    Yani diyeceğim o ki; devam edin bırakmayın. Ben bu kadar farklı tarza sahip bir yazarın okunma kaygısı çektiğini düşünmüyorum. Bu sebeple, bana kalırsa yazar bilerek ve isteyerek bazı yerleri gereksiz uzatmış, sıkıcılaştırmış. O eşiği atlamasını beklemiş okurun. Kitaba tutunamayanları elemek istemiş adeta.

    Kitaba gelince, Selim'in intiharı sonrası arkadaşı Turgut'un onu anlamaya çalışması, Selim'in iç dünyasını keşfederken aynı zamanda kendi iç dünyasına uzun bir yolculuğa çıkması konu alınmış.
    Selim'in bildiği ama tanımadığı arkadaşlarını bulması, onun canını sıkanlardan intikam alması, Selim'in yazdıklarında, karaladıklarında arkadaşını intihara götüren nedenleri araması ve sonunda Selim'in son günlerini yazdığı günlüğünü bulmasıyla aslında kendisinin de bir tutunamayan olduğunu anlaması... Tüm bunlar olurken evine, ailesine, işine hatta kendisine yabancılaşıp, Olric'le (Turgut'un iç sesi) hem ruhsal hem bedensel bir yolculuğa çıkması... Kendinizden parçalar bulabileceğiniz kısımlar çok. Felsefik, psikolojik çıkarımlar bolca mevcut.

    İnsanlar neden bu kadar kötü? Kıskançlıklarıyla sizi kendinize bile kötü, yetersiz gösteren zorbalar, yaşam enerjinizi emen vampirler, psikolojik şiddete maruz bırakanlar o kadar çok ki!.. Hangimizin hayatında yok böyleleri? Kimimiz ailemize, kimimiz kariyerimize, kimimiz ümitlerimize, kimimiz inancımıza tutunup aşmaya çalışıyoruz. Tutunduğumuzu sanıyoruz belki de. Delirmemek için işi deliliğe vuruyoruz gülüp geçiyoruz.

    Oğuzcuğum Atay'ın da dediği gibi:

    Bat dünya bat!
    Talih! İki gözün kör olsun da piyango bileti sat!

    Tekrar okunması gerekenler arasında yer alan kitaplardan oldu benim için.

    İyi Okumalar_
    #okudumbitti
  • 417 syf.
    ·10 günde
    «Ana hukukunun kadına muazzam bir toplumsal iktidar konumu sağladığı dönemleri ve halkları bir tarafa
    bırakırsak, kadın cinsinin durumu sürekli ezilenlerin, ikinci sınıf insanın, aşağı bir cinsin durumu idi. Erkeğin çıkarcılığı, daha güçlü olanın kanlı şiddeti, kadının
    ve toplumsal etkisinin gelişmesini demir zincirlere vurdu ve bu olgunun üstünü adi ikiyüzlülükle, «ev kadınının
    şerefi» ve iç yaşamına zenginliği üzerine duygusal edebi soytarılıklar ve boş lafazanlık dırdırlarıyla örtmeye çalıştı!"

    Clara Zetkin


    Başlangıç cümlesini Simone de Beauvoir'dan yapmaya gelmişken aklıma aktif bir siyasi olan emekçi, kadın hakları savunucusu Clara Zetkin geldi o yüzden onu anarak başlamış olayım.

    Simone de Beauvoir feminizm hareketinin önemli temsilcilerinden biridir. Yazdığı kitaplar, yaptığı faaliyetler ile kendi cinsini bilinçlendirme uğraşı içinde bir ömür harcamıştır. Simone de Beauvoir cinsiyet eşitsizliği ortadan kalkmadıkça ya da kadının ekonomik egemenliğini elinde bulundurmadıkça kendi kimliğinin bu erkek egemen sistemde tamamıyla tamamlanamayacağının farkındaydı. O yüzden dolaylı olarak değinen yazarların aksine kadın üzerine uzun soluklu bir yazıya başlar ve bunu "İkinci Cins" Üçlemesi ile bize sunar.
    Kısa zamanda Fransa'da büyük bir yankı yapar daha önce Fransızlar bu yankıyı başka bir kadın yazarda hissetmişlerdir lakin o kadın yazar edebi bir kurguyla kadını ön plana çıkararak onun güçlü bir karaktere sahip olduğunu satırlara yansıtmıştı o kadın yakın zamanda "Avare Kadın" kitabını okuduğum Colette'dir lakin Colette bu yankıyı Claudine serisi ile yaratmıştı şimdi ise kadın sorunlarını daha derine indiren ve ikinci cins olmanın altında yatan nedenlere bakan bir hemcinsi vardı. 2 yılda 97 baskı yaparak rekor kıran Simone de Beauvoir'dan bahsediyoruz.


    Chirtiane Zehl Romero tarafından Simone de Beauvoir üzerine yazılmış olan biyografi kitabının bir bölümünde Beauvoir şöyle diyordu:
    "Özgürlüğüme sahip çıktım, çünkü kendi sorumluluğumu hiçbir zaman Sartre'a yüklemedim."

    Özgürlüğüne sahip olduğu için Sartre'dan yüzlerce kilometre uzakta çalıştığı zamanlar oldu ve o zamanlarda Sartre başka kadınlarla da birlikte olduğu da oluyordu ama Simone de Beauvoir hiçbir alanda kendini Sartre'a bağımlı hissetmediği için bu durum onlar arasında bir sorun yaratmıyor o kendi maddi özgürlüğünü elinde bulunduruyorken başkasının cinsel özgürlüğüne de müdahalede bulunmuyordu.

    Bu kitap Kadın serisinin ilk kitabı o yüzden diğerlerine göre daha uzun tutulmuş çünkü içinde Tarih, Efsaneler bölümleri ile uzun bir giriş mevcut sonra sırasıyla; Çocukluk, Genç Kızlık, Cinsel Yaşama Giriş ve son olarak Sevici Kadın bölümleri yer alıyor.

    Simone de Beauvoir giriş kısmında az tanınan bir kadın hakları savunucusundan şu alıntıyı yapar;

    "Pek az kimsenin tanıdığı kadın hakları savunucusu Poulain de la Barre, XVII. yüzyılda: "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç, hem davacıdırlar" demiş."

    Sadece bu söz üzerine düşünmeye davet ediyorum sizi, bütün toplumlarda çarkların bu şekilde işlediğini de eklerseniz bu düşünceye cinsiyet eşitsizliğinin neden bu kadar uzun süredir (binlerce yıl) aşılamadığını daha rahat bir şekilde kavrayabiliriz.

    Kadın haklarının yok sayılması ve cinsiyet eşitsizliği üzerine ilk başkaldırının bile 15. 16. Yüzyıla kadar beklemesi kadının nasıl bastırılan, yok sayılan, kendi çevresindeki duvarlar ve birkaç mahalle ötesine dayanmayan ufak bir evrene kapatılıp köleleştirildiğini anlayabiliriz.

    August Bebel ezilen iki sınıftan bahseder:

    1. İşçi Sınıfı
    2. Kadınlar

    İşçi sınıfının içinde bulunan kadınlar ise en çok ezilen sınıftır. Kapitalizm çarkından sıyrılmak için bir ömür boyu çalışan ve bu çalışmanın üstüne çocuk bakımı ve ev işleri sırtına yüklenen kadın toplum saçmalıkları ve erkek eziyetine rağmen hâlâ ayakta kalabiliyorsa bu dünyada eğer bir kutsallık varsa şayet o da o kadınların yaşama tutunma karşısında verdikleri mücadelenin kutsallığıdır. Başka bir kutsallık yoktur ne kilise, ibadet yerleri ne de din adamlarının kutsallığı bu kutsallığın yanından geçemez.

    Kitabın içeriğine tabii ki daha az değineceğim çünkü zaten okuma bilinci olmayan bir toplumda yaşıyoruz, benim değinmek istediğim konu genel hatlar. Simone de Beauvoir bildiğimiz üzere bir feminist, peki feminizm ne işe yarar ve neden bu kadar az bilinir ya da neden kadınlar arasında bu kadar az ilgi duyulan bir alandır? Bu konu hakkında kendi düşüncelerimi ifade etmek isterim.

    Feminizm siyasi temelli olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırma hareketidir. Ve genel yanlış kanının aksine Feminiz bir topluluğa ya da bir cinse ait değil "Feminizm herkes içindir" tabii feminizmin ayrı ayrı dalları da mevcut hem kendi kendilerine saldırıp kendilerini yok etmekte hem de Sosyalist kuramcıların da eleştirilerine maruz kalarak birlik olması gereken bilinçli insanların ortak bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu çatışmaların asıl nedeni ise "Şişkin insan egosu"dur bana göre bizim asıl kavgamız gerçekten kadın-erkek eşitliği mi? Kendi görüşlerimizin ağır basması mı?

    Başka bir konu ise feminizmin belli başlı safsatalar ile sadece kadınlara yüklenmesi sorunudur, keşke kadınlar bu yüklenmeyi üstlenip feminizmin ilkelerini benimseyip hareket etse lakin hem kadınlar hem erkekler bu alanı yabancı kalıyor ve toplumsal dedikodular ile düşman gözle bakılıyor.

    Simon de Beauvoir bu bilinçlenme için önemlidir. Kadın kimliğinin varoluşsal boyutlarına değindiği "İkinci Cins" serisi neredeyse yok denecek kadar az bir okunma oranını gecemiyor. Ne de büyük bir yayınevi tarafından kitapları basılıp, kitapları çok satanlar reyonuna sokulmuyor çünkü kadınların kendi kimliklerine erişimi demek var olan bütün tabuların yıkılması ve erkek egemenliğinın putlaşmış zihniyetinin devrilmesi anlamına geliyor.

    Okurları tarafından yazılan birkaç incelemeye de göz attım; ortak bir ifade var "dönemin yazarlarının da dediği gibi okunması gereken bir kitap" sanki biz cinsler arasındaki ayrımları anlamış ve bu eşitsizliği gidermiş bir üst toplumun bireyleriyiz de artık dönemin yazarlarına ayıp olmasın diye Simone de Beauvoir okumaları yapıyoruz. Bizim ülkede cinsel kimliğininin ne olduğunu bilmeden yaşayan kitleye bakarsak bu kendini üst perdeden görme davranışları da hiç hoş değil kac kişi çocuğuna cinsel eğitim hakkında bilgi veriyor, okul müfredatında verilen cinsellik eğitimi ne yöndedir? Biyolojik gereklilikleri hastalık diye adlandıran insanların oranı yüzde olarak kaçtır?..

    Simone de Beauvoir dinin kadın etkisi üzerine bir yerde şöyle der:

    "Dinin kadınların yaşamında oynadığı rolden ötürü, erkek kardeşinden daha çok anasının egemenliğinde olan küçük kız, genellikle, dinin etkisinde daha çok kalır."

    Ve bu dinin etkisinde kalan kadınlar onların ikinci cins olarak yaşam sürmelerinde dinin birince faktör olduğunu hiç bilemeden yaşar ve ölürler. Tıpkı Avrupa kendi savaşları içinde kan golüne döndüğü vakitlerde kilisenin tek derdinin kadının bekareti olduğu gibi...

    Kadınların bedenlerini satmaları üzerine de değinirsek August Bebel Kadın ve Sosyalizm kitabında şöyle der:

    "Hiçbirinin aklına,(fuhuş için normal olduğu görüşünü savunan düşünürleri kastediyor) başka bir toplumsal düzen aracılığıyla, fuhuşun nedenlerinin ortadan kalkabileceği düşüncesi gelmiyor, yine hiç biri fuhuşun nedenlerini araştırmaya çalışmıyor. Bu kadar çok kadının bedenini satmasının temel nedeninin, sayısız kadının acı çekerek içinde yaşadığı üzücü sosyal koşullar olabileceği... Ve başka sosyal koşullar yaratmak gerektiği sonucuna götürülmüyor."

    Bebel kadınların fuhuşa nasıl zorlandığını kitabında çok daha ayrıntılı bir şekilde açıklar çok üst İnanç abidesi olan devlet ve kilise ahlaklığı ile övünerek ortada kol gezerken hiçbiri proleter kadının çocuklarının karınlarını doyurmak için bedenlerini satmak zorunda olduğunu görmek istemedi, çünkü onlar üst sınıftı ve alt sınıflar kendi haklarını ele geçirecek bilince sahip olamadıkça bu durumlar da devam edecektir..

    Simone de Beauvoir bu durum için şu saptamayı yapar:

    "İlkel uygarlıklardan günümüze dek, yatağın, kadın için bir "hizmet" olduğu kabul edilmiştir; erkek, bu hizmet karşılığında, armağanlarla ya da geçimini sağlayarak ona teşekkür etmektedir."

    Kadın bedeni erkek için bir nesnedir, ve bu nesneyi süsleyerek istediklerini ele geçirir nesne olan kadının da kendi içinde bir aydınlığa erişmedikçe, bu kölelik düzeninin devam edeceğini belirtir Simone.

    Erkeğin süregelen yüceltilmesine de şöyle değinir:

    "Tarih ve edebiyat bilgisi, şarkılar, beşikte dinlediği masallar hep erkeği yüceltir. Eski Yunan'ı Roma İmparatorluğu'nu, Fransa'yı ve tüm ulusları kuranlar, yeryüzünü keşfedip işlemeye yarayan aletleri türetenler, dünyayı yöneten, resimlerle, heykellerle, kitaplarla dolduranlar hep erkeklerdir."

    Bu şimdiye kadar böyledir, kadınlar daha yeni yeni kimlikleri ile özgür bir şekilde ön plana çıkabilmekte, lakin devam eden en büyük sorunumuz, -evet sorunumuz diyorum çünkü bu bir kadın meselesi değildir sadece- kadınların sahip olması gereken "kadınlık" bilincine sahip olamaması, bu bilinçsizlik durumunu feminist hareketi elden ele yayarak bir nebze ortadan kaldırabiliriz, tabiki din ve devlet balyozu hâlâ kadınların üzerine uzun bir süre inmeye devam edecek, buna rağmen bu aydınlanma ne kadar bir sürede gerçekleşir bilemiyorum ama bizim ülkede gerçekten içi boş nesiller yetiştirildiğini biliyoruz, ne erkek ne kadın hümanist bir bilincin yakınına bile getirtilmek istenmiyor siyasi emeller uğruna kadınlar hâlâ yaşamadan ölüyor veya öldürülüyor.

    "Condorcet, kadınların siyasal yaşama girmelerini ister. Onları erkeklerle bir tutar ve beylik suçlamalara karşı savunur: "Kadınlarda adalet duygusu yoktur, onlar bilinçlerinden çok duygularıyla davranırlar... denmiştir. (Oysa) bu ayrılığın temeli doğada değil, eğitimde, toplumsal yaşayıştadır." Başka bir yerde de şöyle der: "Kadınlar yasaların tutsağı oldukça egemenlikleri tehlikeli bir hal almıştır. Onu korumak için bunca uğraşmak zorunda kalmasalar; kendilerini savunmak, baskıdan kurtulmak için tek yolları bu olmasa, erkeklerin tehlikesi azalırdı."

    Bu alıntıyı son alıntı olarak belirledim. Kadınların kendi kimliklerine erişmesini istiyorsak şayet biz erkekler onların özgürlük alanlarını daraltmaktan bir an önce vazgeçmeliyiz. Onların bu yolda ilerlemesine ön ayak olmalı, engelleri ortadan kaldırıyor olmalıyız çünkü bireysel olarak çok iyi bir eşe, anneye, kız kardeşe sahip olmak kalan tüm kadınları kurtarmaya hiçbir zaman yetmeyecek bunun bilincine varmak gerek, bir erkek eşinin kendi ayakları üzerinde duran, kadın kimliğini kazanmış olmasından ve özgürlük alanının geniş olmasından memnun olabilir. Bu kadar hümanist bir düşünceye de sahip olabilir, lakin eşinin bu ülkede her gün olan kadın katliamları, taciz ve tecavüzlerine kurban olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyecek, haberlerde izleyip ah vah çekmek ile halledilebilir bir mesele olmadığı da gayet açık.

    Uygulanabilir tek yol var. Bilinçli eğitim...
  • 488 syf.
    Uzun zamandır Wattpad'den yeni çıkmış, bilmediğim yazarların kitaplarını okumuyordum ancak fuar zamanı bu kitapla karşılaşınca arka kapak yazısı çok ilgimi çekti ve hemen almaya karar verdim ve çok büyük hayal kırıklığına uğradım.

    Kitabın arkasında bahsettiği gibi gelişseydi olaylar yine 3 yıldızlık mükemmel olmayan ama iyi vakit geçirerek okunmuş bir kitap olabilirdi ama onun yerine yazar 400 sayfa boyunca aksi bir sürü olay olmuş olmasına rağmen saçma bir şekilde her şeyin bir oyun olduğunu ileri sürdü. Bunu güzel ve mantıklı bir şekilde yazmış olsaydı yine sözüm olmazdı ama her şeyi mahvetti o noktadan sonra yazar. Madem vurulma yoktu ortada, o kadar kan nereden geldi? Madem her şey Burak'ın da içinde olduğu bir plandı, niye 400'üncü sayfaya kadar hep her şey kendinden bağımsız gerçekleşiyormuş gibi davrandı, daha doğrusu kendinden bağımsız gerçekleşti? Hadi Wattpad'de yazarken sonradan aklına gelmiş olabilir yazarın böyle bir dram eklemek her şeye ama kitap basılırken buraların sonuca göre düzenlenmiş olması gerekirdi, potansiyeli olan bir konu harcanmış yazarın elinde resmen.

    Zaten karakterler hiç gelişmedi, yan karakterlere bitki gibi davrandı resmen yazar. Arada bir ortaya koyup, su verdi. 400 sayfa boyunca ne olduğunu anlamadan bir birbirlerine aşık oldular sonraki 80 sayfa boyunca dinlemeden etmeden birbirlerini yargılamakla geçti ve bir de en son 25 yıl önceden bir bağları varmış gibi epilog bölümü ekleyerek bütün saçmalıkları tek bir kitaba topladı yazar. Olmasa hiçbir şey değişmezdi, neden bizim yazarlarda bu kadar drama boğma isteği var her şeyi anlamıyorum zaten.

    Çok kızgınım gerçekten 7 ay boyunca birbirlerinden haberi olmadan geçirdiler, adam geldi beni affet dedi, kadın hemen yelkenleri suya indirdi sonsuza dek mutlu yaşadılar. Daha saçma bir şey olabilir mi anlayamıyorum. Birbirlerini anlamadan, dinlemeden 500 sayfa boyunca yargıladılar ve birlikte hiçbir sorun yaşamadan bir aile oldular, bir tek bizim kitaplarda var herhalde bu, o kadar İngilizce roman okudum böyle bir saçmalıkla karşılaşmadım henüz elime aldığım Türkçe kitapların %70'i böyle. Yazdıkça daha çok sinirleniyorum. En iyisi burada bırakmak. Kısaca okumayın, saçma sapan bir kitaptı, vaktinize değmez.
  • 276 syf.
    ·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Dublinliler’i okurken aynı caddede yürüyüp veya aynı mekanda oturup birbirini hiç tanımayan ama bazılarının bir ortak noktada birleşebildiği insan topluluğu aklına geliyor insanın...Galiba artık bir yere gittiğimde,birileriyle karşılaştığımda zaman zaman onların hayatları hakkında içimde bir merak duygusu oluşabilir...
    Kitapta hep farklı kişilerin farklı hayatları anlatılıyor.Kısa kısa hikâyeler...Ama o kadar akıcı ki ; sanki birbirinin devamı gibi...Hikâyenin orta bir yerinden başlayıp merak uyandıran ve “sızı”yı en sona bırakan hikâyeler...
    Yıllar önce yazılmış fakat o kadar çok günümüz ki...Hikâyelerin herhangi birinde mutlaka kendinizden bir parça bulabilirsiniz veya sizi anlatan bir cümle...Çünkü bence sadece geçen zaman boyunca değişen ; teknoloji , toplum...vb İnsanî duygular hep aynı...İnsanlar değişiyor senaryolar aynı...Herkesin farkında olup veya olmayıp kendini tutsak ettiği; bir duygusu, düşüncesi,bir noktaya saplandığı örüntüsü vardır mutlaka...
    Beni baştan sona en çok etkileyen hikâye “Eveline” oldu...En çaresiz o geldi bana...”Suretler” hikâyesinin de sonu çok hüzünlüydü.Bir babanın tüm hırsını gelip evdeki masum çocuktan çıkarması çok üzücüydü.”Ölüler” hikâyesi beni o kadar çok etkilemedi.Sadece yazılmış birkaç cümle dışında...Bir “Eveline” kadar çaresiz, tutsak değildi...
    Kitabı, yazarın üslubunu,içeriğini sevdim.Tekrardan okuyabilirim.Yıllarca çevrilemeyen kitabını da çok merak ettim...
    İrlanda’yı ve Man Adasını çok merak ettim...Yazar denizden hiç bahsetmemişti sanki. O mavinin güzelliğinden.Yazar da acaba “insanların tutsak olduğu” tutsaklılığına mı kapılmıştı..?