• ''Ama tabutun üzerine çiçekler yakışmaz ki! Beni teselli edecekler ve birtakım kelimeler mırıldanacaklar, kelimeler, kelimeler; ama tüm bunların bana ne yardımı olacak ki! Sonra yine yalnız kalmak zorunda kalacağımı biliyorum. İnsanlar arasında yalnız kalmaktan daha korkunç bir şey yoktur.''
  • Köy enstitüleri...
    Vaktiyle bir umuttu ve güzeldi.
    Lakin...
    Aydınlığı istemediler.

    Kız çocuğu okutulur mu hiç dediler.
    Kız çocuk, erkeklerle aynı okula gönderilir mi dediler.
    Ve en nihayetinde fuhuş yuvası dediler.
    Çünkü biliyorlardı ki her an okuldan alınabilecek Ayşe oradayı.
    Ve Ayşeler okumamalı idi (!)

    Ya tarladan fırsat bulan Ali?
    Ağaların başına bela olacaktı.
    Halbuki babası gibi köle olmalı idi(!)
    Ama artık oğullar babalarına,kızlar da analarına benzemeyecekti.
    Çünkü yapılan ne çift şeritli yol ne de AVM.
    Bir Devrimdi Köy Enstitüleri.
    ...
    ...
    Köy enstitülerini kapatmakla Türkiye ne mi kaybetti?
    Bunun yanıtı cemaatlere teslim edilen varoşlarda.
    Terörden dolayı boşalan köylerde...

    Ama her şeye rağmen karanlıktan bir ışık sızmıştı.
    Kapatılışından 60 yıl sonra Nobel ödülü alan bir adam.
    Aziz Sancar...
    Kendisini yetiştiren köy enstitüsü mezunu öğretmenlerine teşekkür edecekti.
  • 175 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İnsancıklar, Rus Edebiyatı denince akla gelen yazar Dostoyevski'nin yirmi dört yaşındayken yazdığı ilk eseri.
    Orijinal adı olan Бедные Люди (bedniye lyudi)'nin anlamı "zavallı, yoksul insanlar" olan bu kitapta, o dönemin Rusya'sı bize iki kişinin mektupları aracılığı ile sunulmuş.

    Kitapta, karakterlerin ve halkın yaşadıkları ile hem "yoksulluğu", hem de her mektubunda kendini küçümseyen, insanların kendini ezik gördüğüne inanarak sürekli kendini ezen Makar Devuşkin karakteri ile de "zavallılığı" görüyoruz.

    Makar Devuşkin, kıt kanaat geçindiği maaşıyla, kendinden farklı durumda olmayan sevdiği mektup aradaşı Varvara'ya hediyeler gönderen, samimi ve hassas bir insan.

    Kendisi hakkındaki düşüncelerini ve Varvara'nın kendi üzerindeki etkisini şu sözleriyle görebiliyoruz;
    "Onlar, bana zalimlik edenler, çehremin bile uygunsuz olduğunu söylüyorlardı ve hor görüyorlardı beni, kendi kendimi hor görür olmuştum; kütük gibi olduğumu söylüyorlardı, ben de gerçekten kütüğüm ben diye düşünüyordum, ama siz karşıma çıkınca, siz karanlık hayatımı aydınlattınız, kalbimi ve ruhumu aydınlattınız ve ben ruhsal huzur bularak diğerlerinden daha kötü olmadığımı anladım; beli parıltı yok, ışıltı yok, renk yok, ama yine de insanım, kalbiyle ve düşünceleriyle bir insanım ben."

    Ayrıca Makar'ın bu sefil hayattan kurtulmak isteyen gururlu bir yanı da mevcut;
    "Talihsizliğimin acımasız günlerinde size, yoksulluğunuza ve kendime, kendi ezikliğime ve yeteneksizliğime bakarken, ruhsal utançtan ölüp ölüp dirilirdim, buna rağmen, size yemin ederim, benim için değerli olan şey yüz ruble değil, Majesteleri'nin bizzat kendisinin bir saman tanesinin, bir sarhoşun, benim gibi değersiz birinin elini sıkması oldu!"

    Ancak kitapta, karakterdeki bu son derece derin değersizlik duygusunun hangi sebeplerden kaynaklandığını öğreneceğimiz bir geçmiş maalesef göremiyoruz.

    Varvara Dobroselova ise eğitim hayatı babasının on üç yaşındayken ölmesi ile kesilen, bu ölümün kısa bir süre içinde, önce ilk aşkına daha sonra da annesine uğramasından sonra hayatına sürekli pesimistlik ve ölüm kaygısı hakim olan genç bir kız. Bu kaygıyı sıkça geçen "yakında öleceğim galiba" benzeri cümlelerinde görebiliyoruz.
    Aynı zamanda son derece temiz kalpli, Makar'ın kendisine yaptığı iyiliklerin her fırsatta karşılığını ödemeye çalışan, onu samimiyetle seven biri.
    Ancak kitabın sonunda yarına olan endişesi, Makar'a olan sevgisine galip geliyor.

    İnsancıklar hem toplumsal hem de oldukça kişisel bir roman. Yazarın tek ortak noktaları sevgi ve birbirlerine yaptıkları fedakarlıklar olan bu iki zıt karakteri böylesine güzel işlemesiyle hayranlık uyandıran, son derece akıcı bir eser.
  • Çok seviyorsun o çiçeği ama bir süre sonra ölüyor. Hatta sen çok su verdin diye ölüyor bazen. Bazı şeyler tam olarak böyle.

    Göğe Bakma Durağı
  • "Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kovayla tuzlu su çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye… Balık önce debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş, balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o sırada. Balığı görmüşler. Yazık, karaya vurmuş, denize atalım demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişinceye kadar, balık boğuluvermiş denizde."
  • 1633 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Sefiller kitabını neden okumalısınız?

    - Bir Fransız klasiği olduğu için mi?
    - Bir dönem romanı olduğu için mi?
    - İçe işleyen çok acıklı bir kurgusu olduğu için mi?
    - Ebru Ince önderliğinde sitedeki bir grup insan bu kitabı okuduğu için mi?
    - Bir tuğla bitirmenin verdiği keyif için mi?

    Size 1630 sayfalık sefaletin içime dokunan hangi kısmından bahsedeyim de okumanız gerektiğine inanın?

    2019 yılına girdiğimizden beri Fransa tarihinde, acılarla, fedakarlıklarla, kötülüklerle dolu bir yolculuktayım. Tarihle kurgunun mükemmel bir şekilde kaynaştırıldığı bir kitap okudum. Hatta okumadım satır satır yaşadım.

    Suç ve ceza dengesinin mükemmel bir eleştirisi, mükemmel bir dönem okuması, harika bir vicdan sorgulaması ve hüzünlü bir hikayeler geçidi.

    Kitabı okurken sık sık burada da dile getirdiğim şekilde keşke Fransa tarihine, Napoleon’a, Waterloo’ya dair biraz daha bilgim olsaydı da kitaptan extra extra keyif alsaydım. Bu okumaktan aldığım keyfi kesinlikle etkilemese de bir parça sıkıp, bunalttığı da bir gerçek. Tarihi kronoloji kısımlarında sık sık duraksayarak hangi olay ne zaman olmuştu, kim kimden sonra tarih sahnesinin hangi köşesine çıkmıştı gibi google araması yapmak durumunda kaldım. Bu sebeple eğer kitabı hala okumadıysanız okumadan önce aşağıdaki linklerde güzel bir Fransa tarihi özeti bulabilirsiniz.

    https://sekerinyeri.wordpress.com/...ern-fransa-tarihi-i/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/...rn-fransa-tarihi-ii/
    https://sekerinyeri.wordpress.com/tag/1830-devrimi/


    Kitabın yarısında şöyle bir not almışım. “Victor Hugo kesinlikle içinde bulunduğu dönemde ülkesini ve genel gündemi çok iyi takip etmiş. Çok düşünmüş bunlar üzerine, iyi bir analiz çıkarmış. Çok fazla okuma yapmış olduğunu düşünüyorum, acayip birikimli... Siyasi tarihe ve kişilere detaylı değiniyor. Hatta aşırı detaylı bir neden sonuç ilişkisine dayalı bir anlatımı var kitabın. Ülkesine aşık, milletinin ateşli devrimciliğine hayran acayip bir Fransız övgüsü var kitapta. Bir de tabiki Tanrı'ya inancı kuvvetli, tüm olan şeylerin sonucunun (Waterloo, Temmuz Devrimi, 1830 vs.) hak böyle istediği için olduğu vurgusu var ki bunun bir parça hayran olduğu halkına haksızlık olduğunu düşünüyorum.”

    Az bile söylemişim… Böyle bir Fransa aşkı, böyle bir Paris hayranlığı yok. Bir insan bir şehrin lağımlarının tarihçesini bile anlatacak denli detayı yazabiliyorsa(20 sayfa), bu aşktır. Bir şehre, bir tarihe, bir millete olan aşk! Kusurlarıyla da sevmek deyiminin karşılığı sanırım Victor Hugo. Bir yerde Paris bir gayya kuyusudur derken, diğer yerde Fransa’yı göklere çıkartır. Kitabın başından sonuna kadar zaten bir millet ve Tanrı hayranlığı var. Bir de çok fazla nasihatvari aforizma yazmış, bazen amma uzattın yeter diyesim geldi.

    Charles Baudelaire önsözde bu kitap bir merhamet kitabıdır demiş. Bence bu kitap bir hüzün kitabı, vicdan kitabı. Bir aşk kitabı. Çocuğa aşk, sevgiliye duyulan aşk, Tanrı'ya aşk, millete aşk, ülkeye aşk...

    Bir tabir vardır hani “Filler tepişirken olan çimenlere olur.” diye. İşte bu kitap o çimenleri anlatıyor. Napoleon ve Wellington savaşırken ölen altmış bin insanın hikayesi… Bir ülkenin savaşa harcadığı paralar yüzünden yoksul düşmüş, aç kalmış, sefalet içinde yaşayan insanların hikayesi… Bir evi olmadığı için sokaklarda yatan çocukların hikayesi.

    Kitabın ana hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Aç olan kız kardeşinin çocuklarına ekmek alacak parası olmadığı için ekmek çalıp yakalanan, işlediği suç sebebiyle kürek mahkumu olarak bambaşka bir insana dönüşen Jean Valjean’ın hikayesi.

    Çok dağınık anlatıyorum farkındayım ama Victor Hugo da bundan farklı bir anlatım yapmamış inanın. Jean Valjean’ın hikayesini okurken birden kendimizi Waterloo Savaşı’nı oluşturan şartları okurken buluyoruz, dönüyoruz Fantine ve Thenardierler’in hikayesine bir göz atıyoruz, birden Cosette ile Jean Valjean’ın kaderi nasıl kesişti kısmından manastırların tarihçesine dalıyoruz. Kitap bizi bilgiye ve detaya boğuyor, bir büyük olayı meydana getiren ufak tefek tüm olayların detaylarını ve tarihin önemsemediği küçük insanların yaşam çizgisini anlatıp, büyük resimde tümünü birleştiriyor.

    Tarihi kısımda çok hayranlıkla okuduğum iki tane kısım var. Birisi Waterloo Savaşı’nın anlatıldığı kısımdaki “çukur” sahnesi… İkincisi ise “Haziran Ayaklanması” kısmı. Özellikle ayaklanma kısmında direnişi yaşadım. Mabeuf “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırırken içimden ben de onunla bağırdım. Gavroche tüm alaycı pervasızlığı ile kahramanca düşerken sanki barikatı izliyordum. Barikat ele geçirildikten sonra Enjolras finalinde gözlerim doldu.

    Karakterler bazında ise şu karakter daha iyi yazılmış diyemeyeceğim, hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmiş, detaylıca kurgulayıp sokmuş hikayeye; ama Fantine’i betimlemesi karakteri ete kemiğe büründürmüş, yazar neredeyse yazdığı karaktere aşık olmuş gibi bir tasvir. Tabi Jean Valjean’ın mükemmel vicdan hesaplaşmaları, bir aziz olarak tasvir edilmesi, Javert’in sondaki vicdan muhakemesi ve sistem sorgulaması müthişti.

    Klasikler neden klasik? Çünkü her dönemde seslenişlerine karşılık bulabildikleri için.
    “Büyük tehlikelerin güzel yanı şudur ki, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasında kardeşliği gün ışığına çıkarır.” satırlarını okuduğumda gözümde şu kare canlanıyor örneğin.

    https://listelist.com/...-yapanlar_584794.jpg

    19.yy’da Hugo’nun umut ettiği iyimser gelecekte yaşıyor olsaydık keşke fakat 21.yy’ın 19.’dan çok da farkı yok. Gelirin eşit dağılımı yok, eğitimde ve sağlıkta adalet yok. Artık savaşlar ovalarda karşılıklı yapılmıyor ama hala çimenler eziliyor. Bourbon Hanedanı yok ama hala açlık çeken, sefalet içinde yaşayan çocuklar var. Hala direniyoruz ama kaybediyoruz. Ben bu satırları yazarken bile bir yerlerde bir kadın geçimini sağlamak için vücudunu satıyor. Geleceğe umut içinde bakmak her geçen gün zorlaşıyor. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sadece birer kelime olarak hayatlarımızda yer almakta.

    Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı gözyaşlarıyla bitirdim. Yaşayamadan ölen kitap karakterlerine, yaşayamadan ölen insanlara. Gezi parkında, 15 Temmuz’da, yurdumun dört bir yanında yapılan canlı bomba saldırılarında hayatını yitirenlere, Soma faciasında ölenlere, Aylan bebeğe, minik Leyla’ya, karlı bir günde babasının sırtında bir çuval içinde bu dünyadaki son yolculuğunu yapan bebeğe, Suriye Savaşı’nda katledilenlere ağladım. Ben bu satırları sıcacık evimde yazarken kışın soğuğunda sabaha varma savaşı verenlere ağladım. Pastayı paylaşamayan büyük adamların sebep olduğu bir gecede değişen hayatlara ağladım. En son da oturdum kendi hayat keşmekeşimde unutup gideceğim tüm bu şeyler için kendime ağladım. #39467876

    Victor Hugo demiş ki “Neyse ki Tanrı, bir ruhu nerede bulacağını bilir.”

    Soruyorum Tanrım kaybolan tüm ruhların yerini biliyorsun, öyleyse onları bulup geri vermen için insanlık daha ne kadar acı çekmeli?

    İncelememi kitaptan son bir alıntı ve bir video ile bitireyim.

    “Tanrı’nın çare bulmaktan yana bu güçsüzlüğü beni şaşırtıyor doğrusu. Olayların çarkını her an yeniden yağlaması gerekiyor. … Bu pis yağ yüzünden Tanrı’nın elleri hep yağlı, kara.”

    https://youtu.be/1MhEZizEqVE
  • Bugün günlerden yine sen! Bu sefer uçurumdayım. Önümde uçsuz bucaksız bir karanlık. Ayaklarımın altındaysa koca bir şehir. Gökyüzünün muazzam rengi ve herşeye rağmen bana kollarını açan bir sonsuzluk. Bütün hayatım; bir film şeriti gibi geçiyor, gözlerimin önünden. Bütün yaralarım kanıyor tekrardan. Bu sefer hissedemiyorum seni.
    Bu... daha da canımı yakıyor. Kendimi usulca boşluğa bırakıyorum, son an da hissettiğim seninle birlikte.
    "Artık bir ehemmiyeti yok... seni hissetmenin."
    derken. Acı bir çığlık firar ediyor dudaklarımdan. Ensemden yukarı bir kılıç misali saplanıyor acı. Sonra, birden sen beliriyorsun karşımda! Kısacık bir an zaman duruyor sanki. Uyku tatlı tatlı gülümsüyor yanında. Ama ben, küçük bir çocuk gibi direniyorum biraz daha. Birden görüntün bir sis bulutunun içinde kayboluyor âdeta! O zaman anlıyorum artık uyuma vaktimin geldiğini. Ağır ağır kapanıyor göz kapaklarım.
    ....

    Birileri var etrafımda, hissediyorum! Hoş bir tınıyla uğultular ulaşıyor kulağıma. Kendimi kaybetmeden önce duyduğum tek cümle çınladı kulağım da;
    "Hastayı kaybediyoruz."
    "Hastayı kaybediyoruz."
    "Hastayı kaybediyoruz."
    ....

    Uçsuz bucaksız karanlıktan çıkıyorum sonunda. Bu sefer kalabalığın içindeyim. Uzunca kuyruktan sonra kalabalığın içinde sevdiklerimi görüyorum, omuzlarındaki tahtayla. Tahtayı yavaşca taşa koyuyorlar. İşte, o zaman seni görüyorum. İlk kez ağlarken görüyorum seni. "Çok ağladığına göre sevdiğin kişiydi ölen." diye düşünüyorum kendimce. Ağıtlar yükseliyor bir an da. Bu ortam canımı sıkıyor. Tam gidicekken adımı duyuyorum senden. Arkamı dönmemle kendimi fotoğrafımı görmem bir oluyor. "Olamaz, ben buradayım! Ağlama, bak buradayım!" diye feryatlar dökülüyor dudaklarımdan. Ne yaparsam yapayım beni duymuyorsun. Bu sefer sana dokunmak istiyorum ama sanki yokmuşcasına içinden geçiyor elim.
    Ben yokmuşum gibi geçiyor kalabalık içimden. Kalabalığın peşinden gidiyorum hemen. Bu sefer de mezarlığa geliyorlar. Her şeyi tam yerinde yaparak benim olduğum tabutu koyuyorlar çukura. Üstüme toprak atıyorlar. Sonra, bir tabela konuluyor üstüme. Gözüm ilişiyor;
    D.T=01.05....
    Ö.T=21.01.2019
    yazısına...
    O an anlıyorum acı gerçeği ben gerçekten ölmüştüm. Ne sana sarılabilmiştim ne de kokunu alabilmiştim...
    .....

    Şunu unutma, kavuşamadığım her son yeni bir başlangıçtır...




    ***Yazılan Tarih=
    21.01.2019
    Saat=
    01.17


    ~GECE~