• İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır.

    1914 Temmuzu’nda devletler ve milletler çılgınca çığlıklarla yeni pembe ufuklara bakıyordu. Bazıları Avrupa hâkimiyetinin ellerine geçeceğini, bazıları ebedi düşmanlarının bertaraf edileceğini düşünürken Rusya’nın ne olduğunu bilen Ruslarının dahi umut yeşertecek dallara tutunduğu açıktı. Ünlü tarihçi George Vernadsky bile savaşın bitiminden sonra daha demokratik ve gelişime açık bir Rusya’nın doğacağını, bazıları ise gelişen bilim ve sanatın yeni bir dünya ve yeni bir Rusya yaratacağını hesaplıyordu. Bu savaşın her şeyi bitireceğini düşünen Kont Witte gibileriyse, seslerini duyuramadılar. Osmanlı İmparatorluğu istemeden girdiği savaşı 4 yıl sürdürdü, tükendi ve tüketti. Savaş döneminin padişahı 1909’dan beri tahtta olan Sultan V. Mehmed Reşad idi.

    DÜŞEN KILICINI HAVADA KAVRADILAR

    Tahta çıkışını devlette âdet olduğu üzere, dışarılarda olduğu gibi taç giymeyle değil kılıç kuşanma töreniyle yerine getirdi, lakin hükümdarlığına biat merasimi alelacele Harbiye Nezareti’nde olmuştu, bazıları bunu çok uğurlu telakki etmediler. Gençken çok yakışıklı olan fakat bu ileri yaşlarda artık şişman ve hantal bir hale gelen padişahın mutat kılıç kuşanması zor oldu. Kılıcın yere düşmesi bir uğursuzluk addedilir, o sırada yanında bulunan, İttihatçıların ayaklanan Şerif Hüseyin’e karşı tayin ettiği, aynı sülalenin üyesi, son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa aniden müdahale ederek kılıcı kavradı ve kuşattı. Bu tatsızlığı önlediği için Sultan Reşad kendisine çok müteşekkir kalmış.

    TÜRKİYE TARİHİNDE GÖRÜLMEYEN ÖRGÜT

    İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır, lakin ilk defadır ki asker-sivil, ciddi olarak örgütlenen ve modern Türkiye tarihinde görülmeyecek derecede üyelerin birbirine bağlı oldukları ve bir şiar etrafında toplandıkları örgütle karşı karşıyaydı.

    SOFRASINDA EN BASİT YEMEKLER

    Hem eski rejimin taraftarları hem de yenileri onu sevimli ve denileni yapan bir amca gibi gördü. Türklerin padişahı çağdaş anayasal monarşilerde görülmeyecek derecede temsili bir görünüm kazanmıştı. Yürütme hükümetin elindeydi ve hükümet 31 Mart’tan sonra belirsiz bir biçimde kabinenin içindekilerden çok dışarıda kalanlar tarafından kontrol ediliyordu. Sultan Mehmed Reşad sarayın israfı(!) sloganlarından dolayı bazen aşırı tasarruf tedbirlerine giriyordu. Veliaht dairesinin sıvaları bile dökülmesine rağmen tamir isteğini “Şimdilik dursun” diye reddetti. Savaş içinde sofrasında en basit yemek yenen saray Dolmabahçe’ydi. Teşrifatta eskiden beri âdet olan etek öpmeyi rahatsız bir şekilde “etme” diye istemediğini belirtirler ama öbür taraftan da saray sofra adabı içinde yemeğin lezzetine aykırı olarak görülen Enver Paşa’nın bamya ile birlikte su içmesini “Enver Paşa dediklerine bakın bamyayı suyla içti” diye tahfif ettiğini başkâtip Ali Fuat (Türkgeldi) hatıratında belirtiyor. 

    MESNEVİ EĞİTİMİYLE FARSÇA ÖĞRENMİŞTİ
    Kendisi içine kapanık, mütevazı dindar bir hayat sürüyordu. Yabancı dilleri bilmediği, bu konuda fazla okumadığı gerçek ama hiçbir şey bilmediği doğru değil. Osmanlı hükümdarlarının ve saray mensuplarının biyografileri iyi yazılmış değil. O kadar ki bazen kişiliklerinin tersine tasvirler en çok okunan tarih kitaplarında ve tabii bunun ardından gelen okul kitaplarında yer alıyor. Bohupal Maharanası İstanbul’a geldiğinde (Bohupal hükümeti Hindistan Kral Neabeti içinde yarı bağımlı ve kural olarak hep kadın üyelerin yönettiği devletti), Sultan Reşad’ı ziyaret etti, tercümanla görüşüyorlardı. Maharana hareme geçmek ve oradakileri ziyaret etmek isteyince erkek tercümanlar aradan çekildi, padişah refakat ettiği hükümdarla Farsça konuşmaya başladı. Zengin bir Farsçaydı, şehzadeliğinde Mesnevi eğitimiyle öğrenmişti. Hemen hiçbir resmi ve tarihi kaynak bundan söz etmez. Alman imparator ve imparatoriçesini, Avusturya-Macaristan imparator ve imparatoriçesini hep veliahtla karşıladı. Bu uygun bir protokol değildi. İki ihtiyarın yani veliaht Vahideddin Efendi ile bu görevin yerine getirilmesi sarayın eski bir dünyada kaldığının göstergesiydi. Oysa sarayın içinde de yetişen ve gerektiği biçimde yabancı diller öğrenenler de vardı. Tek yenilik Avusturya imparatorluk çiftini kaldırımların iki tarafına sıralanan kız öğrencilerin tezahüratla selamlaması olmuştur.

    KÛT’ÜL AMÂRE GAZİLİK UNVANI

    Padişah gazi unvanını hak etti, çünkü Gelibolu ve Kût’ül Amâre zaferleri onun zamanında kazanıldı. Galiçya’daki kolordumuz kendinden bekleneni fazlasıyla yerine getirdi, hatta buna 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Bitlis ve Muş’u bir müddet için istirdadı da dahildir. Çanakkale şehitleri için yazdığı şiirin onun olmadığı, bir başka şairin kaleme aldığı tekrarlanır. Bunu doğrulayacak edebiyat tarihi bilgisine tarihçilerin hiçbiri sahip değil zaten şiirin padişaha mı ve yoksa meçhul şaire mi ait olduğunu tespit edecek stilistik bilgisine, 20. yüzyıl Türk edebiyatı alanında kimse sahip değil.

    BASTONUNU UNUTTU: EYVAH FELAKET...

    Yaşlı padişah temmuz başında vefat etti. Yerine geçen diğer biraderi VI. Mehmed Vahideddin aynı yılın şubatında ölen sabık padişah II. Abdülhamid’le arası daha iyi olan bir kardeşti. Bazı yönlerini eksik de olsa ondan tebarüz etmişti. İyi hukuk bilirdi, şurası bir gerçektir; savaşın son yılında Almanya ve Avusturya-Macaristan’a yaptığı gezide yaver olarak Mustafa Kemal Paşa’yı seçmişti. Doğrusu uzun gezide ikisi birçok konuda iyi anlaştılar. Vahideddin imparatorluğun son kılıç alayına çıktığı gün şehrin bu tören dolayısıyla bombalanmayacağını umut ettiğini söyledi. Padişah Dolmabahçe’ye geçeceği çatanaya binmesi söz konusu olduğunda “Eyvah felaket” dedi, bastonunu unutmuştu. “Felaket” sözü de bir uğursuzluk alameti sayıldı. Mütareke günleri yakındı, 3.5 ay sonra Mondros Mütarekesi imzalandı ve 1922 Kasımı’nda da tahtını ve memleketi terk etti. Mütareke dönemi boyunca son Osmanlı padişahının gerçek hâkimiyet alanı, Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” adlı biyografisinde belirtiği gibi Aksaray ve Bebek karakolları arasındaki İstanbul’du. Tabii ki devletin bakanlıkları, ordusu, dışarıdaki elçilikleri vardı. Başkentte de yabancı elçilikler vardı ama işgal İstanbul’unu yönetenler ön planda işgalcilerin yüksek komiserleriydi ve memleketin her kurumu kontrol altındaydı. Ancak 1919 sonlarından itibaren işgal kuvvetleri bu memleketin idaresini elde tutamayacaklarını anladılar.
    Ilber Ortaylı
  • Sait Faik bir kadının hikayesini anlatırsa böyle olur işte.Erkek gibi bir ablamızdır Nevin.Evli, kocası Özdemir.Özdemirden bahsetmeye lüzum yok,gazeteci deyip geçelim,lafını etmeye değmez.Nevin ablamız konsolus kızı, gavur Vildan Beyin biricik kızı.Nevin bir ara bir tiyatro kurar ilk oyundan sonra kapanır.Sonra istanbulun bir köyüne yerleşir.Sakin bir balıkçı köyü.Gavurun dul kızı serbestliğiyle köy halkının dedikodularının başrolü olur.Cemal,balıkçı tayfasından, Nevinin arkadaşı. Nevin hep böyle adamlardan hoşlanır otobüs muavini çocuk yada bizim Cemal gibi işte. "Küfür bilmez Cemal,konuşmak bilmez okumadı ki kereta,okusaydı da balıkçı olmasaydı.Balıkçı dediğin küfür etmeli,kavga etmeli" Balık gibi sessiz bir oğlan Cemal. "Cemal pısırıktır ama inatçıdırda, neme lazım durgun hava gibi yanına kimse sokulamaz.Darılırsa barışmaz.Erkektir, kiminle isterse gezer konuşur.
    Nevin çımacının koluna girer,götürür bahçeli kahveye, tavla oynar.Rum ağa Haralambonun oğlanla denizde yüzer.Rıdvan beyin oğlunu bisikletin önüne oturtur,çarşiyi boydan boya geçer.Hepsinide aşikare yapar. Bunda ne kötülük var be! Köyün kazanının başindakiler kusur bulurlar elbet hiç ateş olmayan yerden duman mı çıkarmış.Çıkar be beyamca çıkar, bu devirde heryerden duman çıkar.

    Konsolosun kızi,gazetecinin karısı,balıkçi Cemal'in "metresi" Nevin in saadet arayışı, aslında yaşamın saadetle bir ilgisi olmadığı,onsuz da başı sonu olmayan bi dünyada riyasız ve kıymetsiz, aldatmadan ve aldatılmış olmadan yaşanabileceğini düşünürken hayatına Ayşe olarak devam etmesiyle son bulur.
    Nevini görürseniz insanlık namına bana bildirmenizi rica ederim.

    Son bir şey,sadece Nevin'e.
    Kusuruma bamya be abla senide burda izinsiz yere kullandık.
  • Annem bamya yapmış yemeyeceğim sevmiyorum diyorum evlendiğinde karın yapınca eşek gibi yersin diyor. Günümüz kızlarından hangisi bamya yapar ki? 😏
  • Aradan zaman geçtikten sonra kitapların konularını hatırlasak da bize hissettirdiklerini unutuyoruz be yazık ki. İnceleme yazıp yazmamak arasında kalmıştım ama içinde bulunduğum hissiyatla bir şeyler karalamak istedim yine. Kitabın arka kapağını bile okumadan yine bir polisiye romana dalacağımı düşünmüştüm. Kendimi Konyada buldum. Daha önce bahsi geçen yerlerde gezmemden mi kaynaklanıyordu bilmiyorum ama Konyayı bende uyandırdığı maneviyat çok başkaydı. Kitapta kendimi Mevlanada gezerken buldum. Bahçedeki gül kokularını duydum. Ah bir bamya çorbası olsaydı da içseydik dedim Karen hatıralarında babasıyla çorbayı hazırlarken. Beynimizle algılayamadığımız bir aşktan bahsediyordu kitap. Öyle bölümler vardı ki acaba Karen psikiyatrik bir rahatsızlığa sahip de hayal dünyasında yaşayıp son cinayeti o mu işledi acaba diye düşünmedim değil.sayfalar aktıkça bunun yanlış bir düşünce olduğunu anladım. Tasavvuf pek de hakim olduğum bir konu olmadığı için yazılanları sorgulamaktan alıkoyamadım kendimi. Sonra Mevlanayı gezerken duvarda yazılan bilgilendirme yazıları aklıma geldi. Dünyevi şeylerden vazgeçtikleri yazıyordu. Sadece bir kap su ile bir odada günlerce kalabildikleri yazıyordu. Mahzenleri hatırlayınca olay gözümde daha kolay canlanıyordu. Sanırım okumaktan bu yüzden çok keyif aldım. Çoğu eleştiride sürekli babasının bırakıp gittiğine vurgu yapıldığını islamın böyle olmadığını yanlış anlatıldığından bahsediyorlardı ama kitapta anlatılan zaten islam değildi. “Mevlanaya dinini sorduklarında aşk diye cevap vermiş” diye bir satır okudum. Kitapta anlatılan şey aşktı. Babasıyla Şah Nesimin arasındaki bağı Şems ile Mevlana arasındaki aşk olduğunu anlamıştı Karen. Son sayfalarda da affetmişti babasını. Babasının ölümü ise bende apayrı bir hissiyat oluşturdu. Ahmet Ümit’in karakterini az buçuk okuduğumdan ondan böyle bir kitap yazmasını beklemezdim. Sağlam araştırma gerektiren bir kitap yazmış. Çok da başarılı buldum kendisini.
  • Yezidiler yedikleri yemekler bakımından Müslümanlardan da farklıdırlar. Örneğin: Balık, horoz, geyik, tavşan, kabak, bamya, fasulye, börülce, lahana, marul gibi yiyecekleri yemezler. Bunları yemek haramdır.
  • "Bamya çorbasını yapmayı nereden öğrendin?"
    Babam çenemi okşamış, "Dergâhta," demişti.
    "Nasıl yani, size dergâhta bamya çorbası yapmayı mı öğretiyorlardı?"
    Gülümseyerek yanıtlamıştı sorumu:
    "Sadece bamya çorbası değil, hayatın sırlarını da."
  • Bamya ha? Bana ha?
    ...
    Soğukkanlılığımı kaybetmemeye gayret ederek düşündüm bunun anlamı nedir diye. Hatice Abla bana ne anlatmaya çalışıyordu? Gerçekten seviyorsam onun elinden zehir olsa reddetmemem gerektiğini mi, kadınlara asla güvenilemeyeceğini mi, patronun kendisi olduğunu mu? Yoksa aklınca şaka mı yapıyordu? Bu soruların içinden çıkmama imkan yoktu. Sessizce bandım ekmeğimi kıymalı hayat dersine.