• İnsanın yükte hafif pahada ağırı bizim oğlan. Umudumuz ışığımız. Dağlarda yemek bulamamış ki fıkaram boy atsın... Burada epeyce kalır da, yemek yer beslenirse belki boy atar, irileşir, babayiğit olur. Gene onun yüzüne hayran, şefkatle, sevgiyle bakarak gülümsedi. Varsın boy atmasın, irileşmesin. Bir kusur değil ki... Şahin de küçük ama vermez avını.
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Karşımızda muhteşem bir kitap var. Amin Maalouf’un alışılagelmiş bir romanı değil önümüzdeki eser. Tam bir başucu kitabı niteliğinde, altını çizmekten yorulacağınız, durup düşüneceğiniz bir eser. Kendisi bu kitabını deneme olarak nitelendirmeyi uygun görmüş ama yine de roman tarzında yazmayı da ihmal etmemiş.

    Dünyanın ekonomik, siyasi, uluslararası güç dengeleri, savaşlar dahi her açıdan ele almış. Toplumların menfaatlerinden tutun kültürüne kadar değinmiş. Doğu Batı sorunundan tutun Berlin duvarının yıkılmasına kadar yok yok. Sanırım yazar burada bizlere “Dünyanın çivisinin çıkacağı” olayları aksetmek istemiş.

    O kadar çarpıcı detaylar var ki okurken günümüzden mi bahsediyor acaba demeden edemedim. Bu sıralar okuduğum bu tür yazınsal eserlerde hep günümüzü kıyaslıyorum ve ne hikmetse sanki aynıymış gibi geliyor bana. Belki de tarih tekerrür ediyordur, Nietzsche yanılmış olamaz değil mi?

    Dünya nasıl kurtulabilir sorusu akıllarınıza kazınıyor bu eseri okurken. Açıkçası hala kurtarılabileceğine inanmıyorum. Düşünün ki insanları sevgi bile kurtarmadığı bir çağda yaşıyoruz. Kurtarmakta biz katleden insanların elindeyken umudumuz nasıl olsun? Tam olarak kitabın adıyla bütünleşmiş bir eser. Daha ne söylesem de bu kitabı okumak isteseniz?

    Teknolojinin, bilginin, imkanların en elverişli olduğu bu dönemde, bu çağda, bu bilince sahip olduğumuz zamanda insan nasıl olur da kaynaklarını tüketmeye, her şeyi yıkmaya, mahvetmeye bu kadar hevesli oluyor inanın açıklaması sorulması kadar güç.

    “Din, renk, dil, tarih ve gelenek bakımından birbirlerinden farklı olan ve dünyanın gelişiminin sürekli olarak yanyana yaşamak durumunda bıraktığı bütün bu toplulukları huzurlu ve uyumlu biçimde bir arada yaşatmayı becerebilecek miyiz?”

    Bıraktığım bu alıntının maalesef henüz bir yanıtı yok. Bu sorunun henüz cevabı “Evet” bile değil, olma ihtimali ise günümüz şartlarına bakıldığında anlaşılabilir. Mutlaka okuyunuz.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Biz sohbetin gücüne ve bereketine inanıyoruz.

    Zira sohbet bir hâl aktarımıdır.

    Sohbet gönlün dile gelmesidir.

    Sohbet kalbin içindekinin bütün yalınlığıyla dışa vurmasıdır.

    Sohbet ile söz âdeta can bulur, can olur, can verir.

    Evet, bir sohbetin, muhabbetin sonucunda ortaya çıkan bu kitabın temel amacı bir yerlerde aksini bulmak, bir gönülden yankılanmaktır.

    Bir başlangıca vesile olmak, bir umudu diriltmektir.

    Bütün meselemiz, bir insanın kalbine dokunabilmektir.

    Sadece bir kardeşimizin fabrika ayarıyla, yani fıtratıyla yüzleşmesine aracı olsa, bu kitap görevini fazlasıyla yapmış olacaktır.



    Umudumuz, belki de kurtuluşumuza sebep olacak o bir kişidir.

    Duamız, o bir kişiye ulaşabilmek, dokunabilmektir.

    Niyazımız, o bir kişinin yarasına merhem olabilmektir.

    Ötesi değil, fazlası da değil: Sadece o bir kişi.

    Âmin.
  • .Ve artık "kavuşmak" kelimesinin yerini
    "hayırlısı aldı. Ve artık sen yoksun. Ve artık ben yokum. Ve artık biz dahi yokuz.
    Ve tuhaf, dönmek istesek dönecek gücümüz dahi yok artık. Bir tek Allah'a olan inancımızdan doğan bir parça umudumuz var. Belki yine "HAYİRLİSİ"
    Kavuşmak olur bir gun. Belki yine o eşsiz günler gelir bir gun Kim bilir?

    [ibrahim Kurt]
    🥀🥀🥀
  • Unutulan Adam: Bedrettin CÖMERT / Mustafa Şerif ONARAN
    Papirüs, Aralık 1988, Sayı:22
    **************************************************
    Edebiyattan anlamak ne demektir.? Bir edebiyat yapıtının tadına varmak, ondaki inceliklerin neler olduğunu bilmek, dil özelliklerinin ayırımını öğrenmek denirse, yeterince açıklanmış olur mu.? Belli bir birikim, belli bir beğeni anlayışına erişmeyen insan da kendisine göre tadına varabilir bir edebiyat yapıtının. Eskimiş, kullanılmış, alışılmış, artık değer olmaktan çıkmış öyle yapıtlar var ki, onların etkisinden kurtulamayan, onlardan başka değer ölçüsü tanımayan bir insana ‘’Edebiyattan anlar.!’’ denebilir mi.?

    Bedrettin Cömert’in ‘’Edebiyatımızın zabıt kâtipleri.!’’ olarak andığı kimi yazarların adını açıklamak istemiyorum. Onlar çoktan göçüp gitti bu dünyadan. Bir kaç adı anımsamak neye yarar.! Hazır yargılarla yetinen içi boş iri sözlerle edebiyat yaptığını sanan öyle gereksiz yazarlar var ki, onlar da ‘’zabıt kâtipleri’’ değil mi edebiyatın.?

    Yeniliklere açık olmalı bir yazar, kendinden sonra gelen değerleri anlamasını bilmeli. Hem kendini yetiştirir böylece, hem de yeni bir pencere açmış olur edebiayata.

    Gene de Bedrettin Ömert’in ’’Edebiyatımızın zabıt kâtipleri.!’’ sözü nice yeteneksiz yazarı, ozanı kolayca tanımlayan anahtar bir söz gibi geliyor insana.

    Bedrettin Cömert.. Bu adı iyi anımsayalım. Bellek unutkandır. Nice canlı anılar zamanla silinir gider. Hele Bedrettin Cömert gibi güzel bir insanı tanımamışsanız, yaşanmış bir anınız bile yoksa onunla, zamanın acımasız çarkı un-ufak eder, izi bile kalmaz onun.

    Bedrettin Cömert; yeleli saçları, kalemle çizilmiş gibi özenli yüzü, ince uzun bedeni ile Olimpos ilahlarına benzeyen bir güzel insandı. Kimi zaman altına keten pantolon ya da blucin çeker; ayağına sandaletlerini takar; üstüne yakası açık bir gömlek ya da tişört geçirir; kimi zaman kruvaze lacivert giyimli, kırmızı desenli kravatıyla İtalyan moda dergilerinden çıkan bir model gibi görünürdü.

    Öldürüldüğü zaman 38 yaşındaydı. Türk Dil Kurumu kurultayına geleceği sabah, 11 Temmuz 1978’de vosfageninde kurşunlamışlardı onu. Demek ki yirmi yıl geçmiş aradan.

    O yılların kargaşa ortamını anımsamak gerek. 1970’lerin ikinci yarısıdır. 11 devşirme milletvekili ile ucu ucuna çoğunluk olan Ecevit, yönetimin başında görünmektedir.

    Bülent Ecevit, özleşme dilinin güzelliğini rahatça kullanan az bulunur bir siyasetçi, içtenlikli bir ozandı. Türk Dil Kurumu’nun 8 Temmuz’da başlayan 16. Kurultayı’nda bir konuşma yapmış, Türk Dil Kurumu’nun Atatürk’ün açtığı yolda, dilimizin özleşmesine, gelişmesine nasıl katkıda bulunduğunu anlatmıştı. Kurumun üyesi olan Bülent Ecevit Kurultaya katılmış olmanın coşkusu içindeydi.

    Bedrettin Cömert Kurultayın dördüncü günü, 11 Temmuz 1978’de, öldürülmüştü. O sabah; çalışmanın ilk saatlerinde, Kurumun üyesi olan, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi bu genç bilim-sanat insanının, Kurultaya gelmek üzere yola çıkarken kurşunlanarak öldürülmesi haberi, şaşkınlıkla karşılanan bir üzüntü yaratmıştı. Kurultay çalışmalarına kısa bir ara verilmiş, daha sonra toplanıldığında saygı duruşunda bulunulmuş, Bedrettin Cömert’le ilgili görüşler, duygular dile getirilmişti.

    Türk Dil Kurumu’nun üyesi Başbakan Bülent Ecevit o gün yeniden Kuruma gelmiş, Bedrettin Cömert’in öldürülmesi üzerine bir konuşma yaparak Kurultay’da şunları söylemişti:

    ‘’Ülkemizde birkaç yıldan beri insanlıktan uzaklaştırılmış ve cinayet aracı haline getirilmiş bazı kimseler var. Bu kimseler yıllar boyunca kendilerine işletilmiş olan suçların tutsağı haline gelmişlerdir. Kendilerine suçlar işletile işletile belki de çaresiz duruma düşürülen bu kimseler cinayet tertipçilerinin elinde her şeye alet edilebilen birer insanlık dışı robot durumuna dönüştürülmüştür. Ülkemizde hiç kuşkusuz Türk Devleti’ne karşı, demokrasimize karşı, ulusumuza karşı bir ihanet çemberi vardır. Bu ihaneti düzenleyenlerin, kışkırtanların kimler olduğu yıllar boyunca artık büyük ölçüde anlaşılabilir hale gelmiştir.’’

    Bülent Ecevit sözlerini şöyle tamamlamıştı:

    ‘’Türk toplumu kendisini bölmek, devletini yıkmak isteyenlerin karşısında etkinliğini gösterecektir. Çağımızda faşist rejimler, bir avuç gözü dönmüş insan karşısında, toplulukların pasifize olmasından doğmuştur. Türk toplumu, bu oyuna, bu tuzağa düşmeyecektir.’’

    Ecevit’in konuşmasından kısa bir bölümü buraya aktarışımın nedeni günümüz koşullarına da ışık tuttuğu içindir. Bu ‘’ihanet çemberi’’ günümüzde daha da genişlemiş, devlet içine sızan çetelerle etkisini daha da artırmış, ‘’faili muçhul’’ cinayetler sürüp gitmiştir.

    O zamanlar ara seçimleri yitiren Ecevit, Yönetimi Demirel’in azınlık hükümetine bırakarak çekilmişti.
    zamanlar ‘’Umudumuz Ecevit’’ ti o.! Bu umut kararmaya mı başlamıştı.? O zaman ki sosyal demokrat kimliğiyle yönetimde kalmanın olanaksızlığını anladığı için mi yeni bir ‘’sol’’ arayışına girişti.? O yıllardaki Ecevit’in yalnız bırakılmışlığını, içten içe yıkılmışlığını iyi bilmiyoruz. Yeni bir planlamaya geçişin arkasında kim bilir bilmediğimiz daha neler var.!

    Aradan yirmi yıl geçmiştir Bülent Ecevit Başbakan Yardımcısı olarak yine yönetimin başındadır. Daha da genişleyen ‘’ihanet çemberi’’ kırılamamıştır. Ecevir biraz daha yorgundur. O ozanca coşkunun yerini biraz daha ölçülü olmak gereksinimi almıştır.

    Bedrettin Cömert niye öldürüldü.? Demokrasimize, ulusumuza, cumhuriyetimize karşı düzenlenen bu ihaneti kışkırtanların kimler olduğu büyük ölçüde anlaşılabildiği halde neden yok edilmiyor.?

    Bedrettin Cömert cinayet örgütlerinin üniversitedeki eylemlerini soruşturan bir kurulda mı görev almıştı.? Karşıtları için sakıncalı olabilecek bilgiler mi edinmişti.? Bu nedenle mi öldürülmesi gerekiyordu.?

    Artık bu soruların yanıtı alınamayacak. Öldürüldükten sonra Bedrettin Cömert’le birlikte gömüldü bu sorular.

    Yara almış demokrasi gemimiz yalpaya yalpaya hangi kıyıya doğru sürüklenmekte.?

    Ama bu sorular hep sorulacak. Önce kendimizi, sonra çevremizi sorgulamadıkça iç erincine ulaşamayız. Önce kendimizde kusur bulmamız gerekmeli. Şükrü Erbaş’ın şiirine kulak vermeli, ‘’Kimse temizim demesin’’ diye kendindeki yanlışı araştırmalı.

    Kalküta’daki bilge kadın ne diyordu öteki insanı aramaya çıkan hekime.?

    ‘’Ya gerçeklerden kaçarsınız, ya bir köşede durur öylece bakarsınız, ya da savaşıma girişirsiniz.’’

    Bir bakıma durup bakmak da, kaçmak anlamına gelmez mi.? İnsan o zaman temiz kalabilir mi.?

    Bedrettin Cömert belki de olayların üzerine yürüdüğü için öldürüldü.

    Zamanla bu sis dağılır, gizli ilişkiler orataya çıkar, ortalık aydınlanır. Biz kendi gerçeğimizi Bedrettin Cömert’in gönül penceresinden görmeye çalışalım.

    Bedrettin Cömert 1940 yılında Vezirköprü’de doğmuştu. Liseden sonra Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmişti. Suut Kemal Yetkin sahip çıktı ona, oğlu gibi sevdi. Bedrettin’le konuşurken yüzü aydınlanır Suut Hoca’nın, içine sevinç dolardı. Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi, orada doçent oldu.

    Bedrettin Cömert edebiyat eleştirileri, inceleme yazılarıyla ilgi çekti. ‘’Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’’ ın Mandıralı Roman Ödülü’nü kazandığı törende, Nisan 1978’de, Aziz Nesin üzerine kapsamlı bir konuşma yapmıştı. Şimdiye dek Aziz Nesin üzerine böylesine dizgeli, ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştı.

    Sanat tarihçisi olarak dilimize kazandırdığı önemli yapıtlar var. Bunlar arasında 1977 Türk Dil Kurumu çeviri ödülünü kazandığı Gobrich’in ‘’Sanatın Öyküsü’’ adlı yapıtını özellikle anmak gerek.

    Şiirleri ile kimi yazıları ölümünden sonra kitap haline getirildi. Şiirleri 1979’da ‘’Ellerim Sizlerden Uzak’’ adı altında toplandı. Yazılarının bir bölümü ‘’Sanat Edebiyat Üzerine’’ adıyla, 1991’de, Damar Yayınları arasında çıktı.

    Bize sanat tarihinin önemli yapıtlarını çeviren Bedrettin Cömert’e ‘’Çeviri yapmaya neden gerekseme gördüğü’’ sorulduğu zaman anlamlı bir yanıt vermişti.

    O yanıtı bir kez daha dinlemek yararlı olacak:

    ‘’Ben de birçok insan gibi, sahip olduğum iyi ve güzel şeyleri başkalarıyla paylaşmaktan haz duyarım. Hele bu başkaları dostlarım, sevdiklerimse, duyduğum hazzın ölçüsü yoktur. Armağan vermeyi çok severim. Armağan verme olayı, benim iç dünyamda, basit bir alıp verme eylemi değildir. Veereceğim armağanın ilkin benim beğenimi doyurması gerekir, ilkin kendime yakıştırmalıyım onu. Bu yüzden, gücümün yettiğince, vermek istediğimin en iyisini seçip armağan etmeye çaba gösteririm. Çaba sözcüğü de pek yakışmadı aslında. Çünkü azıcık da olsa bilinçli bir davranışı içeriyor. Oysa benim en güzel armağanı seçip sevdiklerime sunuşumda doğal bir kendiliğindenlik, güdüsel bir endişe vardır. Evimin mutfağında güzel bir yemek mi yapılıyor, hemen en çok sevdiklerim gelir usuma. O yemeğin lezzetini dostlarımla birlikte tatmak isterim. Güzel ve iyi bir şeyi başkalarıyla birlikte yaşamak, mutlulukların en özgecisi, en katıksızı olsa gerek.

    Çeviriye de aynı duyguyla yaklaşıyorum. Bildiğim yabancı dilde okuduğum, beni duygulandırıp coşturan ya da yepyeni duygularla donatan yapıtları, orada, oldukları yerde, tek başına bırakmaya gönlüm razı olmuyor. O güzelliklere bu kez yalnız dostlarımı değil, tüm başkalarını ortak etme hummasına giriyorum. Hazların en güçlüsü, en insancası oluyor bu tutku benim için. Ne yazık ki insan ne her okuyup sevdiği yapıtı çevirebiliyor, ne de bir yapıtın yazıldığı dilde taşıdığı sanatsallığı ya da düşünselliği yeterince aktarabiliyor. Ama bütün güçlüklerine ve engellerine karşın çeviri yapmak, tanıdığım tanımadığım tüm dostlarıma, yüreğimden süzerek ilettiğim bir armağan gibidir benim için: Aydınlık bir merhabadır örneğin, bir bardak taze çaydır, bir dizi renk renk boncuktur, köstekli eski bir saattir, kardeş payı edilmiş bir parça ekmektir, kanımda ısıtılmış kırmızı bir güldür.’’

    Bedrettin Cömert böyle içten duygularla yaklaşıyor çeviriye. Bu emekleri Türk Di Kurumu’na seçilmesine yol açıyor.

    Toplumsal sorumluluğu olan bir yazar için yaşamın anlamı, inandıklarını yazmak, diye yorumlanmalıdır. Bedrettin Cömert çeviri yaparken de bu sorumluluğu duymaktadır. Yaşamın göstergesi olan eylemin yazmak anlamına geldiğine inanırken; sevdiklerine bir armağan verir gibi, aydınlık bir merhaba der gibi, iyi bir şeyi başkalarıyla yaşamak ister gibi çeviri yapar; bir başka dildeki güzellikleri dilimize kazandırmayı özendirdi.

    İşte yirmi yıl önce böyle güzel bir insanın canına kıyıldı. Daha 38 yaşındayken kurşunladılar.
    Bu yüzden mi canına kıydık Bedrettin Cömert’in.?

    ‘’Sanat uzun, yaşam kısa’’ diyor bir Latin sözü: ‘’Ars longa, vita brevis’’. Bedrettin Cömert’in ‘’zabıt kâtibi’’ diye nitelendirdiği edebiyatçılar yüksek sözler söylemekle nasıl kofluğunu örtemiyorsa, ama hep onların sözü geçiyorsa; bağnaz düşüncelerinin arkasında çıkarlarını korumaya bakan, ‘’ihanet çemberi’’ oluşturan insanların düşmanlığı da kırılamıyor.

    Cumhuriyetle gelen Anadolu ayaklanmasının karartılmasına izin verilmemelidir.
  • Biz sohbetin gücüne ve bereketine inanıyoruz. Zira sohbet bir hâl aktarımıdır. Sohbet gönlün dile gelmesidir. Sohbet kalbin içindekinin bütün yalınlığıyla dışa vurmasıdır. Sohbet ile söz âdeta can bulur, can olur, can verir. Evet, bir sohbetin, muhabbetin sonucunda ortaya çıkan bu kitabın temel amacı bir yerlerde aksini bulmak, bir gönülden yankılanmaktır. Bir başlangıca vesile olmak, bir umudu diriltmektir. Bütün meselemiz, bir insanın kalbine dokunabilmektir. Sadece bir kardeşimizin fabrika ayarıyla, yani fıtratıyla yüzleşmesine aracı olsa, bu kitap görevini fazlasıyla yapmış olacaktır.Umudumuz, belki de kurtuluşumuza sebep olacak o bir kişidir.Duamız, o bir kişiye ulaşabilmek, dokunabilmektir.Niyazımız, o bir kişinin yarasına merhem olabilmektir.Ötesi değil, fazlası da değil: Sadece o bir kişi.Âmin.