• 256 syf.
    ·1/10
    "Her şey size anlamsız göründüğünde
    evdeki tuvalet kağıtlarını sayın.
    Ne kadar çoksa, o kadar umutlusunuzdur." (s. 34)
    Büyük Yunan yazar Nilgün Bodur

    Binlerce kişi tarafından satın alınmış, alanların sayesinde 130 baskı yapmış ve Goodreads sitesi de dahil yine onlarca kişi tarafından 10 puan verilmiş bu kitabın içinde neler yazıyor hadi hep beraber bakalım... İncelemeyi okurken yanınızdan tuvalet kağıtlarını, çay paketlerini ve baklavaları eksik etmezseniz sizin için daha verimli bir süreç olacağını düşünüyorum.

    Öncelikle kitabın kapağında kel bir kafayla sağlanan muhteşem gizem unsurundan başlamak istiyorum. Biliyorsunuz ki, edebiyatta gizem unsuru çok önemli bir unsurdur. Hatta eğer bu gizemi çözebilirsek, kimin gitmesinden sonra Nilgün Bodur'un güzelleştiğini de anlayabiliriz.

    Photoshop'ta bulanıklılık efekti verilmiş ve gizem üstüne gizem katılmış bu kişinin Jeff Bezos, Dwayne Johnson, Vin Diesel gibi kişiler olma ihtimali var. Eğer sizin de aklınıza başka kel adamlar geliyorsa lütfen belirtmekten çekinmeyiniz. Zira Nilgün Bodur'un güzelleşmesi dediğim gibi bu adamın gidişine bağlı, eğer bu adamın bağlantılarını çözersek Nilgün Bodur'un kitabının da neden binlerce kişi tarafından alındığını komplo teorileri eşliğinde çözme fırsatı yakalayabiliriz.

    Kitabın içinden soğan ekmekli üç nokta dolu küçük bir kesit:
    https://i.ibb.co/bQq9gTB/ahaha.jpg

    Yukarıdaki sayfa örneğinde gördüğünüz gibi kitabın da büyük bir kısmında nokta kullanılmamıştır. Bence bu üç nokta edebiyatının kökenleri M.Ö. 3501. yılında yazı ve nokta henüz icat edilmeden önce Homo Nilgünüs Bodurus adlı bir ırkın üç noktayı icat etmesine kadar gidiyor.

    Kitap zaten çoğu zaman sayfanın ortasına 3-5 kelimelik özlü sözler yazılarak etrafı boş bir şekilde bırakıldığı için bu kitabı satın almaya devam ederek eminim Türkiye'nin ağaç rezervlerine büyük bir katkı sağlıyorsunuz. Ülkemizdeki ağaçlar Hikmet Anıl Öztekin, Nilgün Bodur ve Miraç Çağrı Aktaş gibi isimler sayesinde eminim ki çok mutlu hissediyordur.

    Hatta size Allah'ın varlığını Nilgün Bodur ile ispatlayabilirim. Çünkü aşağıda yazdığım alıntıyı okuduğum sırada ezanın okunmaya başlaması bence buna bir delil oluşturuyor.

    "Karmaşık olan matematik değil, sayılara verdiğimiz değerler..." (s. 28) Bu da videolu kanıtı: https://www.instagram.com/p/B2bXWgjpw55/

    "Biri beni 15 Şubat'a ışınlasın..." (s. 32)
    Nilgün Bodur bu alıntıyla birlikte ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Yoksa Doctor Who dizisindeki zaman yolculuğu yapacak sıradaki doktor Nilgün Bodur mudur?

    15 Şubat 1564'te bilim insanı Galileo Galilei doğmuştur, acaba Nilgün Bodur onun astronomi çalışmalarına mı katılmak istemişti? Ya da 15 Şubat 1965'te hayatını kaybeden caz piyanisti Nat King Cole'un cenazesinde mi bulunmak istemişti? Gördüğünüz gibi Nilgün Bodur'un bu kitabı gerçekten de hayattaki çok şeyi sorgulatıyor ve kafanızın pek çok şekilde çalışmasını sağlıyor...

    Kitabın pek çok yerinde yumurta, omlet, peynir, maydanoz ve baharatla ilgili Nilgün Bodur'un düşüncelerine konuk oluyoruz. Komodo ejderinin bıraktığı zehir gibi uzun sürecek bir zehre sahip olmamanız açısından kitaptan görüntü vermiyorum artık ama muhtemelen Ezhel'in süpermarketten çalarak büyük bir hırsızlık olayına imza attığı sosis ve salam olayının suçlusu da Nilgün Bodur'dur diye tahmin ediyorum.

    "Daha da mutlu olmak istiyorsan otur üstüne bir de baklava ye..." (s. 70)

    Nilgün Bodur bu alıntıdan 11 sayfa sonra "Instagram'da Şeyma Subaşı'yı takip etme." demiş fakat Şeyma Subaşı da Sadece Şeyma kitabında "Herkesi mutlu edemezsin, çünkü pizza değilsin." demişti. E şimdi biz baklavalı pizza yersek bu mutluluğu çifte katlamış olmuyor muyuz?
    Vedat Milor bu karşılaştırmalı edebiyat incelemem hakkında ne derdi gerçekten merak ediyorum.

    "32'li tuvalet kağıdı indirimdeyken
    en az iki adet stoklamaktır hayat.
    (...)
    Her şey size anlamsız göründüğünde
    evdeki tuvalet kağıtlarını sayın.
    Ne kadar çoksa, o kadar umutlusunuzdur." (s. 34)

    Evdeki tuvalet kağıtlarını saydığımda maalesef ki sayının 3 çıktığını gördüm. Bu yüzden Hikmet Anıl Öztekin'in çay edebiyatından etkilenerek bütün sermayemi yatırdığım çay hisselerinden paramı çekip, bütün paramı tuvalet kağıdı hisselerine yatırdım.
    Artık daha umutlu olmak için daha büyük sebeplerim var...
    Artık marketlerde 32'li tuvalet kağıdı indirimleri kovalamak için yaşayacağım...
    Artık baklavalı pizza yiyeceğim...
    Artık ben de cümlelerimi üç noktayla bitirip kitap yazabilecek seviyeye geldim...
    Artık ben de Nilgün Bodur'un YouTube'daki videolarına ne kadar elim gitmese de "Like" butonunu konduracağım...

    Çünkü tuvalet kağıdı UMUTTUR.

    *Bütün bunları video olarak izleme seçeneğiniz de mevcut :
    https://youtu.be/XQDPWYPEPDc
  • 250 syf.
    ·
    “Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.”

    Kendini böyle tanımlıyor Toptaş. Kimilerine göre sığ, dar bir yaşamdan bizlere uzanıyor sararmış kimi zaman iç ısıtan kimi zamanda ısısı içine sığmayıp dimağımızı yakan sözleriyle. İçimizden biri. Şimdi odanın kapısını açıpta karşına çıkan annen, baban ya da kardeşin o. Yazmayı sadece bir şeyleri anlatmak sandığı yıllardan yani 1975'lerden bugüne uzanıyor öyküsü. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak yaşanması mümkün olana kayıyor haliyle. Çünkü insanın özyaşamı ağırdır. Bir yandan da samimi olmazsan kimsenin yüreğinde bir çukur açamazsın. Açamadığın için de o çukura yerleşemezsin. Kendi yaşamından bir parça koymazsan o sayfalara serdiğin sana yük olur. Çok yetenekliysen sanat olur. Ancak geriye baktığında gördüğün sadece sanattır. Yaşamın iyi ya da kötü senindir. Ondan utanmak, onu yok saymak büyük bir kişilik eksikliğidir. O yüzden günlük konuşma diline bile sirayet etmeli yaşamın. Bugüne kadar ne yaşadıysan onu konuşmalı dilin. İşte o zaman dilinin ucuna gelen kelimelerini çiğneyip yutmazsın.

    Kimi zaman kahırlı bir ses yükseliyor sayfalardan kimi zaman ise umudun tükenmiş olmasına rağmen bir sıfattan öte kalıplaşmış bir kavram olarak yerleştiği.

    Ankara - Denizli arasında sıkışmış kalmış bir yaşam. Özyaşam öyküsü mü bilinmez. Genel hatlarıyla bu romanın içinde HAT var. Maddeler halinde sıralarsak:

    -Anlatılan bir yazar.
    -Denizli'li ve Ankara'da yaşıyor.
    -Muavinlik yapmış. (yolculardan para isteyemeyen, uyuyan yolcuları uyandıramayan)
    -Ve hastanede karşısına çıkan birinin kitabınızın birinde ''Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” diyen yazar siz misiniz demesi.

    Evet bir parça değil, baya baya siz varsınız karşımızda sayın Toptaş.

    *İnceleme spoiler barındırıyor olabilir, ona göre okuyunuz.

    YAŞLILIK - Aziz Bey Hadisesi

    ''Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar'' diyor kitaptaki karakterlerden biri olan Zübeyir başına gelmeyeni yorumlamanın o tatlı ferahlığıyla. Schopenhauer'a göre ''Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise oldukça kısa bir geçmiştir.'' Diğer yandan yine Schopenhauer ''İnsan yaşlandıkça çocuklaşır'' demektedir. Yani kitapta bahsi geçen Aziz beyin inatçı bir çocuk olduğunu, gururunun bir çocukla eşdeğer olduğunu görüyoruz. Varoluş acısı çoğu insanda yaş ilerledikçe ortaya çıkar. Cahit Sıtkı'nın 35 sınırından biraz yukarıda hem de. Gitgide kayıtsızlığın arttığı dünyamızda bazen bu yaş sınırı 60'ları bile bulmaktadır. Dünya yaşlandıkça daha mı anlamlı hale gelir? Yani demek istediğim hayatın bize öğrettikleriyle biz hayatı daha bir yaşanabilir kılabilir miyiz? Kişiden kişiye değişen olgular yüzünden belki de kimse kimseyi tam manasıyla anlayamıyor. Birinin yaşamı diğerine rehber olamıyor. Kişisel gelişim kitapları işte bu yüzden anlamsız. Coğrafyanızın aynı olduğu yazarları okumakta fayda var. Ve son olarak yaşlılıkla ilgili olarak Afrikalı Leo'da geçen alıntı takılıyor zihnime: ''Yaşlılık ölüme, çocukluktan daha yakın değildir.''

    ECEL ATI - Ankara'dan Denizli'ye koşan kader

    Ölüm, bütün fonksiyonların sona erdiği, dönüşü olmayan o yol. Garip mi garip. Hayattaki en kaçınılmaz kesinlik ve intihar dışında perdenin arkasında duran o koca belirsizlik. Bir arabanın peşinde koşuyor ecel atı. Bir kefen kadar beyaz. Acele giden faniler kadar hızlı. Bir hayal kadar güzel. Ve bir ölüm kadar inatçı. Bu atın hep aynı yerde belirip aynı yerde kaybolmasıyla başlıyor aslında hikayemiz. Çevremizde nefes alıp verenlerin kum saati gibi. O at gözüktüğü an birinin kum saati ters dönüyor ve zaman işliyor. Sonra bir telefon uzaklığında soğuk bir merhaba ile karşılıyor seni ses. Ölüm diyor, ölüm yine kabına sığamayıp da sıçradı kasabamıza. Diyemedim diyor, ölümü haber vermek bazen ölümden bile zor çünkü. Ölüm, geldiği gibi de gitmiyor. Her gelişinde başka birine göz kırpıyor. Aslında ölüm bize geleceğini farklı emarelerle açıklıyor. Biz anlamıyoruz. Umut var ya o umut. Pençesinden çıkamayıp da ısrarla tükettiğimiz nefes. İnadına soluyoruz ciğerlerimize o umudu. Umduğumuzu bulduğumuzdan değil. Yaşama olan bağlılığımızdan. Sırası gelenin o çaresiz teslimiyeti. Bir kasaba gidenin arkasından ağlıyor. İkinci gün göz pınarları kuruyor, üçüncü gün sofradan eksilenin, baş köşede oturanın yokluğuyla mücadele başlıyor. Sonra 1 hafta geçiyor, 2 hafta geçiyor dönüp de o baş köşeye bakılmıyor artık. Sofraya yanlışlıkla bir tabak daha getirmiyor getiren. İşte orada tamamlanıyor döngü. Ölenin bir kez daha öldüğü tablodur bu. Hatıralardan ölene kadar soluk almaya devam ediyor ölen. İşte ecel atı, yine koşuyor arkadan. Aceleci, gaza bastıkça daha da hızlanan ancak geriye asla düşmeyen. Ölüm yazgının gerisine asla düşmüyor. Keskin bir kesinlik, belli olan bir belirsizlik.

    KUŞLAR YASINA GİDER

    Baba, başına buyruk. Minibüs avcısı, kafası estiğinde kaybolan, çaresiz bir kadın, baba yolu gözleyen çocuklar. Bir isyan dahi yükselmiyor babaya. 40 sene geçiyor o günlerden elden ayaktan düşüyor. Ancak yine de babanın önünde bir isyan sesinin eksikliği var. Etme diyen yok, yapma diyen yok. Çaresizce kabule eğilen boyunlar. Bir dağa bakan pencerenin karşısında dirsek çürüten ancak asla pişman olmayan Aziz bey. Tüm karakterler iyi niyetli. Herkes iyileşsin diye elinden geleni yapıyor. Ancak bu inatçı adamın inadını kıramıyorlar. Kıramadıkları her inattan sonra vücudundan ayrı bir parça kırılıyor. Günden güne eriyip gidiyor koskoca adam. Benjamin Button gibi.

    Kitap hakkında

    Başta da söylediğim gibi, kitabın içinde HAT bir var bir yok. Yaşanması mümkün olmayanlar da var. Ancak bunları okurken gözümüze çarpmıyor elbette. Rahatlatıcı bir dil. Diyaloglar ile betimlemeler iç içe. Okunası bir kitap. Ankara'da yaşayan biri için bulunmaz bir başlangıç. Semtler, caddeler, meydanlar gözünüzü okşuyor. Sonra Ankara - Denizli yolunu da hesaba katarsak birçoğunuzun içini okşayacak cinsten.

    Kitapta adı geçen şarkılar:
    https://www.youtube.com/watch?v=xUy5SqojhLk
  • “Burada sevebileceğim kimse yok, sevebileceğim bütün insanlar ya ölü ya da başka bir yerdeler.”
  • 368 syf.
    ·8 günde
    Türk erkeği için kadın çocukken sürekli söyletilen o mini mini kuş şarkısıdır. Vahim olanı ise kendisini ev kafesine kapatmakta ısrar edenin bu kuş rolünü çok iyi benimseyen mini mini kadınlar olmasıdır. Kuş pencereye konmuştur hemen içeri alınmıştır ve bu "cik cik cik cik ötsün diye" yapılmıştır. Ama bazı kadınlar pır pır ederken canlanmış ve bizim erkeklerin elleri bomboş kalmıştır. Erkek yoktur, ev kafesine kapatılan kadının bir gösterenidir o. Kadın tutsak değilse ne iktidar, ne güç, ne hegemonya, ne sermaye ne de bir gösterilen olarak kadın kavramı etrafında örgütlenmiş dişil-edilgen bir dünyada hükmedilenler, ezilenler, kodlananlar, dışlanmışlar vardır.

    Acaba Türk erkeklerinin gündemini işgal ediyor mu bu tür kitaplar. Kim bilir belkide ediyordur. Okuyanlar vardır. Kadının asırlık kölelik, istismar, işkence tarihine kayıtsız kalamayanlar vardır.

    Neval el Saadavi'yi Sıfır Noktasındaki Kadın kitabından tanıyorum. Orada anlatılan fahişeliğe, hiçliğe, hiçleşmeye ve dolaysız özgürlüğe doğru itilen bir kadının öyküsüydü. Havva'nın Saklı Yüzü ise Arap Ortadoğusunda yaşayan milyonlarca kadının öyküsü.

    Öykümüz insanlığın daha en başlangıcından tarım toplumuna geçilmesiyle oluşan kadına biçilen doğurganlık rolüyle başlıyor. Bu süreçte neredeyse bütün özgürlüklerini yitiren kadın bir damızlığa dönüşüyor. Erkeğin soyunu sürdürmesi ve mülkiyetini devredecek oğullar büyütmesine evrilen bir köleden söz ediyoruz. İşin ucu çok eskilere dayanıyor.

    Bu şekilde erkeğin hizmetkarına dönüşen kadının esareti, dinlerin zamanla kurumsallaşmasıyla beraber daha da katmerleniyor. Çünkü dinler öncesinde devraldığı ataerkil formları kutsallaştırıyor, din adamları aracılığıyla eril tahakküm ilahi bir senaryoya dönüştürülüyor.

    Feodalizmden kapitalizme geçişte bile kadın öncesinde serfken bu sefer emeğini satılığa çıkarmak zorunda kalan karın tokluğuna bir işçiye dönüşüyor. Bedeniyle kocanın sömürüsünde, iş gücüyle patronun sömürgesinde bir köle.

    Neval el Saadavi Arap toplumu dolayımında bu kültürün görüngülerini anlatıyor. Fakat okurken insan sanki Arap toplumundaki kadınları değil kendi toplumunda kadınlara uygulanan baskı mekanizmalarının tıpkısını okuyormuş gibi hissediyor. Hissetmek kelimesi küçük kalır kadın sünneti dışında ortadoğu kadınlarıyla aynı bizim kadınlarımızın kaderi.

    Not: Kitap 1970'li yılların Mısır'ında kadınların durumunu anlatıyor. Bundan sonra yazacaklarım ne kadar değişti bilmiyorum.

    Kız Çocuğuna Karşı Cinsel Saldırganlık

    Ne iğrenç bir alt başlık değil mi. Ama şimdi ben bu alt başlığı yazarken bile kim bilir kaç kız çocuğu sessiz odalar içinde tacize, cinsel saldırganlığa uğruyor. Arap toplumunda ise bu bir gelenek halini almış.

    Arap toplumunda (sanki diğer toplumlar çok farklı) ve bütün dinsel toplumlarda bir kız çocuğunun aldığı eğitim haramların, yasakların, ayıpların, cısların öğretildiği bir yasaklar silsilesidir. Kendi bedenini tanımasına izin verilmez. Kimliği yavaş yavaş iğdiş edilir. Arzuları, istekleri bastırılır, bastırmayı öğretir aldığı eğitim. Peki neye dönüşür plastik bir bebeğe. Bilinmezin boşluğunu başkalarıyla dolduracak olan bir et yığınına.

    Peki kim bu başkaları? Elbette ailesindeki ve yakın temas halinde olduğu çevresindeki erkekler. Bu erkeklerin, özellikle de ailede evlilik parasını denkleştiremeyenlerin istismar malzemesine dönüşür kadın.

    Bir de bu durumla bağlantılı olarak Terbiyesiz Dede diye bir alt başlık var ki orayı siz okuyun.

    Adaletin Adaletsizliği

    Peki enseste, cinsel saldırılara maruz kalmış bir kadının sığınacağı bir adalet var mıdır. Eril tahakkümün bir aygıtı olan mahkemelerden adalet beklemek elbette gülünç olacaktır. Ailenin itibarı devreye girer ve dava düşer. Ne kadar basit değil mi. Hep şu ailenin itibarı. Ülkemizde de toplumsal cinsiyet eşitliği dendiğinde aile elden gidiyor diye gürültü koparan gericiler gibi.

    "Namus" Denen O Çok İnce Zar

    Doğanın kadınlara sunmuş olduğu elastik bir himenin ahlakla, namusla ne gibi bir ilgisi olabilir. Oluyor işte. O toplum kadını bir tarla olarak gören ataerkil, sınıflı bir toplumsa "bekaret zarı"na bir kadının aklından, düşüncelerinden, duygularından, tüm bedeninden daha çok önem veriyor. Çünkü o el değmemiş bir şekilde sıfır olarak paketlenip anahtar teslimi yapılması gereken bir maldır. Onun için. Arap toplumunda kadınlar demiştik değil mi. Ama bu Türk toplumunu anlatıyor dediğinizi duyar gibiyim. Bazı durumlarda himen için özel dayalar (ebeler) tutulduğunu ve zarın bu ebeler aracılığıyla oldukça sağlıksız koşullarda yırtılıp açıldığını ve akan kanın çarşafa bulanmasıyla törenler yapıldığını anlatıyor Saadavi.

    "Arap toplumunda diyor Saadavi, çarpık bir namus kavramı var. Bir erkeğin ailesinin kadın üyeleri himenlerini (zarlarını) sağlam tuttukları sürece erkeğin namusu güvende. Erkeğin namusu kendi davranışındansa o kadınların davranışıyla daha yakından bağlantılı. Kendisi en çapsız zamparalardan biri olabilir ama kadınların genital organlarını koruyabildiği müddetçe namuslu bir erkek sayılmaktadır."

    Kadın Sünneti

    İnsan bu bölümü okurken yeter bitsin artık demekten kendini alamıyor. Sırf cinsel haz almasın diye klitorisleri sünnet edilen küçücük çocuklar ve kanama durdurulamadığı için ölenler. Bunların hepsi kadın haz alırsa kötü yola düşeceği gibi bir ilkel korkudan kaynaklı uygulamalar.

    Bilmesinlercilik (Obskürantizm)

    Belki de dinsel toplumda kız çocuklarının daha en baştan maruz kaldıkları şeydir bilmesinlercilik. Dinselliğin ve eril kültürün egemen olduğu her yerde bu böyle. Kız çocuğuna bedeninin pis olduğu hissettirilir. Dinsel anlatılarla da bu iddia beslenir: Kadın şer kaynağıdır. Bu mantıkla bedenine dair bilgisiz kalır kız çocuğu. Sosyal hakları nedir bilmez.

    Tüm bu anlatılanlar ataerkil sınıflı toplumlarda bir kız çocuğunun yaşadığı şiddetin detaysız görüngüleridir sadece.

    Bu şiddet gelenekle, görenekle, töreyle ve dinle beslenmiştir. Kadını bir metaya veya bir köleye dönüştürmüş olmak konusunda İslam, Arap veya Doğu toplumları istisna değildir. Batı kültürü ve Hıristiyanlık da kadınları tamamen aynı kadere mahkum etmiştir. Ortaçağda cadı avlarını hatırlayın.

    Mısır'da da o dönem emperyalistlerle ve egemen güçlerle iş birliği içinde olan din adamları elbette kadın düşmanı fetvalar vermekte hiç zorluk çekmemiş. Sözde İslam'a geri dönüş adı altında.

    Monoteistik dinler kadınların erkeklere karşı boyun eğmesi noktasında benzer ilkeleri savunmaktadır. Bunun çözümlemesi, tartışması yapılmadığı takdirde bu şiddet olayları böyle sürüp gidecektir. Saadavi'nin yazdığı zamana göre oldukça ilerici ve cesur olan dinlerin ve özellikle İslam'ın kadına karşı tutumunu analiz eden oldukça uzun bir çözümlemesi mevcut.

    Tüm bunlara rağmen halen radikal kadınlar var. Tanrıça İsis'in yolunda gidenler, eril hegemonyaya karşı direnler. Saadavi kısa bir Arap feminizm tarihi sunarak bu kadınları da ele almış. Her şeye rağmen şiddete, sömürüye, işgallere, erkek tahakkümüne, emperyalist sömürgeciliğine karşı direnen Arap kadınlarını.

    Eğer bir kadın güçlü ve özgür olmak istiyorsa tıpkı Neval el Saadavi'nin Mısır gibi bir ülkede bu kitabı yazmak cesaretini göstermesi gibi, emniyet ve kabullenmeden gelen köle iç rahatlığını, toplumun ve otoritelerin tehdit ve saldırılarına rağmen içsel ve gerçek kişiliğini, benliğini geri kazandığı bir özgürlüğe tercih edebilmeli.
  • 528 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Evimde rahat koltuğuma oturmuş bir vaziyette bu incelemeyi yazıcağım için şimdiden bir vicdan azabı çekiyorum.öncelikle Martin Eden Sadece bir aşk romanı yada bir macera romanı değildir! jack londan'ın hayatının bir bölümünün romana kurgulanmış halidir.

    Zor zamanlarda hepimiz bir hedef oluşturur ve bu hedefe bağlı kalacağımızı söyleriz ama rahat yüzünü gösterdiğinde rahatın yüzünü okşar ve yazgımızın nedenini kendimizin dışında ararız.İşte Jack london bizim gibi bu zor zamanlarında bu
    sözleri vermiş ama yaşadığı zorlukları hiç unutamadığı için rahat yüzünü gösterdiğinde günde 20 saat çalışarak rahatın yüzüne şamarı patlatmıştır.

    Bağlı olduğu alt tabakanın kimliğini taşıyan denizci çocuğun(Martin Eden) Ruth ismindeki kızın erkek kardeşini serserilerin elinden kurtarmasıyla başlar otobiyografik romanımız

    Kurtadığı genç tarafından yemeğe davet edilir
    Bizim fakir ve eğitimsiz Martin'imiz kurtardığı gencin kız kardeşinin görür görmez aşık olur .
    Bu tanışıklık sonrasında aşık olduğu kızın farklı bir sosyal sınıfa ait olduğunu anlar.Kıza duyduğu aşk ,kendisinin motivasyonunu sağlayacak ve aradaki sınıfsal farkı eritmek için gereken gayreti verecektir.

    Bu romanı okuduktan hemen sonra jack london!un diğer kitaplarını okumaya başladım kendisine hayranlığım her kitabın da katbekat artıyordu ve son olarak yazarın biyografisini okudum ve yaşadıklarının yanında bu roman
    evrende dünya kalıyordu size naçizane tavsiyem önce biyografisini okuyup daha sonrasında kitaplarını okumanız.
    şimkdi sizlerle jack london 'ın hayatı hakkında kendi deylimyle yük hayvanı olduğu dönem hakkında az da olsa bilgiler sunacağım.Yazarın biyografisini başka kaynaklardan
    okumak isteyenler bu kısmı atlayabilirler.

    1875'te Flora (jack london'ın annesi) William Channey'e (babası) hamile kaldığını söylmesi üzerine, William Channey bir daha geri dönmemek üzere florayı ve henüz doğmamış oğlunu terk etmişti.
    12 ocak 1876 da terk edilmiş ve umutsuz bir durumda olan flora Channey john Griffith(jack london'a doğduğunda verilen isim) adında gayrimeşru bir çocuk dünyaya getimiş ve 2.evliliğini John London adında kısmen sakatlanmış bir
    iç savaş gazisi ile yapmıştı.Böylece bizim jack'in serüveni başlamıştı.

    Jack London ilk okulu bitirdikten sonra kavanozlara turşu doldurmak için ayda 50 dolara, günde 16 saatten daha uzun süre çalışıyordu. Kapitalist sistemin dönen çarklarına henüz kolunu kaptıran jack, daha sonrasında bütünen yutulacağı bu canavara karşı duyacağı nefretin ilk kıvılcımını ateşlemiş ve bu gencin yüreğinde sosyalist karakterin oluşmasına zemin hazıramıştı.

    Daha küçükken doğaya karşı büyük bir hayranlık duyan jack London, tekne almak için bir kaç ay boyunca annesinden gizli bir şekilde para biriktirmişti.
    Bunu öğrenen annesinin Jack'ten parayı istemesi üzerine, Jack istemeye istemeye parayı vermek zorunda kalmıştı. Bir yandan gazete dağıtıcılığı yapan bir yandan da fabrikada çalışan jack london bu zamanlarını yük hayvanı olarak nitelendiriyordu.
    jack 2.denemesinde yelken için gerekli olan parayı biriktirmiş ve bunun neticesinde kendi başına yelkenciliği öğrnemişti.
    Henüz o yaşlarda kitaplara meraklı olan jack vücunun bitap düşmesi yüzünden bu hobisinden uzak durmak
    zorunda kalmıştı.aylarca çalıştıktan sonra jack yeni kelimeler öğrenmeye başlamıştı.

    Etrafında bulunan yobaz ve bağnaz insanlar tarafından göz hapsine alınan jack, kitap okuduğu esnada, kitaba odaklanır,çevresindeki kimseyi görmez ve kitapla bütünleşirdi.
    Fakat maddi olanaksızlıklar yeniden jack London'ın ailesinin yakasına yapışmıştı. Babasının durumuna üzülen ve elinden hiçbir şey gelmeyen Jack, kendisni arkdaşlarıyla birlikte içki masasında bulmuştu.
    İlk defa ümitsizlik jack london'ın ruhunu kuşatmış ve onu kör kütük sarhoş etmişti.Rıhtımdan aşağı inerek teknede uzanmak isteyen jack, tekneye zıplarken düşmüş ve akıntıyla birlikte sürüklenmişti.
    Hayatının böyle sona ermesini isteyen jack'i kendisine getiren soğuk sular olmuştu.4 saat boyunca suda kalmış ve uyandığında kendisine bir söz vermişti.her ne pahasına olursa olsun, sefil varoluşuna boyun eğmeyecek
    ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktı.

    17 yaşına geldiğinde bir fok gemisine usta gemici olarak kaydoldu.Yeni mesleği ile ilgili her şeyi azim ve sabırla kısacık sürede öğrendi.işinde disiplinli ve kararlıydı.
    Yaşça küçük olduğu için kendisinden büyük olanların nefretin kazanmıştı.
    Ve mürettebatın saygısını kazanmak için gemideki demirbaşlardan biri olan koca kızıl john ile kavgaya tutuşmuştu; çok ağır yaralar almasına rağmen rakibinin boğazına yapışan genç denizcimiz jack,zafer çığlıklarıyla bu kavganın kazanan tarafını belli etmişti.Artık o denizciler arasında saygın bir kişilikti.
    ve gerçek hayatta kurt olabilmek için daha çok fazla mücadalelerden geçmek zorunda kalıcaktı.
    Zaferin ruhunda açtığı mutluluk, gecenin karanlığında kükreyen tayfununun korkusuyla bertaraf oldu.Geminin komutasını alan genç denizci jackti. Bu olay hakkında

    ''Tüm yelkenleri toplamıştık,Fırtınada çıplak direklerle ileriyorduk; yine de ıskuna her an parçalanacak gibiydi.Denizde iki yüz metre genişliğinde yarıklar açılıyor,rüzgar dalgaların tepesindeki köpükleri ufalıyor, su zerrecikleri
    her yere öyle bir savruluyordu ki, aynı anda iki dalgayı birde görmek mümkün olmuyordu.
    Neredeyse kontrol edilemez haldeki geminin küpeştesi bir iskele, bir sancak istikametine yatıyor, sürekli güneydoğudan güneybatıya dönüp rotadan sapıyor, sular bordanın altında kabarınca , ortasından delinecek gibi oluyordu.
    Gerçekten delinseydi,geminin tüm mürettebatıyla birlikte battığı ve kendilerinden bir daha haber alınamadığı bildirilirdi. Bir keresinde dalgayı pupadan yedik.Dalganın gelişini gördüm ve yarı boğulmuş vaziyette, üzerime inen tonlarca suyun altında ,ıskunanın delinecek gibi olduğunu fark ettim.
    bir saatin sonunda, nöbet değiştirdiğim zaman,terler içinde ve tükenmiş haldeydim.ama başarmıştım.'' diye yazmıştı.

    7 ay sonra ailesinin yanına dönen jack, kazandığı bütün parayı ailesini vermişti. Ailesine maddi yönden katkıda bulunmak isteyen jack london ekonomik krizin mağdurlarından biri olmuştu
    Kendisine göre bir iş bulamayınca , yeniden bir yük hayvanı olmak zorunda kalmış ve Hint keneviri imalathanesinde bir işe girmişti.

    Bir makale yarışmasının yapılacağını öğrenen ve oğlunun yeteniğinin farkında olan flora zorlada olsa oğlunu bu konuda ikna edecek ,2 gün boyunca uykusuz kalmasına neden olacak ve ona 4 bin kelimelik kusursuz bir metni kaleme aldıracaktı.
    Her gün Hiç aksatmadan 20 kelime öğrenmesinin ve sürekli kitap okumasının meyvesini toplayacak ve yarışta birinciliği kazanacaktı.

    özgüveni tazelelen jack london bir kaç hikaye daha kaleme alacak ama bunlar hüsran ile sonuçlanacaktı.
    kendisine vaat edilen zammı alamayan jack, kenevir imalathanesindeki işinden ayrıldı.
    18 yaşına basınca Oakland Halk Kütüphanesi ile daha fazla haşır neşir oldu yüzeysel bilgiden sıyrılıp konuların derinine inerek kabuğundan sıyrılıp, herşeyi bir hedefe göre düzenledi.
    Ekonomik kriz yüzünden bir çok iş yeri iflas etmiş ve işsiz kalan halkın büyük bir çoğunluğu çözümü intihar etmekte bulmuştu.
    Bu dönemde iş bulamayan jack babasına yük olmamak için yürüyüşlere katıldı.
    Küçüklüğünden beri hayran olduğu niagara şelalesini görmek için New York eyaletine buffalloya gitti
    Bir polis tarafından serseri damgası yiyip 30 gün boyunca hapishanede yatmak zorunda kaldı.hapisten çıktıktan sonra tekrar kömür kürelemek için işe girdi.Yaşadığı olaylar,içindeki sosyalist kimliğin dışarı çıkmasını sağlayacak
    ve Oakland halk kütüphanesinde tanışacağı eski ingiliz profösor irons Bamford tarafından eğitilecek ve yön verilecekti.

    19 yaşına basmış olan jack kendisinden yaşça küçük olan öğrencilerle birlikte liseye kaydolmuştu.Maddi olanaksızlıklar yüzünden lisede öğrencilik kimliğinin yanına bir de hademelik eklenmişti.
    jack kendisine liseden bir arkadaş edinmişti ismi Ted Applegarth tı.
    Arkdaşının isteği üzerine eve davet edilen jack, Mabel applegarth'ı(Ted'in kızkardeşi)görür görmez aşık olmuştu.
    Denizci çocuk mabel applegarth için kabuğundan sıyrılıp bile isteye sınıf atlayacak ve mabel ile eşit haklara ve özgürlüklere sahip olacaktı.
    Kıza duyduğu aşkı Martin Eden deki Ruth karakteri ile ölümsüz kılacaktı.

    Kapitalist sistemin ruhunda yarattığı sosyalist kimliği ile her gece belediye parkında kalabalıklara karşı söylev veriyor, burjuva sınıfına ait insanların nefretini kazanıyordu.
    Hayatın yükü ve zorluklarıyla henüz tanışmamış insanlar, Jack London'ın niçin böyle sayıp sövdüğünü anlamıyorlardı.
    okulda oldukça başarılı olan jack london'ın kötü talihi Mr. Andersonun onu okuldan kovmasıyla daha kötü bir vaziyet aldı. jack london bu konu hakkında şunları söylemişti.

    ''"Çok üzgünmüş, fakat insanlar benim hakkımda konuşup duruyorlarmış. İki yıllık eğitimi dört ayda bitirmek! Bu bir skandal olurmuş; ayrıca üniversitelerin, denklik sahibi hazırlık okullarına karşı tavırları giderek sertleşiyormuş.
    Böyle bir skandalı gözü alamazmış, o yüzden lütfedip ayrılmam gerekiyormuş. "

    Tek başına öğrenmeye başlayan jack, başarılı olmuş ve okula gitmeden Kalifornia ünv. kazanmıştı.
    fakat yoksulluk ailesinin peşini bırakmamış ve bir çamaşırhanede gömlek ütülemeye itmişti.
    Burada bir kaç ay çalışan jack, ablasından faizle borç alıp, hazine avcılığı için yüzlerce kolondike yolcusuyla birlikte kuzeye gitmişti.
    Ailesini belkide bir daha göremeyecek olan jack göz yaşlarına boğulmuştu. Girişeceği bu yol tehlikeler ve maceralarla doluydu.
    Kuzey topraklarında altın bulabilmek umudu ile tayfaya yazıldı.

    100 kilometrelik bir mesefayi su üzerinde kat etmeleri 3 gün sürmüştü. Karaya vardıklarında yarım tonluk yükü iyi bir patikada 45 kiloyu kötü bir patikada ise 35 kiloyu sırtlayabilirdi.. Her bir parçayı bir buçuk kilometre boyunca taşıyıp sakladıktan sonra ,sıradaki parçayı almak üzere dönecekti. London yavaşça yükselen bu derbentte 13 kilometre boyunca ,taşıdığı parçayı bırakıp ikinciyi almak üzeri geri dönüyor,
    ikinci parçayı da taşıdıktan sonra üçüncüyü almaya gidiyor, her bir buçuk kilometrede on beş kez aynı şeyi tekrar ederek yürüyordu.bu iş çok yorucuydu ve london su gibi ter akıtıyordu.

    Yükünü atlara bindiren kolondike'çilerin atları dik ve dolambaçlı yollarda yorulmuş ve çoğu telef olmuştu.Varını yoğunu bu uğurda harcayan bazı kolondikeçiler intihar etmişti.
    karayı bu şekilde geçen jack london ve bazı kolondikeçiler gölün karşı tarafına geçmek için ağaçlardan tekneler yapmışlardı.ve teknesi sağlam olmayan kolondike çilerin bazıları kara suları boylamış ve etrafı su mezarlığına çevirmişti.
    jack london'ın bilgisi dahilinde yapılan tekne girdaba yakalanmaktan son anda bizim genç denizcimizin tecrübesi ile kurtulmuştu.
    jack sonunda karaya ulaşmıştı ama şimdide başka bir sorun kendisini göstermek üzereydi.

    Jambon , ekmek ve fasulye alamayan madenciler Kolondike Vebasına yani iskorbüt hastalığına yakalanıyordu.Bu hastalığın ilk belirtileri jack'te kendisini göstermişti; sallanan dişler ,pörsümüş deri ve kanayan diş etleri.
    Her gün altın bulmak için yeri kazıyor; bulamayınca da umutsuz ve üşümüş bir vaziyette yastığının altında hıçkırıklara boğuluyordu.
    Çevresindeki insanlar gibi olmak istemeyen jack kendi kendisine bir söz verdi ve her ne pahasına olursa olsun yazar olacaktı .
    o kararlılık içinde yattığı yerdeki kütüğe şunları çiziktirdi.

    ''JACK LONDON MADENCİ YAZAR 27 Ocak 1898"
  • 88 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Oysa her yerde karıncalar, karıncalar!!

    Hissiz, sessiz bir kuşatmanın arefesinde, beynimden gözlerime, saç tellerimden parmak uçlarıma, sesimden düşünceme, okuduğum kitapların sayfalarına yayılan, kuşatan, direten, darbeye kalkışan karıncalar, karıncalar..

    Ama bilmiyorlar ki özgürüm..
    "..ve çözdüm saçlarımı birden.."

    Tuhaf kadın Leyla Erbil 'den, novella mı, kült roman mı tartışılır, ama tuhaf bir hikaye.
    Dünyanın derisini yüzüp bir insanın sırtına giydirme hikâyesi.

    Yaralı, hasta, umutsuz, kırılgan, korkak, acılı bir hikaye. Gerçekle kurmacanın ilişkisini araştırırken ikisinin de göbek bağında birer damla kan..
    Bütün anlatımları eleştirip hepsine tepeden bakan,

    Gülünçleme yaratmaya çalışırken, korumaya çalıştığı biçimde, bambaşka bir içerik oluşturan,

    Sustum dedikçe konuşarak, gittim dedikçe kalarak, bir şeyin tersini söyledikçe o şeye yakınlaşan,

    Zamansal, mantıksal, dümdüz olması şart değil, içten içe yükselen bir sesle, bilincin merkezini konuşturan,

    Dünyanın derisinin renginde bir hikaye.

    Ben bu kitabı defalarca okurum. Sıkılmadan ve her seferinde başka bir ayrıntıyı keşfederek. Birbiri ardınca devirdiği, kısa, eksiltili cümlelerinin, serin ama simsiyah gölgesinde dinlenirim.

    Bir insanın özge varlığında, koca bir toplumun hikâyesini, kapitalizmi, 12 Eylül 'ü, devrimi, devrimciyi, Madımak yangınını, bizi kendimize yabancılaştıranları, umudumuzu kıranları, onsuz olamam sandıklarımızı, düşmemizi, dağılmamızı, parçalanmamızı okurken,
    Kendi küllerimizden yükselen sanrılarımızla, yeniden doğuşumuzun sancıları arasında, kekremsi bir hikaye.

    Geneli,tek bir kişinin üzerine bina edilmiş olsa da, siyasal ve sosyal birçok pencere açılıyor önümüzde.

    Ve ana karakter Zenime.
    Okumuş Zenime.
    Aydın Zenime.
    Yazar Zenime.
    Bir kadının bakışında, yorumlamasında,iç dünyasında, kaleminde, harflerinde, başkaldırısında ses olan Zenime.

    Okudukça tarifsiz bir rüyaya daldığım müthiş satırların arasında, çook derinden etkileyen o kadar fazla cümle var ki..Mesela şöyle ;

    "Ah, işte o gür saçların ki, vaktiyle her bir teline bir aşığının kendini astığı ,göz altı kırışıklıklarını silip atasıya, öylesine çektin, gerdin, boğdun ki ensende, - yedi TİP 'li genci telle boğan müreffeh katilleri gibi Türkiye 'nin - gözlerin bir anda bir samuray kılıcı keskinliğinde incelerek, edindi yepyeni görme boyutları.."

    ........

    Oysa en adil yargıç içimizdedir.
    Bize dayatılan bir şeyleri kabul etmenin utancını alınlarımızdan sökebilmek için, kendimizi ne kadar savunmak zorunda kalırız kim bilir. İnanmadan..

    İşte bunun için köksüz, bağsız, soysuz Zenime.
    Hiç Zenime..

    Zaman, evrenin ortasından geçip giderken her yanımızda derin lekeler bırakıyor. Belki de o yüzdendir, tıpkı Zenime gibi, aynalarda yavaş yavaş yok oluşumuz.

    Ve..Cüce..
    Içimizde, ruhumuzda, yenemediğimiz şeytanımız, en karanlık yanımız.

    Yükselip yükselip daha yükseğinin olmadığını keşfettiğimiz an, her şeyi çözüp, her şeyi anladığımızda, aynalardan silinip gerçekte vücut bularak başkaldırdığımızda, aslında içimizdeki cücenin, nasıl uzun boylu biri olduğunu anlamak gibi..

    "...ve çözdüm saçlarımı birden.."


    Keyifli okumalar..:)