Geri kalmışlığından, manevi güçlerinin gelişiminin durmasından, her şeyi engelleyen ağır yükten dolayı içini acı ve hüzün kaplamıştı; kendi varoluşunun dar ve acınası yoluna ağır bir taş atılmış gibi hissederken, başkalarının bu kadar dolu dolu ve geniş yaşamasına duyduğu kıskançlık içini kemiriyordu.
Ürkek ruhunda, doğasının birçok yönünün hiç uyanmadığının, bazıları hafif etkilense de hiçbirinin tam anlamıyla gelişemediğinin farkındalığı kabarıyordu acıyla.
Bu arada, içinde adeta mezara gömülmüşçesine yatan güzel, aydınlık bir başlangıcın olduğunu da hissediyordu kederle, belki çoktan ölmüştü ya da bir dağın derinliklerinde saklı altın gibi gizliydi, oysa bu altının çoktan para olup dolaşıma girmesi gerekiyordu.
Ama derinlere gömülüydü bu hazine ve üstü çöplerle, pisliklerle örtülmüştü. Sanki biri dünyanın ve hayatın ona armağan ettiği hazineleri çalıp kendi ruhuna gömmüştü. Bir şey vardı ki hayata atılmaktan, aklın ve iradenin yelkenlerini açarak ilerlemekten alıkoyuyordu onu. Yolculuğunun başında gizli bir düşman ağır elini üzerine atmış ve onu insanın gerçek amacından çok uzaklara savurmuştu.
Artık yabani ve tenha ormanlardan kurtulup düz bir patikaya çıkması imkansızdı adeta. Çevresini ve ruhunu çevreleyen orman giderek gürleşiyor ve kararıyordu; patikadaki yabani otlar giderek büyüyordu, aydınlık bilinci giderek daha seyrek uyanıyor ve uyuyan güçleri yalnızca bir anlığına uyandırıyordu. Zihni ve iradesi görünüşe göre uzun zamandır geri dönülemez şekilde körelmişti.