• SADECE TANIŞIYORUZ
    Otelin göz alıcı sarı ışıkları alında lobideki masların çoğu doluydu. Giriş kapısının sağ çaprazındaki köşede maslar birleştirilmiş kalabalık bir grup oturmaktaydı. Bazıları kel olmaya başlamış, bazıları ise saçları ağarmış ellili yaşların ortasındaydı hepsi. İçlerinde hiç kadın olmaması dikkatlerden kaçmıyordu. Çok yüksek ses çıkarmamaya özen gösterseler de bazen ipin ucunu kaçırıyorlardı. Bir ara öyle dalmışlardı ki iki masa ötedeki sarı kazaklı bayan onları uyarmıştı. Hatta ukalaca bu soğuk mart gecesinde dışarı çıkabileceklerini hatırlatmıştı.
    Esasen Pamukkale çok soğuk bir yer olamamakla birlikte dün gece yüksek kesimlere yağan karın ayazı çökmüştü. Resepsiyon görevlisi lobiyi dolaşarak çay kahve siparişlerini almak için içeri girdiğinde kalabalık grubun en keli olan Hüseyin elini kaldırıp görevliyi doğrudan oraya çağırdı. Hüseyin, uzun boylu, tek tel dahi saçı kalmamış esmer tenliydi. Her hareketi iş adamı ciddiyetindeydi. Gerçek bir işadamıydı da zaten yurt dışına mevsimlik gıda maddeleri satıyordu. En geniş pazarı Rusyaydı. Herkes siparişini verdikten sonra tekrar arkadaşlarına dönüp konuşmasına devam etti:
    “Arkadaşlar hepinizi tanıdığıma çok seviniyorum. Otuz beş yıllık dostluğumuz var. Hepimiz Konyaya okumaya geldiğimizde sırtımızda ceketimizden başka bir şeyimiz yoktu …
    Tam karşısında oturan baki sitemli bir tebessümle onu seyrederken gözünde prefabrik bir yurt odası canlandı. Sanki dağ başıymış gibi etrafında hiç yerleşim yeri yoktu. Altı kişilik odada sadece Hüseyin ile ikisi vardı. Hüseyin elinde bir şiir defteri Baki’ye şiir okuyordu. Sonra “nasıl olmuş mu? Defterinin arasına koysam benim koyduğumu anlar mı?” diye soruyordu. Hüseyin okulda bir kıza sevdalıydı ve dert ortağıydı Baki. Geceler boyu ona bir şeyler anlatırdı. Kıza açılması aylar sürmüş, reddedilince de Baki’ye sarmıştı. En çok da beynine kazıdığı “Baki sen olmasaydın belki de çoktan intihar ettiydim” sözüydü. Ne günlerdi be!
    Daldığı düşüncelerden ayılınca Hüseyin susmuş Ferhan devam ediyordu. Ferhan’ın saçları dökük değildi ama kar gibi bembeyazdı. Üstelik aralarında en iri göbeğe sahipti. Oturduğu koltuğa tam bir patron edasıyla yayılmıştı. Gerçekten de bir patrondu. Yurt dışından getirdiği saç bükme makinelerinin dağıtımcısıydı. Öksürdükten sonra devam etti konuşmasına:
    “Yıllar sonra bu ikinci buluşmada dostluğumuz perçinlendi. Bundan sonra her yıl geleneksel hale getireceğiz inşallah. Birbirimizden hiç kopmayalım. Daima birbirimize destek …
    Baki’nin yüzüne o az önceki sitemli tebessümü geldi. Bir kahvedeydi şimdi. Büyük bir binanın ikinci katında geniş ve uzun bir yer. En arka köşede bilardo masaları vardı. Tavanın alçaklığı ve pencerelerin küçüklüğü sebebi ile sigara dumanından boğucu bir havası vardı. Bütün masalar okey ve kâğıt oynayan öğrencilerle doluydu. Baki kasaya doğru giderken Ferhan’ı kahveciye bir şeyler söylerken gördü. Daha doğrusu sanki ona yalvarır gibiydi. O da Ferhan’a bakmak için gelmişti zaten. Yanlarına vardığındaysa anlamıştı durumu. Ferhan yine oyunu kaybetmiş ve hesabı ödeyemiyordu. Kahveci ısrarla “oynamasaydın ben anlamam arkadaşlarından bul” diyordu. Muhtemelen onu ütenler çoktan gitmişlerdi oradan. Baki’yi görünce mal bulmuş abdala dönmüştü. Baki sinirlenmişti ama arkadaşını da orada öylece bırakıp gidemezdi. Hafta sonu memlekete gitmeye otobüs bileti için ayırdığı parayı da katarak tüm parasıyla hesabı kapattı. Artık babası bileti memleketten alacaktı. Birkaç gün de okuldan ve yurttan aldığı yemek kartı ile idare edecek, cebindeki belediye otobüs biletlerini kaybetmeyecekti. Kahveye inmeyecek, kantine takılmayacaktı. Baki’nin memleketi yakındı da ayda bir gidip gelebiliyordu. Söve saya Ferhan’la kahveden çıktılar.
    Omzuna dokunan biriyle daldığı bu anılar dünyasından sıçrayarak uyandı. Cahit onu dürtüyordu. Bir yandan da “hey yavrum hey her zamanki gibi dalgınsın! Sen okulda da böyle dalar giderdin. O zamandan belliydi şair olacağın.” Diyerek sırıtıyordu. Tek tek arkadaşlarını süzmeye başladı Baki. Hepsi gerçekten değerli insanlardı. İçlerinde maddi durum gerçekten üst düzey olanlar da vardı. Maddi sıkıntısı en fazla olan kendisiydi. Ancak kendi kendine yetebiliyordu. Ekstra bir harcama çıktığında zor günler yaşıyordu. Aynı durumda olan bir beş altı kişi daha vardı. 5 kişi de memur olarak orta yerde idare ediyordu. Sözü Cumali almıştı. Aslen Adanalıydı. Her adanalı gibi siyah saçları vardı ama şimdi beyazlamaya başlamış, hafifçe de alnından dökülmüştü. O da İstanbulda bir şirketin üst düzey yöneticisiydi. Cumali:
    “Ferhan’a katılıyorum. Bunu sürekli hale getirmeli ve gelemeyen arkadaşlarımızı da gelmesi için ikna etmeliyiz. Ayrıca hep aynı yerde değil de gezip görmek adına her yıl başka yerlerde yapmalıyız…” deyince Baki yine o sitemli tebessümüne döndü.
    Bir apartmanın arka tarafında kömürlükten bozma tek odalı evde sıcacık yatağındaydı. O gece ev arkadaşı Cumali memleketten gelen arkadaşları ile kalacağı için yalnızdı. Cumali muhtemelen yarın okula da gelmezdi. Şimdi onun yerine de imza atmak gerekiyordu. Sahtekârlıktı bu ama arkadaş için çiğ tavuk bile yenirdi. Küçük bir sahtekârlığın lafı mı olurdu? Arkadaşı devamsızlıktan sınıfta kalsa daha mı iyiydi? Tahmin ettiği gibi de oldu. Cumali derse gelmemişti.
    Akşam yemeğinden sonra eve vardı. Çok yorgundu ama merkez kahveye uğramazsa olmazdı. Üstelik vizeler de yaklaşıyordu. Gelince de ders notlarını gözden geçirse iyi olurdu. Cumali kahvede de yoktu. Anlaşılan misafirleri gitmemişti. Notlarını düzenlemiş saat gece bire gelirken yatağa girmişti. Tam uykuya dalacağı sırada ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Işığı yakan Cumali hemen kapıyı sürgüledi. Yatağında doğrulan Baki arkadaşının yüzündeki telaşı görünce panikledi. Ne olmuştu buna da böyle sarı ışıkta bile yüzünün kireç beyazı belli oluyordu. Bakinin yatağına oturup selam bile vermeden “bizim arkadaşlar Püren’in evini soymuşlar. Bana da biraz borçları vardı onu ödediler” dedikten sonra cebinden bir tomar para çıkardı. Mehmet Püren ailesi Almanyada yaşayan kendileri ile akran bir gençti. Onunla kahve arkadaşıydılar.
    Baki kulaklarına inanamadığı gibi üstündeki sersemlikten kurtularak köpek görmüş kedi gibi fırladı yatağından. Yakasına yapıştı arkadaşının. Haklı olarak o da korkmuştu. Hele babası bir duyarsa mahvolurdu. “sen ne yaptın lan manyak Mehmet Püren çevresi geniş adam oylum oylum oyar sizi.” Yakasını bırakıp başucundaki sürahiye uzandı. Oldum olası çok su içerdi. İki bardak sudan sonra biraz serinlemiş hissetti kendini
    Ne olacaktı, şimdi ne yapacaklardı? Cumali parayı saklamaları gerektiğini söyledi parayı bir güzel sakladılar. Uzunca bir sohbetten sonra uykuya daldılar. Sabah hiçbir şey olmamış gibi okula gittiler ama Cumali öğlen olmadan okuldan ayrılıp kayıplara karıştı. Akşam okuldan yeni gelmiş yemek yaparken çalan kapıyı açınca polisle karşılaştı. Polisler koluna girip doğruca arabaya götürdüler. Cumali arabadaydı. Doğruca karakola gittiler. Kapıya geldiklerinde hayatında ilk defa karakola giren Baki’nin resmen dizleri titriyordu. Hoş Cumali de ondan farklı değildi. Ayrı ayrı odalara alındılar. İkisi sivil biri üniformalı üç polis vardı başında.
    Ne biliyorsa anlattı. Orada da öğrendi ki Cumali’nin arkadaşları Konyaya uyuşturucu satmaya gelmişlermiş. Cumali de sonradan uyanmış duruma. Ona okuldan alıcı ayarlamasını söylemişler satamayınca da dönüş parası için soygunu gerçekleştirmişlerdi. Cumali’ye sus payı mıydı verdikleri yoksa gerçekten borçları mı vardı bilmiyordu. Rakam pek öğrenci rakamı gibi değildi. Her şey yazıldı çizildi. Son aşamaya gelindiğinde genç olan sivil yaşlı olana “Amirim bunun olayla ilgisi yok. Biz bunu olaya katarsak yardım ve yataklıktan onlardan fazla ceza alır. Haline de bakınca durumu da ortada. Biz bunu şahit yazalım.” Dedi ve amirin onayıyla Baki şahit yazılarak olaya adı karışmadan kurtulmuştu. Belki bütün hayatını etkileyecek bir karar çıkmıştı iki polisten “Ulan Cumali seni boğsam yeridir” diyordu gece yarısı karakoldan çıkarken.
    Garsonun gölgesi düşünce yüzüne düşüncelerinden uyandı. Şimdi Ayhan bir şeyler söylüyordu. Ayhan ince uzun bir adamdı. Okulun basket takımında oynardı. Yaba gibi elleri dizlerinde, parmakları halat gibi uzundu; Yaşını da hiç göstermiyordu. İzmirin seçkin yerlerinden birinde oturuyordu. Bilgisayar programcılığı dalında bağımsız çalışıyor, Resmi kurumların ve özel sektörde büyük firmalara özel yazılımlar yapıyordu. Baki bedenen orada olmasına rağmen beyin olarak söylenenleri anlamayacak kadar uzaktaydı. Yüzündeki tebessüm bu sefer biraz farklıydı:
    Yine yurt odasındaydı. Ayağa kalkamayacak kadar hasta olmasına rağmen gitmesi gereken bir yer varmış gibi hissediyordu kendini. Kendini zorluyor zorluyor yine de kalkamıyordu. Başında Ayhan vardı. Ayağa dikilmiş öfkeyle konuşuyor bir şeyler diyordu. O gün Baki’nin alttan aldığı dersin telafi vizesi vardı ve Ayhan onu sınava yetiştirmeye çalışıyordu. Su bile dökmüş ama bir türlü kaldıramamıştı. Ayhan o gün gidip Baki’nin yerine sınava girmiş ikisi adına büyük bir risk almıştı. Allahtan dersin hocası fark etmesine rağmen ses çıkarmamış ama acısını Baki’den fena çıkarmıştı. Ayhan onu dersten geçirmişti minnettardı da aldığı risk ikisini de mahvedebilirdi. Sınavdan sonra da gelip onu o dağ başındaki yurttan sırtına alıp doktora götürmüştü. Fedakârlık mıydı bela mıydı tartışmaya açık bir durumdu. Güzel günler güzel dostluklardı.
    Aralarına döndüğünde kendisinin öfkeli olduğunu fark etti. Hele ki onca dostluk, arkadaşlık ve fedakârlık uğruna atılan onca nutuklardan olmalıydı. Asi şair ruhu onu yavaş yine ele geçiriyordu. Sanki omzundan yükler basmış ve boğazından ateş geçiyormuş gibiydi. Ayağa kalkıp serinliğe atılma ihtiyacı duydu. Çıkmadan içindeki ateşi kusmalıydı:
    “Hayır!” diye bağırarak ayağa kalktı. Öyle bağırmıştı ki geceni o saatinde lobideki tüm gözler kendi üstüne döndü. Umrunda değildi kimse. Sadece içindeki kızgın demirden kelimeleri dudaklarından boşaltıp bir an önce ayazın kollarına atılmak istiyordu. Gözlerini şaşkın bakışlara dikip aynı öfkeyle ama bağırmadan devam etti:
    “Bizim dostluğumuzda arkadaşlığımız da dostluğumuz da okulla birlikte bitti. Neden mi? İki yıl önce Faruk’un eşi hastaydı. Hastane köşelerinde sürünmekten işe gidemiyordu. Borç para isteyecek diye adamın telefonlarını açmadınız. Hâlbuki o sadece sizlerden birkaç moral verecek söz bekliyordu. Yine Emrah Kendisine atılan namussuzca bir iftira ile işinden kovulup, Aylarca karısı bile eve almadığında kaçınız ona inandınız? Ha keza geçen yıl ben icralar ile boğuşurken içinizden kaç kişi destek oldu. Sorun değil benim ömrüm yokluklar içinde geçti ama üç kuruş için rezil olmak bir ekmeği bile veresiye alamaz hale gelmek çok zoruma gitmişti. Biriniz arayıp da para vermeseniz bile mücadele edecek umut verdiniz mi?
    Burada oturup sallamak kolay. Yarın yine birimizin başı dara düşse aynı şeyi yine yapacaksınız. Bu nedenle işte! Bu nedenle bana dostluktan söz etmeyin. Hiç olmazsa neyseniz öyle konuşun.”
    “bilseydik…”
    “Neyi bilseydiniz? Ulan hepiniz tek tek arayıp derdimi anlatmadım mı? Faruk paylaşmadı mı derdini? Emrah’a fırsat mı verdiniz derdini anlatmak için dinlemeye tenezzül bile etmediniz. Bu nedenle işte o dostluk okulla bitti. Evet, alkol alıp sizin serserilerden dayak yemenize sebep oldum. Bir tekiniz bile bana gücenmedi. Yurdun etrafındaki bağlardan üzüm topladım diye köylülerin şikâyeti üzerine benim yüzümden birkaç salkım üzüm için hep birlikte yurttan kovulduk. Tekiniz bile beni azarlamadı, arkadaşlığı kesmedi. Ve o dostluk okulla birlikte bitti. Bende bunu birkaç yıl önce yeniden birbirimizi bulunca ve size işim düşünce öğrendim.”
    Kapıya yürüyen Baki’nin ardından bakıyordu lobideki herkes. Arkadaşları ne diyeceklerini bilemez halde dumura uğramış dilleri tutulmuştu. Baki birkaç adım uzaklaştıktan sonra geri döndü kızarmış yüzü aşırı sakin görünüyordu. Hem de tedirgin edici derecede sakin ve huzurluydu:
    “Bundan dolayı ki okul biteli biz dost değiliz. Sadece tanışıyoruz” deyip kapıdan gece ayazının koynuna daldı.
    05-01-2020
    uğur UKUT
  • 384 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İyiki okudum dediğim kitaplardan oldu ve en'lerim arasına hızlı bir giriş yaptı.
    Kesinlikle her anne baba okumalı..

    Hatta size bu konuda ufak bir önerim var, tabiki öncelikle siz alın ve okuyun.
     Sonra hani yeni evlenen yada hamile bir arkadaşınıza,hayırlı olsuna giderken yada bir davete  'aman elim boş gitmeyeyim şuradan bir kilo tatlı yada mutfak eşyası alayım'cılardansanız artık tatlı,hediyelik eşya yerine şu kitabı götürün derim...

    Belkide o evdeki yavrucağın namazların da sizinde iziniz olur

    Ne demişti Efendimiz(sas);
    “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.”


    Gelelim uzuuunn özetime(kitap 383 sayfa olunca o kadar uzun değil aslında)


    Namazla büyüyen bir çocuk istiyorsak;








    DAHA ÇOCUĞUMUZ OLMADAN ÖNCEKİ NAMAZ EĞİTİMİ


    Ilk namaz eğitimimiz duamızdır.

     Daha doğmamış olan çocuğun ibadet terbiyesi önceki neslin duası ile başlar.



    Hatta eş seçerken dindar ve ahlaklı olanını seç diyen Resulullah'ın dediği gibi taa eş seçiminde dikkat etmeliyiz..



    Unutmayalım neslimizi ya namaz nesli olacak ya da namazı zayi edip şeytanın ve arzularının peşi sıra giden bir nesil olacaktır.



    Bir namaz kahramanı yetiştirmek istiyorsak daha o bebeği taşırken seccade başındaki zamanlarınızı kıymetini bilmeliyiz. Onun ilk tanıştığı namaz; bizim karnımızda yaptığımız Rüku ve secde ile başlar ve bu ölene kadar devam eder.

    Sonra her Yaşın Ayrı ayrı terbiyesi vardır.


    Neyi nasıl öğretmeliyiz önce  bunu öğrenmemiz gerekir;

    İlk olarak inanç eğitimi.

    (Çocuğa inanç eğitimi verirken kısa net cevaplar, ilimden çok inanç içerikli cevaplar vermeli, daha soru oluşmadan önce, çocuğa Allah'ı doğru bir şekilde tanıtmaya çalışmalıyız.) Bunu için önce kendi heybemizi doldurmaliyiz..



    Unutmayalım;Allah hakkında doğru bilgileri biz öğretmezsek, çevremizdeki herhangi biri ona inanç hakkında yanlış bilgiler öğretmekte gecikmeyecektir. 

    (Yeter ki koyunun başı başı olsun çobanlık için herkes sıraya girer)



     Ve unutmayalım ki örnek biziz. Eğer bizim gözlerimiz Allah dendiğinde parlamıyor da, para dediğinde ya da şöhret dendiğinde parlıyorsa çocuğun Allahı tanıması çok zordur. Daha evladımız doğmadan gözlerimizin neye parladığını kontrol etmeliyiz?



    Ebeveyn olarak doğru hedef koymalıyız. Hem kendimize hem de çocuğumuza…



    Dikkat etmemiz gereken husus; çocuktan önce kendimize düzeltmek olacak yoksa Allah'ı yanlış tanımaya sebep olabilecek bazı unsurlara onları itebiliriz. Bunlar aşırı zenginlik hayalleri, Şöhret akıntısı ve bitmek bilmeyen-olmadık isteklerdır. Çünkü vaktinde çocuğun içindeki Allah'ı arayan manevi açlığı doldurmazsak ilerde cocuk bu açlığı aşırı zenginlik veya şöhret hayalleri ile doldurmaya çalışılır.



    Sözlü akait eğitimi için çocuğa Rabbin kim? Dinin ne? Seni kim yarattı? niçin yarattı? bu soruları sorup cevaplamalıyız.(Bu konularda olası sorulara hazırlık yapmalıyız)



    Akaid eğitiminden sonra ibadetler ve namaz geçmeliyiz.



    Namaz eğitimi sırasında aşırı serbest ve ihmalkar olmamalıyız.

    Unutmayalım  anne-babalar olarak biz hayatımızda neyi eksik bırakmışsak, çocuğumuz o konuda eksik kalacaktır.

    Sonrasında ise bu çocuk niye böyle diye yakınmak hiçbir şeyi değiştirmez… çünkü bunun kaynağı ihmalimizdir. (Yani bizim çocuksuzken ki halimiz, ibadetlerle ilişkimiz bile çocuğumuzu etkileyecektir)



    Rad Suresi 28. Ayette; 'onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur' ayeti çocuk yetiştirirken de bize örnek olmalı çocuğun her dönemde zikirle muhatap etmeliyiz.(taa karmızdayken başlayarak)





    0-3 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    Yeni doğan bebeklere; ezan okuruz. Bu ona secde eğitiminde hayatı boyu rehberlik ediyor.

    Bu ezanla "ey küçük bebek Sen dünyaya ne için geldin biliyor musun? Sadece bu çağrıya icabet etmek için geldin, başka bir gayeye bunun önünü asla geçirmeyesin, başka şeyler için namazını asla terk etmesin, Allah'ın arzusu önünde başka Arzuları geçirmesin" demektir..



    Daha sonraki yeni doğan sünnetleri; tahnik,Akika kurbanı,saç tıraşı ve ağırlığınca altın, isim koyma, emzirirken duygularımıza ve yiyeceklerimizde haram karıştırmama ve bol bol dua..




    0-3 yaş döneminde; çocukların etrafı keşfederken bazen zarar verebilecek unutulmamalı, çocuğumuzu korumalıyız, onun ritmine ayak uydurmalıyız, yapabileceği işlerde desteklemeli zararlı örneklerden korumalıyız.



    Kendimizi güzel örnek yapmalıyız, yanında dedikodu ve ahlaksızlık içeren hiçbir konuşmaya yer vermemeliyiz.

    Bu açıdan televizyona çok dikkat etmeliyiz.



    Çocukların ibadetlere karşı isteksiz ve gevşek insanlarla vakit geçirmemesi için elimizden geleni yapmalı bu konuda tedbirler almalıyız.



    Eğer çocuğun yakınlarında olumsuz etki bırakmasından endişe ettiğimiz biri varsa o zaman çocukla kuracağımız yakınlık dozunu daha fazla artırmalıyız.

     Burda yeterince iyi olursak, çocuk sevinç ve coşkuyu anne ve baba ile hissettiği sürece dışarıdaki olumsuz etkiler zaman içerisinde önemini kaybeder.



    Çocuğumuzu eğiten bizim duygularımızdır.

     Yani sen sevinçle namaza gidip, huşu içinde namaz kılıyorsan, Ramazanı sevinç havasında yaşıyorsan, zikrederken evladını seni görüyorsa bunlar ona çok güzel duygu geçişleridir.


    Çocuk ilk konuşmaya başlayınca eğitimde başlamalıyız.(la ilahe illallah?Allah ismi,esma-ül Hüsna önceliğimiz olmalı sonrasında Allah'ın rahmeti gördüğümüz her şeyden örneklendirerek Tefekkürü öğretmeli, yine beğendiği şeyler üzerinden Allah hatırlatmalıyız.

    Allah'ın sınırsız gücüne dikkat çekmeliyiz.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus biz Allah'ı doğru temsil edemezsek çocuk Allah'ı yanlış tanıyabilir. Ve Allah'ı yanlış tanımak başkalarına yanlış tanımaya da benzemez bunun için Lokman Hekim'in oğluna nasihatleri bizim için çok güzel örnektir.)





    3-6 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    3-6 yaş döneminde; bu yıllar onun kişiliğinin şekillendiği yıllardır.

     O yüzden buradaki kusurlar geri dönüşü olmayan zararlar doğurur.

    Bunun için ailemizde belirgin bir İslami atmosfer olmalıdır.

    Çocuğu Kur'an'a özendirmeliyiz,evladımız bizi 5 vakit nafile ve gece namazları kılarken görmeli.



    Bebeklikten başlayıp 6 yaşa kadar dönemde çocuk sevgiye doyurulmalı.

    Sevgi, bağlanma, saygı gibi asli duyguları düzgün yerleştirmeliyiz ki ileriki yaşamında bütün hayranlık ve ilgisini Allah'a yöneltebilsin..

    Bunun için sevdiğimizi açıkça söylemeli, kucaklayıp öpmeli, başlarını okşamalıyız.



    6 yaşına kadar öğrendiği şeyler sonraki hayatının binasının temeli olacağı için bilinçaltı çok güzel doldurmaliyiz.



    Bizim kıldığımız namazlar izletilmeli,bunları bilinçaltına kaydetmesine izin verilmeli, yanında dualar, cemaat ve  huşu içinde kılınan namazlar, abdest ve namaza konu alan çeşitli kitaplar, namaz içerikli hadisler için yazılan defterler, oyunumuzda namaza önem veren oyunlar, namaz içerikli şiirler ile çocuğun bilinçaltı doldurulmalı.


     


    İlk konuşmaya başlayınca la ilahe illallah sonrasında kur'an-ı Kerim'den İsra 111 ayeti ezberletmeliyiz.



    Ibadet eğitiminde önce kime ibadet edileceği öğretmeliyiz ve burada yavaş ama temkinli ve sağlam adımlarla gitmeliyiz. Bir seferde bütün bilgileri yüklememeliyiz.



    İlk eğitim " la ilahe illallah"tan başlamalı dedik yani çocuğumuz;

     Allah'tan başka yaratan rızık veren ve gözetip idare eden olmadığına inandırmalıyız(yani rububiyetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeli)


    Yaratan Allah olduğuna göre bütün hayatımızı onun istediği gibi yaşamak zorunda olduğumuzu başka seçeneğimiz olmadığını bütün hayatımızın ibadet olduğunu bilmeli(Yani uluhiyetin Allah'a ait olduğunu kabul etmeli.)

    Esmaül Hüsna ile Allah'ın bütün isimleri sıfatları örneklendirilmeli.

    Burada Peygamberimizin yeğeni olan Abdullah ibni Abbas adındaki çocuk sahabe ile yolculuğundaki hadisi şerifi rehberimiz olmalı.

    Öncelikle Emir ve yasaklara mutlaka riayet etmesi gerektiğini öğretmeliyiz.

    Yani; eğer Allah sana bir nimet vermeyecekse bütün insanlar bir araya toplansa da onu elde edemeyeceğini,ne beklersen Allah'tan beklemelisini ve sadece Allah'tan korkmalısını, Allah dilemedikçe kimsenin zarar veremeyeceğini sürekli hatırlatmalıyız. Ayrıca Ümit sevgi ve korku bunları önce kendimizi iyice anlayıp sonra çocuğa bunları güzelce aktarmalıyız.



    Evde abdest ve namaz içerikli piyes ve dramalar oynamalı,Kur'an öğretme, evde peygamber ve sahabe sevgisi ile karakterlerinin oturmasını sağlanmalıyız.

     Akıllı telefon ve tabletlerden uzak tutmak ve evimizde sürekli açık duran sohbet dersleri çocuğun eğitimi için çok önemlidir, unutmayalım.


    Bu yaşta ayrıntıya girmeden her şeyin genel hatları öğretmeliyiz.

     Kısa açıklamalarla telkin yeterlidir. Gün içerisinde sık sık namaz bizim en önemli görevimizdir,müslüman olduğumuz için namaz kılarız gibi kısa cümleler kurarak kesin mesajlar göndermeliyiz.


    Çocuğun bir oyun gibi bizi taklit yeteneğinden namazda abdest ve diğer ibadetlerde faydalanmalıyız..


    Onunla namaz içerikli oyunlar oyun oynamalıyız tek başına oyuna terk etmemeliyiz.



    7-9 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    7-9 yaş arasında;

     rol model olmalıyız. Çünkü bu yaşta çocuk etrafta olup biteni ilk kez anlamaya başlar.

    7 yaşında ilk namaz ile tanıştırmalıyız.

     Bunu yaparken namaz günü adıyla yaş pastalı özel bir kutlama ilanı yapılmamalı.

    Çünkü namaz tek kişilik bir eylemdir ve iç alemde beslenir. Namaz günü yapıldı diye namaza ihtimamı gösterilmesini beklememeliyiz. Ayrıca çocukta anlık oluşturulacak doyum onun namaza ihtimam göstermesine mani olabilir,gelen davetliler tarafından henüz hak etmediği takdiri gören çocuk iç doyuma ulaşabilir ve namaz günlerinde abartılı takdir ve şişirilmiş itibar egoyu dengesiz bir şekilde besler.Bu da çocuk için doyum olabilir.

     Çünkü namaz 1 günlük pasta toplantısı olmanın çok uzağında Ömürlük bir eylemdir.



    Ilk namaz olarak sabah namazı olabilir.Çünkü güneşin doğuşuna yakın olan vakitler en kıymetli vakitlerdir.Bu yüzden bu uygulama faydalı bir uygulama olur.


    Erkek çocukları için ilk namaz camide kaldırılması da güzeldir.


    Çocuğa namaza götüren şey şölen ya da etkinlik değil namaz kılan ev halkını görmesi ezanın dinlenmesi ve cemaat olmalıdır.


    Çocuğumuza sağ ve solundaki meleklerin tanıtmalıyız.



    Anne-baba olarak  çocuğun ibadete ihtiyacı olduğunu unutmamalı ve ertelememeliyiz..



    Çocuğumuza gününün nasıl geçtiğini anlatmayı adet haline getirtirsek, sonrasında Allah'a tekmil vermeye alıştırılır. (Yani çocuk namazla Allah'a ifade vermelidir.)



    8-11 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ



    8 -11 yaş arasında;

    Artık Çocuklar namaz kıl çağrısından çok namaz kılış şekli ile ilgili bir yaşa gelmiştir.


    9 yaş çocuk eğitiminde kilit yaştır. Eğer anne baba olarak biz  ibadette aksaklık yaparsak,çocuğun manevi dünyası tamamen sarsılır.

    Anne baba olarak en büyük derdimiz namazsa çocuk da bunu dert edinir…



    10 yaş çocuğun gördüğü ve seçip beğendiği değerlere sıkıca bağlanma yaşıdır artık soyut işlemlere geçilmeliyiz.


    Cennet cehennem melekler gibi görünmeyen alemde ki bütün her şeyi yeniden anlatmanın tekrar bilgilendirmenin faydası olacaktır.Çünkü bu yaşta daha iyi anlayacaktır. Niçin namaz kıldığını,kılmayan kimsenin nasıl bir sonuna karşılaşacağını önceki anlatımlardan daha gerçekçi bir üslupla anlatmamız gerekmektedir.



    Anne baba olarak henüz mesul değil yanılgısına kapılmamalıyız.

     Çocuğu doğduğu andan itibaren ibadet aşkıyla büyütmeliyiz.



    Nasıl olsa büyünce kılacak gibi bir yanılgıya da asla düşmemeliyiz.

     O büyüyünce kılacak peki sen ne yapacaksın?Senin anne babalık görevini ne olacak?

     


    10 yaşa özel tavsiyeler;

    Öncelikle sınırsız sevgi ve merhamet yani sağlıklı iletişim kurmalıyız. Çünkü Rahman'a itaate çağırmak ancak rahmetle olur.



    Namaza çağırırken kullanılan ses tonu ile dikkat gerekir sabırla davranmalıyız.

    'Kalk hemen namazını kıl' yerine 'Vakit girdi yavrum haydi namazımızı kılalım'.

    'Senin namaz kılacağın yok ben hatırlatmasam,geçip gidiyor' yerine 'bakalım namazı ilk hangimiz hatırlayacak?'

    ' Aklın başında bile değil namaz vakitlerini bile bilmiyorsun' yerine 'namaz vakitlerini bilmemen çok normal Ben de senin gibi iken bilmezdim ama ara sıra saate bakıversen bence benim öğrendiğim yaşlardan daha önce öğrenebilirsin'tarzında daha olumlu yaklaşımlarla namaza sevk etmeliyiz.



    Disiplini elimizden bırakmamalıyız. Ne gevşek ne de çok sıkı bir disiplin olmalı bu.



    Doğru disiplin yönteminde; ne sürekli kontrol edici bir baskı vardır nede kuralsızlık ve aşırı özgürlük..

    Çocuk sorumluluklarını bilir, evde kendisini ne patron olarak hisseder ne de silip kalır.

    Disiplin otorite değil rehberliktir,kurallar belirlenmeli çocuk uygulama konusunda fikir vermelidir,çocuğa aile içinde görev ve sorumluluklar verilmelidir, çocuğun öğrendiği doğrulara kendisinin sahip çıkmasına teşvik edilmeli ona serbest alan verilmelidir, rehberliğe devam ederek tabii ki çocuğa olduğu gibi sevilip kabul gördüğünü anlamalı ki anne babasının kendisini yönlendirdiği kurallar konusunda anne babaya öfke duymasın..

     Çocuk yaptığı hataların sonucu ile yüzleştirilmekten kaçınılmalı.

     Gün içerisinde çocukla mutlaka en az 20 dakika birebir sohbet edilmeli  özel anlar yaşamaya dikkat edilmeli, düzenli olarak birlikte yaşına uygun oyunlar oynayıp aktiviteler yapmalıyız.Çocuğun bize  öfke biriktirmesini fırsat vermemeliyiz.



    Çocuğun manevi gelişimi için ilk şart aile içi uyumdur. Unutmayalım; büyük ağaçları ancak büyük sarsıntılar yıkabilir ama taze fidanlar küçük rüzgarlarla yıkılabilir. Hatta kökünden bile kopabilir.



    Düzenli kılacağı namazlara hazırlanmak için abdesti çok güzel anlatmalıyız.


    Çocuğumuza kıldığı namaz için ödül vermemeliyiz.Çünkü ödülü Allah verecektir. Ödülle namaza alışan çocuk ödülden vazgeçildiğinde namazdan davaz geçebileceğini sanabilir..



    Çocuğa namaz kahramanı olduğunu hissettirmeliyiz.



    Namazı ezan okunur okunmaz kılmaya ve kıldırmaya gayret etmeliyiz.


    Çocukta zaman bilinci oluşturmak için onu ara sıra saati sorup zamanla ilgili göndermeler yapıp gün içerisinde yapacağımız belirli bir etkinliği namaz vaktine göre ayarlayabiliriz,saat kullanımına, kendi saatine, değişen namaz vakitlerini takip etmesine yardımcı olacak takvim yaprağı gibi şeylere dikkat ederek zaman bilinci oluşturabiliriz.



    Çocukların rutin işlerini belli bir namaz vaktine ekleyerek, her vakit namazı belirli bir eyleme bağlayabiliriz.

    (Okuldan geldikten sonra ellerini yıkamak için girince abdest almayı öğretmek ve Cemaatle namaz kılmak şu vakit namazdan sonra şunu yapacağız gibi)



    Evin her köşesinde namaza vurgu yapmalıyız. Belirli görseller tesbih seccade namaz başörtüsü takkesi gibi namaz sembolleri ile hafızalarına kazanmalıyız.

     Günlük namazlarımızı çocukların güleceği yerde kılmalı, namazı kenar köşe ibadeti olmaya mahkum etmemeliyiz.



    Anne baba olarak namazımızı takip ettiğimizi çocuklara sezdirmeliyiz..



    Ev içi etkinlikleri namaz saatine göre ayarlamalıyız.



    Çocuklara özel bir Mescit yapabiliriz.



    Her gün mutlaka bir namaz kahramanı hikayesi okuyup, hatta kendimiz bir hikaye oluşturabiliriz.Normal bildiğimiz hikayeleri de bu şekilde şekillendirebiliriz.



    Çocuk namaza iyice alıştıktan sonra bu evin içerisinde yoğun bir namaz gündemi oluşturmalıyız.

     Özellikle 40 gün hadisine dikkat etmeliyiz.



    Evden çıkarken çocuklara namazı tembih etmeli,onu dualarla uğurlamalıyız, çantasına namazı hatırlatıcı eşyalar koyabiliriz.



    Namazla ilgili ayet ve hadisler ezberleyebiliriz. Bunlara örnek;

    1.Namaz dinin direğidir terk eden dininin yıkmış olur.

    2.namaz her hayrın her iyiliğin anahtarıdır.

    3.müminin nuru ve beyazlığı abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.

     4.bizimle kafirler arasındaki temel fark namazdır namazı terk eden kimse küfre düşer.

     5.namazın farz olduğuna inanıp eksiksiz kılan cennete gider.

    6. Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.

    7.Dua rahmetin abdest Namazın Namaz cennetin anahtarıdır.

    8.namazın yeri vücutta başın yeri gibidir.

     9.Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır, namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir, namazı düzgün değilse hiçbir ameli kabul edilmez.

    10.kim sabah akşam camiye gider gelirse,her gidip gelişinde Allah o kimseye cennetteki ikramını hazırlar.




    Evde Cemaatle namaz kılmaya dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuk tek başına kıldığı namazda yakalayamadığı bazı duyguları cemaatte hissetmeye başlar.



    Erkek çocuklarına Cami alışkanlığı kazandırmalıyız.


    Namaz kılmayan kişilerle mesafeli durmalıyız.


    Dışarıdan alınacak desteği hafife alma almamalıyız. Çünkü çocuk evdeki gündemin devamını dışarıda da bulmalıdır.

     Mesela gençliğe adım atmak üzere olan çocuklar sık sık izledikleri filmlerden, telefonlar vesilesi ile her gün izlemeye maruz bırakıldıkları videolardan eğitimlerini alırlar.Siz bunları zararsız görebilirsiniz ama çocuğun beyni bunların en zararlı kısmı ile şekillenir.



    Yatsıdan sonra uyumayı alışkanlık haline getirmeli ve uyanmak için uyumalıyız.



    Abdest eğitimine küçük yaşlarda başlayıp, elini yüzünü yıkamaya giden çocuğa eğlenceli bir abdest merasimi yapabiliriz.Gece yatmadan önce abdestli yatmaları tavsiye etmeliyiz, abdestsiz namaza teşvik etmemeliyiz.



    Ezanı duyduğumuz zaman hep beraber dinlemeli ve faydaları hakkında konuşmalıyız. Çünkü Ezanı dinlemek görülmeyen imanla alakalı bir faydadır,ezan sonunda dediğimiz La havle vela kuvvete illa billah; "Allah'ım sen beni önemli bir göreve çağırıyorsun, ben de bu görevi mutlaka yerine getireceğim. Fakat Bütün güç ve kuvvetler senden olduğu için bu çağrıya icabeti kolaylaştıracak da sensin, bana bu çağrıldığım vaktin namazını eda etme imkanı ve kolaylığı ver" demektir..

     Bunu konuşmalı ve gündem yapmalıyız..



    Biz ezana özen gösterirsek bu çocuğun dikkatinden kaçmaz.



    Ezan duası ve manası hakkında konuşmalıyız.





    "Çocuklarınıza 7 yaşına geldiklerinde namazı öğretiniz,Eğer 10 yaşına geldiği halde kılmazlarsa onlara dövünüz" hadisi şerifini uygularken buradaki dövmenin; 

    -eline ya da kaba etine hafifçe vurmak şeklinde olduğunu ve 

    -ancak bebeklikten itibaren kendisine inanç eğitimi verilmiş, 

    -7 yaşında namaza başlatılmış ve 

    -10 yaşına kadar düzenli bir şekilde namazı takip edilmiş,

    -alışması sağlanmış çocuklar için geçerli olduğu unutulmamalıyız.!!!!


    -Bu uygulama 7 yaşındaki alıştırma döneminde sert ve baskı ile namaz öğretilmiş kendisine namaz sevdirememişsek,doğru bir şekilde anlatılmamışsak  bu hadis bizim için geçerli değildir.


    -Namaz asla dayakla ve sert musluklu öğretilmez.


    - Bu uygulama çocuğu hem dünyasını hem de öteki alem için karşılaşacağı daha büyük cezalardan koruma maksadı taşır bunu unutmamalıyız.


    -Bu hadis anne-babalara namazın ehemmiyetini tam anlamıyla kavratan bir hadis olmalıdır.


    -Basit meselelerden dolayı dayak yemiş bir çocuk buradaki uyarıya hiçbir anlam yüklemez..


    -Buradaki dövme hakkında;

     7 yaş öncesi çocuğa vurulmaz,

     dayak eğitim maksatlı olmalı,

     öfke boşalması şeklinde değil..

     Eziyet ve yaralama olmamalı, kasıtsız ve unutarak yaptığı davranışlar sebebiyle çocuk dönmemeli, vurulacak yerler çok sınırlı;baş yüz karın ve kasıklarda asla vurulmaz haramdır.

    üçten fazla vurulursa kısas gerekir. hafifçe ya da bükülü mendille ya da ince bir çubukla dövmeye müsaade vardır.


    -Döverim de severim de mantığı, bizim çocuğumuz da olsa bir şeyi değiştirmez.

     Allah onları bize vermişse emanet olarak vermiştir bunu unutmamalıyız.


    Çocukla hakaret,eleştiri ve aşağılama yerine motive edici şekilde konuşmalıyız.



    Aceleci olmamalıyız, tutarlı olmalıyız, yorulmadan çağırmaya devam etmeliyiz. Namaz hakkında konuşmak için ortam göz etmeliyiz.



    Nasihat  etmeliyiz ama kısa konuşmalar halinde.

    -Nasihat verirken çocuğun dinlediğinden ve tüm kalbiyle sizinle olduğundan emin olmalı, nasihat ederken dozunu kaçırıp süreyi uzatmamalıyız. Çocuğun kalbi ve kulağı başka yerde iken nasihata devam etmemeliyiz. Çocuğun nasihat alacak kişi sevmesini sağlamalıyız.

    Öncelikle Biz nasihatımıza inanmalıyız ve kendimiz uygulamalıyız.

    Nasihat ettiğimiz şey 3 cümleyi geçmemeli,nasihat somutlaştırılmalı,

    0-6 yaş döneminde konuşmaktan faydalanmalı,

    nasihatlerimizi nedeni açıklanarak söylenmeli ve çocuğun aklı nispetinde açıklanmalıyız.

     Çocuğa fikirleri sorulmalı, hemen sonuç beklememeli çok fazla uyarmamalı, emir vermemeliyiz…


     Ve unutmamalıyız ki çocuklar da bize nasihat eder onları dinlemeliyiz.



    Sürekli şunu  söylemeliyiz; senin ilk görevin kulluk. Sen Allah'ın kulusun ve kulluk için yaratıldın.

     Çocuklar bunu anladıktan sonraki aşama 'evladım daha iyi ibadet etmek için yeriz, ibadet için gerekli olan sağlığımızı korumak amacıyla evler ediniriz, bütün bu dünyevi işler Allah'a kulluğumuza hizmet ettiği sürece faydalıdır,değilse dünyaya kulluk etmeye başlarız,Allah muhafaza' demeliyiz.



    Çocuklara 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusu yerine 'ne için yaşıyor ve ne için büyümek istiyorsun?' diye sormamız lazım.



    ÇOCUĞUN İRADE GELİŞİMİ (nefis terbiyesi) için ona yardımcı olmalıyız.



    Günahlardan kaçınmalı ve çocuğumuzu buna şahit etmeliyiz.


    Kendi istek ve arzularımızı dizginlemeli ve buna da şahit etmeliyiz.


    Her canımızın istediğini yememeliyiz.Oruç tutmaya özen göstermeliyiz.


    Her gün yapılan şeyleri bazen terk edip çocuğu da buna alıştırmalıyız.


    Zoru başarmak gibi bir hedefimiz olmalı ki irademiz kuvvetlensin.


    Tefekkür, düşünme, iradeyi kuvvetlendirir.

     Her fırsatta tefekkürden yararlanmalıyız.



    İrade eğitimi doğumla yani bebeklik döneminde başlar. Anne bebeğin ihtiyaçlarını karşılarken bunu ertelemeden, zamanında ve güler yüzle yapmalıdır,çocuk 0-3 yaş döneminde yapmak istediği basit işlerde engellenmelidir,evde katı olmamak şartı ile beraber bir disiplin olmalıdır..



     

    Çocuk 7 yaş öncesinde kıldığı namazlarda hissettiği coşkuyu hayatının sonraki her döneminde hatırlar. Çünkü kendi iradesini kullanarak namaza gelmiştir artık. Ama 6 yaşına kadar namazı sevmez ve kılma isteği duymazsa bu onun ibadet eğitimi için bir eksikliktir ve eğitim boşluğundan söz edilir.



    Çocuğun kendi iradesi ile ömür boyu namaz kılması için şunlara dikkat etmeliyiz;

    1.Bütün duygusal ihtiyaçlarını karşılamalı, koşulsuz sevgi ve gerekli aile bağını kurmalıyız.

    2. ibadetin içerik ve ruhunu öğretmeliyiz.

    3.kıldığı namazlar için ödül vermemeliyiz. 

    4.çocuğa ev içinde görev ve sorumluluklar vermeliyiz ki Zaman zaman kendi başına iş yapmasını alışsın tek başına namaz kılmaya teşvik edilsin.

    5. çocuğa verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmeyi öğretmeliyiz.

    6.Televizyon ya da bilgisayar oyunlarına dikkat etmeliyiz. Henüz bağımlılık oluşmadan engel koymalıyız.

    7.çocuğun basit kararlar almasına izin vermeliyiz.

    8. ona aktif roller vermeliyiz.



    Namaz kılanların cömert, Allah korkusu dolu, İffetli, emin, istikrarlı kişiler olduğu olması gerektiği çocuğa anlatmalı ve hissettirmeliyiz.



    Çocukta namaz kılmaya karşı bir inatçılık varsa ailesi ile güven bağı oluşturulmamış demektir.

    Bu yüzden çocukluk döneminde çok fazla vakit geçirmeye ve eleştiri ve nasihat içermek sizin birkaç saat sohbet etmeye,sık sık kucaklayıp öpmeye, yakın temas kurmaya, özel aktiviteler ve geziler düzenlemeye dikkat edilmeliyiz.


    Çocuk da namaza karşı inatçılık oluşmuşsa bilinmelidir ki bu namazda ilgisi olmayan bir şeydir.

     Namaz hiçbir zaman temel problem değildir. Temel problem ne ise onu bulup çözmek lazımdır.


    Bazı durumlarda yardım almak gerekir, uzman kişiden yardım almaktan çekinmemeliyiz.



    Namazlarımız da öncelikle kendiniz huşuyu yakalayıp çocuklarımıza da huşu hakkında sohbetler etmeliyiz.İlk Fatiha suresini öğrenmek ve Fatiha hakkında konuşmak olmalıdır.


    Huşu ile kıldığımız namazların model etkisi olduğunu unutmamalıyız.


    Huşuya mani bir sebep; iç huzursuzluğudur. O yüzden kaygı endişe ve huzursuzluğu ortadan kaldırmamız gerekir.

    -Bunun için Bebekken her acıktığında fazla ağlatmadan doyurmalı, korku duyacağı ortamlardan korumalı, yalnız bırakmamalı, toplum içerisinde küçük düşürmemeli, hakaret ederek onu rencide etmemeli, o üzülürken sevinir gibi bir tutum sergilememeli, bir uyarı veya ikaz anında ezici bir bakıştan kaçınmalı,başkalarıyla  konuşurken çocuğun ortaya koyduğu becerileri küçümsememeli, alaya almamalı, ortamlarda yaşıtı olan birini fazlasıyla övmemeli, toplum içinde hak ettiği itibarı sağlamalı, sevmediği şeyleri yemeye ve içmeye zorlamamalı, kardeşler arasındaki haksızlığa dikkat etmeli,adaleti öne çıkartmalı, kötü bir vasıf veya ahlakla yaftalamamalı, kazandığı herhangi bir başarı karşısında onu aşırı yüceltip,başarısızlık karşısında dışlayıcı ve küçültücü tavırlar sergilememeliyiz.



    Huşu ile namaz kılmak için gece namazlarına ve abdeste çok dikkat etmeliyiz.


    Anne baba olarak henüz anne karnına yerleşmeden ruh terbiyesi ve niyetimiz ile işe başlamalıyız.(Hz Meryem'in adanmışlığı gibi)



    Ama çocuğumuz doğmadan önce böyle bir niyet etmediysek,  her gün 'çocuğum daima ibadetlerine düşkün olsun, Allah'a karşı sorumluluklarına çok titizlik göstersin,müslümanlara önderlik etsin' diye ıçimizden geçirmeliyiz (sessiz bir şekilde)

    çocuklarımıza her bakışta bu dua ile bakmaliyiz.

     İnanın çocuk bazen sözlerle, bazen de gözlerle terbiye edilir. 



    Çalışmalı, gayret etmeli ve görevi hakkıyla yerine getirdikten sonrasına artık Allah'a bırakıp tevekkül etmeliyiz.



    Evlat yetiştirmeye  dua ile başladığımız gibi her zaman, her daim ve sonunda da duaya sarılmalıyız.


    dua mahallenin küçük çocuğunu bir ümmete önder yapar unutmayalım!


    Unutmayalım duamız olmasa Rabbimizin katında ne ehemmiyetiniz olurdu ki?(Furkan 77)
  • 920 syf.
    ·10 günde·10/10
    https://i.ibb.co/K5SWZMj/IMG-7568.jpg

    Don Quijote : Herkese merhaba, ben Don Quijote, namıdiğer Mahzun Yüzlü Şövalye! 400 küsür yaşındayım. Yani şu an bu yazıyı okuyan herhangi birinden çok daha yaşlı bir kitabım. Bu 400 yıl içerisinde benden sonra çok şey değişti, içimde silahtarım Sancho Panza ile yaşadığım serüvenleri anlatmama rağmen bütün romanların başlangıcı sayılabilirim.

    Derken, o anda bu incelemenin esas yazarının Seyyid Hamid 1000kitapcani olduğu anlaşılır. Fakat Don Quijote'nin asırlar boyu konuştuğuna kimse inanmayacağından ötürü ve yakılıp sansürlenmesinden korkulduğu için Don Quijote'nin serüvenlerini kendi ağzından aktaracağız. Şimdi onun serüvenlerine geri dönelim.

    https://i.ibb.co/89LbNPQ/IMG-7570.jpg

    Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa yel değirmenleri büyülendi ve size mi dönüştü?

    Kitaplar: Pek de öyle sayılmaz, sevgili Don Quijote. Aslında senden sonra yel değirmenlerine saldıran pek çok kitap yazıldı. Sen 17.yy'da engizisyona ve sisteme tek başına kaldırdın, bunun da adını yel değirmenleri koydun. Bizler de 19. ve 20. yy'ın yel değirmenlerine baş kaldıranlarız. Sen, tek başına yel değirmenlerine saldırınca bir şey olmamış olabilir. Ama kırmızı sakallı topal karıncalar içindeki şarkıyı keşfederse, Winston Büyük Birader'i sevmeyeceğini fark ederse, Katip Bartleby pasif direnişte bulunup ona edilen dikteleri yapmayı tercih etmezse, gecenin sonuna doğru yolculuk ettiğimiz besini militarizm olan bu hayatta silah ve kalem arasında kalırsak, biz de bir gün içimizde yel değirmenlerine karşı birlik olma inancını taşıyabiliriz!

    https://i.ibb.co/gd0N27C/IMG-7572.jpg

    Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de benim gibi olmayan sevgiyi, benle birlikte Dulcinea'mı aramaya mı geldiniz?

    Kitaplar: Tam olarak üstüne bastın efendim. Sen olmasaydın biz de olmazdık. Çünkü Aylak Adam olmayan sevgiyi arıyordu, Atılgan'ın dediğine göre öyle bir sevgi dünyada yoktu. Dostoyevski erken dönem eserlerinde sürekli ulaşılamayan Rus kadınını anlattı. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde serisinde bir insana mı yoksa bir zamana mı ait olduğumuzu araştırdı. Onun da senin gibi vaktini kaybettiği olmayan bir sevgisi vardı. Biz de aslında senden sonra, seninle birlikte kendi Dulcinea'mızı arayanlardanız!

    https://i.ibb.co/TcrqmZ6/IMG-7573.jpg

    Don Quijote : Dostum, aslında seni de tanımıyorum ama nedense sana karşı içimde bir sıcaklık oluştu. Neden dersin?

    Fareler ve İnsanlar : Çünkü içimde anlattığım George ve Lennie adlı karakterlere çok benzeyen karakter tasarımları kullanmışsın! Sen ve Sancho Panza arasındaki akıl-delilik, zeka-fiziksel güç, zenginlik-fakirlik karşıtlıkları aynı benim kitabımda kullandığım gibiydi. Çünkü sen Sanayi Devrimi'nin getireceği ve toplum hayatına etki edeceği o bütün tez ve antitezlerin başlangıcısın!

    O anda bu incelemenin yazarı olan Seyyid Hamid 1000kitapcani Don Quijote'yi kendisinden sonraki domino taşlarının yanına götürür.

    https://i.ibb.co/sRmF2Xk/IMG-7574.jpg

    Don Quijote : Aman, aman, aman! Devriliyorum, neler oluyor?

    Sefiller, Suç ve Ceza, Niteliksiz Adam : Edebiyat da bir domino gibidir Don Quijote. Sen ise roman dünyasının dominosunun ilk taşısın. Belki de sen olmasaydın Sefiller'deki devrim ruhu, barikat direnişleri ve Jean Valjean karakteri olmazdı. Sen olmasaydın Raskolnikov baltayı indiremezdi belki o kadına ya da Niteliksiz Adam'da Ulrich bir toplumun çöküşüyle birlikte insanların da kendi içindeki çöküşlerine şahit olamayabilirdi. Yazarların bir döneme ışık tutması gerektiğini biz senden öğrendik!

    https://i.ibb.co/LYgJZV3/IMG-7575.jpg

    Don Quijote : Sizler de kimsiniz, yoksa sizler de beni yazan Seyyid Hamid Badincani’nin yaptığı gibi el yazmalarından mı oluşuyordunuz? Sansürden ve yakılmaktan mı korktunuz?

    Gece, Ses ve Öfke : Tam olarak öyle değil, Don Quijote. Aslında postmodernizmin oluşmasını da bir nebze sana borçluyuz. Çünkü Cervantes yerine kitabını yazan başka bir isim kullanman aslında senin roman dünyası ile gerçek dünya arasına bir katman koyduğunu, yani üstkurmacayı yansıtıyor. Metinlerarasılık, üstkurmaca ve postmodernizmin başlangıcını biz senden öğrendik!

    https://i.ibb.co/zGLGcBs/IMG-7576.jpg

    Don Quijote : Sizler de kimsiniz, Sancho sen tanıyor musun bunları?

    Sancho Panza : Hayır efendim ama gözüm bir yerden ısırıyor açıkçası, bu kitaplar da büyülenmiş olabilir.

    Dava ve Şato : Yok, yok. Biz büyülenmiş olanlar değiliz. Büyülü olan kitaplar birazdan gelecek. Sancho, aslında senin bizi tanıman gerekirdi. Çünkü biz de senin yaptığın valilik gibi içimizde ideal bürokrasi ve devlet düzenini, insanın bu siyasi düzen arasında kaybolmasını ve insanın kendi davasını bir ruh şatosunda aramasını anlatmıştık. O yüzden Seyyid Hamid'i Max Brod'a çok yakın görüyoruz diyebiliriz.

    https://i.ibb.co/fGLZJhg/IMG-7577.jpg

    Don Quijote : Size kanım çok ısındı, neden oldu bu sizce?

    Cardenio : Ben zaten senin içindeki Cardenio karakterinden esinlenme bir oyunum, sevgili Don Quijote. O yüzden olmasın?

    Sis : Benim de yazarım aslında senin gibi ana karakterim olan Augusto ile konuşmuştu. Sen de içinde Don Quijote'nin iki cildinden ilk kitabı okumuştun, hatırlasana Don Quijote! Hatta Unamuno'nun kendi yazdığı türe "nivola" demesi ve o güne kadarki türlere tamamen eleştiri sayılabilecek bir tür ortaya koyması gibi, sen de şövalye romanlarına, Doğu öykülerine, Bizans romansına ve çağın edebiyat anlayışına tepki olarak bu kitabı yazmıştın!

    https://i.ibb.co/sytS5Gk/IMG-7579.jpg

    Don Quijote : Dostum Sancho, işte bu kitaplar gerçekten de büyülü. Bu kitaplardan bana aşırı büyü geçiyor şu an!

    Yüzyıllık Yalnızlık, Sevgili Arsız Ölüm : Tam da doğru noktaya bastın Don Quijote, atın olan Rocinante'yi o noktadan çek! Çünkü bizler, içimizde, büyülü gerçekçilikle birlikte tuhaf olanın sıradanlaşmasını anlattık. Senin mağaraya inme serüveninde yaşadığın gerçek ile hayal arasındaki uçları, biz de karakterlerimize yaşatmak istedik. Edebiyatın büyüyle ve halklar arasında anlatılan batıl inançlar, efsanelerle birlikte daha yükseğe ve özgünlüğe kavuşabileceğine inandık!

    https://i.ibb.co/fMqQk3q/IMG-7578.jpg

    Don Quijote : Ah, offf! Ne yapıyorsun, sen de kimsin? Niye bana vuruyorsun??

    Otomatik Portakal : Ben şiddeti anlatmayı senin sayende öğrendim Don Quijote. İçimde anlattığım şiddet kültürü ve senin girdiğin her mekanda sana atılan dayakları tamamen senden çektim aldım ve içimdeki karakterlere uyguladım. Çünkü bunu çok sevmiştim.

    O anda bütün kitaplar : Sen bize modernizmi, postmodernizmi, distopyayı, büyülü gerçekçiliği, Kafka'yı, Dostoyevski'yi, Robert Musil'i, Marcel Proust'u, Marquez'i, Unamuno'yu, Yaşar Kemal'i öğrettin Don Quijote! Sana çok şey borçluyuz. Senin bu yaptığın iyiliği hiçbir zaman unutmayacağız.

    O anda Seyyid Hamid 1000kitapcani, bu incelemenin sonunun gelmesi gerektiğini anladı. Çünkü Don Quijote, bütün bunları duyduktan sonra amacına ulaştığını anlamıştı. Bütün o şövalye romanlarına ve engizisyona korkusuzca karşı çıkan bu Mahzun Yüzlü Şövalye artık huzur içinde uyuyabilirdi.
  • .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .
  • 536 syf.
    Gustave Flaubert: Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi

    Kitabın Arka Kapağından

    Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. On dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

    “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” [Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869]

    “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikâyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.” [Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı]

    “Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekâlâ Duygusal Eğitim olabilirdi.” [Marcel Proust]

    Gustave Flaubert

    1821 yılında doğmuş olan Flaubert (ölümü 1860), Madam Bovary’i 35 yaşında yazmıştır. Duygusal Eğitim’i ise 23 yaşında bitirmiştir (kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre Flaubert bu kitap üzerinde neredeyse 25 sene çalışıp 1869’da yani 48 yaşında yayınlamıştır). Romanda kendi hayatından esinlenmeler vardır. Kendisi de Frederic gibi hukuk eğitimini yarım bırakmış ve aynı onun gibi kendisinden yaşça büyük evli bir kadına neredeyse hayat boyu büyük bir aşkla bağlı kalmıştır (1836’da Trouville sahilinde tanıştığı, o sıralar 26 yaşında ve evli olan Bayan Elisa Schlésinger).

    Romanın Konusu

    Frederic isimli aristokrat bir gencin yaşamı ve karakterinin değişimi verilirken diğer taraftan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu gibi Avrupa’nın siyasi olaylarına da yer verilmiştir. Kitabın sonunda Philippe Desan’ın “Falubert’in Duygusal Eğitimi’ne Dair Bir Okuma” başlıklı sonsözü vardır. Bu yazıya göre, Flaubert de kitabında tarihi olaylar ve kişilerin kendi roman kahramanlarını gölgede bırakacağı endişesini yaşamış, bu nedenle tarihi olayları oldukça yüzeysel vermeye ve bunları roman karakterlerinin sohbetleri dışına taşırmamaya gayret etmiştir. Frederic babasını kaybetmiştir, annesiyle zengin ve mutlu bir hayat sürer, asil olmalarına rağmen servetleri sınırlıdır, annesi Frederic’in hukuk okuyup yüksek mevkilere gelmesini arzular. Frederic narin yapılı ve duygusal bir çocuktur, en yakın arkadaşı ise; ne zengin ne de asil olan ancak hırslı ve mert biri olarak tanınan Deslauriers’dir. Birlikte hukuk mektebine başlarlar, Deslauriers okulu bitirir, doktorasını da yapar ve avukat olur. Frederic ise bir gün vapurda Madam Arnoux’yu görür. Bu kadın kendisinden belki 10 yaş büyüktür ancak ondan çok etkilenir, kadının yanında iki küçük çocuğu da vardır. Sırf onun izini kaybetmemek için kocasıyla tanışır, adamın sanat eserleri sattığı bir resim galerisi vardır. Kadının eşi onu dükkânına davet eder. Frederic’in sürekli ziyaretleri sonrasında kendisi birden Arnoux’ların aile dostu olup çıkar. Bay Arnoux’un çapkın bir adam olduğunu gördükçe ve bir de Rosanette diye bir metresi olduğunu öğrenince, Madam Arnoux’a yakınlığı artar. Ne var ki bu kadın ulaşılmazdır, Frederic’in ilanı aşk çabalarına karşılık vermez hatta anlamazlıktan gelir. Frederic ise aşka âşıktır, içindeki bu tutkuları doyasıya yaşayacağı bir kadın aramaktadır. Bu sırada Bay Arnoux ile bozuşan Rosanette ile yakınlaşır. Bu kadın cahil, kaba, bayağı olsa da çok güzeldir. Kalbi bir kelebek gibi uçup duran Frederic’i bu bir süre oyalar. Bir taraftan Frederic bir işin ucundan tutmaya da çalışmaktadır. Hukuk eğitimini bırakmıştır ancak kültürlü bir gençtir. Bir konuda kitap yazmaya kalkar, sonra politikaya atılmaya karar verir. Ancak bunlardan sonuç alamaz. İlişkilerini de çıkarları doğrultusunda ayarlar. Can dostu Deslauries ile ilişkisine sınır koyar, çünkü bu genç, sınıfça kendisinden düşüktür. Bir ara Frederic’e amcasından miras kalır, bu rahat yaşayabileceği kadardır. Zaten çok fazla lüks harcaması vardır. Annesinin evinde Roque baba isminde zengin ama asil olmayan bir adam komşularıdır. Bu kişi soylu ve unvan sahibi Dambreuse ailesi için kâtiplik tarzı bir iş yapmaktadır. Roque babanın Louise isminde bir kızı vardır. Zamanında Frederic bu kıza ağabeylik yapmış, ona kitaplar okumuştur. Ancak bu kız şimdi evlilik çağındadır, kaba saba ancak güzel ve tutkulu bir kızdır. Nasıl olduysa bu kızın Frederic’le evlenmesi fikri gündeme gelir, Frederic düşüncesizce hareket eder her zamanki gibi, bu kızla evleneceği yolunda laflar söyler ve ardından Paris’e arkadaşlarının yanına döner. Genç adam düşüncesiz ve bencildir ancak çoğu zaman başkaları tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Madam Arnoux onun kendisine olan zaafını bildiğinden bunu kocasına yardım toplamak için kullanılır. Rosanette hem parası için hem de başkalarını kıskandırmak için kullanır. Deslauries ve diğerleri de parası için onu ellerinde tutmaya çalışırlar. Frederic çoğu zaman bunları görmez, özellikle kadınlara karşı zayıftır. Madam Arnoux ile aşklarını itiraf ederler ama kadın ne olursa olsun ailesine bağlı kalır, aralarında bir şey yaşanmaz. Rosanette’ten bebeği olur ama bu onun içinde hiç bir duygu oluşturmaz, hatta çocuk ölünce onun ölüm döşeği başında bile kocasını yeni kaybeden ve kendisine tutkun olan Madam Dambreuse ile evliliği sonucu ne kadarlık bir servete konacağının hesabını yapar. Ancak rahmetli Bay Dambreuse’un karısına hiç bir şey bırakmadığı ortaya çıkınca bu evlilik de suya düşer. Bütün bu olaylar sırasında kral yanlısı ve halkçı karakterler arasında siyasi sebeplerden darılma ve benzeri şeyler de olur, zaman zaman halk isyanlarına da kitapta yer verilmiştir. Roman uzun yılları kapsamaktadır, 1840’da başlar ve 1867’de son bulur. 1867 yılında ellili yaşlardaki Frederic durumunu şöyle anlatılmıştır:

    “Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabah ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; alışmıştı kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna.”

    1867’de bir gün Frederic yaşlıca bir adamken Madam Arnoux onu ziyarete gelir. Kocası ölmüştür, zamanında lüks bir yaşam süren bu kadının şimdi eskisinden çok farklı bir hayatı vardır. Buna rağmen kadın, zamanında Frederic’ten aldığı borç parayı getirmiştir, bu da o zaman Frederic’i parası için kullandığını düşündüğümüz kadını bize affettirmektedir. Sevgisinin saflığından emin oluruz, çünkü yaşadığı fakirliğe rağmen bu parayı Frederic’e hem de onun hiç ihtiyacı olmamasına rağmen getirmiştir. Aşklarından konuşurlar, Frederic ona hiç evlenmeyeceğine dair yemin eder ama bilir ki âşık olduğu kadın Madam Arnoux’dan çok, kendisinin hayalinde yarattığı bir kadındır, zaten ona sahip olamadığı için sürmüştür aşkı bunca zaman. Bu yüzden belki ona kendisini teslim etmeye hazır bu kadını alı koymaz. Aşklarından kalan Madam Arnoux’un ona verdiği bir tutam saçtan ibarettir.

    Son bölümde kitabın diğer karakterlerinin neler yaşadığından kısaca bahsedilir. En son olarak Frederic ve dostu Deslauries hayatlarına şöyle bir bakarlar:

    “İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frederic ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Deslauriers. Sebebi neydi acaba?
    -Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frederic.
    -Senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım sense fazla duygulu.
    Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar.”

    Çoğumuzun yaşlanınca; alın yazımızı, koşulları ve yaşadığımız çağı suçlayacağımız aşikâr değil midir? Bir taraftan da yaşamın öyle çok da hesaba gelmeyeceği aktarılmıştır. Kitabın en can alıcı kısmı, bütün romanın bir değerlendirmesi gibidir bu. Neredeyse aşk için yaşayan Frederic dört farklı kadınla şansını denemiş ve aradığını bulamamıştır. Üstelik te tüm bu kadınların ona âşık olmasına rağmen!

    Kitabın sonsözündeki Philippe Desan’ın makalesi: Flaubert’in romanı yazdığı sırada arkadaşlarına gönderdiği mektuplardan parçalar vardır. Romanla ilgili diğer kaynaklarda yapılmış bazı eleştirilere yer verilmiştir. Bunlar romandaki bölümlerin bir kısmındaki devamlılığın eksikliği ve tarihi olaylarla ilgili bir takım eleştirilerdir. Devamlılık eksikliği pek göze batmıyor olsa da, olaylar o kadar çok ki çoğu zaman konuşma olmayan kısımlarda kısa kısa paragraflar halinde, neredeyse özet olarak verilmiştir.

    Takdire layık olan durumsa; roman boyunca Frederic’in mizacındaki değişime tanık olmamızdır. Bu genç adam yaşı ilerledikçe farklı davranışlara bürünmektedir. Kanımca, Flaubert bu romanı –aslında kendi hayatını- yazarken, bir insanın zaman geçtikçe ve yaşı ilerledikçe zihinsel değişimini de yansıtarak, romanının neden günümüzde de başucu kitaplarımızdan biri olduğunu bize kanıtlamaktadır.

    Sonsöz

    Romanın çevirmeni Cemal Süreya (d.1931-ö.1990) hem yazar hem de şairdi. Çeviriler yaparak toplumda saygınlığını arttırdığı gibi, üstlendiği sorumluluğun da altından kalkabilmişti. Süreya, bu romanla sadece bir çeviri yapmamıştı. Flaubert’in yaşadığı dönemdeki tarihi olayları ve elbette Flaubert’in yazın dehasını kendi anadiline aktarmıştı. İletişim Yayınları, geçmişte olan ama 2007 yılında dolaşımda olmayan bu ürünü tekrar elden geçirip okuyuculara sunduğunda büyük bir boşluğu da dolduruyordu. Yayıncı, toplumun önceleri beğenerek okuduğu bir ürünü, tekrar okuyucunun beğenisine, kitaba bir sonsöz de ekleyerek sunmuştur. Ürünün üretildiği koşullara ve zamana bakarak, günümüz beğenileriyle karşılaştırmaya kalktığımızda, hala alıcılar tarafından beğeniliyor ve okunuyor olmasının nedeni, Flaubert’in George Sand’e yazdığı bir mektuptan da anlaşılıyor: “Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku!”.

    Elbette Flaubert’in dehasıyla, kendi hayatını, kitabının içinde de 25 yıllık bir süreçte bu cevheri tırnaklarıyla ufak ufak kazıyarak yoktan var etmesi ve roman kahramanının da yazarıyla paralel bir süreci romanın kurgusu içinde yaşaması, Süreya’nın Tanrı vergisi çeviri edimiyle birleştiğinde, ürünün dolaşımda 133 yıldır kalabilmesini sağlıyor. Beğeniler değişse de üründen beklenenin hala aynı olması ve elden ele dolaşmasının asıl nedeni; kaynak kültürden erek kültüre aktarım esnasında ürünün aslından bir şey kaybetmeden ve hırpalanmadan alıcılara, okuyuculara aktarılabilmesinde yatıyor sanırım.

    Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Kasım 2013
    ***

    Kitabın Künyesi:

    GUSTAVE FLAUBERT
    Duygusal Eğitim – Bir Delikanlının Hikâyesi
    Çev: Cemal Süreya
    PHILIPPE DESAN’IN SONSÖZÜYLE
    İletişim Yayınları 1231 *Dünya Klasikleri 36
    1-3. BASKI 2007-2010, İstanbul (4.BASKI 2011, İstanbul)
    496 Sayfa
  • - Benim, Adrien.
    Corso arayan kişinin, dün saat 20 sularında gözaltı emri kaldırılır kaldırılmaz Sobieski'nin peşine taktığı yeni polis olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçti.
    Polis onu uyandırmıştı. Saat 9'a geliyordu; trafik kazası yüzünden komaya girmiş biri gibi uyumuştu.
    - Ne oldu?
    - Kuzey Garı'ndayım.
    - Hangi sebeple?
    - Sobieski bütün gece evinden çıkmadı, ama biraz önce bir taksiye bindi. Onu buraya kadar takip ettim.
    - Nereye gidiyor?
    - Hiçbir fikrim yok.
    Corso şaşırmıştı; ona tebliğ edilen şehirden ayrılmama talimatına rağmen, salak herif kaçıyordu.
    Corso çoktan merdivenleri inmeye başlamıştı bile.
    - Peşinden ayrılma, yanına geliyorum.
    Polosuna biner binmez sirenlerini sonuna kadar açmış ve tepe lambasını yakmıştı ki, polis onu yeniden aradı:
    - Eurostar'a binecek!
    Corso, Seine Nehri'ni henüz geçmişti. ve Sêbastopol Bulvarı'nda ilerliyordu. Ayağını gaz pedalından kaldırmıyor ve hiçbir trafik ışığında durmuyordu. Sobieski İngiltere'de ne halt edecekti? Onun gibi yalancı bir kahraman bile polis tarafından izlendiğini ve dikkat çekmemesi gerektiğini bilirdi.
    - Kimliğini göster ve onun hangi trene bindiğini öğrenmek için her şeyi yap.
    - Sonra... sonra ne yapayım?
    - Bana bir bilet al.
    - Corso hiç düşünmeden cevap vermişti. Bir süre ortadan yok olacaktı, ama iyi bir nedenle; Manş'ın diğer yakasına geçece göre Sobieski'nin gizli sebebi vardı. Belki bu sebep, neden olmasın, işlediği suçlarla ilgiliydi. Kuzey Garı. Semt, fuhuş mekânları, gürültü ve pislik konusunda bütün rekorları kırıyordu. Burada duvarları genişletmekten, ek binalar yapmaktan, yeraltına dehlizler kazmaktan hiç vazgeçmiyorlardı. Sonuçta, tüm çevre sürekli kaos içindeydi. Buradaki trafik akışını anlamak imkânsızdı: tampon tampona giden arabalar, çok dar yollar, hiçbir anlamı olmayan kavşaklar... Kuzey Garı, güçlü deniz akıntılarıyla korunan bir ada gibiydi; ona doğru yaklaştığınızı sandığınız an sizden uzaklaşıveriyordu, bir kez daha uzaklaştığını görmek için yeniden manevra yapıyordunuz...
    - Nerede?
    - Gişelerden geçti, dedi Adrien, nefes nefese. Güvenlikten geçmek için bekliyor.
    - Biletim sende mi?
    - Almak üzereyim.
    Corso arabasını rastgele bir yere bıraktı. Gecikmeler yüzünden ona yetişebilirdi: Sobieski güvenlikten geçmek için kuyruğa girecekti, o ise rozeti sayesinde bütün engelleri aşacaktı.
    - Az önce check-in'den geçti. Onu perona kadar izleyeyim mi?
    -Hayır. Geliyorum.
    Corso, yolcuların bağırışları arasında, ana salonda ters istikamette koşuyordu. Eurostar'a giden yürüyen merdiven basamaklarını uzun adımlarla tırmandı ve sonunda Adrien'ı gördü. Ona hemen arabasının anahtarlarını verdi, biletini aldı.
    - Hey... Bilet parası ne olacak? Cevap olarak Corso ona arabasının ruhsatını verdi ve gişelere doğru yöneldi. Üç renkli polis kimliği Fransız tarafında, her yerden hızla geçmesini sağlıyordu. İngiliz tarafı daha karmaşık olacaktı, ama her şeye rağmen 2016'da, Birleşik Krallık hâlâ Avrupa'nın bir parçasıydı.
    Perona ulaştığında, güvenlik görevlileri son yolcuların üstlerini arıyordu. Ona seyahat nedenini sordular. Soruyu geçiştirdi; şüphelisinin trende olduğunu ifşa etmek söz konusu olamazdı.
    Peron gözle görülür bir şekilde boşalıyordu. Hareket etmeden önceki son birkaç dakika... İnsanda zavallı statik dünyadan uzaklaşma isteği uyandıran, sarı mavi gövdeli teknoloji mucizesinin, yan yatmış çelikten devasa obeliskin yanına ulaşabildi. Önünde iki olasılık vardı, ya kendi vagonuna doğru koşacak ve Sobieski tarafından görülme riskini göze alacaktı ya da ilk vagona binecek ve daha sonra yerini arayacaktı; bu durumda da içeride fark edilme tehlikesi vardı.
    Sonunda bir karar verdi: Trenin baş tarafında oturacak ve hiç kımıldamayacaktı. Londra St. Pancras Garı'nda Sobieski'yi bulacak zamanı olacaktı.
    Nefes nefese ve terden sırılsıklam, boş bir koltuğa yerleşti ve gözlerini kapadı. Sobieski de binmişti, bu trende bir yerlerdeydi; bu çelikten canavar ikisini birbirine bağlıyordu, yolculukta insanı canlandıran bir şeyler vardı. Londra'da şenlik yeniden başlayacaktı. Artık burada yapacağı tek şey, ekibini bilgilendirmek ve yazın bu aşırı sıcağında soruşturma ekibi şefinin gün boyu ortadan kaybolmasının nedenini açıklamaktı.
    Jean-Christophe Grangé
    Sayfa 238 - Doğan Kitap