Esther. Sema, Hayatın Anlamı'ı inceledi.
19 May 18:48 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

İncelemeye başlarken öncelikle bu kitabı okumaması gerekenleri sıralıyorum:

1) Acıyı sevmeyenler
2) Hayatı ciddiye almayanlar, vurdumduymaz olup hiçbir şeyi umursamayanlar, rahatlığına düşkün olanlar.
3) Hayatı toz pembe sananlar, çekinilen resimler gibi yaşadığını sananlar
4) Ön yargılı olanlar( özellikle yazara)
5)"Felsefe ne ki?" diyenler.

Okumasınlar denmez elbet. Mümkün olsa ve okusalar. Ancak okuduklarında yarım bırakma yahut bitirseler bile kitabı yerme gibi davranışlar ortaya çıkabilir. Buna karşı olarak korunmalı bu kitap.

Onun dışında mümkünse herkes okusun bu kitabı ve tanışmadıysanız hala Arthur Schopenhauer ile tanışın artık!

Beni en çok etkileyen ve durmama sebep olan alıntıyı buraya da ekleyerek başlıyorum:
" Bulutun önünde ve arkasında her şey pırıl pırıldır, sadece kendisi her zaman gölge düşürür. Bundan dolayı içinde bulunulan an her zaman yetersizdir, ama gelecek belirsiz ve geçmiş geri dönülemezdir."( Say Yay. Syf:10)

Gelecek belirsiz ise onunla ilgili doğru bir tespit mümkün değildir. Gelecek de şimdi olacak bir zaman sonra, karanlık...
Geçmişe ise sürekli özlem vardır ve dönüş yok. Geçmiş de bir zamanlar şimdiydi yine karanlık...

Büyük bir karamsarlık var gibi gözüküyor değil mi? Aslında çok doğru. Rahatlatıcı şekline bakın: Bir şey beklemeyip kabullenme söz konusu olursa ve bununla yaşanmak öğrenilirse huzur gelsin...

Gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren ölmek için yaşıyoruz. Sayıların anlamı yok... Her şeyin sonu aynı. Bu hayata neler sığdırmış olduğumuz önemsiz. Mutluluk ve acı ne fark eder ki?

Sürekli mutluluk isteyen bizler, elde ettiklerimizden ne zaman tatmin olabildik ki? Asla tatmin olamayıp hep kovalamaya devam edeceğiz. Ne gerek var diyorum o zaman. Sonsuz mutluluk asla mümkün olmaz.

Zengin olduğumuzu hayal edelim. Kocaman evde bir sürü hizmetçi, istediğini al , istediğini ye... Sağlıklısın da hiçbir sıkıntı yok sanıyorsun değil mi?Aslında var. Bu monotonluk ile en büyük sıkıntı: Can sıkıntısı...
Öyleyse varla sıkılmak yerine yok ile acı çekmek daha mantıklı geliyor.
Acı çekmeden, ıstırap olmadan yaşamak koca bir can sıkıntısı.
Acı sadece yendiğinde yakmıyor biliyorsunuz. İnsanın ruhunu da kavuruyor. Ancak çiğ yemek yenmediği gibi yanık yemek de yenmez. Teraziye çevrilmeli yaşam. Denge ile ancak sürdürülebilir hayat...

Seni çok sevdim Arthur Schopenhauer görüşmek üzere...

Dünya, bir alıntı ekledi.
18 May 20:51 · Kitabı okudu

Geçmişe dönüş her zaman masum değildir. Geçmiş, tehlikeli bir yer olabilir.

Hüznün Fiziği, Georgi Gospodinov (Sayfa 251)Hüznün Fiziği, Georgi Gospodinov (Sayfa 251)
TSena_gl, Eğlence Parkı'ı inceledi.
16 May 00:08 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 3/10 puan

Gel gelelim kitaba; kitabı kütüphaneden aldığımda aşırı merak etmiştim, bu sebeple de hemen başlamıştım ve beğeneceğime neredeyse emindim ama hayal kırıklığına uğradım, bir iki şey haricinde beğenemedim. Öncelikle bu yazarı fazlaca seven, öven bir kesim var ama benim ilgimi çekmiyordu, artık popüler olmasından dolayı mı bilmiyorum, neyse, bu kitapla birlikte bu yazarı da ilk defa okumuş oldum ve ister istemez bu kadar seveni var diye, beklentimi yüksek tutmuş olabilirim ama sonuç olarak dilini pek beğenemedim. Çünkü çok karmaşık ve üstünkörü yazılmış gibiydi; bir geçmiş bir şimdi şeklinde ilerleyen bir olay örgüsü vardı ama yazar, geçmiş hakkında konuşurken bir anda şimdiye geçip yine bir anda geçmişe dönüş yapıyordu ve bu karmaşıklığa, anlatım bozukluğuna sebep oldu. Birde dediğim gibi genel anlatım olarak üstünkörü gibi bir anlatıma sahipti. Bu yazarın kaçıncı kitabı bilmiyorum, o yüzden tek bu kitapla değerlendirmek istemiyorum ama bu kitapta durum buydu.
Şimdi konusuna gelirsek, daha farkı bir şeyler beklemiştim. Arka kapak yazısını okuduğumda bayağı iyi olacağını düşünmüştüm ama olaylar fazlasıyla sönük kalmıştı, bu durum anlatımla birleşince benim için hayal kırıklığı kaçınılmaz oldu.

Üniversite öğrencisi Devin, yazın çalışmak amacıyla Eğlence Parkı'nda iş bulur ve burada çalışırken sevgilisi onu terk eder ve bu sebeple kafasını toparlamak için umduğundan daha fazla orada çalışmaya devam eder. Eğlence Parkı, güzeldir ama zamanında bir cinayete ev sahipliği eden bu yer, bu durumun bir getirisi olarak garip bir söylentiyi de bünyesinde barındırır. Sıradışı olayların peşine düşen Devin, tehlikeye de adım adım ilermektedir.

Güzel ama altı doldurulamamış bir konu.
Devin karakterini sevdim; gençliğinde bile olgun, düşünceli bir çocuktu bana göre. Mike ve Annie ikisi de sevilesi karakterlerdi ama özellikle Mike!

Yasin Bektaş, Göz'ü inceledi.
07 May 20:30 · Kitabı okudu · 12 günde · 8/10 puan

Yine ilgilimi çeken güzel bir kitap daha bitti. Telekinezi (TK) yeteneğine sahip ergenliğe yeni giren genç kızın arkadaşları tarafından aşağılanarak içine kapanık yapısı daha feci şekilde gelişecek olan sonların başlangıcı olarak görüyoruz. Kitap kahramanı Carrie'nin annesinin dinsel bir sapkın oluşu belki de bu özelliğini kullanmasına gerekçe görülmüştür. TK fenomeninin sadece bayan bireylerde oluşu ve genler arası nasıl geçiş yaptığını da detaya inmeden anlatmakta.

Kitap mahkeme salonunda soru cevap şeklinde zaman zaman geçmişe dönüş ve olayları anlatım tarzında sıkmadan, büyük bir keyifle okunup gidiyor. Olaylar lise mezuniyet balosunda doruğa ulaşarak tam bir kargaşa ve kaos ortamı yaratıyor. Stephen King'in Telekineziye sahip başka bir kızı anlatan "TEPKİ"adlı romanı da oldukça hoşuma gitmişti. Acaba insanların hâlen keşfedilmeyen kimbilir hangi özellikleri daha var. Kitabın konusu hoşuna gidenler için mutlaka "TEPKİ"adlı kitabını da tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar.

Devlet Ayıcı, Zaman Makinesi'ni inceledi.
 05 May 12:20 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Kitabı bitireli epey zaman geçse de inceleme ve görüşlerimi yazmak için uygun bir fırsatı anca bulabildim . Okumam üzerine yorumsuz da bırakamamam sitenin bana verdiği bir özellik mi benim kafamda oluşan fikirlerimi yazarak dökme isteğim mi karar veremeden yine kitapla ilgili zihnimde birikenleri uzunca yazıya döktüm. İncelememin sonunda bir kehanette bir teoride benden yada H.G Wells’in kitabı okurken farkına varılmayan asıl kehanetini aydınlatma da olabilir şimdiden özellikle kitabı okuyanlara duyurumdur.
Yine bir şarkı bırakıyorum buraya okurken dinlemek isteyen olursa diye.
https://www.youtube.com/watch?v=hlZAc7Ij9V4
Bu şarkı hikayeye uyar mı bilmiyorum ama zaman yolculuğunda dinlerdim ben yada bunu seçim sizin.
https://www.youtube.com/watch?v=5IpYOF4Hi6Q
Dinleme kısmı tamam sıra okuma kısmında :

Hepimiz bu evrende zamanın yolcularıyız aslında; kimimiz anılarla geçmişe dönerken kimimiz hayallerle geleceğe intikal ediyor. Fakat yazarımızın hayal gücü ve bilgisinin gücü o kadar ileri boyutta ki yaşadığı dönemden 800 bin yıl ötesine zihninde yolculuk yapabilmeyi gerçekleştiriyor. Hepimiz zamanda yolculuğu normal haliyle 24 saat 1 ay 1 yıl gibi sürelerle yaparken yazarımız evrende zaman boyutunun sırrını çözerek kendi akışını kendi yönlendirdiği zaman makinesi icatı ile günleri yılları saniyelerle ,dakikalarla kat edebiliyor.
H.G Wellss’in bilimkurguya yön vererek gelecek fikrini ortaya çıkaran ilk olan bu başyapıt eserinde o zamanların yaşamında ne teknolojinin buna imkanının olduğunu ne de beyinlerin buna hazırlıklı bir durumda olduğunu söylersek kehanet olacağı üzerinde düşünebiliriz. Bu alandaki yani bilimkurgu üzerine eserlerinde ilk amacının eğlencelik bir edebiyat tamamiyle zevk üzerine hayal edebiyatı yerine, uygarlığımızın nereden nereye gittiğini bir tokat gibi yüzüne çarptırmaya çalışması da kurgunun üzerinden bir gerçek ihtimalli tahmin ve öngörü de bulunabileceğini bize düşündürüyor.


Hani bazen bizde merak ederiz geleceği; nelerin bizi bekleyip nelerin yok olacağını veya bununla birlikte başka soruları… Sizce gelecek yüzyıllar veya yüz bin yıllar merakımızı karşılamaya değecek mi yoksa merakımızın yerini hayal kırıklıklarımı karşılayacak bunu biz bilemeyiz fakat gelin bu kitapta ‘’zaman yolcumuzun’’ macerasını okuyarak bunu gözlemleyelim.
H.G Wells’in okumuş olduğum ve kendisiyle tanışmama vesile olan bu ilk kitabı özgün ve öncü fikrinin kurgusu ile başyapıtlarından biri olarak görülüyor.
Bu eseri başlığında da yansıttığı gibi zamanda yolculuk yaparken geleceği bir perspektif penceresinden gözlemlerini ve analizlerini aktarıyor okurlarına. İlk kısımlarında okurken zihnimin Cem Yılmaz’ın AROG filmine gittiğini inkar etmeliyim fakat sonradan tamamiyle farklı ve özgün hikayesinin içine kapılarak hikayenin içinde buldum kendimi.
Distopik olan bu roman eserinde pitoreski sanatından da (İnsanın aklında resim gibi hayal uyandıran yazı söz ya da yazı) yararlanarak baya ilginç ve ilgi çekici betimlemeler ve tasvirler okuyucuya sunmuş.
Şunu da belirtmeliyim ki kendimce dünyanın sonunun yaklaştığını hatta birkaç nesillik ömrü kaldığını ortada ki kehanetlerinde etkisiyle düşünürken H.G Wells’in bu denli uzun bir gelecek bir başka kehaneti bana pek mümkün gelmese de tarihin akışına bırakıp olayın sadece kurgu tarafıyla ilgilenip hikayeyi okumaya devam ettim.
Kitabın okurlarından izlenimlerime göre eseri kimisi beğenmekte kimisi pek fazla etkileyici bulamamakta. Açıkçası kendi tarafımı da ikinci kısma daha yakın buluyorum fakat burada sebebi kitaba değil çağımıza ve dönemimize yüklüyorum. Çünkü; Bu kitap 1900 yıllardan önce teknolojinin dahi gelişmediği, internetin dahi olmadığı evrede ortaya çıkarılmış bir öncü fikrin eseri. Dolayısıyla da kitap etkisini , dünyanın ve bilimin de 100 yıl dan fazla bir sürede hızlı gelişimi karşısında geride bırakmış. Kitabı zamanından baya geç okuduğum için tam olarak çılgın gelmediğini çünkü bu fikrin mümkün ve olağan geldiğini de göz önünde bulundurarak bu eseri ilham kaynağı olarak görüyorum. Öyküsüne rağmen yazarın gelecek ile ilgili vermek istediği mesajları daha başarılı buluyorum. Ve şunun da altını çizerek belirtmem gerek ki yazarımız bu yolculuğun bu fikrin kapısını ilk açan kişi olmuş ve ardından gelecek insanlığa bu kapıyı açık bırakarak kendisinin açtığı kapıdan içeri girmelerini sağlamış işte bu yüzden özet olarak diyorum ki biz bu kapı açıldıktan ve daha nice fikirler keşfedilip ortaya çıktıktan sonra bu kitabı okumaya erişiyoruz zamanlamanın önemi büyük. Ayrıca Wells’in fikri bir çok yazılı ve görsel kaynaklara da ilham olmuş bunlardan bazıları İnterstellar filmi ve 22.11.63 kitabı gibi bazı değerlerin fikir babası olarak görülüyor.

Evet hikayede ki konuya değinecek olursam;
Zamanda yolculuk düşüncesini ve deneyini gerçekleştirerek macera yapan yolcumuz 800 bin yıl sonrasını anlattığı macerasında tek amacı bir distopya yada ütopya ortaya çıkarmaktan yanı sıra gelecekte toplumsal sınıfların, hiyerarşinin ne durumda olacağı ile de ilgili bahsetmiş. Yazarın gelecekte ki dünyanın komünizm etkileriyle nasıl şekilleneceğini ve toplumun sosyalizmin etkisinde olacağını ortaya sürüyor. İnsanlığın sosyalizme yöneleceğini ve bunun olumlu, olumsuz sonuçlarını ortaya çıkaracağı etkilerini gözler önüne sunuyor. Bugünkü kapitalist sistemin geleceği son noktaya şahit oluşunun , yaptığı sosyolojik ve psikolojik tahlillerini bir arada okuyoruz.
Zamanın ilerlemesiyle birlikte insanlığın yaşam şartlarının ve sorumluluklarının nasıl değişim gösterdiğini çarpıcı bir dille aktarmış. İnsanlığın bu ilerleme sürecinde rollerinin ne doğrulta da değişkenlik gösterip nasıl bir yaşayışa sürükleneceğini aktarmış. Gelecek zamanda ki 800bininci yılın (tam tarihi 802.701di) teknoloji ve biliminden ziyade toplumsal yapıları odak edinerek his ve duyguların daha çok üstünde durmuş hikayede.
Oluşturduğu kurgu üzerinde hem gerçekçi ifadeleri ve hem hayalci ifadeler bir arada bulunduruyor. Burada hikayeyi anlatırken hikayeye gerek kuşkulu yaklaşması gerek kendini sorgulaması gösteriyor ki şüphelere açık bir anlatımla okurunu da bir karara zorlamadan, bir taraftan kahin gibi öngörülerini anlatırken bir taraftan da hayalci ve tahminci yanaşarak okuyucuyu hikayeye inanma kararını kendine bırakıyor.

Hikayenin asıl bölümü şu şekilde başlıyor: ‘Zaman Yolcumuz’ icat ettiği zaman makinesini deneyerek zamanda kuşbakışı olarak yolculuğa çıkıyor ve birden sadece makinesi içinden gözlemle yetinmeyip herhangi bir zamanın içinde dahil olma fikri aklına geliyor. Bunun üzerine ‘Zaman Yolcumuz’ kendini 800 bininci yıllara misafir ederken orada mahsul kalacağını hesaba katmıyor. Karşılaştığı dünya ve toplum karsısında şaşkınlık içinde kalan yolcumuz, zaman makinesinin kaybolmasıyla misafir değil esir oluyor. Kendi çağından uzaklarda bu garip ve gizemli dünyada çaresizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyor ve geri dönüş için makinesini arayışa geçiyor. Farklı mimari ve beşeri özelliklerini gözlemleyerek aktarıyor.Bu arada toplumla kaynaşan yolcumuz toplumun farklılığı karşısında sıkıntısı daha da çözülmez hale geliyor. Kendisine sabır ve umut ile bekleyişe bırakan yolcumuz bu arada o zamanın dünyasından bir kişi ile de yakınlık kurarak onunla dostluk kuruyor. Bir taraftan makinesini ararken diğer taraftan yaşadığı dünyayı tanımaya çalışırken ilginçlikler ve gizemlerle de karşılaşıyor. Birden fazla yerde karşılaştığı kuyularda yer altında saklanan bir takım cisimler ve canlılar görüyor fakat onları bir türlü yakından gözlemleyemiyor, ne oldukları hakkında somut bir bilgiye dayanamıyor ve onlarla ilgili yukarıda yaşadığı bölgede de kimseden bir bilgi alamıyor öğrenmeye çalıştığında adeta herkesin ağzına kilit vuruluyor.
Yukarıda insanların hiçbir sorumluluk bilincinde olmadan yaşarlarken neşe ve oyun içerisinde, yaşamlarını nasıl çalışmadan sürdürdüklerini düzeni nasıl işlettiklerini çözmeye çalışıyor. Bu arada sosyal toplum sınıfın iki tabaka haline bölündüğünü; kuyuların içinde yer altında yaşayan ve kendisinin de birlikte yaşadığı üst bölgedeki insanların olduğu bir manzarayı keşfediyor. Yukarıda yaşayan insan toplumunun Eloiler ismi ile bilinen ; lüks ve refah içerisinde yaşayan insanları olarak görüyoruz, bu şartlarla sıkıntıdan ve ihtiyaçtan uzak olduklarından zeka ve güç gibi fonksiyonlarını kullanmamalarıyla birlikte körelmiş, beslenmelerinin de etkisiyle narin , zayıf ve kısa boylu bir canlı haline gelmişlerdir. Aşağıda yaşayan insan topluluğu ise, günümüzün işçi sınıfı olarak nitelendirebiliriz. Bu insanlar kuyuların içerisinden ulaştıkları yer altı dünyasında karanlıkta yaşamlarını devam ettiren ve güçlerini koruyan canlılardır. Bu yönüyle iki ırkı yönetici ve hizmet eden taraf olarak yönetici ve hizmet eden taraf olarak birbirlerinden etkileşim ve iletişim olarak tamamiyle kopuk şekilde düzeni şekillendirmiş olarak buluyor.
Üst sınıfta yaşayan insanların ihtiyaçtan ve sorumluluktan uzak olmalarının tek bir cevabı var ki bunu aşağı sınıfta yer altında yaşayan insanların emekleri ve güçleri ile karşılamaları.
Ve bu iki sınıfın farklı isimleri olduğu gibi farklı özelliklerini de öğreniyor. Yer altındakiler Morlocklar ve üsttekiler Eloiler. Eloiler vetejeryan meyve ve sebze ile beslenirken morlocklar ise etçil olarak beslenirken dolayısıyla fiziksel yapıları da buna göre farklılık oluşturuyordu.İki grupta birbirlerinden kopmuş etkileşimden uzak bir biçimde belirlemiş oldukları düzene uyum sağlıyorlardı. Eloiler gün aydınlığında hayatlarını sürdürürken morlocklar ise tıpkı yeraltında karanlıkta yaşadıkları gibi, görevlerini icra etmek içinde yukarıya karanlıkta akşamdan sonra çıkıyorlar ve iki toplumda birbirlerini görmeden ve etkileşimde bulunmadan kopuk yaşıyorlardı. Zaman yolcumuz makinesini bulamaması üzerine bu aşağı sınıf insanları olan morlockların elinde olduğunu düşünüyor ve çaresizlik ve korkuyla çözümünü arıyor bu çağdan kurtulmak için. Karanlıkta yaşayan morlocklara karşı etkili bir koz elde eden yolcumuz bunun aracılığıyla onlarla mücadele içerisine giriyor.
Yazar hikayeyi gayet yalın akıcı ve özgünlüğünü ortaya koyan bir anlatım olarak sunmuş.
Eserin iki adette sinemaya uyarlanış filmleri mevcut. İlki 1960 yıllarda diğeri ise 2000 li yılların başında. İzlemeyi düşünürseniz yorumlar üzerine ilkini başarılı bulanların daha çok olduğunu gördüm.
Evet incelememin üzerine iki başlıkta daha devam edeceğim ilki kitapla ilgili tavsiyem olacak okuyanlar da bilmem bana katılırlar mı ama ben böyle daha güzel olacağı fikrindeyim o da şu şekilde:
Kitap başlangıcında 15-20 sayfadan fazla diye hatırladığım sayfa sayısınca önsözü bulunmakta. Bu önsözde kitabın içeriğinden ve fikrinden bahsetmeye yönelik olsa da, gerek hikayeye yönelik ipucu uyandırmasından gerek okumaya başlarken hazmınızı alarak biraz hevesinizi kaçırmasından uzun olmasından dolayı 30 sayfaya yaklaşık okumak üstelik tam anlaşılacak konular olmadığından hikayeyi okumadan olumsuz buldum kendimce. Onun için ben yapamadım ama yeni okurlara tavsiyem olarak hikayeyi okuyup bitirmeleri üzerine önsözü okumalarının daha isabetli ve faydalı olacağını daha iyi anlaşılabilir olacağını belirtiyorum. Önsözde bilimsel terimler ve kuramları hikayeyle edindiğiniz tecrübe ile daha kolay kafanıza oturabileceğini düşünüyorum.

İkinci başlığım olan fikrime de değinecek olursam : Aşağı ve yukarı toplum insanlarının aslında sadece grup ve sınıflandırmanın çok ötesinde bir fikir olacağını düşünüyorum ve aklımda ki bu fikri H.G Wells’e sormanın mümkün olmasını dilerdim fakat ne yazik ki yolcumuz şimdi daha farklı bir yolculukta.
Ben bu aşağı ve yukarı toplumun insanlarının aslında dünyadakiler ve uzaydakiler olabileceğini düşünüyorum. Başka okuyanlarında bitirdikten sonra böyle tahminleri olmuş mudur bilmem ama okuduğum incelemelerde de rastlamadım fakat bana bir o kadar çılgınca gelse de ihtimal verdiğim sebeplerde var. Bunlardan bazıları aşağıdaki insanlar olan vahşi ve kaba güce sahip olan, karanlıkta hizmet eden sınıfın insanlarla ortak benzerliği olması ve yukarıda ki insanlar olan Eloilerin ise narin, kısa boylu ve sıska zayıf ve korkak olmaları uzaylılara dair duyduğumuz bilgilere benziyor olması . Gün gelecek ki o gün yaklaşmakta dünyadaki bir çok sorundan dolayı aşağıda bulunduğumuz şuan ki dünyamızda tüketecek bir şey kalmayınca karanlık bir dünyada şartları yetmeyen insanlar esir ve köle duruma gelecek ve farklı dünyada aydınlık ve meyve sebzelerle beslenebilecekleri alan olan uzayda yaşamın başlaması sizce çok mu olağandışı bir fikir olur? Bu arada zengin ve refahlı insanlarında göç ederek aşağıdan yukarıya uzay dünyasına dahil olabilecekleri mümkün gözüküyor tabi tıpkı şimdiden uzayda arayış ve yaşam cevabı arayanlar gibi. Arabalarla gitmeler bile başladı bunu yakın tarihten hatırlarsınız. Cidden bu düşünce benim aklıma düştüğünde beni merak içinde bıraktı ve sanıyorum ki sonsuz merak içinde de kalacağım.

Sonuç olarak bu kitap’tan sonra bu adamın zihninin kurgusunun dayandığı temeller ve bilgilerin geleceğe yön vererek belki de ilerdeki gerçekleri bize sunması, adeta bir mucit veya kaşif derecesinde olan zihnini kendi adıma da argo bir tabirle kafasını keşfetmek üzere bundan sonra 'Körler Ülkesi' eserini ondan sonra diğer eserlerini de okumak üzere merakımın oluştuğunu ve okumaya değeceğini düşünüyorum. Bir tavsiyede burada vermek istiyorum eğer H.G Wells ile tanışmak onun kitaplarını ilk kez okumak isteyen olursa, Zaman makinesi eserinin ilk sıranızda olmamasını öneririm. Buraya kadar okuyanlara teşekkürümü de ederek iyi okumalar diliyorum.


Bu siteden gördüğüm bir okurdan beğenerek esinlendiğim kitapla ilgili yaptığım alıntıları da bir arada burada paylaşmak istiyorum: #28886502 - #28886576 - #28980238 - #28981285 - #29066598
Bu konuda bulduğum karikatürleri de burada paylaşıyorum..
https://dev.ofpof.com/...0x746-nq8bicn8j4.jpg Bu işin trajedi bir tablosu
https://dev.ofpof.com/...x1141-hnb4eemrxy.jpg Bu da komedi tarafı

Aynı zamanda Necip Gerboğa'nın düzenlemiş olduğu #28549333 Farklı etkinlikleri keşfet etkinliğinde hem türleri keşfederken bir yandan da farklı yazarları keşfedip, kendisinin de bunda payı olduğu için hem tebrik ediyor hem teşekkürümü bildiriyorum. Bolca ve farklı farklı türlerin okunduğu bu etkinliğe son olarak yine bilimkurgu türünden H.G Wells'in Körler Ülkesi eseriyle yetişip sonlandırmayı da temenni ediyorum.

Ayşe Y., Beni Asla Bırakma'yı inceledi.
 22 Nis 12:32 · Kitabı okudu · Puan vermedi

HAYATIMIZ PAHASINA NELERİ BAGIŞLIYORUZ?

2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanını kendimce sebeplerden dolayı üç hafta gibi uzun bir süreye yayarak okudum. “Beni Asla Bırakma”, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve romanı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.

Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar sayesinde okuyucu farklı karakterlere sahip bireyler olan Ruth, Tommy ve Kathy ile birlikte onların Hailsham yıllarındaki gözetmenlerini ve arkadaşlarını da ana hatlarıyla tanır. Roman bir taraftan organ bağışçısı olması için özel olarak klonlanmış bireylerin çocukluk ve gençlik yıllarından çeşitli kesitler aktarırken diğer taraftan da satır arasında verdiği bazı detaylarla bizim çağrışım dünyamızı harekete geçirir.

Kitap, klonlanmış bireylerin hayatını anlattığı için karakterlere farklı bir gözle bakıyor ve ilk etapta  onların hayatıyla kendi yaşadığımız hayat arasında bağ kurmuyor özdeşim yapmıyoruz. Bu durum yazarın bilinçli tercihi olabilir. Yazar, bizimle karakterleri arasına böyle bir engel koymak suretiyle onların hayatına dışardan bir gözle bakmamızı istiyor olabilir. Oysaki kitaba biraz daha derin bir gözle baktığımızda, perdenin arkasına geçtiğimizde, anlatılanın bizim hikayemizden hiç de farklı olmadığı gerçeğiyle çarpılıyoruz ve adeta soğuk bir duş etkisi yaşıyoruz, bu da ister istemez romanı en baştan itibaren yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor ve roman tam da bu noktada kat kat açılmaya başlıyor.

Kazuo Ishiguro’nun hayat hikâyesine baktığımızda, 1954 yılında Nagazaki’de dünyaya geldiğini, beş yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındığını ve eğitimini İngiltere’de tamamladığını görüyoruz. Kaynaklarda kendisinden “Japon asıllı İngiliz” diye söz ediliyor. Ishiguro, bol ödüllü bir yazar ve “Beni Asla Bırakma” yayımlandığı yıl Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine alınmış. Ishiguro’nun hayat hikayesinde bana göre dikkati çeken bir ayrıntı da onun yaratıcı yazarlık eğitimi alması. Bu bilgilerle esere yeniden baktığımızda eserde pek çok önemli edebî esere göndermeler olduğunu söylememiz mümkün. Kitabın başlarında  şöyle bir alıntı dikkatimizi çekiyor:

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”(s.26)

Dünya edebiyatının -yetişkinler tarafından da- en çok okunan çocuk kitaplarından “Küçük Prens”in çocuk kahramanı da kitabın başında bir resim çizer. Resmini büyüklere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır, bütün yetişkinler onun bir şapka çizdiğini söylerler. Oysaki çocuk “fil yutmuş bir boa yılanı” çizmiştir. Çocuk, büyüklerin resmini rahatça anlamaları için fil yutmuş boa yılanını bu sefer de içini göstererek çizmiştir. “Beni Asla Bırakma”ya döndüğümüzde Tommy’nin arkadaşları onun çizdiği fil resmini beğenmeyerek onu dışlarlar, öğretmenleri de çizimlerini beğenmezler, sonrasında Tommy’nin kitabın ilerleyen sayfalarında hayvanları içten resmeden detaylı çizimler yaptığını, hatta Kathy ile aşk yaşadığı dönemde bu çizimlere yeniden dönüş yaptığını görmekteyiz. Ishiguro’nun romanının daha ikinci bölümünde Küçük Prens’e yaptığı bu gönderme, Tommy’nin farklı kişiliğine bir vurgudur, ancak bence bu detay aynı zamanda insanlığa da bir uyarı niteliği taşımaktadır. Önemli olan herkes gibi olmak, herkes tarafından beğenilmek, taklitçi olmak değildir, esas olan özgünlüktür ve ancak özgün insanlar insanlığa bir değer katabilirler. Tommy özgün olmayı başarabilir mi, içinde yaşadığı çemberi kırabilir mi derseniz evet biz okur olarak onun bunu başarmasını çok isteriz, ama Tommy kendini feda ederken başka bir şey yapar, içimizdeki isyan duygularını harekete geçirir, biz romanı okuyup bitirdiğimizde Tommy ve Kathy için derin bir hüzün duyarız ve bu kahramanlar mağlubiyetleriyle galip olurlar adeta.

Ishiguro, organ bağışı için klonlanan çocukların Hailsham’daki maceralarını bize Kathy vasıtasıyla aktarırken son derece normal bireylerin günlük yaşamlarını aktarıyormuş gibi bir dil kullanır, hatta yer yer “İki Yıl Okul Tatili” tadında bir kitap okuyor gibi hissettirir, öyle ki romanın başlarında okuyucu Hailsham’ı özel çocukların eğitim aldığı çok iyi bir yatılı okul, oradaki çocukları da özel çocuklar zannedebilir, ancak kitap ilerledikçe Lucy ismindeki gözetmenin de açıklamalarıyla gerçekler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. Bana göre kitaptaki tek aykırı karakter olan ve bazı açıklamalarından dolayı gözetmenlikten alınan Lucy’nin şu sözleri bu çocukların gerçek hikayesini okuyucuya hissettirir:

“Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi(...) Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.” (s.83)

Lucy’nin sözleri her ne kadar Hailsham çocuklarına olsa da yaşamı tüm gerçekleriyle kabullenme ve ona göre yaşama konusunda bize de çok önemli şeyler söylüyor. Kathy, Ruth, Tommy ve diğer klon çocukların her şeyi kabullenişleri, hiçbir zaman isyana yeltenmeyişleri, pasif tavırları canımızı sıksa da bizi sinirlendirse, hatta içten içe onların adına isyana itse de elimizden bir şey gelmiyor ve son kertede kabullenip oturuyoruz.

Peki biz ne yapıyoruz? Altı yedi yaşında başladığımız okul hayatımıza, çoğunlukla ailemizin bizim için ve bizim yerimize çizdiği sınırlar çerçevesinde başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir maratonu koşar gibi devam ediyoruz. Çoğumuz gelecek kaygısıyla, iş bulma endişesiyle istediğimiz bölümleri dahi okuyamıyoruz. Hadi diyelim ki o konuda şanslıyız ve istediğimiz bölümü okuduk, sonrasında eğer hala enerjimiz kaldıysa tekrar tekrar eleme ve seçmelere maruz kala kala insanlıktan çıkmıyor muyuz?   Törpülene törpülene yaşıyoruz adeta. Biraz düşünmeye kalkıştığımızda, biraz sesimizi çıkardığımızda dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hayat tıpkı “boa yılanının yuttuğu fil gibi” midemize oturuyor, yaşadıklarımızı hazmetmek için çabalarken bir de insanlara dert anlatmaya çalışmak, “bu bir şapka değil aslında fil yutmuş boa yılanı” diye açıklamalarda bulunmaya çalışmak da işin bir başka boyutu. Farkında olmak yetmiyor, bu farkındalıkla yaşamak da ayrı bir mücadele, ayrı bir çaba gerektiriyor. Ve tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi hayatî organlarımızı bağışlaya bağışlaya yavaş yavaş tükeniyoruz. Önce kalbimizden vazgeçiyoruz yontula yontula eskisi gibi sevemez olma pahasına. Ardından beynimizi veriyoruz “düşünsek de bir şey değişmeyecek” diyerek. Sonra belki gözlerimizden vazgeçiyoruz gerçeklere gözlerimizi kapatarak, sonra kulaklarımızı tıkıyoruz ve artık her şeyi eskisi gibi duyamaz oluyoruz. Ve böyle böyle tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi tükeniyoruz. O halde bizim bu klonlardan ne farkımız var? Bir kez daha düşünelim bence…
Bu uzun yazıyı BLOGUMDAN daha rahat okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...neleri-bagisliyoruz/

... her korktuğumuzda özümüze kaçarız, kötü de olsa beğenmesek de ona sığınırız.... karanlık yuvasından dışarı çıkan bir yaban hayvanı yavrusu gibi en ufak bir seste yuvamıza geri döneriz. bu durumu bazen aşk gemisindeki sevgililerde de görürüz ve bunun adı "ilk sevgiliye dönüş" aslında bu dönüş fiili olarak gerçekleşmez ama kalben gidişler olur hep. peki neden bu sendroma yakalanmışız? çünkü varlığımızı dünyada tanıyoruz, geçmişe dair hiçbir şey yok hafızamız da ve geleceğe dair de , biz de her sarsıntıda yeniden başlatmak istiyoruz ilk adımlarımızı.....

Şov Devam Etmeli Güzel Kardeşim
Yatağıma yatıp uykuya daldığımda rüya görmeye başlıyorum.
Her şey çok net, bilincim uyanık olduğum kadar açık.
Yol kenarında uyanıyorum. Sanki geceden orada uymuş gibi.
Bir sürü terslik var. Her şey çok farklı, eski gibi.
İnsanlar niye böyle giyiniyor.
Yoldan geçen birine tarihi soruyorum.
Nasıl yani?
Doğduğum gün!
.
.
.
Az önce kardeşimle bu konu üzerine hayaller kurduk. Daha doğrusu ben bunun üzerine konuşmaya başlamış bulundum, o da "Abi ben de geleyim mi?" diye sordu. :D dedim "atla". Başladık kurgulamaya.
Ne yapardık böyle bir şey olsaydı?
Şöyle olur, böyle olmamalı diye de kendimizce kurallar koyarak devam ettik.
(geçmişteki bize etki edemeyiz, izleyebiliriz sadece.
geçmişteki biz 2018'e gelene kadar rüyayı yaşayacağız, 2018'de o gece uykuya daldığında bizde uyuduğumuzda, ilk gecenin sabahına uyanacağız. rüya bitecek vs.)

Ortaya çıkan istekler ve muhtemel durumlar:
-Rüya biterken iki katı yaşlanmış olacağız, rüyada bile olsa çok uzak, ürkütücü.
-Ee babamdan daha büyüğüm ben :)
-Bu arada senin(kardeşimin) doğmana daha 4 sene var.
(-"Ben n'olcam? Herkes doğduğu zamana gidiyorsa bana anlatırsın olanları". "-Ahahaha anlatırım")
-Ailemiz bizi tanımazdı. Onlarla nasıl tanışırdık? Aile dostu olmaya çalışırdık. Diğer türlü nasıl yakın olabiliriz ki?
-En mutlu anları yaşamak. Kendimizi izlemek, doğum günlerini görmek, gezmek, düğünlere katılmak (herkes orada).
-Kardeşim bebekliğinden beri kendisinin videolarının olması talebinde bulundu. kayıtları rüya sonunda getiremeyeceğimizi hatırlayınca yıkıldı.
-Şimdi hayatta olmayan akrabalarımız, tanıdıklarımız, dostlarımız... Ağlamadan duramazdık ki, hemen boyunlarına atlayıp ağlardık büyük ihtimalle. Durumu da açıklayamazdık. Dedem, babaannem, anneannem, eniştem, daha 30'unda dünyadan gideceğini bilerek. of !
-Belki de en iyisi o zamanları yaşamaya çalışmak, böylesi insanı daha az üzer.Keşke uyumadan o zamanın sayısal sonuçlarına baksaydık rüyada da çalışacağız. Sonra ilk sayısal loto çekilişinin 1996'da olduğunu öğrendik, bu ihtimal de iptal oldu. Kolay paraya amma da meraklıymışız yahu. Neyse zaten uyumadan önce bakmamış olurduk sayısal sonuçlarına.
-Daha onlarcası...

Biraz "Groundhog Day", biraz "Inception", biraz "Regular Show" tadında oldu ama keyifliydi.

Bir anlığına da olsa geçmişe gitme ihtimaliyle 1 saate yakın konuştuk. Başlarda keyifli şeylerden bahsetsek de sonra gerçekçi yaklaşmaya başladık. Geçmişe gidemeyecek olmamızın hüznü çökünce midemiz bulandı. Üzüldük.

Geçmişe olan özlem, küçükken farkında olamadığımız değerler, anın değerini bilememek, romantizm, bencillik... ne derseniz artık. Elden bir şey gelmiyor oluşu çaresiz hissettirdi. Bir kere yaşıyoruz. Geri dönüş yok. Şu andan başka gerçek yok. Ne dün var, ne de yarın.

Varoluşun çaresizliğini bir kez daha bu şekilde hissettik.
Niye böyle bir şey yaptık ki biz?
Sanırım öğreniyoruz.
Şov devam etmeli.
https://www.youtube.com/watch?v=uKLMYZlbIb8
bonus:
https://www.youtube.com/watch?v=_Jtpf8N5IDE

Hüzn-ü Beşer, Doğu'dan Uzakta'yı inceledi.
12 Mar 23:47 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi

Bir milletin başka bir milletle olan savaşından daha kötüsü varsa eğer bu da tek bir milletin kendi ile olan savaşıdır.
Aynı topraklarda yaşamış , aynı kültürü paylaşmış, geçmişi ortak olan insanların , yine kendi elleriyle ortak olan geleceklerini yok etmesidir.
Ne uğruna.
Yanı başımızda, acılarına seyirci olduğumuz, gözünü hırs bürümüş vatandaşları tarafından öldürülen insanlar.
Çocuklar, bebekler .
Kaçanlar ve kalanlar.
Gidenler ve ölenler.
Giderken vicdanını geçmişiyle beraber terkettiği viran ülkesinde bırakanlar.
Başka bir ülkeye ömür boyu mülteci kalanlar.
Kalanlar. Yıkıntıların arasında bir gün barışın umuduyla yaşama tutunmaya çalışanlar.
Ülkelerini bırakmamanın verdiği güçle temiz kalarak yaşamaya çalışanlar.

Ve bir gün sular durulduğunda, acılar barışın gölgesinde dinlenmeye çekildiğinde ülkesinde kalanlar buruk bir gurur içindeyken, gidenler evlerini uzaktan izlemeye mahkum kalırlar.
Çünkü vatan anne baba gibi kutsaldır.
İnkar edemezsin, terkedemezsin.
Edersen de aslına dönemezsin.

Bu bir dönüş hikayesi.
Vatana dönüş, geçmişe dönüş, yaşanamamış öykülerin mezarlığına ziyaret.
Yıkılmaz sanılan dostluklar , unutulmamış aşklar. Hesaplaşmalar.

Bir 'adam'ın küstüğü ülkesindeki geçmişinden gelen geri çeviremeyeceği bir davet.
Dini, dili, gayeleri tamamen zıt bir grup insanı bir araya getirme çabası.
Ve beklenilmeyen bir son.

Amin Malouf'dan yine güzel bir doğu romanı.

Nesrin Ay, Niteliksiz Adam 1'ı inceledi.
 05 Mar 00:50 · Kitabı okudu · 11 günde · 10/10 puan

Saçlarımı 'kaskatı ve kendi başına duran, mükemmelliğiyle bir yabanarısı kovanına benzeyen bir topuz' halinde toplamışım, kulağımda inci küpelerimle. Dile kolay yüzyılın romancılarından birinin kapısı önündeyim. Böyle insanı büyüleyen, hapseden, on kere okutan cümleleri yazan adamın karşısında ne yapılır? Ama ondan sonrası karanlık. Kapının deliğinden gördüğüm yüzeysel kesitlere ayrılmış parçaları hayal gücümle birleştirip tamamlayacağım bir konumda mıyım, kapı aralık kalmış da içeriğin bir kısmına hakim bir kısmına yabancı durumda mıyım, yoksa tüm çıplaklığıyla önüme serileni gözlerimle beynim kavradı mı bilmiyorum.

Bu kitabın türü felsefi kurgu olarak geçiyor. Ben olsam 'denemesel roman' olarak uydururdum Montaigne'in Denemeler ine atıfta bulunarak. Baş düşünür Niteliksiz Adam olan kahramanımız Ulrich'in 'hem gördüklerinin onu hep yeniden düşünmeye itmesi, hem de çok fazla düşünme karşısında ürkmesi' sebebiyle karşılaştığı, ucundan kıyısından ilintisi olan her konudaki eylemi çoğunlukla düşünmek olduğundan ve her şeyde iki ayrı yan keşfetmeye ilişkin bir yeteneğe sahip olduğundan felsefe, müzik, evlilik, yeni, eski, askerlik, gazetecilik, din, bilim, ruh, ekonomi, mantık, irade, bilinç, ahlak, aptallık, sanat ve hatta erkek gülümsemesi hakkındaki fikirleri 3-4 sayfalık kısımlar olarak romanın parçalarını oluşturuyor. Oku-koy kenara bir kitap değil anlayacağınız, rastgele bir sayfayı gözünüze kestirip bir süre dünyadan uzaklaşabilirsiniz.

1913'te Viyana'da başlar konu. "Hani o sıralar aynı anda Hitler, Stalin, Troçki, Tito, Freud ve Musil'in olduğu; Jung'un Kafka'nın, Picasso'nun, Rilke'nin Proust'un da o dönemlerde ara ara uğradığı şehirde".* 83 yaşındaki Avusturya-Macaristan (aslında ikili monarşinin hüküm sürdüğü, Avusturya Macaristan ortaklığı değil de, Macaristan'ın güç kontrolü yoluyla elde tutulduğu ve buna paralel olarak da halkların da aslında hiçbir şekilde sempati duymadığı, karmaşanın hüküm sürdüğü bir imparatorluk )imparatoru Franz Joseph'in 65 yıllık taht serüveninin 70 i dolduracağı yılı, Almanya'ya nispet olarak Avusturya Yılı olarak kutlamak fikri çıkar 'parlak' bir beyinden. Ve bunu halkı 'sadece pazarları gittiği kiliseden' tanıyan bir soylunun, imparatorluk sevgisiyle dolu olduğunu düşündüğü halktan gelme, yani tabandan gelme bir istek olduğunu tüm kalbiyle hissettiği ve tabii ki halk bu işlerden anlamayacağı için(!) soylular ile, burjuva ile, bilim adamları ve sanatçılar ile ileriki adımlar için bir komisyon kurulur. Ve olaylar gelişir. Birinci Dünya Savaşı, bir çöküşün öncesinde elit tabakanın arasında buluyoruz kendimizi.

The Guardian'da yazılana göre en çok raflarda bulunup, en çok yarım bırakılan kitaplardan biri olarak tanınıyormuş, bizim Tutunamayanlar'ın makus talihine sahip anlayacağınız. Döneminin geçmiş gelecek çatışmasını evrensel değerlendirebileceğimiz bir kurguya sahip. Buram buram kalite kokuyor.

Musil'e gelirsek, ömrünün sonuna kadar bu kitapla uğraşıyor ve tamamlayamadan ölüyor. Önünde saygı ile eğilmekten başka bir eyleme girişemeyeceğimiz, kelime yelpazesi bu kadar geniş, zihinlerimizle dans eden cümlelerle haşır neşir olmak, bir yaşam gerektiriyor demek ki. Nasıl bir insanmış? "Musil bir çok niteliği olan bir adamdır. Bakımlıdır, idmanlıdır, ayakkabıları Viyana'nın bütün kafelerinin en parlak ayakkabılarıdır, günde bir saat halter kaldırıp diz büker. Muazzam kibirlidir. Kendini bir yandan çok küçük ve aciz hissederken diğer yandan da daha büyük bir iş için, yüzyılın romanını yazmak için yetenekli olduğunu düşünür."* O sırada felsefe doktoru ve mühendis, imparator ve krallık kütüphanecisi ünvanlarına sahip. Bütün birikimini aktarmış.

Musil ilk deneyimlerini hayat kadınları ile yaşamış ve ilk evliliğinde de karısı başkası ile evliyken tanışıp boşanmasını beklemiş. Acaba bundan mı bütün evli kadın karakterlerin sadakatsizliğe eğilimi var kitapta? Ve kadınların değerini kendisinin belirleyebileceğine işaret olarak mı, dişi karakterlerin çoğuna isimleri yerine Ulrich'in belleğindeki yansımalardan yeni tanımlamalar kullanıyor? Ulrich de kendini bulmuştur şüphesiz Musil, özdeşleştirmiştir. O da askermiş zamanında Ulrich gibi, bilimde de felsefede de birikimleri ortak. Neden birine ismiyle seslenmezsiniz de yeni ad takarsınız?

Bir de cinayet var tabi. Zebercet gibi sevilmemiş, toplumda yer edinememiş, 'görülmemiş' bir geçmişe sahip zanlı enine boyuna cezai ehliyet bakımından sorgulanıyor kafamızda. Aklamaya çalışmak mümkün müdür sınırlı ehliyet gibi kavramlarla, akıl hastalığı ve hukuğun kesişim alanlarında nasıl davranmalı gibi sorularla yönünüzü şaşırtıyor. Suçluyu neredeyse beraat ettirecek ve bizi ikna edecek Ulrich. Ulrich'in böyle bir karakteri var, düşünme eylemini bir çembere benzetirsek, o çemberin tüm noktalarına ayak basarak dolanıyor ve bizi de ardı sıra sürüklüyor.

Sayfalar dolusu not almışım, alıntılar yazmışım, toparlayabildim mi bilmiyorum ana hatlarıyla benim izlenimlerim bunlar. Zorlayıcı bir eser, sayfa atlamanın kolay olmadığı, derinlikle işlenen konularla birlikte. Ahmet Cemal 60 sayfalık bir önsöz yazmış, benimkine uzun demeden önce bir düşünün derim:) Metin Bey'in tavsiyesiyle önsözü pas geçmiştim, ona dönüş vakti geldi. Metin T. ve Hakan S. sayesinde mükemmel bir yazarla ve kitapla tanıştım. Çok teşekkür ederim. Ve devamını da merak ediyorum.

Yeterince vakti olup sabırla okuyanlara teşekkür ederim.

* Alıntılar 1913: Fırtından Önce den. Şahane ve üst düzey bir kültür sanat romanı. İlgililere kesinlikle tavsiye ederim.