• 136 syf.
    ·7 günde·9/10
    Gözümün gördüğünü, bir fotoğraf karesine sığdırmak ne denli zor ise, düşündüklerimi yahut hissettiklerimi sınırlı kelime dağarcığımla tam anlamıyla yazıya dökmek de en az onun kadar zor benim için. Dilimin döndüğü klavyenin izin verdiği müddetçe kitap hakkındaki yorumumu paylaşacağım inşallah.
    Geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe.. düşünen her insan beyninin sorguladığı/sorgulayacağı bir soru ‘insan nedir?’ ya da daha öznel bir tabirle ‘ben kimim?’
    Bu soruya en sağlıklı yanıtı, insanın yaratıcısı olan “Allah(c.c)” verecektir şüphesiz. Kuran’a göre insan kimdir önce ona bakalım.
    İnsan zayıf yaratılmıştır(Nisa/28) insan pek acelecidir(isra/11) İnsan çok zalimdir, nankördür(ibrahim/34) İnsan çok cimridir(isra/100) Mal sevgisi sebebiyle çok katıdır(adiyat/8)
    Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık(isra/70)
    Ayetlerden de anlaşılacağı üzere konu insansa her şey mümkün yani.
    “Bir düşünür der ki: Öldüğümde mezar taşıma sadece ‘insan’ yazın. Gerçekten öyle değil mi? İnsanın en önemli görevi insan olabilmektir. Görevinin/yaratılışının bilincinde olan insan da zaten müslümandır.
    Biraz yazarımızı tanıyalım. Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan yazar hayatının bir döneminde buharlı bir gemide kaptanlık yapmış. Zaten “Mark Twain” ismi de (İngilizcede ‘ikiyi işaretle’) geminin dibe oturmaması için gerekli su derinliğini ölçen bir gemici terimiymiş. Hemen hemen çoğumuzun çocukken adını duyduğu/okuduğu Tom Sawyer’in Maceraları romanının da yazarıdır kendisi.
    Kitaba gelecek olursak, kitap genç adam ile yaşlı adam arasında geçen diyaloglardan oluşmakta. Belki de ölmeden 5 yıl önce yayımladığı bu kitap yazarımızın gençliğine bir öğüt bir serzeniş niteliğindeydi. İnsanın pek övündüğü eylemlerinin, davranışlarının arkasında çok temel bencil bir güdü bulunduğunun yapılan hayır işlerinin hiç de öyle sanıldığı gibi ulvi niyetlerle değil ‘ruhsal tatmin’ , ‘efendisine(vicdan) hizmet’ üzerinden yürüdüğünü savunan yaşlı adam ile tüm duygusallığı ve toyluğu ile aksini savunan gencin tartışmasında buluyorsunuz kendinizi 3.bir şahıs olarak. Çakralarınızı açan, kitabı bitirdiğinizde etkisi devam edecek türden bir eser, hadi gel bir de şu pencereden bak insana diye el uzatan...
  • "Zaten sıkmadan uzun uzun anlatmasını bilen yegâne geveze, denizdir.."
  • Bir gemici için en kötüsü denizle kara arasında kalakalmaktır.
  • New York
    (Büro ve ihbar)

    Çarpmaların altında
    bir damla ördek kanı var.
    Bölmelerin altında
    bir damla gemici kanı var.
    Toplamaların altında, taze kandan bir nehir;
    bir nehir türkü söyleyerek gelen
    kenar mahallelerin yatak odalarından,
    gümüş var, çimento ve meltem
    New York'un yalancı şafağında.
    Dağlar var, biliyorum.
    Ve gözlükler bilim için,
    bunu da. Ama ben göğe bakmaya gelmedim.
    Bulanık kanı görmeye geldim ben,
    makinaları çağlayanlara taşıyan kanı
    ve ruhu kobranın diline.
    Her gün dört milyon ördek
    öldürülür New York'da,
    beş milyon domuz,
    iki milyon güvercin, canı çekti diye can çekişenlerin,
    bir milyon inek,
    bir milyon kuzu
    ve bir milyon horoz.
    gökyüzünü kıymık kıymık bırakarak.

    Daha iyi, hıçkırarak ağlamak usturayı bilerken
    ya da öldürmek köpekleri düşsel avlarda,
    şafakta katlanmaktan
    bitmez tükenmez süt trenlerine
    bitmez tükenmez kan trenlerine,
    ve koku satıcıları için
    elleri bağlanmış gül trenlerine.
    Ördekler ve güvercinler
    domuzlar ve kuzular
    kan damlaları bırakıyorlar
    çarpmaların altına,
    ve korkunç çığlıkları posası çıkmış sürülerin
    acıyla dolduruyor vadiyi
    Hudson sarhoş olmuş akarken yağdan.

    İhbar ediyorum bütün herkesi
    öteki yarıya aldırmayan,
    çimento dağlarını yükselten
    kurtulamaz yarıya
    unutulmuş hayvancıkların
    yüreklerinin attığı yerde
    matkapların son şenliğinde
    hepimizin döküleceği yerde.
    Suratınıza tükürüyorum.
    Dinliyor beni öteki yarı
    yiyip bitirerek, türkü söyleyerek, uçarak kendi saflığında
    incecik çubuklar taşıyan
    kapıcı çocukları gibi
    böceklerin antenlerin
    paslandığı deliklere.
    Cehennem değil bu, bir cadde.
    Ölüm değil, manav dükkanı.
    Otomobilin ezdiği şu kedinin pençesinde
    bir dünya var kesik ırmaklardan, ulaşılamaz uzaklıklardan,
    gelirken kulağıma türküsü solucanın
    nice kız çocuğunun yüreğinden.
    Pas, maya, titreyen yeryüzü.
    Yeryüzü, sen ki, büroların sayılarında yüzen.
    Ne yapayım? Sıraya mı dizeyim manzaraları?
    Sıraya mı dizeyim birazdan fotoğraf olacak aşkları,
    birazdan tahta parçaları, kan yudumları olacak?
    Yok, yok; ihbar ediyorum.
    ihbar ediyorum komplosunu
    o terk edilmiş büroların
    acının ışınlarını yatmayan
    ormanın programını bozan,
    ve kendimi öneriyorum yesin diye posası çıkmış sürüler
    çığlıkları doldururken vadiyi
    Hudson sarhoş olmuş akarken yağdan.
  • İnsan, "hakiki bir gemici" ola­ masaydı Ay'a ulaşamayacaktı. Ne hayallerinde, ne de ger­ çekte!..
  • Kendini felsefeye verenler, onu gençliklerinde bir eğitim olarak gördükten sonra bırakmayıp da fazla üstünde duranlar, kaçık diyemesek bile, bir tuhaf adam oluyorlar. En aklı başında olanları bile senin bu kadar övdüğün felsefe yüzünden devlete hizmet edemeyecek hale geliyorlar.

    En aklı başında insanları devletler o kadar kötü kullanıyorlar ki, böyle bir insanın ne hale düştüğünü anlatabilmem için ressamların cinsleri birbirine karıştırıp, yarı geyik, yarı teke birtakım acayip varlıklar çizmesi gerekiyor. Bir filoda ya da bir gemide şöyle bir şey düşün: Bütün gemicilerden daha güçlü kuvvetli bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor, denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez. Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını, burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler donatanın etrafını alıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar, dümeni bana ver diye… Her biri bir başka ağızdan sıkıştırıyor onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olsa, ötekiler onu öldürmeye ya da gemiden sürmeye kalkıyorlar. Adamotuyla, içkiyle, daha başka şeylerle zavallı donatanı uyuşturup gemiyi ellerine geçiriyorlar, ne var ne yok aşırıyorlar, bol bol yiyip, kafaları çekiyorlar; gemiyi de böylesi gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütüyorlar. Kimler donatanı sıkıştırır ya da kandırır, kendilerine kumandayı verdirirse, onları övgülere boğuyor, büyük denizci, eşsiz kaptan, usta gemici sayıyorlar. Kimlerin yardımı dokunmazsa, onları da bir işe yaramaz diye kötülüyorlar. Bu arada akıllarından bile geçmiyor ki, gerçek kaptan havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgârları, daha birçok şeyleri bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. Gemicilerin kimini razı ederek, kimini ezerek başa geçen bu adamlar, ne gemiyi yürütme ne de baş olma sanatının öğretimle, görgüyle edinilebileceğine inanırlar bir türlü. Gemilerde böyle kargaşalıklar olunca, gerçek kaptanın başına gelecek nedir? Başa geçen tayfalar ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?

    Şimdi sen, devletlerin filozoflara neden değer vermediklerine şaşan adama bu benzetmeyi anlat ve asıl şaşılacak şeyin onlara değer vermeleri olacağını kafasına sokmaya çalış.
    Platon
    Sayfa 198 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Rüzgâr,
    yıldızlar
    ve su.
    Bir Afrika rüyasının uykusu
    düşmüş dalgalara.
    Işıltılı, kara
    bir yelken gibi ince
    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden
    bir sayısız
    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    Yıldızlar
    rüzgâr
    ve su.
    Başüstünde bir gemici korosu
    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,
    yıldızlar gibi
    rüzgâr gibi
    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki,
    «Korkumuz yok!
    İnmedi bir gün bile gözlerimize
    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü diyor ki,
    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü diyor ki,
    «Çizmişiz rotamızı
    dostların alkışlarıyla değil
    gıcırtısıyla düşmanın
    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki,
    «Dövüşmek..»
    Bu türkü diyor ki,
    «Işıklı büyük
    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana
    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki,
    «Yıldızlar rüzgâr ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu
    bir türkü söylüyor;
    yıldızlar gibi
    rüzgâr gibi,
    su gibi bir türkü..

    Nazım Hikmet