• Herkes lsakcan Narzikul'un öldüğünü sanıyordu. Hatta onun adına Berlin'de gıyabi cenaze namazı kılınmış, mevlit ve Kuran okunmuştu. Savaşın son günlerinde Gulam Alim, Kızıl Ordu askerleri tarafından yakalanmış, lsakcan bir yolunu bulup saklanarak paçayı kurtarmıştı. Partizan olduğu için Alman tarafına geçemiyor, yıllarca Kızıl Ordu'ya karşı savaştığı için de Rus tarafına dönemiyordu.
    Sonunda bir Katolik kilisesine sığındı. Papaz, lsakcan'ı sevmiş, ona yardımcı olmuştu. Rusçayı ve Almancayı çok iyi bilen, yabancı dil yeteneği olan Isakcan, orada Slovakça öğrenip papaza Katolik olmak istediğini söyledi. Vaftiz edilip Katolik oldu. Gerçekten
    inanarak Katolik olup olmadığı öldüğünde bile öğrenilemedi. Katolik olunca Adını da llya Narzikov olarak değiştirmişti.
    Savaştan sonra, Slovak llya Narzikov olarak Münih yakınlarında, Tegernsee adlı gölün kıyısında yer alan, Birleşmiş Milletler' e ait bir Slovak kampına yerleşti. Türkistan lejyonu imamlarından Nuredilin Namangani, Ruzi ve arkadaşlarını lsakcan'ın hayatta ve
    Tegernsee'deki kampta olduğundan haberdar etti. Baymirza Hayit ve Ergeş Şermet kampa gidip lsakcan'ı sıkıştırdılar. Onun Sovyet ajanı olduğundan şüpheleniyorlardı. Ruzi onlara lsakcan'ı rahat bırakmalarını, savaş şartlarında kendilerinin başlarına gelenleri düşünmelerini söyledi.
    lsakcan, Slovak kontenjjanından göçmen olarak ABD'ye gitti. Philadelphia yakınlarındaki bir makine fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı. Ruzi lsakcan'ı, namı diğer llya Narzikov'u Viyana'ya getirdiğinde o, bu fabrikada işçi olarak çalışıyordu.
    Viyana'da kendisine verilen görevi başarıyla tamamlayıp ABD'ye geri dönerek fabrikadaki işine devam etti. Fabrikanın sahibi eskiyen makineleri satıp yerine yenilerini alıyordu.lsakcan ile Macar bir iş arkadaşı, 700'er dolar koyup ortak olarak eski makinelerden birini satın aldılar. Makineyi, kaldıkları evin garajına yerleştiren iki arkadaş, fabrikadaki mesailerinin ardından, imalata evde devam edip ürettikleri parçaları fabrika sahibine sattılar.
    Birkaç ay sonra koyduğu 700 dolarını ve kannı geri alan Macar arkadaşı ortaklıktan aynldı. Ardından lsakcan önce ikinci, daha sonra da üçüncü eski makineyi satın aldı. Bir süre sonra ilk, daha
    sonra ikinci ve daha sonra da üçüncü fabrikasını kurdu. Milyonlarca dolar para kazandı. ABD'de multi milyonerler kervanına katıldı. Lejyon döneminden arkadaşlarına, MTBK'daki büyüklerine maddi yardımda bulundu. New Jersey'de Türkistan Cemiyeti bir bina satın aldığında, cemiyete maddi katkıda bulundu.
    Bu arada lsakcan'ın en büyük derdi, Türkistanlı bir hanımla iyi bir evlilik yapmaktı. Ancak Özbek kadınlar gerçekten Katolik olabileceği şüphesiyle ona yanaşmıyordu. Amerikan Hava Kuvvetleri'nin Türkiye'deki İncirlik Hava Üssü'nde sekreter olarak çalışan, yetenekli ve güzel Türkistanlı bir kız vardı. Amerikalı kadınlar, kalplerini kazanan bu kızı aralarında para toplayıp okusun diye ABD'ye göndermişti. lsakcan bu kıza evlenme teklif ettiyse de
    da diğerleri gibi teklifi geri çevirdi. lsakcan'ın sahip olduğu servet, sorununa çare olmuyordu. lsakcan, Azerbaycanlı Selim Selçuk'la da yakın dosttu. Ona Suudi Arabistan'a gidip oradaki Türkistanlıları ziyaret etmek istediğini söyledi. Selim Selçuk kendisine yardımcı oldu. Bir ara Suudi Arabistan'a giderek oradaki hemşerilerini ziyaret etti. İsakcan, Müslümanlar için kutsal sayılan umre ibadetini yerine getirdi. Sonuçta ilk çalıştığı fabrikadan tanıdığı Alman bir işçi kadınla evlendi. 1993 yılında kanserden vefat etti.
    Öldüğü gün İlya Narzikov için Katolik kilisesinde Katolik inancının gereklerine göre dini tören yapıldı. Daha sonra evinde toplanan eski arkadaşları, onun için İslami usullere uygun bir dini tören düzenlediler. İçlerinden biri, Müslümanlıkta cenaze namazının olduğunu, fakat İsakcan için cenaze namazının kılınmadığını söylediğinde bir başkası, "Biz onun için 1945 yılında Berlin'de gıyabi cenaze namazı kılmıştık" dedi. Oradakiler gülmernek için kendilerini zor tutuyordu. lsakcan Narzikul, İlya Narzikov Katolik miydi, Müslüman mıydı? Katolikler onu Katolik olarak kabul etmişti. Fakat o, Tanrı'nın birliğine, lsa Peygamber ile Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanırdı.
  • 400 syf.
    ·6 günde·5/10
    Gerçekten ilk 200 sayfa mükemmel hazırlanmış. Hasan sabbah, ismaililer, Türkler, tapınakçılar ve moğollar dünyası güzel anlatılmış. Cezeri biraz sallasa da akış güzeldi. Lakin kitabın bir kısmından sonrası gerçekten kanser olmamız için yazılmış. Bu kadar akademik ve tekrarlayan kitap olmamalı. Sonuçta kitabın adı alamut kalesi. Assassin's tarihi olmalı lakin biz kaleyi geçtim taşın toprağın, suyun tarihine geçtik. Bunlar güzel şeyler ama 200 sayfa assassin'sler ile alakası olmayan tamamen arkeolojik bulgulara dayanan kaleleri uzata uzata, yazmak için yazarsan tepki veririz ki verdim. Çok güzel bir ders kitabı olur lakin assassin's tarihi için 200 sayfa yeter de artar. Onun dışında mu kitabı aynı ac1 e benzettim. Başı güzel sonunu görene kadar kanser. Bir kitaba bu kadar düşük puan vermek istemezdim ama assassin's tarihine olan ilgim ve beklentim inanılmaz yüksek olduğu için bu kitap bunu karşılamadı. Aşırı yoğun akademik bilgi ve kale tarihi okumak isteyen, Suriye arazisini ve kalelerini Suriyelilerden daha ayrıntılı bilmek isteyen herkese önerimdir. Lakin assassin's tarihi ve hasan sabbah dönemi için okumak isteyenler 200 den sonrasını okumasın.
  • 528 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Türk fantastik yazarlarından en en en iyisi!
    Büyük bir Büşra Toraman hayranıyım. Kendilerini Wattpad'den beri takip ederim. Normalde Wattpad ve altını çizerek söylüyorum Türk fantastik'e karşı ön yargılıydım. Bunu Büşra yıkıp geçti. Öyle güzel bir anlatım tarzı var ki olayları yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Eğer üzerinde Türk yazar yazmasaydı kesinlikle bunu hangi yabancı yazar yazdı derdim.
    Kitabı kaç kere okudum bilmiyorum ve yeniden okumaya karar verdim. kitabın konusunu özetleyerek geçecek olursam;
    Ada'nın hayatının gitmiş olduğu Uludağ kamp gezisinde bir kurt saldırısı ile ailesini ve evlenmek üzere olan nişanlısı Kerim'i kaybetmesiyle alt üst olduğunu ve kendini bir anda Teyzesinin yanında Kanada'da bulduğunu okuyoruz.
    İŞLER DEĞİŞİYOR!
    Kanada'ya gittiği esnada peşine Kerim'in abisi Ali de gelir. Polis olan Ali bu saldırının normal olmadığını düşünür ve Ada'yı ikna ederek dosyasına yardım etmesini ister ve olaylar bambaşka bir boyuta atlar.
    ADA KENDİNİ DOĞAÜSTÜ GÜÇLERİN ARASINDA BULUYOR!
    Kurt adamlar, büyücüler artık Ada için bir masal değil! Artık Ada'nın kendisini yeni adapte olmasını, imkansız dediği şeylerin mucizevi bir şekilde gerçekleşmesini, günden güne güçlenen bir kadın karakter okuyoruz. Ve ona yardım eden Aleut'un biricik celladı Dawson ah anam ah!!! Aralarında o kadar sarsılmaz bir bağ oluşuyor ki okuduğunuz zaman benim tepkimi veriyorsunuz! O ne coolluktur ah Dawsonum ahh!
    KARAKTERLER EFSANE!
    Normal de yan karakterleri okurken bir an önce ana karakterlere geçme gibi bi huyum var. Ama bu kitapta öyle değil. Hepsi birbirinden eğlenceli okurken zevk veren karakterler. Özellikle Gavin onun gibi bir arkadaşım olsun isterdim ya son söz olarakta şunu söylemek isterim ki;
    KESİNLİKLE OKUYUN!
  • 266 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir insan neden hayal gücünü kullanarak başka bir düzen tasarlamaya çalışır? İşte kitabı bitirdiğimde aklımda kalan geniş bir soru işareti.
    Neden?
    Galiba bu soruya cevap bulmak için hayalin kafada tasarladığı zamana yolculuk etmek lazım. Yoksa salt öznel düşüncelerimizle yükün altında kalmamız kaçınılmaz. O hayal gücü dönemlerine; Platon’a, Campanella’ya, Orwell’e ve Huxley’e o düşünsel hayallere yolculuk etmek lazım. Konu itibariyle diğer düşünsel hayalleri ya da oluşabilecek dehşetleri bir kenara bırakarak konumuza Huxley ve distopyasına dönmemiz gerek.
    1932 senesinde basılan bu eser neyden ve niçin şikayetçi idi ki tasarı fantastik boyutlara ulaştı.
    Dönemin toplumsal ve politik değişimlerine teknolojik gelişme de eklenince; memnuniyetsizlik, derinleşen krizler ve bireyin durumdan hoşnutsuzluğu yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni hayal güçlerini de beraberinde su yüzeyine çıkarttı.
    Enkaz bırakan bir dünya savaşı, savaş sonrası dayatılan sert antlaşmalar ve beraberinde çıkan totaliter rejimler(Hitler, Mussolini vb.), yeni savaşların kaçınılmaz oluşu, Sovyetler’in büyümesi. Ve bunlara bağlı olarak patlak veren ekonomik krizler(wall street), işsizlik ve bireyin karamsar umutsuzluğu. Bütün bu ve bu gibi sosyal, ekonomik ve politik düzenlerin altüst oluşları bireyleri buhranlı bir düşüncelere de sevk etmiştir. Durumdan hoşnutsuzluk düşüncelerde ve hayal güçlerinde istenilen ama olmayan yer olan ütopyaların, gelecekten umutsuzluk distopyaların ortaya çıkmasına gebe olur. Aldous Huxley de o insanlardan biriydi. Londra merkezli bir totaliter ama 1984 e göre daha esnek olan Dünya Devletini tasarladı. Cesur Yeni Dünya....
    Biyoloji ve psikolojinin üstün teknoloji ile harmanlaştığı bir dünya düzeni. Salt uyuyan bir toplumun sahte, farkında olmayan mutluluğu. Anne-baba ve aile gibi bağlılık ve aidiyet taşıyan kavramların ayıp kötü ve müstehcem olarak görüldüğü, duyguların olmadığı; sadece robotik tarzda geçen ömürler. Soma adı verilen ve devlet tarafından her gün düzenli olarak verilen uyuşturucu hapları alarak yaşayan bir uyur gezer toplum. Teknolojik kuluçkalandırma yöntemleriyle normal Doğumun yasak olduğu hatta mide bulandırıcı olarak gördüğü bu doğumlara alternatif üreme fabrikaları oluşmuş bir dehşet.
    Hissiz bir evren.
    Sınıfsal ayrımın daha kuluçka da belirlendiğini, hangi döllenmenin işçi hangisinin memur ya da üst sınıf(yönetici) olacağını belirlenmiştir. Kuluçkadan sonra bebeklikten belli bir yaşa kadar hipnopedya(psikanalizde ismi hipnoz) uykuda öğrenme diğer ismi, mütemadiyen insanlara duygusuzluğu, itaatkarlığı, sosyal sınıfına uygun bir şekilde hizmet edeceği aşılanır. Konumlara göre Alfa, Deta, Epsilons olarak adlandırılmıştır. Hatta bukonovskileştirme adını verdikleri aynı döllenmiş yumurtadan onlarca yüzlerce aynı tip insanlar. Vahşet!!
    Herkesin herkes için olduğu bu cinsel komünalda his, duygu ve sevgi gibi doğal durumlar şartlandırma yöntemleriyle engellenmiştir. Pavlov’un klasik koşullanmasını teknoloji ile birleştirerek hissiz bir toplum yaratılmış. Denetçi bir Yönetici olan Mustafa Mond şu şekilde belirtir eserde; birey hissederse toplum zedelenir.
    Din ve Tanrı gibi kavramların olmadığı bu uygarlıkta yerlerine Ford(Henry Ford) ve tüketici bağımlılık hatta psikolojik itaatkarlık olan efsane T modeli almıştır. Ford Aşkına!!!!
    Herkesin mutlu, sağlıklı, huzurlu olduğu, düşünmenin gerek duyulmadığı, dayatılmış dünya hapishanesi olan, özgürlüğün gerek duyulmadığı, Hayal Güçünün medeni ve uygar insanı.....

    Ve Vahşi John’un diyarı, Ayrıkbölge(MALPAİS). Yukarıda anlattığımız uygarlık ile duvarla ayrılan bir ilkel kabile üyesi. Uygarlıkta yasaklanan, istenilmeyen; aidiyet, bağlılık, aile ve sevgi gibi bağların diyarı. Ama aynı zamanda hastalıkların, çöplüklerin diyarı( uygarlıkla karşılaşma).
    John gayrimeşru olduğunda kabileden dışlanıyor, azarlanıyor ve şiddet görüyor bazen. Ama uygarlıkta olmayan, yasaklanan bir insanla büyüyor. SHAKESPEARE İLE.
    Shakespeare’i içselleştirmiş bir şekilde yaşamının merkezine koyuyor. Dışlanma nedeniyle Lenina ve Bernard’ın katkılarıyla uygar dünyaya annesi ile beraber getiriliyor. İlk izlenimi şu oluyor: Ne harika, ah ne güzel yaratıklar var burada, insanoğlu ne de hoşmuş, ah cesur yeni dünya.(Shakespeare den alıntı yapıyor)

    İşte Vahşi nin ilk izlenimleri göz kamaştırıcı bulması ve muhteşem olarak tasvir etmesi ama????
    Ama zamanla medeniyeti iğrenç bulması, özgürlükten yoksun bulması, hislerin olmaması ve sevgisiz robot insanlardan iğrenmesine neden olur.
    Geri dönecek şansı yok ve dünya devleti ile yaşamasını istememesi. Sonuç inziva hayatı kırbaçlarla kendini terbiye etmesi nefsine hakim olması ve pişmanlıklar pişmanlıklar...........

    Hayal gücüne neden olanlar ve hayal gücünü oluşturanlar böyle ama alternatif ve seçim nasıl olmalı??

    Sahte düşüncesiz mutluluk mu?
    Acı farkındalık özgürlüğü mü?

    Yoksa üçüncü yol mu?

    Düşündürücü ve tartışmaya açık ama yazarın öngörüsü fantastik olsa da al işte gelecek böyle dehşet olabilir diyor.

    Sonsöz Freud dan: uygarlığın bedeli nevrozdur.
  • Bayadır sıfır kitap almıyordum ... Güzel indirimlerle kapattık günü .. Yalnız kitapları eve sokuşum tam bir macera oldu bu kez .. "Anne ile Girilen CİNNET REACTIONlara" YAKALANMAMAK için NAMAZ vaktini bekleyip , annemin namaz kıldığı ana denk getirdim de girdim eve ..."NİCCA" USULÜ!! İmam support attı ister istemez!! KOH KOH KOH =))) Bu arada en alttaki kitabı sahaftan aldım .. Etiket fiyatı 100 tl .. Tahin pekmedi Tuco sekmedi ve 30 liraya tokaladık sahaftan ..( Sevgili monçiçi Ayşe* ,öyle 3 le 5 le uğraşmıcan .. Bak ve feyz al! =) ) KIZMAYINIZ !! KENDİM DE HALEN İNANAMIYORUM ALDIĞIMA ZOHAHAHAHAHA =)) Sanırım kalabalıktan beyni falan döndü emminin .. Bu arada İthaki Yayıneviyle CİNGEN usulü pazarlık ederken (%25 mi ,%30 mu tribi.. Pek tabii %30 indirim ile kupayı Tuco kaldırdı!) işyerinden bizim fabrika müdürüne denk gelip bir de Clive Barker aldırdım ona .."Ne gerek var", "allahın adını verdim olmaz" ile başlayan sohbetimiz "e peki madem öyleyse" ye evrildi RÖHAHAHAHAHA =))) Ordan çıktım geziyorum bir de kimi göreyim CEVİZKABUĞU YAYINLARInda ?!?!? Sevgili ve pek saygıdeğer CEVİZKABUĞU Hulki 'ciğim de oradaydı .. Bir dolu muhabbet ettik .. Kendisi bir de Popüler Bilim dergisi armağan etti bana .. Neyse ister kanonla , ister koro halinde , isterseniz birer birer beddualarınızı gönderin bekliyorum !!! =))

    bkz : OH MÖSYÖ TUCO !!! NE MÜBAREK BİR ZATSIN SEN !!

    İŞTE HUZURLARINIZDA ŞAMPİYON KADRO !!

    https://i.hizliresim.com/nQ9lPM.jpg

    Olmazsa O L M A Z !!! BABA' nın yanına da uğradık .. Ali abiyle de lafın belini "kütürdettik". Hacı olduk da geldik eve !!!

    https://i.hizliresim.com/Wq8DnP.jpg
  • 280 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    20 bölümden oluşan bu kitap, 20 bölümlük bir film gibiydi. (Filmi de var diye duydum.)
    Kitap genel olarak Dorian Gray, Dorian'ın bir portresini çizen aynı zamanda Dorian'ın dostu Basil Hallward, portre aracılığıyla Dorian'la tanışan tabiri caizse Dorian'ın şeytanı Lord Henry karakterlerinden oluşuyor.

    Dorian; Basil'in sanat kaynağı, en güzel eserinin sahibi, genç, soylu bir aileden gelen, görenin dönüp bir daha bakmak isteyeceği güzellikte.
    Lord Henry; kitabın iyi duyguları yok edicisi, hedonist, maddeci, bir o kadar da bencil karakteri. (Bu kadar kötü özelliklerini saydığıma göre kitapta altını çizdiğim yerlerin neredeyse tamamının Lord Henry'e ait olduğunu itiraf edebilirim artık:)
    Basil Hallward; kitabın iyi duygu üreticisi, Dorian'a karşı inanılmaz derecede bağlı ressamımız.

    Dorian Lord Henry'nin zehirli düşüncelerini aldıktan sonra portreyi şu düşüncelerle evine götürür: "Geçen her dakika benden bir şey eksiltirken ona bir şeyler ekliyor... Değişen şu resim olsaydı da ben olduğum gibi kalsaydım(...)" (sayfa 40 )
    Evet dediği gibi de oluyor. Lord Henry tarafından ya da kendi tarafından her zehirlenişinde ve bu zehri etrafa saçışında portreden bir şeyler eksiliyor. Dorian'ın güzelliği, saflığı her geçen gün evin en izbe köşesinde kaybolup gidiyor. Değişimi hızlı bir o kadar da canice olan her zaman genç, güzel kalan Dorian hayatın acılarını zevk alarak, seyirci olarak izliyor. Lord Henry şu an bu yazıyı okusaydı sinsice gülüyor olurdu. Çünkü Dorian'ın değişim sebebi olduğunu bilmek ona zalimce bir zevk veriyordu. Basil'e ise bir o kadar hüzün...
    Dorian ve portresinin her geçen gün değişmesi dışında Oscar Wilde okuyucuların dikkatini birkaç noktaya daha çekmek istemiş: Her güzel iyi midir ya da her çirkin kötü? Günümüz insanlarının ve bu gidişle bir sonraki yüzyılın genelinin güzellik-çirkinlik kavramını iyi ve kötü ile bağdaştırmasını ele alan Wilde; aslında bu durumun her insan için geçerli olduğunu, her insanın içinde maddeci bir yan olduğunu iyiliğin güzellikten geldiğini acımasızca yazmış. Okurken ne kadar katılmak istemeyeceğiniz düşünceler olsa da dünyanın, insanların gerçekleri diyeceksiniz; bu iğrenç düzeni bozmak, gidip Dorian'ın, Henry'nin omzuna dokunup "Bakın kardeşlerim bu işler böyle yürümez. Ruhunuza çeki düzen verin." demek isteyeceksiniz. Ve hiçbir şeyi değiştiremeden kitabı, filmi bitireceksiniz. İyi okumalar
  • 248 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Arda Erel'in bir kadının duygularını, düşüncelerini bir kadın kadar çok güzel yansıtabilmiş. Romanın ana karakteri Derin.. Öyle bir derin hikâyesi var ki onun; kendiyle olan iç hesaplaşmaları aslında tüm kadınların sesi gibiydi. Derin'in öyle çok büyük istekleri yoktu hayattan. Aşkı hissetmek istiyordu ve hissetti de. Ama geçmişi bırakmıyordu onu. Bugünümüz geçmişimizin izlerinin yansıması olabilir miydi? Bunu sorgulamamızı sağlıyordu aslında. Sadece bir aşk romanı değildi. Birçok konuyu da kapsıyordu aşktan, kadından, psikolojiden, felsefeden, sosyolojiden hayatın tam içinden dokunuyordu bize Derin. Son sayfalarına geldiğimde eski Eylül yeni Derin'e çok üzüldüm.Yüreğimin her zaman bir köşesinde kalacak bir Sarsıntı ve hissettiğim en güzel Sarsıntıydı.