• Robert Schnakenberg'in kaleme aldığı Büyük Yazarların Gizli Hayatları kitabında öyle hikayeler var ki; yıllardır hayranı olduğunuz yazarları tüm insani yönleriyle tanıyabilirsiniz.

    1.
    Edgar Allan Poe'nin ünlü şiiri ''Kuzgun''un ilham kaynağı aslında İngiliz yazar Charles Dickens'ın evcil hayvanı olan kuştu.

    Dickens'ın roman serisi_ Barnaby Rudge_'da bir karakter olarak da karşımıza çıkan bu kuşun acıklı ölümünün hikayesini Dickens'dan dinledikten sonra Poe şiirinde ona yer verdi. Zavallı kuş kapağı açık kalan boya şişesinden boya içtiği için ölmüştü.

    2.
    Brontë Kardeşler üç tarafı da mezarlıklarla çevrili bir evde yaşıyordu.

    3.
    Tolstoy kadınlarla yaşadığı cinsel maceraları kaleme aldığı günceyi düğün gecesinde yeni eşi Sonya'ya okutacak kadar dürüsttü.

    Ünlü yazar büyük bir ruhsal dönüşüm geçirdiği yaşlarda ise et yemeyi, alkolü, tütünü ve seksi bırakarak tutkularını denetim altına aldı.

    4.
    Louisa May Alcott tıbbi sebeplerle kullanmaya başladığı afyonun bağımlısı olmuştu.

    Küçük Kadınlar kitabının yazarı Alcott, çocukluk yıllarında ise önceki hayatında at olduğuna inanıyordu.

    5.
    Tüm zamanların en sevilen çocuk kitaplarından birini yazan Lewis Carroll matematik bölümü mezunu bir mucitti.

    Aralarında elektrikli tava ve üç tekerlekli bisikletin de bulunduğu bir çok buluşa imza atan Lewis Carroll matematik eğitimi aldı.

    Asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Carroll, bir gemi yolculuğunda tanıştığı Alice adlı on yaşındaki kız ile vakit geçirmek için yarattığı öykülerin ardından_ Alice Harikalar Diyarında _adlı ünlü eserini ortaya koymuştu.

    Sistit,sıtma, bel ağrısı, egzama, romatizma, katarakt, diş ağrısı, uykusuzluk, larenjit, bronşit ve akciğer zarı iltihabı ise yaşadığı rahatsızlıklardan bazılarıydı.

    6.
    Mark Twain, bir defasında Kraliçe I. Elizabeth'in de yer aldığı bir seyirci grubunun karşısında gaz çıkarmakla ilgili uzun bir konuşma yaptı.

    Twain ayrıca tam bir kedi ve tütün severdi.

    7.
    Oscar Wilde, eşcinsel tacizi olarak adlandırılan nefret saldırılarının bilinen ilk mağdurlarından biriydi.

    Wilde okuldaki diğer erkeklerden biraz farklıydı. Spor aktivitelerinden çok odasını dekore etmekle uğraşıyordu. Anlatılanlara bakılırsa sınıf arkadaşları, gözü gibi baktığı odasını talan etmekle kalmayıp bir de onu zorla Cherwell Nehri'nin sularına batırmışlardı.

    Bir dönem nişanlı kaldığı Florence Balcombe'nin gelinliğiyle en ince ayrıntısına kadar ilgilenmişti.

    Gençlik yıllarında başına dert olan frengi hastalığı yüzünden yapılan cıva tedavisinden sonra dişleri kararmıştı. Çirkinliğe asla tahammülü olmayan Wilde ağzını daima eliyle kapatarak konuşurdu.

    8.
    Arthur Conan Doyle, dünyanın en ünlü dedektifine ilk olarak Sherringford Hope adını vermişti.

    Sherlock Holmes ismi ise daha sonradan müzisyen Alfred Sherlock ve hukukçu Oliver Wendell Holmes'un isminden ortaya çıktı.

    9.
    Jack London tam bir alkolikti, zil zurna sarhoş olup denize düşmüşlüğü bile vardı.

    10.
    Walt Whitman, Abraham Lincoln'den çok hoşlanıyor, Oscar Wilde ile flört ediyordu.

    Walt Whitman, Lincoln'e olan hayranlığını ona övgüler dizdiği yazılarla anlatıyordu. Oscar Wilde ise onun öpücüğünü hiç unutamadı, her fırsatta bunu dile getirmişti.

    Gönül işleri bir yana; Whitman beynini, incelenmek üzere Amerikan Antropometri Derneği'ne bağışlamıştı. Fakat dikkatsiz bir çalışan şairin beynini yere düşürdü ve dağılan organ çöpe atıldı.

    11.
    Virginia Woolf ressam kız kardeşinden ilham alıp, yazılarını ayakta yazmaya başladı.

    12.
    Charles Dickens'ın düzen takıntısı ve batıl inançları vardı.

    Dickens kendi istediği biçimde düzenlemediği bir odada yazı yazmazdı. Misafir olduğu evlerde ilk iş kendi odasını baştan yaratan, sürekli ortalığı toplayan ve durmadan saçlarını tarayan bir adamdı.

    Her şeye üç kere dokunmanın kendisine uğur getireceğine ve Cuma'nın şanslı gün olduğuna inanıyordu. Yüzünü Kuzey Kutbu'na dönmeden uyuması söz konusu bile değildi.

    Kimliği belirlenemeyen cesetlerin halka sergilendiği Paris Morgu'nda biraz fazla vakit geçirmesini ise ''iğrençliğin çekiciliği'' olarak tanımlamıştı.

    13.
    Tolkien horlaması ve kötü şoförlüğüyle ünlüydü

    14.
    James Joyce,sevgilisi Nora'ya içinde kamçılanma ve tokatlanma arzusunu da anlattığı birçok erotik mektup yazmıştır.

    Kamçılanmaktan hoşlanan Joyce'un en çok korktuğu 2 şey ise; köpekler ve gök gürültüsüydü.

    15.
    Franz Kafka sıkı bir vejetaryendi.

    Kafka zamanın modası olan nudist aktivitelere katılsa da mayosunu asla çıkarmadı.

    16.
    F. Scott Fitzgerald'ın ciddi bir ayak fetişi vardı ve çocukluğundan beri seks ile ayağı ilişkilendirirdi.

    İnsanların kendisini çorapsız görmesine ise asla izin vermiyordu.

    17.
    Ernest Hemingway şahsına gelen eleştirileri pek hoş karşılamazdı, bunu yapan bir eleştirmeni tutup yere devirmişliği de vardı.

    18.
    Agatha Christie, disgrafi denen bir öğrenme güçlüğünden dolayı yazı yazamıyordu ve bu yüzden tüm romanlarını dikte ettiriyordu.

    En ünlü romanlarından biri olan_ Doğu Ekspresinde Cinayet_ kitabını İstanbul'da yazan Christie'nin en sevmediği şeylerden bazıları; gürültü, kalabalık ve uzayan konuşmalardı.

    19.
    Jean-Paul Sartre uyuşturucu madde kullandığında gördüğü dev ıstakoz saldırısı halüsinasyonundan olsa gerek, deniz canlılarından hayatı boyunca korkmuştu.

    Günde iki paket sigara içecek kadar nikotin aşığıydı.

    20.
    Ayn Rand 70'li yılların popüler dizisi ''Charlie'nin Melekleri'' hayranlarından biriydi.

    21.
    William Burroughs eşini 'kaza sonucu' vurdu.

    Evlerinde ağırladıkları misafirleri eğlendirmek için, eşiyle yaptıkları William Tell gösterisinde, eşi Joan'ın başının üstüne koyduğu bardağı nişan alan Burroughs hedefi tutturamadı.

    22.
    J. D. Salinger, tıbbi yararlarından dolayı kendi idrarını içiyordu.

    Farklı alternatif tıp yöntemlerini hem kendi üstünde hem de aile fertlerinin üstünde uyguluyordu.

    23.
    Sylvia Plath 1944 yılında kendisine uygulanan bir IQ testine göre dahi seviyesindeki 166 puana sahipti.Oldukça zeki olsa da kocası Ted Hughes ile ilk tanıştıklarında o kadar heyecanlanmıştı ki onu yanağından ısırdı ve hatta yanağını kanattı.

    24.
    Jack Kerouac hayatı boyunca alkolikti, tercihi ise ucuz şaraplardı.

    25.
    Emily Dickinson o kadar insanlardan uzak ve münzeviydi ki, doktorunun yarı açık bir kapının ardından kendisini muayene etmesine izin vermişti.

    Dickinson inzivaya çekilmişti adeta toplumdan kaçıyordu. Onu görmeye gelen arkadaşlarına bile yüzünü göstermiyordu.

    Dickinson ve erkek kardeşinin eşi Susan Gilbert arasında ise karmaşık bir ilişki vardı; birbirlerine yazdıkları mektuplar aşk mektuplarını andırıyordu.
  • 126 syf.
    Merhaba sevgili 1000k kullanıcıları :)

    ---SPOİLER İÇERİR----

    Daha önceki incelemelerimden belki fark edenler olmuştur; normalde bir kitabı okumadan önce onun hakkında araştırmalar yapar ve o şekilde okumaya karar veririm. Bu sefer öyle olmadı. 1000k'da çok sık rastladığım bir kitaptı. Bir dönem sanki 3 kişiden 1'i bu kitabı okuyordu. Belki de bana öyle denk geliyordu. Açıkçası merak ettim ama almadım ya da herhangi bir araştırmaya girmedim. Ara sıra incelemelere denk geliyordum o kadar. Kitaptan bir arkadaşıma bahsettim ve sağolsun kendisi almış. Önce kendi okudu ve sonra bana gönderdi. Bu kitabı okumama vesile olduğu için kendisine çok teşekkür ederim. İnceleme yazısı yazmak konusunda kararsız kaldım aslında. Sanırım biraz üzgünüm biraz da kızgın olduğum için tutamadım kendimi ve başladım yazmaya. Kitabı bitirince kitap hakkında araştırmalar yaptım. Hem yararlandığım o bilgilerle hem de bende yaratmış olduğu etkilerle bakalım nasıl bir inceleme ortaya çıkacak? :)

    Öncelikle herkesin bu kitabı araştırdığında görebileceği bir bilgiden bahsetmek istiyorum.
    Bu roman 1774 yılında ünlü yazar Goethe tarafından iki haftada yazılmış ve mektuplardan oluşmuştur. Aslında mektup türü şeklinde de geçiyor ama asıl olan şey mektuplarla oluşturulmuş bir roman. Ve yazarımızın ilk romanıdır. Roman, mektuplar şeklinde yazıldığı için insanda bir gerçekçilik hissi uyandırır. Ve bunu okuduğunuzda gözünüzde ya da kafanızda canlanmasıyla da hissediyorsunuz. Büyük yazar bu küçücük romanı bitirdiğinde henüz 25 yaşlarındayken roman yayımlandıktan sonra büyük bir ilgiyle karşılanmış ve üstelik kısa sürede bütün Avrupa'da ün kazandırmıştır. Avrupa’da pek çok intihar vakası yaşanmış olması romanın etkisini göstermesi bakımından oldukça çarpıcıdır. Şahsen ben hala günümüzde de bu tür kurguların yaşanması açısından birçok kişinin hayatını etkilediğini düşünüyorum. Ayrıca o günlerde romanın popülerliği bağlamında gençler aynı Werther (romanın ana kahramanı) gibi giyinmiş ve duygulu bir şekilde sevdiklerine aşklarını ilan etmişlerdir. Goethe’nin bu Werther karakterini oluştururken esin kaynağı; aynı yıllarda yaşamış ve intihar etmiş olan arkadaşı Karl Wilhelm olmuştur. (ki zaten romanda Werther'in yazmış olduğu mektupların çoğu Wilhelm'edir.) Roman daha sonra tiyatro eseri ve opera olarak bir drama şeklinde oynanmış ve daha pek çok başarılar yakalamıştır.

    Ve şimdi gelelim kitabımızın içeriğine...

    Roman, romanın ana kahramanı olan Werther'in Lotte'ye olan aşkını anlatmaktadır. Mektuplarda kendi duyguları ile ahlaki yapısı çatıştığını çok sık görmekteyiz. Ki en son aldığı kararda bunun üzerine olmuştur. Bu yüzden romanın aşk ve ahlak çatışması üzerine kurulmuştur diyebiliriz. Bu romanda Goethe’nin yaşamından parçalar ve kesitler vardır. Kendisi de aynı şekilde Charlotte isimli bir bayana âşık olmuştur.
    Ne var ki bu hissettiği duygular aslında karşılıklı olmasına rağmen Lotte, Werther'e bir karşılık göstermeyip nişanlısıyla evlendiğini daha sonra da Werther ile arasına mesafe açmak istediğini mektuplardan görüyoruz. Aşk ve dostluk kavramının ne kadar ince bir çizgide olduğunu da görüyoruz böylelikle. Daha sonrasında Werther'in durumu ise oldukça trajik. Detaylara çok girmeden kitabın bitişi hakkında biraz söz edeceğim. Belki de sitem etmek istiyorum.

    Açıkçası Lotte'ye ben biraz kızdım. Yani engelleyebilirdi bu durumu (tabii onunla olarak değil ama sözle yapabilirdi). Çünkü ona değer veriyordu ve Lotte bunu çok iyi biliyordu bence. Werther'in ise seçtiği yola her ne kadar kızsam da ölümünde nefes alması beyni dışarıda da olsa nabzı atıyor olması, hareketsiz kalsa da oradaki telaşın farkında olmasını düşündüm bir an ve bu gerçekten benim için üzücüydü. He bir de cenazelerin genellikle akşam yapılması ve intihar olduğu için tek bir din adamı bile cenazelerde yer almayıp tabutu da zanaatkarların taşıması buruk bir acı bıraktı içimde. Kendini bu şekilde yok etmeyebilirdi. Keşke arkadaşının dediği gibi onların yanına gitseydi... Ne bileyim sonu intihar olmamalıydı işte... Gerçekten etkileyici bir romandı.

    ALINTI: Herkes hayatının bir döneminde bu aşk hastalığına tutulur, insan elde edemediği ya da kavuşamadığı aşkların tutsağıdır. Bu roman böylesine özel bir durumun en başarılı bir şekilde işlendiği ümitsiz aşkı anlatır. Ve biliyoruz ki yaratılan her aşk ümitsizdir.

    Okumanızı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim ')
  • 55 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Kendisi ince ama icin de bir dünya var o kadar güzel ki Cibranin kalemini çok seviyorum verdiği nasihatler çıkarımlar kurgu tam benlik yani 7/24 konuşsa dinlerim:)Bu eserini ilk lisede sahafta keşfettim sonra bırakamadım tabiki gözden alınan uyuşturucu gibi bisey kitapları:)Bu kitabi da çok popi oldugunu farkettim şuan herkes okuyor ama keske yaşantıda da ermısligin kırıntısını görsek hatta onu geçtim insan görsek yeter neyse ...Bu kitapla ilgili azıcık araştırma da yapmıştım hatta ;

    *** Yazarın düşünceleri o kadar çok beğenilmiş ki Doğu’nun Nietzsche’si olarak adlandırılmış Dünya’da birçok insanın severek okuduğu yazarın birçok hayranı bulunmakta şuan . Hatta ünlü yıldız Elvis Presley kitabı alıp insanların okumasına yardımcı olmak için dağıttığı bile söyleniyor dostlar.İncil’den sonra en çok satılan kitap olmuş ve bu rekoru kimse geçememiş.Eğitici ve öğretici bilgileri sebebi ile dünyada birçok ülke kendi diline çevirmiş ve milyonlarca insan Ermiş kitabını severek okumakta ve tercih etmektedir tabiki.

    INCELEMEYE GELİRSEK ;

    El Mustafa adlı bir adam, 12 yıl kalmış olduğu şehirden ayrılırken guvertede ahali tarafından durdurulur. Ve insanlar El Mustafa’ya aşka, evliliğe, çocuklara, yemeye ve içmeye, çalışmaya, sevinç ve kedere, özgürlüğe, zamana, iyilik ve kötülüğe, güzelliğe, ölüme ve hayattaki daha pek çok konuya dair fikirlerini sorar, gitmeden önce ondan son bir “düşünce” koparmaya çalışırlar.
    El Mustafa’nın ahaliyle paylaştığı hayat görüşleri, zamana meydan okuyan, her dinden ve her yöreden insana seslenebilen, düşündürücü nitelikte. Bazen kimi cümleleri tekrar tekrar okuduğunuz oluyor. Yazılan her cümle hayatınızın rotasını değiştirebilecek potansiyelde… Aslında böyle söyleyerek beklentiyi yükseltmek istemiyorum, sonuçta her insanın bir kitaptan aldığı bal farklıdır fakat gerçekten almak isteyerek okuduğunuzda çok şey kazandıran bir kitap.

    .Bu zaman dilimi içinde sonuçta El Mustafa insanların sorularına tek tek cevap verir. Bu sorular; aşk, evlilik, çocuklar, vermek, yemek, içmek, sevinç, üzüntü, ev ve evin önemi, arzular, acı, bilgelik, öğretme, arkadaşlık, konuşma, zaman, iyi, kötü, dua, zevk, güzellik ve son olarak ölümle ilgili sorular olmuştur. Tüm bu sorulara bilgece cevap verir El Mustafa. Böylece kendince Orphalese kentindeki son görevini de yerine getirmiş olur. Sonra da El Mustafa gemiye binerek bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkar.

    Kimileri bahsedilen ermişin, “Hz. Muhammet” kimileri ise “Hz. İsa” olduğunu söylüyor. Fakat ne önemi var ki? Satırlarda yüzmeyi, isimleri unutmayı deneyin. Ve eğer ölmeden önce okunması gereken kitaplar adlı bir listeniz varsa, Ermiş’i de baş sıralara ekleyin derim.

    Iyi okumalar bu kitabi da okumayan okusun ha:)
  • Bekle Beni şiirinin öyküsü
    Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Avrupa’nın büyük bir
    bölümünü işgal ettikten sonra Sovyetler Birliği’ne girmişti. Moskova ile Stalingrad kuşatma altına alındı Simonov, gazetesi tarafından savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderildi. Cepheye ayak bastığı günlerde partiye de kaydoldu Simonov
    böylece İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinin yaşandığı Stalingrad cephesinde sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda hem de yarbay rütbeli bir asker oldu. Aynı zamanda parti komiseriydi.
    Derken bir gece, diğerleri gibi cehennemi andıran bir gece, yarı beline kadar çamura battığı, sağına soluna top ve şarapnel parçalarının düştüğü, başının üzerinden vızır vızır mermilerin uçuştuğu bir gece, her zamanki gibi sevdiği kadını, güzeller güzeli Valentina Serova’yı düşünürken, bu kadına karşı duyduğu aşk ve hasretin dayanılmaz bir hale geldiğini hissetti Bütün eti, bütün
    kemikleri, bütün sinirleri, elleri, gözleri, beyni o anda hemen oracıkta Serova’yı istiyordu Simonov çok sonraları o geceyi anlatırken, “çıldırmak üzere olduğumu anladım ve bunu önleyebilmenin tek yolu Valentina ile konuşmak, ona aşkımı ve hasretimi anlatmak ve mutlaka geri döneceğimi söylemekti” diye konuştu.
    Ünlü Bekle Beni şiiri işte o gece yazılmaya başlandı. Simonov o sıralarda henüz yirmi beş yaşındaydı ve önünde Valentina ile birlikte
    yaşanacak uzun yıllar olduğuna yürekten inanıyordu. İzne çıkan bir askere şiirini verdi ve yolu düşerse şiiri gazeteye bırakmasını
    söyledi. Sonra da savaşın acımasızlığı her yanını kuşattı ve Simonov şiirinden herhangi bir haber alamadı. Oysa asker şiiri gazeteye ulaştırmış, şiir gazetenin savaşın henüz sıçramadığı şehirlerden birindeki baskısında yayımlanmıştı. Sonra bir gün askerlerden biri şiiri görmüş, onu kesmiş ve Stalingrad yakınlarındaki bir kasabada yaşayan nişanlısına göndermişti. Şiirden çok duygulanan genç kız da bunu arkadaşlarına gönderince, ortaya o ünlü Bekle Beni fırtınası çıkmıştı.Bütün bir savaş boyunca cephenin göbeğinde savaşanlardan, Rusya’nın çok uzak ve griler içindeki Kuzey limanlarında görev yapan bahriyelilerine kadar bütün bir Sovyet ordusunda bu şiir hem subaylar hem de erler tarafından ezberlendi. Yüzlerce değişik biçimde ama hep hüzünlü bir tonda bestelendi
    O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı.
    Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi.Simonov, yaşadığı
    süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O
    zamanlar yirmi bir yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı.
    Simonov’un anlattığına göre, “Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşan sarı saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla” çok güzel bir kadındı ve ona âşık olmamak imkansızdı.1943′de evlendiler. Simonov, Valentina’ya “senin yüzün benim kaderim” diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu.

    Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı.Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.

    Savaş bitti Simonov, Valentina’nın yanına döndü.Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hâlâ. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu O hâlâ ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. Aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu; ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. Belki de böyle bir şey yapmamak için, Valentina’yı kırmamak için 1957′de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti

    Konstantin Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi Türkiye de dahil, bir çok ülkeye gitti

    Valentina Serova 1975 yılında öldü.

    Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai
    menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’
    yani bekle beni yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca
    soruldu. Simonov her defasında acı bir şekilde gülümsemekle yetindi ve cevap vermedi.Yıllar önce “sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende” diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.

    Konstantin Mikhailoviç Simonov, 28 Ağustos 1979′a kadar bekledi.Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.

    Bekle beni, döneceğim
    bütün gücünle bekle.
    bekle, sarı yağmurlar
    hüzün getirdiğinde.
    bekle karda, tipide
    bekle, bunaltırken sıcak
    bekle, kimseler beklemezken
    geçmişi unutarak.
    bekle uzak yerlerden
    mektup gelmez olduğunda.
    bekle, birlikte bekleyenler
    beklemekten usandığında.

    döneceğim, bekle beni
    ve iyilik dileme
    artık unutmak gerektiğini
    söyleyenlere.
    varsın oğlum ve anam
    yok olduğuma inansınlar,
    varsın, yorulup beklemekten
    otursun ateşin başına dostlar
    içsinler o acı şaraptan
    rahmet dileyerek yitene
    bekle. o şaraptan
    içmekte acele etme.

    bekle beni, döneceğim
    tüm ölümlerin inadına.
    varsın, beklemeyenler
    yorsunlar bunu şansa.
    anlamayacak onlar
    nasıl ortasında ateşin
    kurtardı beni
    senin bekleyişin.
    nasıl sağ kaldığımı
    ikimiz bileceğiz sadece:
    başardın beklemeyi sen
    kimsenin bekleyemediğince.

    Konstantin M. Simonov
    Çeviri: Ataol Behramoğlu
  • 163 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)En sevdiğim kitabın incelemesini yapmak için doğru zamanı bekliyordum buna layık dahi değilim zaten cesarette gösteremiyordum şuan içimden yazmak geldi sadece bir kitapta kendimi bulacağımı bilemezdim dostlarim. mükemmel bir kitap. böyle kitaplar okuyunca pis dünyadan uzaklaşıyor insan..
    benim için dünyanın en sürükleyici en başarılı romanıdır.Dostoyevski tarzinda olmasi benim icin yine farkli bir özelliği her yıl tekrar tekrar okumaya çalışıyorum yine de doyamıyorum ismi geçince burda alıntılarını gördükçe inanın farklı hissediyorum hem burukluk hem mutluluk bir arada bilmiyorum sabahattin ali'nin bu kadar yalin bir dille beni nasil ayni duygularla sardigini anlatamıyorum.Üstadin okuduğum ilk kitabıydı. tuhaf bir his bırakıyor hep sonunda içimde elime aldiğimda; biraz özlem, biraz duygusallık, biraz da huzur. okuduğum ilk kitabıyla çok sevdim Sabahattin ali’yi. benim gözümde ince, narin, saygılı ve hassas kalpli bir adam imajını çizdi. çünkü böyle olmayan bir adamdan o satırlar dökülemez diye düşünüyorum.Ama Sabahattin ali, hiçbir yazarla karşılaştırılamaz. nevi şahsına münhasırdır bunu ekleyeyim.Ayrica diğer eserlerini de okudum aynı güzel tadı hep aldım.
    Raif efendi’yi o kadar çok sevdim ki, kitabın sonunda oturup ağlayasım gelmişti. raif efendi karakteri daha güzel anlatılamazdı. şimdi yine duygulandım, bilmiyorum niye ama bu kitabın bende özel bir yeri var. bilmiyorum neden raif'in bu icine kapanis hikayesi, kara kapli defterinde sakladigi aski ve berlin sokaklarinin maria'dan sonra nasil ruhen degistigi beni bu kadar derinden üzmüştü.Cevremizdeki insanların ve hatta kendi yalnızlığımızın farkına varmak için, arada bir mesela 2-3 yılda bir tekrarlanmalı bu okuma bana göre.Bitirince ağlayan tek kişinin ben olmadığımi gördüğümden beri kitabin farkliligindan eminim Şu da var unutmadan;
    Türk edebiyatının en değerli, en derin romanlarından birinin, insanların aklında bir instagram sosyal medya malzemesi olarak yer etmesi ne kadar üzücü değil mi ayrıca ? fotoğrafını paylaşanlara kızdığımdan da değil aslında, herkesin sevgisini gösterme şekli ya da motivasyonu farklı sonuçta ama bu kadar değerli bir yazın nasıl böyle sıradanlaştırıldı hiç anlayamıyorum. Popüler kültüre kurban gitsin istemiyorum ya o kadar ünlü oldu ki "okudum" demeye utanıyorum...kahve ile cekilmiş fotografı 40 tl sadece kitap 20 tl :)Her neyse..
    hayatı asıl yönlendiren şeylerin teferruatlar olduğunu, hayatın içindeki görece kısa olan bir zaman diliminin aslında koca bir hayat olduğunu hatırlatan roman bana..
    özümüzde , hepimizin içinde derinlerde bir yerlerde "raif efendi" karakteri var. ve hepimizin hayatında bir "maria puder" olmuştur. bu eseri bu kadar kıymetli yapan da bu bence.., okuyan herkese cömertçe bir payın düşeceği mirastır. sevmiş, tutulmuş, özlemiş, hüzünlenmiş, yanmış, korkmuş her kişinin hissettiği, çoğumuzun da fikren vücuda dahi getiremediği, kelimelere dökemediği duyguları karakterlerin şahsında bizim aynadaki aksimiz gibi tasvir etmiştir. maria puder ve raif efendi'nin şahsında tüm hazin sonların muhatapları için gözyaşı döktürmüştür
    kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. bunun sebebi herhalde, 'bu öyle olmayabilirdi!' düşüncesi çıkardığım bu oldu..
    sevgi de imkansızlık ve fedakarlığı yaşayana hatırlatan değerli eser..bir resim sergisindeki tablodan yola çıkarak kahramanların iç dünyasını keşfedebileceğiniz çok güzel bir eser.
    her insanın mutlaka yaşadığı o aşk duygusunu hissettiren, aşkı en yalın haliyle anlatan bir eser aynı zamanda kesinlikle
    raif efendi duygularını, yalnızlığını, üzüntülerini anlatırken yüreğim sızladı diyebilirim.
    Raif’in kabulleneci tavrı, bu kadar mücadeleden uzak, pasif yaşayan biri olması beni daralttı bazen cidden Raif'in maria'dan sonra kabuğuna çekilip, o günlerin acısıyla hayatını idame ettirmesi, ruhunu hâlâ o Almanya sokaklarında, birlikte gezdiği maria'ya bırakması, fiziksel ruhunun ise herşeye eyvallah demesi, eve ekmek parası getirmek için herşeye tamam demesi.. insan düşünüyor ama neden? mutlu olmayacağını bile bile bir başkasıyla neden evlendi raif? ondan çocuklar yaptı? bütün varını yoğunu maria'nın yanına gitmek için harcamalıydı. maria ise keşke o türk diye bahsettiği kişinin ismini verse idi annesine, çocuk bari tanısaydı babasını, hoş babasından ruhen geriye ne kaldıysa artık. hadi herşeyi geçtim, o treni durdursaydın, çocuğuna sıkı sıkıya sarılsaydın be adam!Bitirdikten sonra raif efendi'nin babasından kalan tüm malı kaptırıp sefalet içinde yaşayıp gitmesini hala sindiremedim.
    ahh Maria puder! mutluluk en çok sana yakışırdı. kürk mantolu madonna'yı yeniden çizebilseydin keşke kaderin olarak kalmasına izin vermeden önce... yüreğimi dağladın güzel yürekli ve güçlü kadın!
    ahh Raif! daha güçlü olsaydın keşke. fedakarlık, kaybettiğin kişi için hayatını feda etmek değildir; kaybetmeye dayanamayacağına inandığın kişi için hayatını ortaya koyarak mücadele etmektir. çok yazık...
    Keşke devamını yazsaydın Üstadım ya her okuduğumda bu sorularla kafayı yiyecek gibi oluyorum.
    Sizlere iyi okumalar:)

    Iyi ki yazdın, iyi ki var oldun, iyi ki seni tanıdım..
    #Ruhun Şad olsun Üstadım..
  • Toplumu öğütlerle düzenleme çabası devam ediyor. Bu öğütlerden bir yenisi de aşk.
    Ludwig Andreas Feuerbach (1804-1872), Hıristiyanlık Felsefesi’ni yayımladığı sırada (1839), Alman düşünce çevreleri Hegelciliği tartışıyorlardı. Hegel, geniş bir alanda olağanüstü etkisini sürdürüyordu.
    İşte, aşk felsefecisi Ludwig Feuerbach da, bütün çağdaşları gibi, bu Hegelcilikten doğmuştu. Ölüm ve Ölümsüzlük Üstüne Düşünceler adını taşıyan yapıtını Hegel’in ölümünden bir yıl önce yayımlamıştı. Gelecek Felsefenin ilkeleri’niyse on üç yıl sonra yayımlayacaktı: Bir bakıma, insan aklının özlediği tartışma henüz bitmemiş olmalıydı. Hegel, oluşu düşünceyle, ruhla başlatmıştı. Doğru muydu? Düşünce mi önceydi doğa mı, bir başka deyişle, ruh mu önceydi madde mi?
    O bitmez tükenmez masal, insan aklının büyük macerası yeniden başlıyordu.
    Feuerbach, soruyu kesinlikle karşıladı: Temel, doğadır. Doğanın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey gibi, düşünce de, doğanın ürünüdür. Düşünce, maddesel bir organ olan beyinden çıkmaktadır... Bununla beraber Feuerbach, maddecilikte kalamayacaktır. Şöyle diyor: Bence maddecilik, insanın varlık ve bilgi yapısının temelidir. Ama bir fizyolojistin, bir natüralistin anladığı gibi, varlık yapısının kendisi değildir. Maddecilikle geride beraberim ama, ileride beraber değilim. Niçin?.. Çünkü Feuerbdch, bütün dinleri yıktığı halde, yerlerine yeni bir evrensel din kurma yolundadır. Bu yeni din, aşk dinidir. Feuerbach, temeli maddeye dayadığı halde bir idealisttir artık. Aşkı, maddesel bir çekim olarak değil, bir insanlık ideali olarak ele almaktadır. Feuerbach da, Hegel gibi, diyalektiği, maddelerde değil, düşüncede bulmaktadır. Feuerbach’a göre düşüncede olup bitenler, düşüncenin ürünleridirler. İnsanlar, sevişiniz, diyor, gerçek din sizin bu sevgilerinizdedir. Varlığınız, aşkınızla biçimlenecektir. Feuerbach’a göre, dinin gerçeği aşktadır. Önceleri insanlar, kendi niteliklerinin fantastik yansımaları olan Tanrılar yaratmışlardır. Tanrılar, insanlık düzenini kurmaya yetmediler. Oysa, bu düzeni kuracak olan, insanın başka insanlara karşı duyduğu bağlılıktır. Bu bağlılık, en yetkin biçimine aşkta ulaşır. Hele cinsel aşk, bu duygusal insan bağlılığının en yoğunlaşmış biçimidir. Dostluk, acıma, vazgeçme, coşkunluk gibi çeşitli eğilimler, yetkinliği cinsel aşkta beliren aşkın çeşitli görünüşleridir. İnsanlar arasındaki bütün sorunlar aşkın gücüyle çözülecektir. Aşkı kutsallaştırmak gerekir. İnsanlar, böylelikle, bütün acılarından kurtulacaklardır. Din (religion), Latince bağlamak anlamındaki (religare) sözcüğünden gelir. Şu halde, din sözcüğünün ilk anlamı bağdır. Bundan ötürü insanlar arasındaki her bağ, bir dindir. Din’ sözcüğünün etimolojik anlamı gerçeği ortaya koymaktadır. Ama bu din, ruhçu bir temele değil, maddeci bir temele oturmaktadır. Temel doğadır. Her şey gibi, din de, doğanın ürünüdür. Varlık yapısının temeli maddedir ama; kendisi düşüncedir. Bir başka deyişle, varlık maddeden çıkıyor ama, ruhla gelişiyor, varlıklaşıyor. Maddelerin oyunu bitmiştir artık.
    Feuerbach, mutluluk felsefesini de, bu düşüncesinin üstüne kuruyor. Ona göre, mutluluk eğilimi insan yapısının doğal bir eğilimidir. İnsan, doğarken mutluluk eğilimiyle birlikte doğar. Mutluluk eğiliminin töreselliği (ahlakiliği) bu yüzdendir. Gene bu yüzdendir ki, her törenin temeli mutluluk eğilimi olmalıdır. Ama mutluluk eğilimi başıboş bırakılamaz elbet. Onu düzenleyen iki doğal kısıtlayıcı vardır:
    1. Eylemlerimizin kendimizdeki sonuçları: Mutluluk eğilimimizi başıboş bırakıp, örneğin içkiyi fazla kaçırırsak hastalanırız. Böylelikle de kendi eğilimimizi, kendimizden ötürü, kendimiz kısıtlarız.
    2. Eylemlerimizin toplumdaki sonuçları: Mutluluk eğilimimizi başıboş bırakırsak başkalarının mutluluk eğilimlerinin sınırına gireriz. Bu halde başkaları, kendi mutluluk eğilimlerini savunarak bizim mutluluk eğilimimizi bozarlar. Böylelikle de kendi eğilimimizi, gene kendimizden ötürü, kendimiz kısıtlarız. Özet olarak, hem kendimiz, hem de başkaları, elbirliğiyle mutluluk eğilimimizi düzenlerler, aşırılıklarımıza engel olurlar. Bu iki durumun dışında mutluluk eğilimimizin hiçbir engeli yoktur, keyfince yol alabilir. Anlaşıldığına göre, mutluluğumuzu, gene kendi mutluluğumuz düzenlemektedir. Kendi mutluluğumuzu bozmadıktan sonra mutluluk eğilimimizin yöneldiği her yol töreseldir. Toplumsal sonuçlar, kendi mutluluğumuzun tadını kaçırdıklarından ötürü kısıtlayıcıdırlar. Evrensel uzlaşmayı aşkta bulan Feuerbach, töre alanında da, inceden inceye hesaplanmış, kendisine hiçbir bakımdan zarar vermeyecek her mutluluğu cömertçe bağışlamaktadır kişioğluna. Bu açıdan bakınca, Feuerbach’ın töresi, pek ince bir hesap işi olarak görünmektedir. Hesap tuttu mu, başkaca hiçbir engel yoktur. İnsanın Tanrıya tapmasını yasaklayan maddeci Feuerbach’ın karşısına dikilen, insanın insana tapmasını buyuran ruhçu Feuerbach, düşünce dizisinde, zorunlu olarak böyle bir sonuca varmıştır. Düşünce alanına yönelen, böylelikle de kendi içine kapanan düşünce, duygusal bir ortamda gezinmek zorundadır. İnsanlara birbirlerini sevmelerini öğütleyen ünlü düşünür, yalnızlık ve yoksulluk içinde ölmüştür.
  • 180 syf.
    ·3 günde·9/10
    Romanın çevirisinden bahsederek başlayalım. Kitabın çevirmeni Füruzan hanım bir gün Romanya'dan bir davet alır -henüz çevirmemiştir kitabı- , davet eden kişi dönemin Romanya Yazarlar Birliği başkanı yazar Stancu'dur. Kendisi önsözde bu hikayeyi çok güzel anlatmış.

    Çok keyifli bir seyahat süreci olur. Stancu ve birkaç yazar ile tanışır.

    "Vaktiyle Stancu bir Türk kızına aşık olmuş. Onun için Türkleri çok seviyor , kendine yakın buluyormuş.

    Konuşmalar olurken , kapı vuruldu içeri sarı saçlı ince uzun bir bayan girdi. Elinde bir paket vardı. Açılan paketten pırıl pırıl iki kitap çıktı. Stancu'nun en ünlü eseri Çingenem'in ingilizce çevirisi bu. Amerika'da yayımlanmış.

    Oradan ayrılırken içimi bir kurt kemirmeye başladı. Eserleri , 35 ülkede milyonlarca kişinin konuştuğu 32 dile çevrilen , yabancı dillerdeki çeviri roman ve öykülerinin 98 değişik baskısı yapılan , 46 yabancı antolojide yer alan , birçoklarının anlatım gücünü Gorki , Hamsun , Panait Strati ve Solohov ile bir tuttukları böylesine güçlü bir yazar Türkiye'de neden bilinmiyordu?

    Bir süre sonra , benim bu yürekten gelen dileğimi bilmiş gibi ya da benimle aynı şeyi düşündüklerinden olacak , çevirmenler yazarın en ünlü iki eserini Türkçeye çevirdiler. (Çingenem , Çıplak Ayaklar)

    Ülkemize döndükten birkaç ay sonra , Stancu bize Tatar Kızı Uruma adlı eserini gönderdi."

    İşte böylece bu kitap Füruzan hanım tarafından dilimize çevrilir. Ne gariptir ki , ya da normal , bugün de yazar ülkemizde pek bilinmiyor. Çok az okunmuş , ben de kendisini yeni keşfettim.

    ......

    URUMA ATEŞ PARÇASI

    Genç bir adam , genç bir kız. Gencecik iki kişi daha doğrusu. Genç olmak başka , gencecik olmak başka. Gençlik başka , ilk gençlik başka.

    Romen delikanlı Lenk. Yollara düşüp geçim derdiyle dolaşan , bir ayağı topal , inançsız bir hristiyan.

    Tatar kızı Uruma. Babası belediye başkanı olan , ailesinin ve çiftliklerinin biricik güzeli. Her genç kız kadar arzulu , şaşkın , kafası karışık , yalnız Uruma.

    İş ararken yolu Tatar bölgesine düşen Lenk , başkanın evinde kahya olarak işe başlar , her işe koşturan yardımcı. Birkaç aylık bu serüvende , Uruma ile bir aşk yaşarlar. Aşk mıdır bu yoksa sadece bir yakınlık mı ? Fakat gencecik olduklarını söylemiştik , 20lerin başında bir erkek , 18 bile olmamış bir kız.

    Bir yere varamayacakları bellidir. Ne fark eder ? Adem ile Havva hikayesinin milyonlarca tekrarından biridir bu , sonuç ne olursa olsun bir insanlık hikayesidir.

    Kısa sürede kaynaşırlar , birlikte olurlar. Sonra da bir vesileyle sona erer her şey , ayrılık gelir.

    ........

    Yazarı tanıtmak amacıyla bir şeyler anlatmak istedim , üslubunu çok sevdim. Yazarı tanımayı , okumayı tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar dilerim.