• 105 syf.
    Okumaya başladığım andan itibaren gözümde sürekli canlanan okur Tuco Herrera oldu. Ne alaka mı diyeceksin Tuco Herrera? Hani senin şu Yozgatlılar karakterleri ile dolu incelemelerin yok mu? Hepimizi derinden etkileyen, tebessüm ettiren hatta çoğunda kahkahalar attığımız ama en çok da düşündüren, kitabı şiddetle okumaya yönlendiren.
    Okudukça tebessümle hatırladım hep:)
    Bir de Nadir amcayı :)
    Bir komşumuz vardı 60 lı yaşlarını geçmiş ama sürekli alkol alan torun tombalak sahibi Nadir amca. Hakikatten de adına münhasır nadir bulunan türden idi Allah uzun ömürler versin. Eşi Nesrin teyze ise evinde, hizmetinde , aklı selim dini bütün bir kadıncağız. Tek amacı eşi alkolü bıraksın birlikte hac vazifesini yerine getirsinler , huzur içinde yaşasınlar yeterli ama Nadir amcanın pek umurunda değil tüm bu beklentiler.
    Bir ara alkolün dozunu fazla kaçırıp evin yolunu unutunca Nadir amca, Nesrin teyze tarafından eve girme yasağı uygulandı hatta iş o kadar inada bindi ki boşanma davası açmaya kadar vardı.
    Araya eş dost girdi, yok Nesrin teyze nuh diyor peygamberi getirmiyor dilinde. Biraz yumuşama gösterince de şartını sürdü öne. ‘’ İçki bırakılacak, birlikte hacca gidilecek ancak bu evlilik devamı bu şartla olur’’
    Nadir amca çaresiz, ne alkolden vazgeçebiliyor ne de evinden (eşini sever miydi bilmiyorum) ne de hacca gittikten sonra dini vecibeleri yerine getirebileceğinden. Dostları, Nadir amcayı ve Nesrin teyzeyi ikna etmenin orta yolunu buldular. Nadir amcaya ''hac kurasına yazıl, o kadar müracaat varken sana mı çıkacak? Yapmış olursun karının gönlünü '' diyerek, Nesrin teyzeye de ''bak adam dediklerine razı hac için kuraya yazılacak hadi kır şu inadını'' dediler ve ikisini de ikna ettiler. Hac kuraları çekildi ve Nadir amca ile Nesrin teyze ilk sıralamada haca gitmeyi hak kazandılar , birlikte gidip geldiler ve halen de evliler. Nadir amcayı bir daha içerken gören oldu mu? Hakikatten dini vazifelerini yerine getiriyor mu bilinmez. İnşallah ikisi de ortak hayatlarında birbirlerine saygılı hoşgörü ile yaşamaya devam ediyorlardır.
    Gelelim Hacı Aga’ya. Neden okunmalıdır?
    Uzun yıllar gerek beyaz perdede , gerekse televizyon ekranlarında ve kitaplarda hacı ağa konu başlığı altında yaratılan karakterler ya da senaryolar yükselişini sürdürdü. Evet, Hacı Ağa başlı başına konu merkezine alan bir dizi ya da film olmayabilir ama Hacı Ağa,karakteri bir adamın tek başına var olabileceğini ve her şeyden önemlisi iki yüzlülüğün, yalakalığın , para gözlüğün gücünü iliklerinize kadar hissettirebilecek bir karakter. Hacı Aga, özellikle tüm bencilliklerini kılıfına uydurabilen, yemeyi sevip yedirmekten haz etmeyen, nerede beleş oraya yerleş durumundan ödün vermeyen hatta ilerleyen sayfalarda alkoliklik derecesinde şaraba olan tutkusuna tanık oluyoruz.
    Kitabın okunmadaki tek başarısı sadece karakterinden kaynaklı değil. Kitabın konusundaki en sevdiğim şeylerden birisi de mutlak bir kötünün ve iyinin olmaması. Hacı Aga’nın ziyaretine gelenler ile yaşadıkları diyaloglar da bunun bir kanıtı. Alan razı veren razı sisteminin vazgeçilmez insanları.
    Abdestsiz namaz kılan, sayısız bahaneler ile ramazanda oruç tutmamanın yolunu bulan Hacı Aga ‘ya dayanmak zorunda kalan karıları, sekiz kız ve bir erkek çocuğu , sürekli ter kokulu taşlık , ziyaretçiler ve olaylar, okurları ara ara belli çıkmazlara sürüklüyor. Bunun sonucunda da çevrenizdeki Hacı Agaları sorgulatıyor.
    Bazı insanların bu tarz yaşamlarda olmaları sadece kendi tercihleri. Dürüst, samimi olmayı başarabileni de var, başaramayanı da.
    Okumaya karar verirseniz bunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Menfaat için birbirine bağlı insanlar , doğruluğu seçmek yerine , her sayfasında hadi be dedirten bir roman örgüsü ve herkesin sustuğu, üstünü kapamaya çalıştığı olaylar. Yani anlayacağınız, Hacı Aga ve çevresi bu dünyadaki yalan dolan, dalavere ve aklınıza gelebilecek tüm üç kağıtçılığın bire bir kalıbının şekil bulmuş hali dememiz çok doğru olacaktır.
    İncelemeyi okuduktan sonra kitaba bir şans verip okumak isteyenler için aşağı son sayfa satırlarını bırakıyorum. Şimdiden, keyifli okumalar.
    ‘’ Okuyandan bir dua umarım;
    Çünkü ben kulunuz günahkarım.''
  • 88 syf.
    Bazı zamanlar takılıp düşüyorum, canım acıyor, kimseler ile paylaşamıyorum. Demek istediklerimi ben susayım onlar anlasın istiyorum. Acaba öyle mi avutuyorum kendimi ? Düştüğüm yerden kaldırılmak , duymak istediklerimi değil de hissedebildiklerimi hissettiren kimseler ile olmak istiyorum.
    İşte tam da bu anlara takıldığım bir zamanda postacı kapımı çaldı ve elinde bir koli. Gerçi haberdarım artık telefonuma gelen sms ile kolimi anlık takip etme şansım var. Haberdar olamadığım , hayalini bile kurmayı beceremediğim husus ise kolinin muhteviyatı, yaşattığı mahcubiyet duygusu.
    Koskocaman bir kalp kutu içerinde serpilmiş kuru çiçekler arasında kitaplar, özene bezene elde hazırlanmış defterler ve ne olduklarını açıklamak istemediğim onlarca hediye ( Eylül bağışla, talepler çok olur diye gizlilik esası uygulamak istiyorum).
    Eylül Türk hediyenin zerafeti öylesine etkiledi ki beni bu yaşıma geldim hiçbir Allah’ın kulu kalp temalı bir hediye vermedi bana, sanırım benden kaynaklı bir sıkıntı:)
    Her hecesini yüreğimin bir köşesine sabitleyip sakladığım mektup; ellerimi, kollarımı ve nefesimi aldı. Onlarca, yüzlerce binlerce kez teşekkür etsem de sevincimi anlatmamda yetersiz kalacak tüm minnettarlıklar.


    ‘’ nedir bi bir elin sıcaklığı
    içimdeki bu fazla yıldızları söndüremedikten sonra
    hatırlamak sözgelimi
    temmuzda ilkyaz elmaları
    martta mormenekşeleri
    nisandaki hanımellerini hatırlayabilir mi’’


    Yazmış Musatafa Akar ‘’Dunak ‘’ başlıklı şiirinde . Daha da çok çok güzel dizeleri var. Bir röportajında neden ‘’ Tenezzül ‘’ diye sorulduğunda verdiği cevaplar ise tam şaire yakışır bir kalitede;

    ‘’Ayrıca kitabın adını da merak ediyorum. Neden Tenezzül?

    Çünkü neredeyse modern zamanlarda şiir yazmak tenezzülen bir hal aldı. İnsanlar şiire yaklaşırken artık isteksizler. Şuur dersen hak getire. Bu kavramların adı da değişti, değişiyor artık. Siz de kalkmışsınız bu ortamda şiir yazıp, insanlara da uzatıyorsunuz , al oku diye. Böyle bir şey.’’

    Tenezzül???
    Üyeliğim, bir kaç gün sonra beş yılı bitirip altıncı yıla giriyor. Daha kaç sene devam eder, ömrüm olur mu? Sabrım olur mu? Nasip olur mu ? Bilinmez.
    Gerçi iki sene kadar bir ara vermişliğim var, sanki çok umursanmış gibi ‘’ Fare dağa küsmüş de dağın haberi olmamış’’ misali.

    Hepimizin ayrı ayrı dünyaları var burası ise ortak bir dünya bizim için. Karşımdakini olduğu gibi kabul ederek duygusal sıkıntılar yaşamadan olmaya çalıştığım ortam.

    Bu sitede bulunmaktan zevk aldığım anlar ve tanımaktan mutlu olduğum okurlar öyle çok ki ;
    Mesela en zevk aldığım , ısrarla ve anlamsız mesajlar gönderip cevap vermediğim zaman ''Ukala'' yazan, ardından da bu kişilerce hiç bir açıklama yapmadan engellendiğim andır. Tenezzül etmediğim önyargısı oluşuyor nedensiz anlamsızca. Tam da bu zamanda , kendimi kraliçe gibi hissediyorum:))
    Tenezzül edip takip edenler, takip edilip edilmediğini tenezzülsüzlük algısıyla takibi bırakanlar. Hazırlanan iletilerdeki listelere uygun görüp ismimi yazanlar, uygun görmeyip yazmayanlar.

    Tesadüfen denk gelip tanıştıklarım, özellikle randevulaşıp buluştuklarım, telefonla görüştüklerim, birbirimize numaralarımızı verip bir kere bile mesajlaşmadıklarım .
    Bazen günde defalarca kez görüştüklerim, sabah akşam dertleştiklerim bir anda iletişimimiz kesilse de gönülden kopmadığımıza inandıklarım.
    Unutulmuş olsam da unutamadıklarım, baya bir zamandır buralarda olmayıp acaba geri geldi mi diye siteye her girişimde sayfasına umutla, özlemle baktıklarım.
    Ahh çok erken gelmişim dünyaya, şimdi onun yaşında olmak vardı be dediklerim.
    Geç kalmışım bir yirmi sene önce tanısaymışım tüh diye hayıflandıklarım.
    Özelden yazıp, meraktan en azından bir fotoğrafımı görmek isteyip görünce hayal kırıklığı sonrası geri dönüş yapmayanlar.
    Hani biraz daha muhabbet etmeye devam etsek , hiç birimiz masum değiliz kabul edelim aklımızda yüreğimizde onlarca fikir besleyip, (inkar edemem vazgeçemediğim muhteşem bir demodeliğim var )bir adım daha atmaktan ürperip , kaybolmaktan korkarak az ötede kalalım dediklerim.
    Çocuklarım kadar sevdiklerim, akrabamdan öte gördüklerim .
    Allah'ın sevgili kuluymuşum ki sevmeyi öğrendim de; Varlıklarından rahatsız olduğum, aynı ortamda bulunmaktan nefret etmeye kadar varan duygularımı yenmeme vesile olarak kendi nefis mücadelemi kazandıranlar.

    Ama asıl haz; Nerelidir, hangi inanca sahiptir? Genç midir yaşlı mısır? Güzel midir çirkin midir? Diline, dinine , medeni haline, memleketine ya da mesleğine takılmadan deli gibi takip ettiğim, sürekli profiline girip öğreneceğim yeni neler var diye incelediğim, paylaşımlarına tekrar tekrar bakmaktan sıkılmadığım, mesaj atınca mutlu olduğum , cevap vermediğinde üzüldüğüm , yüzünü görmek için can attığım, sesini duymak için gün saydığım, hatta hayalimde canlandırdığım isim sayamayacağım, hele ki ufacık minicik güzel bir laf ederek günümün güzel geçmesine sebep olan , kendisinin bende bulunduğu yeri az çok bilen bir sürü dost var burada.

    Tenezzülü eksiltip,
    artan yürek dolusu dostluklarda buluşmak üzere ;
    Keyifli okumalarınız olsun.
  • 223 syf.
    ·8 günde
    -BEN HENÜZ BİR “AZİZ” OLMADAN ÖNCE;
    -HAFIZ MEHMET NUSRET idim,
    Yaşadıklarımla inancımdan Sürgün yedim, oldum bir ATEİST!!! Bundan mütevellit kimilerine göre öte dünyada yatacak yeri olmayanım!!!
    -Kemal’in Askeri idim,
    Üsteğmen rütbesinde iken görevi kötüye kullandın dediler oldum bir SİVİL VATANDAŞ,
    Haydaaaa ne zor adamsın, var sen de bir sürgün potansiyeli dur bakalım!!!
    “NESİN” SENNN!!!
    - Kaçakçı mısın ulan?
    - Değilim efendim.
    - Eroinci misin?
    - Hayır.
    - Hırsız mısın?
    - Değilim.
    (Soruları isabet ettiremediği için kızan Komiser bağırır,)
    - Peki NESİN be?..
    Bitürlü diyemiyorum.. ama ben.. "yazarım" diyor…
    Deme be Azizim, “NESİN!!” diyene sakın “yazarım” deme hele de gerçekleri yazarım hiiç deme!!!
    Dersen eğer, Bursa’nın ufak tefek taşları ile döşeli sokaklarda açlık ve sefalet ve ayazda çekilmek üzere yazarlar hakkında sürüm sürüm süründüren bir sürgün fermanını verirler eline,
    Hafız Mehmet Nusret olarak çıktığım çileli yolda; HAMDIM!! ; bağırarak doğruları söyledim,
    Sürüm sürüm sürünüp hasretle YANDIM!!,
    Acı, ihanet ve kayıplarımla PİŞTİM oldum bir Çilekeş AZİZ!! de...
    Senin de dediğin gibi bunun “NESİN”i anlayamıyor bu %..... sı diye sorup yorma yüreğini…
    Bu dünyada bu kadar zulümle seni aç bırakan, yuvanı yıkan, çoluk çocuğunu perişan eden, kışta kıyamette tirtir titreten hiç yoktan yaratılan nedenlerle dört duvar hapse ardından parmaklığı insan gövdesi olan insan hapishanesine sürgün edenler ile darda ve zorda olduğunu gören kılını kıpırdatmayan seyirci sözde dostlarının da bu dünyanın öbür dünyası varsa eğer onlarında yatacak yeri yok görünüyor.
    ŞİMDİ;
    "Bu dizide topladığım yazılar hikaye değildir... Şimdi sürgünde geçen o acı günlerimi andıkça gülüyorum. Anlatınca da dinleyenler gülüyor. Bunları siz de gülesiniz diye yazdım." Diyorsun demesine de ben tam gülecekken “Nereye Gidiyoruz?” “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz.” diyorsun ya işte buna ağladım bee AZİZİM….
    1948 yılı CHP iktidarında ‘’-Niçin yazdın bu broşürü?
    -Cumhuriyet gazetesinde “AMERİKA'NIN HUDUTLARI TÜRKİYE’DEN GEÇER” diye büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak milli haysiyetime dokundu. Onun için yazdım.
    -Sen yalnızca “Nereye Gidiyoruz?” diye yazdın da cevap ne oldu acaba??
    -Cevap Mahkeme yolu ile verildi şöyle ki; 20 Yıl hapis istendi, 10 ay hapis 4 Ay sürgün ile son buldu, Yargıtay’a itiraz edildi. Normalde 6 ayda cevap vermeyen Yargıtay, 15 günde kararı onadı.. İstanbul’dan gitmesi gerekiyor.. Çünkü tehlikelilerdendi.. Amerika’nın iyilik olarak verdiği 150 Milyon Amerikan Dolarının altında olmadık şeyler arıyor, iyilikten anlamıyor!!!!! Hapisten çıkınca da gitsin Bursa’da derdini Markopaşaya anlatsın dediler….
    #54619865
    #54435550
    - Ulan Hızır, ulan Hızır... Göster kendini... Eriş ya Hızır Aleyhisselam!...Sen de bu sırada gelmezsen , ne işe yararsın?
    Kendin olmadıktan sonra, bir başkasının esaretinde yaşamanın anlamı yoktur. Kendi fikrinin arkasında bile duramıyorsan, insanlıktan nasibini almamışsındır.
    Amerika'dan gelen yardıma dikkat edelim, yardım yapar görünüp bizi soyacaklar diyor bağırarak!! (Bu broşürde yazanlara kitapta ulaşacaksınız.)
    "Anadolu'yu otomobille, yaya, tirenle, uçakla gezenler çok olmuştur. Ama benim gibi gezen var mı bilmem ki...Ben Anadolu'yu ellerimde kelepçe, süngülü ve tüfekli candarmalarla dolaştım bir uçtan bir uca..."
    Umutla ahmaklık arasında ince bir çizgi var dostlar. Şöyle bir bakıyorum, çocuklarımız çok güzel. Hepsi pırıl pırıl zeki, yetenekli çocuklar. Peki ne oluyor da bunlar bir elden çıkmışçasına yavaş yavaş kişiliksizleştiriliyor, yok ediliyor?.....
    …diyen Hafız/Üsteğmen Mehmet Nusret NESİN’in umutlarından sürgün edilerek katettiği hayat yolunda Ateist Aziz NESİN’in olma tiraji komik hikayesi ile ağlanacak halimize gülmek isterseniz veee "Nesin'e Yar Nesine Uyandım Azizim Sesine" diyerek uyuyanların uyanması ve umutlarınızdan sürgün olmamanız dileğiyle mutlaka ve mutlaka OKUYUN derim efenim…..
  • 320 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    “Eller günahkâr, diller günahkâr, bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr…”
    Sezen Aksu

    Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu roman, “Masumiyetin katledildiği bir coğrafyada süren sancılı bir ‘adalet’ arayışının hikayesidir.” Bu minvalden hareketle Dokunmadan romanının ana temasının, “suçluluk psikolojisi” olduğunu söyleyebiliriz; kitap “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım.” cümlesiyle başlar ve ilk bölümün son paragrafıyla da hikâyenin asıl konusuna girizgah yapılır:
    “Suçluluk illeti, işlediğim suçlardan çok daha fazla zorlaştırdı, hayatımı. Çünkü suç saklansa da, suçluluk kalır. Yastığın üzerindeki uykusuzluk lekesi, kalpte kimliği meçhul ağrı, kursakta bekleyen taş gibi kalır. Bende de kaldı. Sanırım şimdi burası, her şeyi anlatmanın tam yeri ve zamanı.” (s.9)

    Nermin Yıldırım “bir derde binaen” yazan yazarlardan… Dokunmadan romanını yazmasına sebep olan olay, anlattığına göre yazarın bir davet üzerine Çin’in Şanghay şehrindeyken, ülkemizde gerçekleşen 10 Ekim 2015’teki Ankara katliamının onda uyandırdığı derin üzüntü ve suçluluk duygusunun bir tezahürü şeklinde gerçekleşmiş. Romanlarını genellikle geçmiş ve bugün, unutmak ve hatırlamak ekseninde işlerken, ”Edebiyat bir tür güzel yalan söyleme egzersiziyse, yalanlarımı bilimsel temellere dayandırıyorum” diyen yazar, bütün romanlarında bir psikoterapistle çalışıyor.

    Romanın kahramanı olan Adalet, ismini Nermin Yıldırım’ın en sevdiği yazar ve idolü olan Adalet Ağaoğlu’ndan almıştır, hatta romanda da bu durum tafsilatıyla açıklanır. (Edebiyata meraklı olan babanın kızına en sevdiği romancının ismini uygun görmesi) Aynı zamanda Adalet karakteri ismiyle müsemma olarak kendi hayatının yanlışlarına ve içinde yaşadığı toplumun kokuşmuşluğuna dair derin sorgulamalara girişir, yaptıklarından çok yapmadıklarından dolayı duyduğu pişmanlığın pençesinde vicdanını rahatlatmak için tek çözüm olarak gördüğü ilk günahının diyetini ödemek üzere uzun bir yolculuğa çıkar.

    Romanda Adalet ve ilk kayda değer günahının kurbanı Mahsun dışında iki önemli karakter daha var:
    Adalet’in peşine takılıp, onun gittiği her yere beraberinde gelen, en sonunda da gizlediği gerçeklerin ve söylemek zorunda kaldığı yalanların ardındaki sırrı bir mektupla ifşa eden Sadi Seber ve zorla gasp edilip alıkoyulmadan önce adı Muhsine iken sonrasında ismi Hülya olarak değiştirilen, Adalet’in en büyük dert ortağı ve sırdaşı olan tek gözlü oyuncak bir ayı…

    Nermin Yıldırım üniversite bitirme tezini “Üçüncü sayfa haberlerinde kadına yönelik şiddet” üzerine vermiştir ve Adalet karakterine de romanda bunun bir yansıması niteliğinde üçüncü sayfa kupürlerinin koleksiyonunu yaptırmaktadır. Adalet bu şekilde yaşadığı ülkedeki şehirleri topladığı bu iç karartıcı haberler üzerinden tanımakta ve her seferinde de kaçınılmaz olarak derin bir hüzne gark olmaktadır.

    Adalet çocukluğundan beri sözcüklerle bir tür aşk yaşayan ve sözcük koleksiyoneri olan biridir. Bu sebepten de kimi zaman yanlış anlaşılır, birbirinden tuhaf yanlış anlaşılmalara maruz kalır, hatta toplumdan dışlanır. Misal; kapıyı açarken tokmağı elinde kalıverince “Bu pezevengi nereye koyayım?” diye sorar annesine… (s.12) Annesi, kızının söylediği ile kastettiği mana arasındaki uçurumdan bihaber olunca da uğradığı tepki kaçınılmaz olur.

    Romanda geçen hayali şehir ve yer isimleri (Sultanşehri, Çaybeli, Yula, Moran, Sisliyayla, Fertik) yazar tarafından bir tür yabancılaşma efekti olarak kullanılmış olup, bu şehirlerin varlıklarından daha önemli olanın, buralarda geçen hikayelerin bizim hayatlarımızdaki karşılığı olduğunun vurgulanmasıdır.
    Nermin Yıldırım’ın her daim yaptığı bir şey daha var: Önceki romanlarından aşina olduğunuz karakterleri konuk oyuncu gibi daha sonraki romanlarında misafir edebiliyor. Burada ise Unutma Dersleri‘ndeki “Mazi İmha Merkezi”ne (okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır) bu romanda bir paragrafta rastlayıp tebessüm edeceksiniz. (s.99) Yazar, bu yaptığıyla aslında her romanı birbirinden bağımsız olsa da, kendi içinde bir bütün olduğunu göstermek, romanları arasında hepsini okuyan okurun takip edebileceği daha büyük bir hikaye ve başka bir evren olduğuna işaret etmek istediğini ifade ediyor.
    Romanda, o dönem revaçta olan evlilik programlarına da dokun(dur)madan edememiş, yazarımız.
    Bir felaket haberi sonrası bile artık kanıksanan her şey gibi, hiçbir şey olmamış modunda göbek atmaya kaldıkları yerden devam eden taliplilerin vurdumduymazlığı ve umursamazlığı üzerinden aslında toplumdaki her kesimin ve herkesin bundan pek de farklı olmadığına vurgu yapılmış.
    (Titanik batarken kurtulanlar, boğulanların çığlıklarını duymamak için filikalarda şarkı söyleyip, tempo tutmuşlardı. Neticede, ‘ateş düştüğü yeri yakıyor, ateşin etrafındakiler de -körgörülüler güruhu- dans edip şarkı söylüyor.’)
    Bunun haricinde, toplu taşıma araçlarında kadına yapılan tacizi de Nermin Yıldırım es geçmemiş, hatta Adalet’in hemcinsini korumak adına yaptığı cengaverliği de romandaki kahramanın tekamülüne tanık olacağımız şekilde ilmek ilmek işlemiş.

    Romanın vermek istediği belki de en önemli mesaj şudur:
    “Hayata dair her türlü pisliğe tanık olup da, bunları temizlemek için suya sabuna DOKUNMADAN,
    Körgörü* illetiyle (s.290) “hayat süren leşler” gibi kokuşmuş bir düzene adapte olmuşların tam tersine, daha fazla suçluluk duymamak ve yaptıklarınızdan ziyade, hatalarınızın telafisi için yapmadıklarınızdan pişman olmamak için, ne yapmanız gerekiyorsa, onu mutlaka ve vakitlice yapın;
    Ta ki, toprağa konulup, ruhunuza Fatiha’lar okunmadan…”

    (*Körgörü: Gördüğünün farkında ol(a)mayanlar veyahut olmak istemeyenler; ya da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetiyle, şahit olduğu nahoş hadiseler karşısında rahatını bozmamak için sükut edip görmemezliği tercih eden güruhun içinde bulunduğu tiksinç durum; bunun dinî bakış açısından karşılığı da tek cümleyle özetlenebilir: "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.")

    Nitekim, Albert Einstein’ın da dediği gibi:
    "Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."
    Yahut bir Kızılderili atasözündeki ifadeyle:
    “Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur.”
    https://www.youtube.com/...d-7q9WhrzZk&t=1s
  • %52 (66/128)
    ·8/10
    Aleksandr Sergeyeviç Puşkin birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir.

    Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü ve alaycı yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberlemiştir ve Fransız şiirler ve komediler yazmaya başlamıştır.


    Natalyaya evlilik teklif eder hemen cevap alamaz ve Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatan Puşkin’in, daha başka birçok eserinde de Erzurum’dan aldığı esinler yer bulur.

    Eşi N atalyaya kur yaptığını farkettiği fransizi düelloya çağırır ve vurularak ölür.

    Hepiniz Gogol'ün paltosundan çıkmış olabilirsiniz beyler fakat Puşkin'in o paltoları diktiği dükkan olmasaydı kusura bakmayın ama hiçbir yerden çıkamazdınız!

    Keyifli okumalar diler, yazar hakkında detaylı bilgi almak için bloguma beklerim. https://1yazar1kitap.blogspot.com/...-ve-yuzbasnn-kz.html
  • yeşil... her yaprağın özlemidir.
    deniz martıya...nota şarkıya ...
    güneş ayaza...siyah beyaza.
    kül ise ateşe özenir.
  • Bazı günler hayat telaşesi ve koşuşturma gerçekten çok kıymetsiz geliyor..
    Dünya kimseye kalmazken , sıkışıp kaldığım bu dünya bana niye dar geldi hissi ise cabası..
    Dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyorum ama, içeride işler iyi gitmiyor.
    Allah kimseyi neden yaşıyorum ki sorusuna cevap aramak zorunda bırakmasın.
    Hissettiğin her şeyi cümle içinde kullanamıyorsun.
    Bir çift güzel söz, bir tutam tebessüm, hüznümü neşeye çevirir mi ki?
    Neye kime niye merhaba?
    https://youtu.be/-KmnOncGQzo