• Hz. İbrahim (a.s)’ın kavmi, “Keldaniler” kavmi idi ki bu kavim Irak’ta yaşamaktaydı. Gök cisimlerine tapan Keldaniler, aynı zamanda putlara da tapmaktaydı.
  • Ortadoğu Hıristiyanları, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarındaki dinsel çatışmalardan doğan sayısız kiliseye bölünmüştür. Mısır Kıptileri en kalabalık Hıristiyan topluluğudur. Yaklaşık 8 milyonu vaftizli olan Kıptiler, ülke nüfusunun yüzde 8-9'unu oluştururlar. Doğu Akdeniz ülkelerinde çok sayıda Hıristiyan cemaati vardır. Katolik Maruniler(Lübnan) Ortodoks Rumlar(Mısır, Lübnan, Suriye, Türkiye), Katolik Rumlar( Lübnan, Suriye), Ermeniler( İran, Lübnan, Türkiye), Keldaniler ( İran, Irak, Suriye). Filistin diasporasinda da çok sayıda Hıristiyan vardır. Bölgede 6'sı Katolik 5'i Ortodoks olmak üzere, birer patrikle yönetilen 11 kilise kurulmuştur.
  • Daha önce Gavur Mahallesini okumuştum ve beğenmiştim, bu kitabı daha da çok beğendim dersem yalan olmaz galiba.

    Kitap ilk olarak, Margosyan'ın ustam diye hitap ettiği Hagop Mıntzuri'ye cevap niteliğindeki yazısı ile başlıyor.

    "Margosyan'ın Diyarbakır yöresini anlattığı ilk öykülerinden "Halil İbrahim"i okuyan Erzincanlı Ermeni yazar Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi'nin 18 Mart 1976 tarihli sayısında bir açık mektup kaleme alır ve Margosyan'a övgüler düzer. Ardından da "Edebiyatı unutma, sabahından çal, gecenden çal, eser ver bize" diye çağrıda bulunur."

    O kadar içten o kadar keyifli ki bu mektuba verdiği cevap, çocukluktan, istanbul'a gönderilme serüvenine kadar, bir konudan bir konuya, çocuk gibi heyecanla atlaya atlaya anlatıyor her şeyi.
    Daha sonra ki öykülerde de tek tek her öyküde denk geldiğiniz kişilerle karşılaşıyorsunuz.

    Ben bazı yazarları okurken, sanki okumuyor da bir yerlerde oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorum kendimi. Nefes almayı unutmuş ve ağzı açık kalmış bir durumdayım sanki.
    O kadar sıcak, o kadar içten ve samimi ki yazar.

    Gazeteci Ragıp Duran'ın bir makalesinde dediği gibi :

    [ Margosyan'ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire'deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz'i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca, bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami'nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni'nin biri ya da bir Hıristiyan "Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş" diye tekzip iddiasında bulunuyor." ]

    ***
    Bazı yazarlarımız yurtdışında yaşar ve yabancı dil yayınlar kitaplarını, sonra da kalkar bunu türkçeye çevirttirir. ( Türk değil de başka bir ülkenin vatandaşı gibidirler)

    Böyle yazarlar da, yabancı dil olan kitaplarını tekrardan türkçe olarak yazar.

    Buyrun size yazar var, bir de yazar var farkı.
    Margosyan'ın 2000 yılında sabah gazetesi yazarı Refik Durbaş ile yaptığı söyleşiden bir kesit :

    Yazma serüvenin ne zaman başladı?
    "1953 yılında Diyarbakır'dan ayrıldıktan sonra, lise tahsilimi burada, İstanbul'da yaptım. Lise son sınıfta artık yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlamıştım. Diyarbakır'da yaşarken Ermenice bilmiyordum. İstanbul'da öğrendim. Ermenice hocam, 'Senin elin kalem tutar, yazdığın kompozisyonlar fena değil, gel sen Diyarbakır'ı anlat' diyerek teşvik etti beni. Ben de doğrusu, onun tavsiyelerine uydum, işte ufak ufak Diyarbakır'ı, oradaki insanların yaşamını anlatmaya çalıştım."
    Kaç yıllarıydı o yıllar?
    "İşte 1957–58… Sonra, işte yazdığım bu hikâyeler genellikle İstanbul'da çıkan yerel gazetelerde, mesela Marmara'da yayımlandı. Ardından bir kitap haline dönüştürdüm bunları."
    Ermenice?
    "Evet, Ermenice... Ve 1988'de 'Ermenice yazan yazarlara verilen bir ödül var Fransa'da... "
    Eliz Kavukçuyan Ödülü…
    "Evet, o ödülü aldım. Sonra bir: arkadaş, tesadüfen bunu duymuş, geldi bana teklif etti, 'bunu Türkçe yayımlamayı düşünür müsün' dedi. Doğrusu ben o güne kadar bunu hiç düşünmemiştim. Olur dedim. Ve ben oturdum bütün hikâyeleri yeniden Türkçe yazmaya başladım, hiçbir zaman Ermeniceden tercüme etmedim yani...
  • Hacimce küçük ama tarihe düştüğü notlar bakımından oldukça büyük bir eserle karşı karşıyayız. Dominiken bir rahip olan Ricoldus De Monte Crucis’in 1200’lerin sonlarına doğru bugünkü Doğu Anadolu, Irak ve Filistin topraklarına yaptığı seyahati okuduğumuz kitap için o dönemi yansıtma bakımından çok kıymetli bir eser diyebiliriz.

    Moğol istilasının etkilerinin halen devam ettiği bir dönemde o coğrafyayı dolaşan ve soy ismini de oradaki bir kutsal dağdan, sonradan alan Monte Crucis tam iman etmiş bir Katolik rahip. Dolayısıyla dünyaya Katoliklik penceresinden bakıyor ve değer yargıları bu yönde…

    Eserin objektif olduğunu söylemek mümkün değil ama özellikle son kısımlarda Bağdat dönemi ve oradaki Müslümanları anlattığı yerler onun tabiriyle, ‘kafirleri övmek için değil ama Katolikleri utandırmak için’ oldukça tarafsız yazılmış. Hatta İslam’dan değil ama Müslümanlardan yana bir tavrı dahi söz konusu…

    Eserin ilk kısımları Hıristiyanlarca kutsal sayılan beldelerde ( Kudüs, Nasıra, Celile gibi) geçen ve hacılık amacı taşıyan uğraşları anlatıyor. Sonrasında Türkmenler ve Tatarları anlattığı bölümler var –ki Aman Allah’ım dedirtiyor. Sanki ilkel Afrika kabilelerinden söz ediyor. Tam da o dönem mesela Konya’yı, Mevlana’yı falan bilmesek iyice şaşıracağız. Tatarlar dediği kişiler Moğollar tabii…

    Keldaniler, Yakubiler, Nasturiler falan derken, ’iyi de Kürtler niye yok?’ diye düşünmüştüm. Sonrasında Kürtler de geldi. O da ne? Türkler ve Tatarları birer yamyam kıvamında özetleyen rahibimiz, Kürtleri onlardan da beter anlatmış. İfadeleri şuracığa derç etsem, halkı kin ve düşmanlığa yönlendirmekten hakkımda gözaltı kararı çıkar; ırkçılıktan dolayı ömür boyu sahalardan uzak kalırım!

    Nihayetinde, önsözde de belirtildiği üzere, o döneme ışık tutan çok önemli bir kaynak olduğu ise kesin…
  • Türkler, Yörükler, Türkmenler, Tahtacılar, Abdallar, Azeriler, Ka­
    rapapaklar, Uygurlar, Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Tatarlar, Balkarlar,
    Karaçaylar, Kumuklar, Göçmenler, Dağıstanlılar, Sudanlılar, Estonlar,
    Yahudiler, Kürtler, Yezidiler, Zazalar, Ossetler, Ermeniler, Hemşinler,
    Arnavutlar, Kazaklar, Molokanlar, Polonezler, Çingeneler, Rumlar, Al­
    manlar, Araplar, Nuseyriler, Süryaniler, Keldaniler, Çerkezler, Gürcüler
    ve Lazlar olmak üzere 42 ayn etnik kökenli grup vardır.
    Andrews'un kitabında yukarıda yazılı 42 adet ayrı etnik kökenin
    ağırlıklı olarak nerede yaşadıkları, nüfuslarının tahmini sayısını en ince
    detayına kadar yazılmıştır
  • Pers yasalarına göre Maguşlar (sihir yapabilen, rüyaları yorumlayabilen kahinler) gizli ilimlerini ancak Perslere öğretebilirlerdi. Ne var ki Kserkes (Pers kralı), gösterilen konukseverlik karşılığında bir kaç Maguş ve Keldaninin, Damasip'in (Demokritos'un babası) evinde kalıp onun çocuklarına ders vermesini buyurdu... Bilge büyücüler ve Keldaniler, Demokritos'a gizemli Pers ve Babil bilimlerinin bilgeliğini öğrettiler.
  • Osmanlı imparatorluğunun yıkılması ile sadece müslüman türkler değil araplar Kürtler boşnaklar arnavutlar gürültü çerkesler pomaklar lazlar rumlar ermeniler yahudiler adetler nasturiler süryaniler keldaniler dürziler ve yezidiler de son imparatorluklarını kaybettiler