• Zaman zaman bu dünyada bir adam kalkar
    Şişinerek: işte buradayım! der.
    Kısa bir düş boyunca sürer zaferi,
    Ölüm gelmiştir bile ve: işte buradayım! der.
    ÖMER HAYYAM
  • Efendimm birçoklarının şimdiye kadar okuduğu, ancak benim "birazcık" geç kaldığım bir kitap oldu İvan Ilyiç'in Ölümü kitabı. Birkaç yıl önce Senai Demirci'nin Öldüğüm Gün isimli kitabını okurken ben de ölümün hep başkalarının başına gelen bir şey olduğunu düşünürdüm. Ahh ne büyük bir aymazlık! Sonra okunan her salâda bir gün bu hadisenin benim de başıma gelebileceğini kabullendim. Kitapta kahramanımız olan İvan İlyiç de bu aymazlık içerisinde. Aslında aymazlık demek doğru olmayabilir. Bile bile reddetme ve büyük bir kibir hali içinde. Bir türlü kabullenememek... Hep kendinden daha kötü (maddi anlamda) durumda olanların ölmesi gerektiğini düşünüyor. Kitap İlyiç'in çocukluğu ve gençliği ile başlıyor sonrasında yine hepimiz gibi yetişkin ve yetişkinlikte yaşadığı evlilik, kariyer vs durumlarıyla devam ediyor. Kitapta eşiyle olan bazı tatsızlıkları yaşadıktan sonra veya yaşamamak için kendine hırsla işine veriyor. Bu kısım hoşuma gitti açıkçası. O buhranlı ruh hallerinden sıyrılma çabasını işine eğilerek yapması güzeldi. Devamında işine büyük hırsla bağlanıp iyi bir makama gelene kadar çalışması ve hastalığıyla ilerliyor kitap. Derken hastalığı ilerliyor ve ölüm ile yüzleşmeye başlıyor. 83 sayfa, tadı damakta kalan, "aa bitmiş!" diye şaşırıp devamını isteyebileceğiniz bir kitap. Tavsiye olunur‍️
  • Yine sana sesleneceğim

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Senin kim olduğunu en çok bilerek

    İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin

    Dört nala açan kiraz çiçeklerinin

    Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

    Sarı bir hüzün kızıl bir gurur

    Ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana

    ...........

    Sana oklardan değil yaylardan bahsedeceğim

    Gülün dikeninden değil

    Gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım

    Topraktan söz açacağım

    Akan su gelmeyecek kelimelerime

    Suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim

    ............

    YİNE SANA SESLENECEĞİM

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Bilmek istemeden

    .........

    Alaattin'in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi

    Ve ne dilersem dilememi isteseydi

    Hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim

    Bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece

    Hayatta birşeyden vazgeçmek lütfedilseydi

    Bedeli herşeyim olsa bile

    Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim

    Garip değilmi sana seslenmekten vazgeçtiğimi

    Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belkide

    Oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm şu dünyadaki

    Tek geride kalmış hesap benim için

    Bu dünyadaki tek yük

    Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek

    Kürek mahkumu için kürek neyse

    Benim içinde sana selenmek o

    Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu

    Öbür yandan bileklerimden sızan kanların

    Gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu

    Oysa ben sana kürekten değil gemiden bahsetmek isterdim

    Atalarım bana kadınlara gökyüzünü

    Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler

    Sen kürekleri yağlı urganları

    Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun

    Sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak

    Göstermek istedim

    Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri

    Ama senin vaktin yoktu

    Ben bunu hiç anlayamadım

    Kavmimin kadınları bana öğretmedilerki

    Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok,

    Siyah apletleri sevebileceğini

    .............

    Sana sesleniyorum

    Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarına

    Toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor

    Kürekleri bırakamıyorum

    Önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için

    Kalemi biran elimden düşürmüyorum

    Ankara Kalesinin önünde

    SANA SESLENİYORUM

    ..............

    Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin

    Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm

    Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı

    Cehennemle konuşur Seni ona anlatabilirdim

    Oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun

    Nede cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık

    Seviyorum seni ama dedin

    Hoşçakal diye ekledin

    Şimdi gitmeye mecburum

    Belki yine gelirim, umarım gelirim

    SON SÖZÜN OLDU

    Cennet ve cehennemin dillerini

    Savaş naralarıı ve aşk şiirlerini

    Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım

    Senim sözlerinin anlamını öğretmediler

    Hiçbirşey söylemeden gittin

    Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim

    Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana

    Ve kalemimle ilk defa yavan gözlerle baktın

    Yine yeniden sadece sana sesleneceğim

    Müebbet bir aşk dışında

    Bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim

    SANA SELENECEĞİM YİNE

    Seni sadece kuru bir sevgiyle değil

    Derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla

    Ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyuyormusun

    Mütevazi bir sevgiyle değil

    Küstah bir aşkla sevdim seni

    Ben OSMANLI gibi

    Kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken

    Ölen köprülerin ülkesindeki Venedikteki son sancağı

    Kışın üşümemek için şal yaptın kendine

    Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde

    Gün geçtikçe eksilir demiştim oysa

    Atalarımın öğrettiklerinede ters düşsede

    Sana inanırım bilirsin

    Zamanla unutursun demiştim

    Niye daha derinleşiyor öyleyse

    Derinleşiyor özlemin

    Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları

    Coşturuyor ayrılık sözlerin

    Öfkelerimin kararlılığını

    Aşka katık ederek konuşacağım

    Bedenim bu dünyayı terkedene kadar

    ............

    Öyle sanıyorumki

    Hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için

    Benden uzun yaşayacaksın

    Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne

    Onların benden geldiğini birtek sen bileceksin

    Küstah bir aşkla seveceğim seni

    Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan

    Kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim

    Ömrün geri kalınında

    SANA SESLENECEĞİM YİNE

    Ben seni beyrut gibi sevdim ama

    Sana ne Mağribi nede Manhatten'i anlatamadım

    Bağdat ve Şam'ı işgale yeltenmişken

    Venedik' ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı

    Sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana

    Senin kim olduğunu hiç bilmeden

    Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım

    Senin kim olduğunu en çok bilerek

    Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim

    Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün

    Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım

    Bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar

    ..........

    Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke

    Hüznün beni aşan taşkınlığını

    Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını

    Öfkelerimin hiç bir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını

    Anlayabilseydin

    ANLATABİLİRDİM SANA

    Seninle yaşana bir aşktan sonra

    Ayrılığın ölüm bile olsa

    MAVİ BİR ÖLÜM OLACAĞINI
  • bağdat'ı ve şam'ı işgale yeltenmişken
    venedikten gelen ihanet tarumar etti ordularımı
    sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana
    senin kim olduğunu hiç bilmeden
    ağlayan zambakların, dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
    senin kim olduğunu en çok bilerek
    kavmimin bana vaad ettiği tüm aşkları terk edeceğim...
  • Jules Verne, yazdığı her eserde okuyucularına başka diyarların kapılarını aralayan yazarlardan biri. Bu seferki rotamız ise Cenevre oluyor. Zacharius Ustanın evinde yapacağımız ziyaret ile kibrin bir kişiyi nasıl ele geçirdiğine şahit olacağız.


    Eser, ustanın yaşadığı bölgeyi tasvir edilerek başlıyor. Daha sonra ustanın evi ve kimlerle yaşadığı en sonunda da Zacharius Usta anlatılarak öykü devam etmektedir.


    Hakiki Saatçilik, Zacharius Ustanın "İcat Maşasını" icat etmesiyle başlar ve ünü İsviçre sınırlarından çıkıp Fransa ve Almanya'ya da yayılır. Bir akşam yemeğinde usta derin düşüncelere dalarak sofradan kalktı ve atölyesine doğru yol aldı. Çünkü satılan saatler durup çalışmamaya başlamış ve müşterileri de saatleri geri iade etmeye başlamıştır. Bu durum da Zacharius Ustanın canını sıkmaya yetmiştir.


    "Ölüm bu!" diyordu Zacharius Usta boğuk bir sesle. "Ölüm bu!"... Varlığımı dünyaya dağıttığıma göre yaşayacak ne kadar ömrüm kaldı artık!" Çünkü ben, Zacharius Usta, imal ettiğim bütün bu saatlerin yaratıcısıyım! Bu demir, gümüş ya da altın kutuların her birine ruhumun bir parçasını hapsettim! O lanet olası saatlerden biri ne zaman dursa, kalbimin durduğunu hissediyorum, zira saatleri kalp atışlarına göre ayarladım!"


    Kibir, Zacharius Ustanın ruhunu ele geçirdiğinde bu kibrin hayatının bir parçası elinin ustalığının ham maddesi olmaya başlar. Kibri ile ustalığını aynı kefeye koyduğunda ise bilimin gücünü unuttuğunun farkına varamaz. O Zacharius usta olarak yaptığı her saat onun ruhundaki kibirden beslenir ancak bilimin gücü kibri yendiğinde saatlerin ruhu da yok olmaya başlamıştır.


    Jules Verne; kibir, din ve bilimi iç içe harmanlayarak yazdığı bu kısa öyküde okuyucularına kibrin insanı getirdiği vahim sonu aktarmak istemiş. Bunu bilimle harmanlayarak da kibrin insanın içindeki düşünceleri etkileyeceğini anlatmak istemiştir. Hatta kibrin insanı ele geçirmesi ile bencilliğin soğuk kokusuna doğru yol alacağını ruhunu ancak kişinin kendi düşünceleri ile yeniden onaracağını dile getirir. Bu kısacık öykünün sizi etkileyeceğine eminim.
  • Ebedi, ezeli halka, hakikate sadakatle oku!

    Dokunma Kral, uğraşma şairlerle, öğüdümü iyi dinle,

    Bırak elleme, neftli çıraya çakma, ateşle oynama.

    “Ateş olsa cürümü kadar yer yakar” deme Kral,

    Deme ey sefa sarayı kuru asma damından çürük.

    Ah etse yanarsın, Sahra çölleri gülistan gelir adama.

    Aklını başına topla Kral, deme şairin gücü nedir ki.

    Yarım avuç toprak atsa Eşref senin tepene,

    Topyekun toprak altında kalır billahi el malı mülkün.

    Etme eyleme Kral, vurma şuaraya, çoğaltırsın,

    Bırak, ey Salamon bin Abdülaciz el Siyon bin Yanki.

    Bırak paçasını Kral, sen Tiran ile Sanafir’i kurtar.

    Uğraşma Kral bırak, belli olmaz şair dilinin ölçüsü,

    Tümce üflese saltanatına, cümleten mahşer fırtınası,

    Muallakata gelirsin, maazallah baş aşağı sallan sallana.

    Başlar ilahi velvele, yellenir boş kamış gibi debdeben,

    Yıkılır iki dünyan, kurulur hak divanı, başlar zelzele.

    Gel etme eyleme Kral, Mekke’ye yakışanı yap.

    Kibir eyleme bir nebze olsun, büyük putu kov gitsin,

    Sel önünden kütük kapmak değilse senin acelen,

    Taşıma suyla değirmen dönmez, demeyesin.

    Taşırır Kızıldeniz’i vallahı Ferhat’ın huyu, gelir ecelin,

    Rindin kabrindeki baykuşun feryadını dindiremezsin.

    Ebedi, ezeli halka, hakikate sadakatle oku!

    Durmadan dönecek ağır değirmen taşları şiirimizin,

    Öğütecek karanlığın kayasını türkü söyleye söyleye,

    Un edecek zorbaları, yüzükleri ve mühürleriyle.

    Özgürlük akacak oluklardan ışıkla doğacak yenidünya,

    Şam’a boğulacak baştanbaşa büyük Arabistan da.

    *Eşref: Aşraf Fayad, Filistin kökenli şair. Suudi Arabistan Kralı tarafından,

    Kasım 2015’te zorbaca ölüm cezasına çarptırıldı. Bu olaya tepki olarak

    Krala Öğütler ilk kez Türkiye'de Aydınlık gazetesinde 9 Ocak 2016 günü yayımlandı...

    Uluslararası kampanya sonuç verdi ve 2016 Şubat’ında şairin idam

    kararı bozuldu.

    * Tiran, Sanafir: İsrail işgali altındaki Arabistan adaları.
  • Keşke herkes de Tolstoy gibi hakikati böyle itiraf edebilse. Yazar çocukluğundan beri aklını kurcalayan inanç çıkmazını, yaşamın anlamını, doğrunun ve yanlışın inançla nasıl kendi hakikatimiz haline geldiğini anlatıyor. 19. yüzyıl Rusya'sı hırs, iktidar düşkünlüğü, açgözlülük, şehvet, kibir, öfke ve intikam bunların saygı gördüğü, İyi ahlaklı, erdem sahibi insanların aşağılandığı bir zamanda Tolstoy da büyükleri gibi kendini güce ve hırsa kaptırıyor. Fakat yıllar sonra bu ikilem ve içindeki sorular hakkı aramaya sevk ediyor.
    Kapanmayan ölüm kapısı hayatın bütün tadını acılaştırıyor ve ümitsizliğe kapılıyor.
    Cevabını aradığı soru; Niçin yaşayayım? Niçin herhangi bir şeye karşı istek duyayım? Niçin herhangi bir şey yapayım? Hayatımın beni bekleyen kaçınılmaz ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı? Soruların cevabını tüm bilim dallarında aramasına rağmen tatmin olamıyor. Kitabı okudukça Kur'an'ı Kerim de sıkça geçen ....bunda düşünen insanlar için bir öğüt vardır, ...hiç akıl etmez misiniz gibi ikazlar tefekkür etmemiz gerektiğini ve böylece doğru yolu bulabileceğimiz gerçeğini hatırlatıyor. Tolstoy da bir düşünür olarak kendi din inancında bu soruların yanıtını bulamamış.
    Kitabın sonunda kendi inanç öğretilerinin yanlış olduğunu ve sonrasında yazacağını belirtmiş ama birileri engel olmuş demek ki kitap yarım kalmış.
    Günümüzde aynı inanç boşluğuna düşen bir çok insan var ve kitapta geçen gibi bir çok soruya cevap aramaktadırlar. Bu gibi sorulara cevap verebilecek alimler yetişmesi ümidiyle okumaya devam ...