·
Okunma
·
Beğeni
·
101,1bin
Gösterim
Adı:
Açlık
Baskı tarihi:
2005
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944902014
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Emre Kitabevi
158 syf.
·75 günde·10/10 puan
Lubliyana da aylak aylak gezen Genç bir yazarın açlığını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Kitabı elinize aldıktan sonra bitmesini istemeyeceksiniz. Aç kaldıkça diğer organların daha iyi çalışması benimde gözlemlediğim birşey. Manevi duygular dahil buna. Gayet akıcı naif bir kitap. Keyifli okumalar.
214 syf.
·Beğendi·10/10 puan
İBRAHİM TATLISES SENELER ÖNCE YAZDIĞI "TOMURCUK" PARCASIYLA ASLINDA KNUT HAMSUN' UN "AÇLIK" KİTABINI OKUYACAKLARA SUBLİMİNAL MESAJLAR MI GÖNDERİYORDU ?!?!?

Delirtmeyin adamı açıklıyacaz!!! =)) SPOILER YOK! RAHAT OL!! Tuco is BACK!

Yine zaman yokluğu ve yine öteleye berileye ilerlere attığım bir kritikten daha hepinize merhabalar kokocambolar.. Bu kitabın methini çok duymuş , sayısız forumda , okunması gereken x eser konu başlığı altında görmüştüm..Daha önceleri açgözlülükle alıp stokladığım kitaplarımdan dolayı da pek gönlüm yoktu açıkcası alıp okumaya.. Yine bir sahafta varlık yayınlarının ilk basımını ve sayfayı çevirir çevirmez Behçet Necatigil 'in adını görünce çevirmen olarak tamam dedim..1956 basımı sapsarı sayfalar .. müthiş bir yaşanmışlık hissi.. sanırım bir bayanınmış bu kitap ki sayfalardan gelen cok eser miktarda küflü ortamın dahi bozup bastıramadığı hafif şekerimsi bir koku ..kitabın kapağında da resimsiz şekilsiz BODOZ sapsarı bir buhran.. size de olur mu bilmem bazen daha elinize bir kitabı aldığınızda içinize bir his çöreklenir : "BU KEZ BULDUM" diye ( her zaman olmuyor ama bazen feci sekedebiliyor , Fazıl Hü"Z"nü DAĞLARCA' ya da evrilebiliyorsun bkz :#16025631) .Gelir gelmez başlayıp bir günde hatmettim ve o güne kadar dram başlığı altında yayınlanan pekçok şeyin bu kitabın yanında beverly hills partileri ya da florida sahillerinde arkaya KOPTIS-KIŞTIS müzik , palmiyeler altında denize nazır club beach ortamları ve gelsin mojitolar kıvamında kaldığını gördüm..

Bir yerlerde şu minvalde bir tespit okumuştum ; kişiler pekçok şeyi unutabilir , yıllarca hayatınızı gecirdiğiniz dostunuzun sesini ve hatta hatta yüzünü dahi unutursunuz ama bir koku sizi o dostunuzun , bahse konu kişinin olduğu bir "ana" o dakikaya geri götürür..düşünseniz aklınıza dahi gelmeyecek o anda, o nesnelerle, o mekanda bulursunuz kendinizi.. İşte o bodoz kapağın kirli, buhranlı sarısını Fatih Ürek 'in gömleğinde de görsem aklıma bundan böyle sanırım hep Knut Hamsun ve bendeki Açlık eseri gelecek o şekerimsi kokusuyla..

Yeter kardeş nevrim döndü yap artık girizgahı diyenler..SİZ İSTEDİNİZ! başlıyoruz =)

Bir roman gibi gözükse de bu kitap , aslında Knut Hamsun' un hayatının , bu eseriyle tanınmadan önceki sefaletle harmanlanıp , yoklukla marine edilip, ızgara üstüne bırakılıp sohbete dalınınca ,kızgın ve yüksek ateşte unutulup KÖMÜRİZE YAŞAM FORMUNA dönüştüğü günlerini anlatıyor.. bir nevi koca bir yaşamın açlıkla doldurulmuş panaromik bir kısmının yazılımı diyebiliriz..Yokluğun ekürisi açlığa karşı verilen umutsuz bir savaş söz konusu her satırında romanın..kimi zaman bir mecimek çorbasının kokusu için dahi ömründen yılları feda etmeyi düşünmek , kimi zaman satacak hiçbir şeyi kalmayınca yeleğindeki düğmeleri satmaya kalkışıp , almayacaklarını bildiğin halde ordan gelecek paralarla hayallere yelken acmak, ormanlarda ,parklardaki banklarda uyuyup Norveç' in jiletli kuzey rüzgarlarını kucaklamak , yokluk - parasızlık ve sonucunda gelen açlıkla cebelleşirken gazetelere yazı yazıp geçinmeye çalışmak , bir sürpriz sonucu bir kadınla o yoklukta aşk yaşamak kitaptaki sayısız dramdan sadece bir kaçı.. anlatım tek kelimeyle MUHTEŞEM çünkü ısmarlama bir eser değil , safi o anların içinde şekillenmiş bir oluşum bu kitap..Yalnız hemen belirteyim, eğer yanlışlıkla üzerine bastığın karıncaya fatiha okuyor veya annem misali belgesel izlerken yavru ceylanı kapan aslanlara sövüp sayıp dakikalarca durup düşünüp üzülüyorsan... bu kitapla beraber "SULTAN" FİLMİNDEKİ "MAHALLECEK SİNEMAYA GİDELİMDE KURTLARI DÖKELİM - FELEKTEN BİR GECE ÇALALIM DERKEN 10 TOMADAN GAZ YEMİŞÇESİNE HÜNGÜRDEYEN ADİLE NAŞİT" SENROMUNA GARK OLABİLİRSİN..(Bu arada Bulut Aras' ın Şener Şen' in bakkalı basıp tacizli tehdidi verip tam çıkacakken geri dönüp tezgahtan bisküviyi alıp ısırdığı sahneeee =))) yazmasaydım ölürdüm.. neyse devam..) Her yaşın ,her gönlün, her insanın harcı değil.. ibrahim tatlıses ' in bir şarkısı vardı sübyancılığa karşı açılan cephelerde tıngırdardı..nasıldı dur bakayım ...hah!

KÜÇÜKSÜN KÜÇÜCÜKSÜN AÇMAMIŞ TOMURCUKSUN
SEVDA SENİN NEYİNE DAHA SEN BİR ÇOCUKSUN
TOMURCUK TOMURCUK GÖZLERİ BONCUK BONCUK
""YAŞITIM DEĞİLSİN SEN"" SEVİMLİ TATLI ÇOCUK

Yukarda verdiğim ikazlara rağmen kitabı okuyacaklar : BENDEN GÜNAH GİTTİ!! Gözlerinizden yaşlar süzülünce bu kitabın bir İbrahim Tatlıses , kendinizinse pudra şekerine yatırılıp nutellalara bandırılmış , kornflekslerle sarmalanmış minik bir TOMURCUK olduğunuzu GEÇTE OLSA ANLAYACAKSINIZ..

son edit : uzun zamandır KuP KuP Boy mahlasıyla 4 lük yazmıyorum .. istekler geliyor.. haklısınız yüzünüz gülecek merak etmeyin ! =) şimdi yemeğe gidiyorum gelince 4 lüğü de döşicem .. haydin kalın sağlıcakla...

4 lüklerle gelen edit ...

Olmadı sofrasında asla fajitası
Matarası boştu yoktu tekilası
Hayatın her zaman bir maça ası
Viran eylediler seni Norveçlinin hası

Ey açlar sürünürken siz tok gezenler
Big mac menüyle kola hüpletenler
Porsche 'lardan fakire selam edenler
Çekecek dişinizi paslı kerpetenler

KuP KuP oğlan derki ben SÜD içerim
Geri vitesim olmadı ,olmaz da benim
Zenginin sofrasından aç kalkan benim
Yobaza GÜRZ olur Garibe uzanan elim

Meksikadan Norveç' e selamlar olsun
Buritomuz acılı rakımız sek olsun
Gelin ey canlar gelin afiyet olsun
AÇ kalmasın HAMSUNLAR karnımız doysun..

- KuP KuP BoY - aka Tuco Herrera
  • Siddhartha
    8.3/10 (6,8bin Oy)6bin beğeni21,2bin okunma27,6bin alıntı109,5bin gösterim
  • Kör Baykuş
    8.0/10 (4.403 Oy)3.819 beğeni14,7bin okunma30,6bin alıntı92,8bin gösterim
  • Yaşlı Adam ve Deniz
    8.1/10 (4.746 Oy)3.965 beğeni17,2bin okunma9,1bin alıntı80,7bin gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (6,2bin Oy)5,6bin beğeni23,9bin okunma24,9bin alıntı221,8bin gösterim
  • Martin Eden
    9.2/10 (13,6bin Oy)19bin beğeni34,7bin okunma90,8bin alıntı423,7bin gösterim
  • Gazap Üzümleri
    9.1/10 (5,7bin Oy)6,2bin beğeni17,9bin okunma33,6bin alıntı170,5bin gösterim
  • Anayurt Oteli
    7.3/10 (4.433 Oy)3.191 beğeni17,3bin okunma9bin alıntı71,9bin gösterim
  • Beyaz Geceler
    8.2/10 (9,4bin Oy)8,6bin beğeni34,8bin okunma50,9bin alıntı202,8bin gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.2/10 (5,7bin Oy)6,5bin beğeni17,8bin okunma81,4bin alıntı266,5bin gösterim
  • Aylak Adam
    8.1/10 (10bin Oy)9,2bin beğeni36,5bin okunma72,5bin alıntı176bin gösterim
158 syf.
·3 günde·Puan vermedi
    Yoksulluk, açlık, acı ve keder dolu bir yaşam...
Nadir olarak yazdığı yazıları gazeteye satan ve bunun parasıyla geçinen bir yazar. Aldığı para bir hafta zorlasa belki iki hafta için onu idare ediyor. Başını sokacak herhangi bir yer varsa ve haftada üç-dört kere de boğazından bir şey geçtiyse ondan mutlusu yok. Yoksulluğa alışmış hatta yoksulluk adeta onun üstüne yapışmış. Sık sık da belirttiği gibi 'talihsiz' bir adam yazarımız. Bütün kapılar yüzüne kapanmış, kime gitse reddedilmiş. Belki de umut vaat edecek olan hayal gücü ve yazarlığı açlığının esiri olmuş durumda. Düşünceleri çoğu zaman kendinde olmayan bir adamın sayıklamalarını andırıyor. Zihnindeki düşünceler hayal gücünden mi yoksa artık açlığın yarattığı delilikten mi kaynaklanıyor kestirilemiyor. Yoksulluğun vermiş olduğu o çaresizliği iliklerine kadar hissediyor.
  Peki bizler yoksul olmanın ve açlığın ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Yoksa bu sözler ağzımızdan kolayca ve alışkanlıktan mı çıkıyor ?
Hiç tükürüğünüzü açlığınızı bastırmak için defalarca yuttunuz mu?
Ağzınızda yiyecek olmayan bir şeyi çiğneyerek midenizi kandırmaya çalıştınız mı?
Ufak bir lokma yediğinizde bile günlerce aç olmanıza rağmen kustunuz mu?  Hayır mı?
O zaman kitabı okuduktan sonra bu kelimeleri kullanırken en azından iki kere düşüneceğimiz kesin..

Talihsiz yazarımıza geri dönecek olursak.O fakirliğin içinde hem umut dolu hem de kaderine karşı biraz isyankârdı. Olmaması gerektiği zamanlarda bile cömert , fazlaca da gururluydu. En dayanılmaz hallerinde bile gelen yardım tekliflerini geri çeviriyordu-sonra pişman olsa bile-. Küçük düştüğünü düşünmek onu kahreden bir düşünceydi ve kendine yediremiyordu bunu. Fakirlik ve açlık içinde bu gurur yersiz mi yoksa takdir edilesi bir durum mu bilemiyorum..
Elinde avucunda hiçbir sey kalmadığı için dürüst ve namuslu olmayı her şey olarak görüyordu sanırım.Çoğu zaman hayatın acı gerçeklerinden kaçınmak için zihninde,kendi dünyasındaydı. Açlığını, korkusunu, nefretini dış dünyadan koparak bastırmaya çalışıyordu. Hayata karşı bazen umutsuzdu ama çoğunlukla küçük bir ilhamda umut doluyordu.
  Kitaba başladığınız andan itibaren karakterle empati kurmaya çalışıyorsunuz ancak yazarın o acı dolu yaşamı başarılı bir şekilde bize aktarmasına rağmen bunu başarmak çok güç. Çünkü o hayatı gerçekten yaşamayan, o açlığı ve yoksulluğu çekmeyen biri ancak belli bir noktaya kadar kendini karakterin yerine koyabilir.
   Umarım okuyan-okuyacak olan hiç kimse karakteri tam olarak anlayabilecek kadar acı dolu bir deneyim yaşamamıştır.
   Eğer yaşayan ve yaşayacak olan varsa da kitaptaki yazarımızı asla unutmasın. Her gün hayatta kalmamızı sağlayan şeydir umut..
160 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Yazacaklarım karnı tok bir insanın yazdıklarıdır. Bunları okuyacak olanlar da toktur. Kitabın verdiği gerçek açlık duygusunu hiçbirimizin gerçekten anlamasına imkân yok. Bu yüzden açlık hakkında beylik laflar etmeyeceğim. Ama birazcık empati bizi kurtarır.

Kitabın konusu kısaca şu şekildedir: “Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina’ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir.” Kitap da bunun üzerinden gelişir.

Yazar kitapta bizden şu sorulara cevap vermemizi istemiştir: Her roman, her edebi roman, romanın sınırları içinde insan varoluşunu, gizemini keşfetmeye çalışıyorsa açlık bunun neresindedir? Açlığın iradeye etkisi nedir? Olaya biraz farklı bakınca sanki etrafımızda olan iyi ve kötü her şey açlık gibi geliyor bana. Güç istenci, hükmetme, sömürme, savaş, kapitalizm, emperyalizm, cinayet, tecavüz, ölüm, hastalık, kumar, para, merak, …: Açlık. Sevgi, aşk, arkadaşlık, bilgi, ilgi, inanç, okumak, yazmak, sanat, ..: Açlık. Yaşamın ve ölümün arasına durmuş en geniş kapsamlı kelime ya da olgulardan biri açlık. Bu kadar geniş kapsamlı bir kelimenin insan varoluşuna olan etkisi kesinlikle yadsınamaz. Kitapta açlığın kahraman için artık varoluş sebebi haline geldiğini görürüz. Açtır ama gururludur. Yazdığı yazıların bir gün kendini hiç aç bırakmayacağını düşünür. Ama bu isteğine ne kadar ulaşabilmiştir? Bir nevi kahraman her gün aç olmak için yaşatılır. Yazar her gün aç olarak yaşamanın imkânsızlığının farkında değil miydi sanki? İşte işin ironisi de buradadır. Açlığı varoluş sebebi haline getirmek gerçekten büyük bir ironi ustalığı ister. Hamsun da bana göre bunu başarmıştır.

Açlığın iradeye etkisini anlamak için iradeyi tanımlamak gerekir önce. Ben iradeyi insanın çeşitli baskılar altında kalmadan sadece kendi gücü altında bilerek ve isteyerek karar verme ve davranma özgürlüğü olarak tanımlıyorum. İşe dış koşullar dâhil olduğunda irade denen şey kendi çemberi içindeki gücünü kaybetmeye başlar. Kitap bu çemberi açlıkla sınıyor. Aç olduğunuzda gözlerinizin önü bulanıklaşır, başınıza ağrılar girer, doğru düşünemezsiniz. Tüm vücut fonksiyonlarınız etkilenir bundan. Açlık için şöyle diyordu bir yazar: “Hiçbir korku açlığa karşı direnemez, hiçbir sabır onu aşındıramaz, açlığın olduğu yerde iğrenme varolamaz, hurafelere, inançlara, ilke diyebileceğimiz şeylere gelince de, bunlar rüzgârın savurduğu saman çöplerinden farksızdırlar.” Aslında Hamsun açlığın iradeye etkisini çok bariz gözlerimizin önüne serer. Kahramanımız “Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır.” demiyor mu? Kitabın kalbi, tek başına bir romandır belki de bu cümle. Bir insana bunu söyletecek tek şey açlıktır. Yine kemiği kemirmiyor mu? Karnını doyurmak için tekrar tekrar tükürüğünü yutmuyor mu? Tanrıya açlığı için isyan etmiyor mu? Nerede burda iğrenme, ilke ya da inanç? Ne kadar haklıydı tartışılır, Cioran özgürlük afiyette olanların safsatası demiyor muydu? Açsın, irade denen şey çemberini iyice daraltmış, hangi özgürlükten bahsediyorsun sen.

Kahramanın geçmişine dair herhangi bir bilgiye rastlamayız romanda. Bu kasıtlı boşluk doğal olarak bize kahramanın geçmişinde neler yaşayıp, bugünlere nasıl geldiğini düşündürür. İsmi de sadece bir iki yerde geçer. O bir nevi hiç kimsedir. Kimse görmez, varlığı sadece dışardakileri rahatsız eder. Kimse kemik kemirdiğinin farkında değildir ya da tükürük yuttuğunun. Kimse düğme satacak kadar aç olduğunu bilmez. Kahramanın geçmişine dair bu boşluk ve bilinmezlikler açlığın evrenselliğinin simgesidir. Yazarın hayatından izler taşısın taşımasın açlık bir bireye ya da topluma özgü değildir. Tüm evrene özgüdür. Bu bakımdan olacak ki benim kahraman dediğim şey açlığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

Romanın dili her bölümde duygulara aracı olmak bakımından aynı özellikte ve üretim konusunda da aynı doğrultudadır. Yazarın dilindeki bu homojenlik ve vejetatiflik, bize romanın her sayfasında açlığın iliklerimize işlenmesini sağlar. Bu açıdan bakıldığında dil bir aktarma aracı olmaktan çıkar hissedilen bir sıcaklık olarak bize geri döner. Okur bu sıcaklığı hissettiğinde gerçek açlığı da hissetmeye başlar. Kahramanın açken tanrıya kızmasının, açlıktan köpek gibi kemik kemirmesinin çaresizliğini görmemiz yazarın sıcak dili sayesindedir.

Şimdi açlığa çare önermeye kalksam bu çok dürüst bir yaklaşım olmaz. Benim diyeceğim şey önce biraz empati ve merhamet. Bu ikisini tam anlamıyla yapamadıkça hiçbir şeye tam anlamıyla çözüm bulamayacağız. Suçlanacak birileri varsa insanda empati ve merhameti kurutmaya çalışanlardır. Ve son bir şey. Başta söylediğimle biraz çelişmek gibi olacak ama tok açın halinden anlamaz sözünü hiç sevmem. Anlayacak, anlamalı da. Anlamadığımız yüzünden bu boyutta. Lütfen o sözü kullanmayın.

Bu kitabı çok değerli bir arkadaşım hediye etmişti. Etmese daha da okumazdım sanırım. Bu yüzden teşekkürü borç bilirim kendisine. :) Keyifli okumalar.
180 syf.
·2 günde·9/10 puan
Yazar kimdir? :


Knut Hamsun... 1859 yılı doğumlu Norveçli yazar. Hayatı tam bir mücadele ile geçmiş, açlıkla, sefaletle boğuşmuş ama hiçbir zaman kaleminin, kelimelerinin gücünden ümidini kesmemiş ve edebiyat tarihine altın harflerle adını yazdırmayı başarmıştır.

Çobanlık yaparak geçirdiği çocukluğunu, annesinin ve babasının oldukça çekindiği rahip dayısının yanında sekiz yaşında eğitime başladı. Dört beş yıl ancak dayanabildi bu çetin savaşa. Çünkü dayısı oldukça çetin ve acımasızdı. Yine başka bir dayısının sayesinde bir tüccarın yanında tezgahtarlığa başladı. Sonra 17 yaşına kadar çerçicilik işi yaptı. Bu sıralarda ona en büyük faydasını sağladığı şey okuma aşkıydı. Okudukça susayan bir okuma açlığı yaşıyordu. On yedi yaşına geldiğinde okuduğu kitaplardan oldukça fazla şeyler öğrendi. O sıralarda ‘Esrarengiz Adam’ ve ‘Bir Karşılaştırma’ adında iki kitap yazdı ve ailesi hayretler içinde kaldı. Yazmak iyiydi ama ailesi artık bir zanaat öğrenmeli, bir baltaya sap olmasını istiyordu. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Norveç’in ünlü yazarları ile tanıştı. Şimdi ki Oslo’da (Kristiana) çile dolu günleri oldu. Ki bu anılarından Açlık romanında bahsetti. Bu kadar acı çekmesine rağmen hiçbir zaman inancını kaybetmedi. Açlık romanını yazdığı zaman ilk kısımlarını yayınlaması için Politiken Gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes bu karşılamayı daha sonra şöyle anlatıyordu: "Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür. Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık olduğundan değildi. Ya o yüzü!. Çok uzundu müsveddeler. Kendisine geri veriyordum ki, birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerindeki ifadeyi gördüm." (Behçet Necatigil/Göçebe/ önsöz) 10 romanı ve bir hikaye kitabı olan ve 1920 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Knut Hamsun,1952 yılında hayata gözlerini yumdu.


Kitaptan alıntı:
1. Alıntı: Saat üç olmuştu. Açlık enikonu dayatmaya başlamıştı;bitkindim; yürüyor, orada burada gizlice öğürüyordum. Yolu değiştirdim, aşevine gidip levhadaki yemek listesini okudum;salamura et ve domuz fümesi benim yiyebileceğim şeyler değil gibilerden poz alıp omuz silktim. Oradan istasyon meydanına geldim. Birdenbire acayip bir baş dönmesine tutuldum; yürüdüm, aldırmamak istedim, fakat çoğaldıkça çoğaldı; sonunda bir merdiven basamağına oturmak zorunda kaldım, içimde bir değişme uluyordu; bir şey kenara kayıyor, beynimde bir perde, bir kumaş yırtılıyordu sanki. Bir kaç kere derin nefes aldım, şaşkın olduğum yerde kaldım.


2. Alıntı:
Rüzgar esiyor, gökte bulutlar hızla kayıp gidiyorlar, karanlık bastıkça serinlik artıyordu. Cadde boyunca hem yürüdüm, hem ağladım; kendime gittikçe daha çok acıyordum; defalarca tekrarladığım birkaç kelime, bir feryat, diner gibi oldukça göz yaşlarım yeniden akıtıyordu: "Rabbim, Allah'ım, ne kadar bedbahtım! Rabbim, Allah'ım, ne kadar bedbahtım!"

3. Alıntı:
Servetimi saydın yeniden: Bir yarım çakı, bir demet anahtar; fakat tek metelik yok. Birden elimi cebime attım; kağıtlarımı çıkardım tekrar. Mekanik bir hareket, şuursuz bir sinir deprenişiydi bu. Temiz, yazısız bir kağıt aldım ve silindir biçimi bir külah yaptım; içi doluymuş hissini verecek şekilde iki ucunu dikkatle kapadım ve fırlattım kaldırıma doğru. Rüzgarın tesiriyle biraz daha uzağa sürüklendi, sonra durdu. Ve açlık başıma vurmaya başlamıştı. Oturduğum yerden,
sanki çil gümüş paralarla şişkin, bu beyaz fişeğe bakıyor, külahın içinde sahiden de bir şeyler bulunduğuna, kendimi inandırmaya çalışıyordum. Dimdik oturuyor, kağıt fişekte kaç para olduğunu bilmeyerek iteliyordum kendimi. Doğru bildim mi, benimdi para! Küçük, minyon onluk öre'leri en altta;
kenarları çentikli, iri kronları da onların üstünde hayal ediyordum. Madeni paralarla doluydu fişek! Oturduğum yerde gözlerimi dört açmış, kağıt fişeğe bakıyor, gidip bu paraları gizlice iç etmek için kendimi ayartmaya çalışıyordum.
Derken polisin öksürdüğünü duydum. Aynı şeyi yapmak,aklıma nereden esmişti? Kanepeden kalktım ve öksürdüm, işitsin diye de üç kere tekrarladım öksürmemi. Bir gelse nasıl
da atılırdı kağıt fişeğin üstüne. Bu oyun çok hoşuma gidiyor, keyfimden ellerimi ovuşturuyor, içimden ağır küfürler savuruyordum. Umduğunu bulamayacaktı. Oynadığım bu madikten sonra cehennemin dibine kadar yolu vardı keratanın! Açlık başıma vurmuş, beni sarhoşa çevirmişti.


4.Alıntı:
Yağmurlarla ıslanmış bu caddelerde, gece yarıları, bir deli
gibi koş, işin yoksa! Açlığın kemirişleri dayanılmaz bir hal
alıyor, bende rahat huzur bırakmıyordu. Karnımı hiç değilse
böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor,
faydasını göreceğe de benziyordum. İş bu noktaya gelene
kadar son haftalarda yiyecekten yana günlerim pek nasipsiz
geçmiş, şu son zamanlarda enikonu kuvvetten düşmüştüm.
Şansım yaver gitse de, şu veya bu manevra sayesinde elime
beş kron geçirsem bile, bu para, yeni bir açlık devresi üzerime çullanmadan tamamen kendime gelebilmeme kadar,
dayanmazdı bana. Asıl ne oluyorsa sırtımla omuzlarıma
oluyordu; katı katı öksürecek yahut öne fazla eğilmiş
yürüyecek olsam göğsüme saplanan burgunun acısına yine de
bir an dayanabiliyor, ama sırtımla omuzlarımın sancısına aciz
kalıyordum. Bahtınım hep kapalı oluşuna sebep neydi acaba?
Yaşamak, başkaları kadar benim de hakkım değil miydi? Eski
kitapçı Pascha, sevkiyatçı Hennechen kadar? Yoksa
omuzlarım mı yoktu bir devin omuzlan gibi; iki kuvvetli
kolum mu yoktu çalışmak için? Günlük ekmeğimi kazanmak
için, Möller caddesinde odun yarıcılık bile aramamış mıydım?
Tembel miydim? İş bulmak için didinmemiş, üniversite
derslerine devam etmemiş, gazete makaleleri yazmamış, gece
gündüz deli gibi okuyup çalışmamış mıydım? Bir cimri gibi
yaşamamış, param fazlaca oldu mu ekmek ve sütle, param az
olunca kuru ekmekle kanımı doyurmamış mıydım? Hiç
parasız kalınca açlığa katlanmamış mıydım? Otellerde mi
oturmuş, ilk katlarda ayrı daireler mi tutmuştum? Bir izbede;
şu son kış içeriye yağan karlarla, bütün dünyanın boşlayıp
kaçtığı bir teneke atölyesinde barınıyordum. Bütün bu olup
bitenlerden, artık hiç bir şey anlayamıyordum hiçbir şey:
Yoluma devam ederken hep bunları düşündüm; aklımda
garazın yahut kıskançlığın yahut kıskançlığın zerresi yoktu,
zerresi...


Kitap hakkında:
Andreas, Kristiania’da, kiralık bir odada yarı aç, sefil bir hayat sürmektedir. Gazetelerde arada bir yayımlanan yazılarından aldığı ücretlerle karnını doyurmaya ve yaşamaya çalışmaktadır. İş bulmak için başvurduğu yerlerden geri çevrilmektedir.
Adam çoğu zaman parklarda kalmakta, yazılarını da sokaklarda yazmaktadır. Çok aç kaldığı zaman üstündeki eski püskü giysilerini satarak karnını doyurmakta, asla ve asla ideali olan yazarlıktan vazgeçmemektedir.

Yapacak bir şey bulamadığında kıyafetlerini satmakta ve böylece bir kaç gün de olsa karnını doyurmaktadır.

Öyle zamanlar olur ki açlıktan midesi guruldamakta, halsizlikten bir adım dahi atamayacak hale gelir. Bu aralarda sokakta birçok insan tanır. Bazıları Tangen’e acır ve ona yiyecek birşeyler vermeye de kalkar. Ama hiç bir koşulda Andreas bunları kabul etmez. Oldukça gururludur. Örneğin sokakta kaldığı bir gün bir polis karakolunda kendini ev anahtarını unutmuş bir gazeteci olarak tanıtır. Sabah evsizlere verilen yemek karnesinden gururundan almaz ve yine aç sefil yollara düşer. Çünkü onu ayakta tutan bir tutkusu vardır: yazar olmak.

Devamlı taktığı kelebek bir gözlüğü vardır. Onu satmaya kalkar ama rehineci almaz. Satacak bir şey bulamayınca ceketinin dört düğmesini satmak ister ama adam bunu da kabul etmez. O sıralarda yazı yazmak için mum almaya gittiği bakkalda adam başkasının verdiği parayı, Andreas’ın verdiğini sanır ve paranın üstünü verir. Andreas o kadar açtır ki gururunu hiçe sayar ve parayı alır. Hemen kendine biftek ısmarlar ama midesi alışkın olmadığı için kusar. Yine aç kalarak yollara düşmüştür. Bir yerde köpekleri için kemik istediğini söyler. Kuytu bir yer bulup bu kemikleri kemirmeye başlar. Artık dayanmaya mecali kalmaz. En sonunda rıhtımda İngiltere’ye giden bir gemiye tayfa olarak yazılır. Artık hayallerini İngiltere’de gerçekleştirecektir.



Sağlıcakla kalın. Keyifli okumalar diliyorum...
160 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Açlık kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

"Açın milyon katı toklar
Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

"Son günlerde pek sinirli, kolay heyecanlanır olduğum için kadının yüzü, bana ani bir tiksinti verdi... Benden yana döndüğü sırada, kadının bakışları sucuk doluydu hala." (6. sayfa)

Gerçekten de dışarıda olduğumuz zaman gözlerinden sosis sucuk fışkıran bakışların arasında yürüyor gibiydik. İnsanlar bırakın sadece karınlarını doyurmayı gözlerini bile yeterince doyuramamaktan şikayetçilerdi.

Fakat bu sistem içerisinde açların yeri yoktu, tok olmalıydınız. Eğer aç olup bir yerlerde, herhangi bir bankta uyumaya çalışırsanız kafanıza devletin polisleri üşüşüp "Sen neden açsın? Sen de tok olsana, kalk buradan!" der gibi sizin açlığınızı ve acınızı size unutturmamak için uyuyamamanız üzere kendilerine söz vermişlerdi. Sistemi rahatsız etmemeliydiniz açlığınızla, aksi takdirde rahatsız olurdunuz.

Bu adil olmayan sistemin içerisinde bırakın yemek yemeyi kendinizi yiyip bitirirdiniz bir bakıma. Hamsun da Açlık kitabının 49. sayfasında "Karnımı hiç değilse böyle doyurayım diye, tekrar tekrar tükürüğümü yutuyor, faydasını göreceğe de benziyordum." gibi benzer bir cümle yazmıştı. Ağır psikolojik baskılar, yaşadığınız iç buhranlar, üstüne eklenen geçim sıkıntıları ve açlık gibi sorunlar size başka bir çare bıraktırmazdı belki de artık?

Asgari ücret sisteminin olmadığı ülkelerden biri olan Norveç'te özellikle de devlet çalışmayan vatandaşın dahi aylık giderlerini karşılayacak sosyal yardımlarda bulunduğu için ilave olarak asgari ücret belirlemesi yapılmamış mesela. O zaman bizim ülkemiz olan Türkiye'de bir sıkıntı vardı. Zira her asgari ücret belirlemesinde ülkemizde asgari ücret miktarı yine açlık sınırının altında kaldı minvalinde haberler görüyorduk. Ülkemiz açtı. Hem de deli gibi.

Açın milyon katı tok olmasına rağmen aç olan insan dünyanın hiçbir yerinde sevilmezdi. Açlığı önlemek yerine bütün paralarını silahlanma ve savaşlara yatıran devletlerin bu konu zaten umurlarında bile değildi. Aç insan sosyal statü ve rütbeler konusunda altların da altında kalırdı. Aç olmamalıydın bu dünyada. Eğer açsan tehlikenin eş anlamlısıydın.

Peki, gezegenimiz tüketmekten bıkmayan bir gezegen, bunu hepimiz biliyoruz. Dönüşüm kitabı incelememde de bahsettiğim gibi son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten ya da son balık yakalandıktan sonra mı anlayacağız paranın yenmiyor olduğunu? Neden bu kadar tüketme ve etrafımızda bulunan bütün insanları hatta bütün gezegenleri de kendimize alet etme peşindeyiz?

Güneş bile ışığını alacak gidecek bir gün buralardan diğer gezegenlerle birlikte. Biz ise ağzımızda salyalar aka aka Açlık kitabındaki gibi tüketim çılgınlığımıza hunharca devam edeceğiz. Karanlıkta kalacağız güneşsizliğimizle.

Kitabın yazarı olan Knut Hamsun ise bir bakıma kendi otobiyografisini yazmıştır diyebiliriz Açlık için. Zamanında yazar olacağını belirtmesine rağmen kimseden destek alamayan, kitabı için yayınevi bulamayan, parası tükenen, aç kalan ama yine de yol yapım ve kum ocağı gibi işlerde bile kitap okumayı bırakmayan, Amerika'da yaptığı biletçilik mesleğinde kitap okuduğu için yolcularla ilgilenemediğinden dolayı işten atılan bir adammış bizim Knut.

Knut'un tek sorunu ise yaptığı Nazi taraftarlığıymış. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki siyasi görüşleri bir anlamda kendisini mahvetmesine yol açmış. Nazileri destekliyor, kendi ülkesinin Almanya'ya direnmemesini söylüyor hatta Nobel ödülünü bile Hitler'e hediye etmek istiyormuş. Sözün tam olarak bittiği yer ise Hamsun keskin hatlı Nazi kurabiyelerini ağzına bir bir atarken kendi hemşehrilerinden gelmiş aslında :

"Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha... Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun'un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…" (Bu kısım alıntıdır : https://listekitap.com/...-hamsun-ve-hikayesi/)

En azından aç ölmemiş adamcağız;
-Bugün yemekten sonra tatlı olarak ne var hanım?
+Nasyonal sosyalist soslu Nazi kurabiyesi Knutcum.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, aç acına okumalar dilerim.

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...clk-knut-hamsun.html
158 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Sokağa çıkıyoruz; bir yerlere yetişmek için ya da keyfimizden yürüyoruz, koşuyoruz, etrafımıza bakıyor muyuz? Sağımızda, solumuzda neler olup bitiyor, biliyor muyuz? Umurumuzda mı?

Kadıköy’de bizim için sıradan bir gün, yürüyoruz, bir yerlere oturacağız, ama hala yürüyoruz, hava güzel, güneş ışıl ışıl, yürümeye devam ediyoruz, “Açım abi” sesi geldi, önümüzde bir çift, baktılar ve devam ettiler, “çocuklarım da aç abi” diye devam etti ses, kafamı çevirdim, 35-40 yaşlarında, kıyafetler paramparça, bir elinde ufak bir kız, yanında bir çocuk daha, haykırıyor ama son raddeye gelmiş, gözlerden yaş akıyor, “açım” diyor, aç! Durdum, elimi cebime attım, bakmadım, avucuna bıraktım, soluğum kesildi, ettiği teşekkür boğazımda düğümlendi, tek diyebileceğim afiyet olsun, tekrar bir teşekkür, hiç önemli değil, afiyet olsun. Sorgulamadık, tekrar konuşmadık, acaba demedik, içimizi deldi geçti “açım” demesi, insan sorgular mı bunu? Önümüzdeki çift sorguladı, biz sorgulamadık. Tekrar konuşmadık, konusunu açmadık, sadece karnı aç olan birisine basit bir iyilik yaptık, çünkü ben istediğim zaman yemek yiyebiliyorum, istediğim zaman istediğim şeyi yapabiliyorum, evet bunu sağlamış olan benim, ama o insanın başına neler gelmiş bunu bilemezsin, herkes o insana sırt çevirirse ne yapacak onu da bilemezsin.

Yapılan iyilik anlatılır mı? Hayır, ilk defa size anlattım. Çünkü Knut Hamsun’un Açlık’ı beni kahretti, çevirisini beğenmesem bile her anını yaşattı, her anını hissettirdi. Okurken hikayeler yazdım kafamda, kendimi koydum onun yerine, her şeyi deneyip en son el açmak var ya, insanı bitirir, kolay değildir öyle “AÇIM” demek, kolay değildir insanlardan bir şey istemek. Yolda yürüyen insanı durdurup anket bile yapamazsın, zordur onu durdurup soru sormak. Bir de aç kaldığında AÇIM demek ne kadar zordur bilir misin, ben bilmem, çünkü aç kalmadım. Kaldığım tek açlık bir yemeği sevmemişimdir, inat etmişimdir, annem de kıyamayıp en fazla ekmek arası bir şey yapmıştır. Aç kalmışımdır ama keyfidir, gerçek açlık değildir.

Evsiz yurtsuz kalmadım ki, sokakta kalmanın ne olduğunu bileyim. Benimkisi keyiftendir, sabahlamışızdır sokaklarda, ama keyiftendir, bilemem bankta yatanın neler çektiğini, bilemem ki apartman boşluğunda kıvrılmış yatanın çektiği acıyı, ben bilemem bunları çünkü sabahladığım günün devamında evime giderim, bir şeyler yemeye giderim, yine keyfi yani, ben ne bilirim ki? Bilmem…

Ama insana insan gibi yaklaşmayı bilirim, bayramları çocukken kutlardım, büyüyünce anlamı kayboldu gitti. Ben bayramları kutlamam ama, gündüzün kurulmuş pazarın akşamdan kalan pisliğini temizlemek için yolları yıkayan belediye işçisini görüp, arabamı trafiğe rağmen durdurup, camı açıp, iyi bayramlar, iyi çalışmalar kolay gelsin amca deyip, yaşlı amcanın yüzünde şaşkınlık bırakıp, tebessüm ettirebilirim, evet bunu yapabilirim, sana da iyi bayramlar oğlum, teşekkür ederim…

İnsanlık yozlaştı bunu biliyoruz, belki de yaptığımız iyilikleri kendimize saklamayıp anlatmalı mıyız, insanlar bu iyilikleri duymadığı için mi daha kötü oldular bu yüzden mi sokakta gördüğü her evsizi onu kandırmaya çalışan birisi olarak görmeye başladı, o yüzden mi el açanı sahtekar ilan etti bilmiyorum. Ama şu bir gerçek ki, ihtiyacı olana sırt dönüyoruz ya da öyle olduğuna inancımız yok o yüzden mi en temizi hepsi sahtekar deyip geçiyoruz?

Karnım aç diyen birisi çıkarsa karşınıza, şüpheleniyorsanız, gidin oturtun bir yere, ne istiyorsa verin siparişi, ödeyin hesabı, diyeceğiniz tek şey “afiyet olsun” olsun. Çok mu zor, yoksa cebinde ki para sana kadar mı var. Paranın olmaması başka bir şey, olup ta şunu yapamamak ayrı şey. Çok yaptım, Kadıköy’de çocuk çok, alıp büfeye oturtuyorsun, sosisli mi istiyor, bir sosisli diyorsun, yanına döner mi istiyor, döner söylüyorsun, kola mı ayran mı diyorsun, çocuk, kola diyor tabi ki, başka bir şey ister misin diyorsun, yok istemem diyor. Bak ben gideceğim, ne istiyorsan söyle diyorsun, yok abi istemem diyor. Peki o zaman afiyet olsun diyorsun ve kalkıyorsun. Çocuk o, karnını doyurdun. Belki çok ihtiyacı yoktu, belki de vardı, sen içinden geleni yap, ciddiyim ölmezsin…

İyilik yapmak, yaptığın iyiliğin mislinde seni mutlu eder, senin yüzün güler, üzüldüğün kadar sevinirsin de. İnsanlık hem kötülüğün içinde, hem de iyiliğin içinde boğulmuştur. İyi olmak ile kötü olmak arasında ince bir çizgi vardır, seçim insana ve şartlarına bağlıdır. Hamsun bize o sınırda dahi bozulmayan bir AÇLIK bırakmış, bozulmayan bir insan, beş dakika sonra öleceğini bilse ezilip büzülen, AÇ olsa dahi açım diyemeyen, son raddeye kadar zorlayan, o anlarda bile reddedilen, bir kuru ekmek yese yaşayacağı birkaç güne mutlu olan.

Yaşamak zor elbet, günümüzde belki daha kolay ama yine de zor. O dönemleri düşündüğümüzde açlık dünyanın genel sorunu. Sokaklar evsizlerle dolu, el açanlarla dolu, bir odada onlarca kişi kalıyor ama açlar. İş bulmak kolay değil, sanayi gelişmemiş, fabrikalar çok değil, basit işler var, onlarda sana kalırsa işte. O yılların en gözde işleri memurluk ve askerliktir. Özellikle Tolstoy ve Dostoyevski okuyanlar bilir, memurlar ve askerler eksik olmaz öykülerinden.

Birkaç iyilik serpiştirdim incelemeye, ben bunları yaptım demek için değil, aldı götürdü kitap beni, okuduğunuzda sizi de düşüncelere daldırıp, kim bilir nerelere götürecek, neler düşündürecek, görmediğiniz neleri görmeye başlayacaksınız bilemem. İşte kitaplar en çokta da bunlar için var, oturduğumuz yerden; hiç misafir olamayacağımız yaşanmışlıklara, öykülere, ülkelere, şehirlere ve birçok şeye konuk oluruz. Sanki oradaymışız gibi yaşarız, kitapta ki karakterlere bürünürüz, yaşarız o anları, en ince ayrıntısına kadar.

Aziz Nesin açlığını komik hale getirip anlatır, biz güleriz ama o satırlarda gerçek açlık vardır, aç kalmıştır, parasız kalmıştır, işsiz kalmıştır, eş dosttan tekme yemiştir, sokakta kalmıştır… Zordur aç kalmak dediğim gibi, bilmesek bile zordur, ne olduğumuzu bilelim malum sonradan ne olacağımızı bilemeyiz…

İyi kitaplarla kalın; iyilik sizlerle ve etrafınızdakilerle olsun.

Sağlıcakla…
158 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Nobel Edebiyat ödüllü yazar Knut Hamsun'un yarı biyografi romanı. Açlığın, duygusal çöküşün, umut ve umutsuzluk savışının nasıl bir şey olduğunu yazar yalın ve başarılı bir dille anlatmış. O duyguları okura da aktarabilmiş.
Aslında yazarın hayat hikayesi bile bazılarına ilham kaynağı olabilir. Hayatının son çeyreğini kasttetmiyorum tabii ki. O bölümde de yazardan değil Norveç halkından öğreneceğimiz çok şey var.
160 syf.
·10/10 puan
“Bu sıralar hiç iyi bir halde değilim ki,hayatta bulunabilmek bana çok ıstırap veriyor.”
Merhabalar insan zor durumda kalsa bile belli etmek istemez etrafına hatta aynı durumda olanları anlamaya çalışan ve yardımcı olan ve gerektiğinde kendini önemsemeyen gururlarını asla yerler altına almayan birinin hikayesi.Bu eser otobiyografik özellikte taşımaktadır çünkü yazarımız Norveçli yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve her zaman maddi ve manevi yönden yoksun yaşadı.Gençlik dönemin işsizlik,yoksulluk ve açlık gibi sorunlarla karşılaştı.Daha sonrada kendisinin yaşadığı gibi bu eseri yazdı.Bu eser sayesinde büyük yankı uyandırdı ve 1920 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı.
1890 senelerinde yazılmış felsefik ve psikolojik roman tarzında yazılmış olan Açlık kitabının kahramanının ismi belirtilmemiştir.İsimsiz kahramanımız hayatını yokluklar içinde yazarlığı sürdürmeye çalışırken sefalet ve açlıkla boğuşurken diğer tarafta hayallerine kavuşmak için her şeyi yapan genç bir kahramandır.Ne kadar hayalleri yıkılsa da asla pes etmez ve aç kaldı sokaklarda kaldı ona rağmen hep yazma çalıştı gazetelere yazılar gönderip biraz olsa bile karnıda beynide doymadığı için elinde olan diğer eşyalarını da sattı.Son olarak şunu da belirtmek isterim 1966 yapımı filmi de mevcuttur filmi de gayet başarılı izlemenizi tavsiye ederim.
Keyifli Okumalar Dilerim
158 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Tok okuduğum için kendimi kötü hissettiğim bir kitap. Açlık ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Baştan sona karakterin doyması için dua ettim adeta. Çok akıcı, oldukça duygu dolu bir hikaye.
Açlığın insan beden üzerindeki etkileri, duygu değişimleri, çaresizlikten yeri geldiğinde Allaha isyan .. Kısacası duygulanıcaksınız okurken. Ancak hikayede en etkilendiğim şey karakterin her şeye rağmen gururlu durmaya çalışması. Asla başını öne eğmek istemeyişi, insanların ona karşı değişen davranışlarından nefret etmesi.
Kesinlikle okumalısınız.
158 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Varlık Yayınları’dan çıkan, Behçet Necatigil’in muhteşem çevirisiyle dilimize kazandırılan Açlık, Knut Hamsun’un kendi hayatından izler barındıran bir başyapıt. Yazarımız da sefalet ve açlık içinde bir hayat geçirmiş. Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen yazar, bu kitabında yazar olmak için yanıp tutuşurken açlık ve sefaletle savaşmaya çalışan bir gencin hikayesini anlatıyor. Sefaleti, açlığı,acıyı ve kederi iliklerinize kadar hissettiriyor okuduğunuz satırlar. Bütün bu yokluğa rağmen gururunu asla ayaklar altına almadan hayatını sürdüren, hayalleri uğruna çabalayan, yazmaktan vazgeçmeyen bu gencin hikayesi sizleri son derece duygulandıracak ve ruhunuza dokunacak. Metinde karakterin psikolojisi çok başarılı bir şekilde ele alınmış ve felsefi derinliği metni çok zenginleştirmişti. Böyle bir metni ruhunu koruyarak dilimize aktarmak çok zor bir iş ve Behçet Necatigil bu işin altından başarıyla kalkmış. Bu kitabı muhakkak okumanızı öneriyorum. Ruhunuza dokunacağına eminim. Yazarın hayat hikayesinin de ilginizi çekeceğini düşündüğümden mutlaka yazarın hayat hikayesini araştırmanızı tavsiye ederim.
"Ne diye tasa çekiyordum sanki: ne tıkınacağımı, ne içeceğimi, fani vücut dedikleri bu rezil solucan torbasını hangi çullara bürüyeceğimi düşünerek ne diye tasa çekiyordum?"
"Sonunda ellerim böyle boş, ortalarda kalışım ne garip! Artık bir tarağım bile yoktu, efkar basınca okumaya bir kitabım bile yok."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Açlık
Baskı tarihi:
2005
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944902014
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Emre Kitabevi

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları