·
Okunma
·
Beğeni
·
44.171
Gösterim
Adı:
Budala
Alt başlık:
1. Cilt
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
344
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944204880
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sonsuz Kitap
779 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Paranın satın alamayacağı şeyler vardır geri kalan her şey için Mışkincard.

Athena ne güzel demiş 2006 yılında : "Aşk nefrete ne yakınsın."
Dostoyevski ise ne güzel demiş 1868 yılında Budala'nın 715. sayfasında : "Peki, seviyor muydu bu kadını, yoksa nefret mi ediyordu ondan?"

664. sayfada bahsi geçen alıntı aslında kitabın tam olarak özetiydi :
"Nasıl olsa, bütünüyle yabancısı olduğu sosyeteye eninde sonunda sokmaları gerekecekti prensi. Sözün kısası, onu sosyeteye "göstermek" niyetindeydiler."
Mışkin gibi adeta dürüstlük, iyilik ve sakinleştirme iğnesi olan bir adamı sosyetenin voodoo bebeğiymiş misali yine sosyeteye pazarlayan kimlerdi? Yoksa Rusya halkının Kasım aylarında kasım kasım kasılan ve Mışkin gibi budala algısıyla etiketlenmiş bir adamın hayatında hiç görmediği sosyete veya üst tabaka insanları mıydı? Soğan soyarmışçasına bir karışıklıkta alt, orta ve üst tabakanın bu kadar belirgin olduğu bir toplumda Mışkin bir radyonun kanal değiştirme tuşu gibi alttan üste, üstten ortaya veya ortadan alta sallandırılıp durulurken onun radyo kanal değiştirme tuşu olmasını belirleyen neydi? Tabii ki de paraydı, paraydı ve aşkın nefretle olan oynak dengesinin verdiği volatiliteydi. Evet, finansal bir piyasa ve belirsizliğin arttığı bir değer olmuştu Mışkin artık etrafındaki kadınlar için. Bu yüzden Kemal Sunal'ın "Talih Kuşu" filmindeki gibi yerlere göklere sığdırılamıyordu. Sosyetenin o keskin sınırlarında dönemin belirttiği salt kalıpsal imkansızlıkları delecekmiş gibi sızıyordu! Ne yapmaya çalışıyordu böyle bu adam? Ya da bu adama göz göre göre ne yapılmaya çalışılıyordu?

Dostoyevski her kitabında yenileniyordu, eksperimentalliğin sınırlarında dolaşıyordu, onun bir çizgisi yoktu, onun çizgisi kitaplarındaki karakterlerinin akıl almaz detaylı mühendisliğini yaparken aklından geçen beyin hücrelerinin tayin ettiği birbirinden eşsiz DNA'lardı. Mesela Zweig böyle değildir, eğer onun üslubuna alışırsanız diğer kitaplarında da bu üsluba benzer ve yapay heyecanlara savaşlar açmış insanlara rastlamanız çok büyük ihtimal dahilindedir. Ama Dostoyevski ise her seferinde denemiş, denemiş ve denemiş. Nasıl sınırlarının dışına çıkıp daha da absürt olaylarla kitaplarımı nasıl bitirebilirim, nasıl daha da uçlarda uçurumlardan baş aşağı salınabilirim demiş bizlere.

Dostoyevski bir havuzda... O havuz ise kelimeler havuzu. Budala ise din sorgulamalarının, siyaset giydirmelerinin, çeşit çeşit ölüm psikolojilerinin, hastalık paranoyalarının en derin çözümlemelerini içeriyor. Budala'yı okuyorum, elimden bıraktığımda sanki Mışkin, Rogojin, Nastasya, Aglaya askıda kalıyormuş gibi ve hemen okunup devam edilmezse o andaki doğal heyecanları ve duygusal dışavurumları kaybolacakmış gibi hissettiriyor.

Mışkin'in 93. sayfada belirttiği gibi :"Herkes nedense bir budala olduğumu düşünüyor. Evet, bir zamanlar çok hastaydım, bir budaladan farksızdım. Peki ama, şimdi, herkesin beni budala olarak gördüğünün farkındaysam nasıl bir budala olabilirim? Bir yere girerken hep şöyle düşünüyorum: "İçeride bir budala olduğumu sanacaklar, ama akıllıyım ben, bunu anlayamayacaklar..."
Aslında sırf bu alıntıdan bile Mışkin'in yansıttığı gerçeklerin toplumun gerçeklerine ters düştüğünü çok rahat anlayabiliriz. Farkındalık, insanların budalalık algısı ve kesin kararlar verme noktasında dönemin Rusyasına tek kişi üzerinden giydirmeyi yine çok iyi başarmış Dostoyevski. Hatta Raskolnikov'u tez, Mışkin'i antitez olarak kabul edersek bireysel ülkü ile toplumsal ahlaki ülkünün birleşimini de bu karakterler aracılığıyla yüksek sentez olarak bir diyalektiğe ulaştırabiliriz. Bir diyalektik olarak Dostoyevski!

Gavrila'nın 158. sayfada dediği gibi "Aslında para insana yetenek kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir."
Romanın bir bakıma dönüm noktası Mışkin'e kalan milyonluk miras konusuysa bu alıntının aslında bütün romana yön verdiğini düşünebiliriz. Çünkü para, gerçekten de insanlara olağanüstü bir yetenek kazandırıp arkasında onlarca hatta sayısızca insanı peşinden koşturabilecek nitelikte bir virüstür.

İdam mahkumunun anlatıldığı sahneyi çok sevdim. Ölüm hissinden önceki o saniyelerin ve hatta saliselerin bile farkındalığında olunması, o saniyelerin içinin olağanüstü bir içerikle doldurulması hatta zamanın sanki önceden hiç yapılmamış gibi üçe bölünmesi çeşidinde ayrıntılar aslında bize Dostoyevski'nin bu kitapta kesinlikle otobiyografik özellikte bir yazı üslubu kullandığını gösteriyor.

Kitapta bahsi geçen maddi/manevi tokat bahsi üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Maddi tokatlar değil de insanı zaten manevi tokatlar yaralar. Aşkın nefrete en yakın olduğu o anda manevi tokatlar bir bir iner surata ve sen ne olduğunu şaşırırsın. Çünkü manevi eksiklikler insanı maddi eksikliklerden her zaman daha çok yorar. Manevi tokat da surata inmez aslında, duyguların bir ürün olarak yeşerdiği sinir hücrelerinin uçlarına iner tek tek. Bu yüzden de en çok acı veren aslında manevi tokatlardır. Tedavisi, nereden geldiği, neden olduğu bilinmeyen ruhların en derinine inebilen oltalardır onlar aslında.

Bu kitapta neredeyse her şey var. O yüzden "Neredeyse Dostoyevskisel Bir Tarih" de diyebiliriz. Çünkü gerek Rusya'nın o dönemlerde -yani 1861 senelerinde- sertliği ve ağır uygulamaları kaldırmasıyla gerekse de Dostoyevski'nin sosyeteyi Rusluk ve Hristiyanlık, daha doğrusu Ortodoksluk gibi konularda meşguliyetleriyle alt ve orta tabakayı ise nihilizm ve o zamanlarda artan özgür düşünce sesleriyle aralarında keskin bir karşılaştırma yapmayı istemişti!

Kitapta pek çok kez bahsedilmiş olan ressam Hans Holbein'in titiz bir doğalcılıkla acıyı alabildiğine olağan bir şekilde aktarmayı başardığı, Rogojin ve Mışkin'in karşısında tartışmalarını yaptığı bu tabloya ise günlerdir bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum : https://scribouillart.files.wordpress.com/...7/holbein_christ.jpg

Keyifli okumalar olsun.
705 syf.
·29 günde·10/10
Okuyan bilir Dostoyevski okumak, karakterlerinin iç seslerine kulak vermek demektir. Dostoyevski’yi okuyan bir birey gittiği yoldan sapar bununla kalmaz olaylara ve çevresine de daha farklı bakmaya başlar. Neden? Nedeni çok açık çünkü üstat, okurun fabrika ayarları ile oynar ve destekliyorsa yazılım güncellemesi (Dostoyevski 7.0 güncellemesi gibi) gönderir okurun zihnine ki büyük yazar olmakta zaten bunu gerektirir.

Dostoyevski’nin usta kalemini, ince zekasını, müthiş psikolojik tahlillerini burada anlat anlat bitiremeyiz. Bu yüzden direk okuduğum eserine dönmek istiyorum. Budala, dürüst, ahlaklı, temiz kalpli ve tüm bunların yanında oldukça da saf bir karakter olan sara hastası Prens Mişkin’in aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu nokta da aşk kitabı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bir Beyaz Geceler tadında yoğun bir aşk teması işlenmediğini belirtmek isterim. Budala adlı eserinde aşk teması, karakterlerin iç seslerinin, iç buhranlarının, psikolojik ve fikir tahlillerinin gerisinde kalmıştır. Kimi okur aşk temasının ön planda olmasını tercih edebilir ancak bana göre hiçbir sorun teşkil etmemekle beraber memnun bile kaldığımı söyleyebilirim.

Dostoyevski, Budala kitabında nelere değinmemiş ki; ahlak, ölüm psikolojisi, hayata bakış açısı, bilinçaltı, parçalanmış kişilik, toplumsal bozukluk, suçlu psikolojisi, hastalık psikolojisi, saflık ve bununla beraber daha bir sürü kavram Dostoyevski’nin ince zekâsı ile yoğrulup bu kitabında biz okurlara sunulmuştur.
Dostoyevski, tüm karakterlerinin her birine ayrı ayrı ve uzun uzun yer ayırarak deliliklerini, iç buhranlarını ve psikolojik tahlillerini olağanüstü bir ustalıkla yansıtmıştır okuyucuya. Toplumsal bozuklukları, veremli bir kızın üzerinden anlatırken kızın olduğu köyü yaşayan insanlarıyla beraber yakasım geldi. Ölüm psikolojisini idama giden bir adam üzerinden anlatırken de en hafif tabiri ile ürperdim diyebilirim ve bu nokta da bir iç ses alıntılamak istiyorum;
“Mahkûm, şehir sokaklarından geçerek idam sehpasına götürülür… Sanırım bu yolculuk esnasında, önünde yaşayacak daha uzun bir zamanı olduğunu düşünür. Yolda kendi kendine ‘Daha yaşayacağım! Önümde üç sokak var, bunları geçince, bir sokak daha var!’ der. On bin yüz, on bin çift göz… Bütün bunlara dayanması lazımdır. Aklında tek bir düşünce vardır: ‘Burada on bin kişi var; ama onlardan birini değil beni idam ediyorlar!’ İşte, hükümlünün idam alanına kadar yaşadıkları…”

Budala, okuduğum 7. Eseriydi Dostoyevski’nin. Hepsi de birbirinden güzel olmakla beraber henüz okumamış olduğum “Karamazov Kardeşler” kitabını da oldukça merak ettiğimi ifade etmek isterim. Dostoyevski benim nezdimde gelmiş geçmiş en büyük yazarlar arasındadır öyle ki büyük yazar okuyucularının zedelenen ahlak duygularını onarmak için, eserin sonunda ona dayak atmak zorunda kalır. Bu anlamda hangi kitabını okuduysam o dayağı yediğimi söyleyebilirim. Dayak yediğime, yiyeceğime hiç bu kadar memnun olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Sadece bu kitabına değil her kitabına kefilim, her kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim.
  • Savaş ve Barış
    8.7/10 (1.135 Oy)1.367 beğeni4.780 okunma3.311 alıntı45.109 gösterim
  • Anna Karenina
    8.8/10 (1.716 Oy)2.040 beğeni6.571 okunma4.388 alıntı52.798 gösterim
  • Ölü Canlar
    7.8/10 (1.144 Oy)1.157 beğeni4.919 okunma1.845 alıntı28.787 gösterim
  • Karamazov Kardeşler
    9.1/10 (1.763 Oy)2.078 beğeni5.538 okunma7.174 alıntı54.733 gösterim
  • Notre Dame'ın Kamburu
    8.8/10 (1.380 Oy)1.502 beğeni5.161 okunma2.321 alıntı98.489 gösterim
  • Ana
    8.7/10 (1.890 Oy)2.069 beğeni7.392 okunma4.750 alıntı39.611 gösterim
  • Diriliş
    8.6/10 (1.000 Oy)1.088 beğeni3.613 okunma1.490 alıntı27.876 gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (2.113 Oy)2.048 beğeni8.021 okunma3.032 alıntı52.894 gösterim
  • Madame Bovary
    7.7/10 (1.307 Oy)1.193 beğeni6.375 okunma1.897 alıntı39.155 gösterim
  • Yüzbaşının Kızı
    8.0/10 (1.264 Oy)1.176 beğeni5.110 okunma1.096 alıntı27.334 gösterim
779 syf.
Budala romanının narrator-anlatıcı perspektifinde incelenmesi.

Dostoyevski tüm dünyada çok okunan bir yazar. Bizde de öyle. Siteye baktığınızda bu eser hakkında yetmişe yakın inceleme olduğunu görürsünüz. Bu anlamda, madem bu site sıkı okurların olduğu bir mekan, o halde, farklı türde incelemeler yapmasak ayıp olurdu.

Siteye ilk geldiğim zaman fark ettim ki, inceleme diye paylaşılan metinler romanı özetlemek gibi bir misyon yüklenmişti. Ekserisi dersem daha doğru olur zira çok güzel, bir yönüne odaklanmış harika incelemeler de vardı. Ama çoğu romanın özetini veriyordu. Ama bunu her yerde bulabiliriz ki, değil mi?

Bu kısır döngüden kurtulmak için ben kendime bir yol çizdim. Dedim ki, okuduğum eser bende ne uyandırıyor, onu yazmalıyım. Mesela şöyle #11945476 Bu bir yenilik miydi? Sanmam, zira, özellikle de son zamanlarda sitedeki incelemelerin çoğu bu şablonda yapılmaya başlandı. Bence, illa bir inceleme yapılacaksa, doğrusu buydu. Çünkü sıkı bir roman incelemesi, namı diğer tahlili, öyle üç beş sayfaya sığacak bir şey hiç değildir. Edebiyat eğitimi alan dostlar bunu daha iyi bilirler. Hatta, kendisi bir yazar olan Ayşe59 arkadaşımız #27177510 iletisinde konuyu güzelce açmış. Gerçek bir roman incelemesini detaylandırmış. Elbette bunu burada yapmamızın imkanı yok. Ama aralarından çekeceğimiz bir detayı billurlaştırıp yapabiliriz bunu. İşte ben bu roman için anlatıcıyı seçtim.

Bir kurmacada anlatıcı nedir? Kurmacayı bize aktaran sestir. Hikayesini kurmacanın, o ses anlatır. Anlatıcı tiplerini girmeyeceğim. Sadece bu romanda kullanılan anlatıcıyı analiz etmeye çalışacağım. Üçüncü tekil şahıs, O, anlatıcı kullanılmış bu romanda. Bu anlatıcı geleneksel romanların şahıdır. En çok o tercih edilir. Çünkü romanda yazarı en iyi o gizler. Okuduğumuz hikaye sanki o anda cereyan ediyormuş, biz de şahidiymişiz gibi hissederiz. Modernist romancılar, özellikle de ben’e odaklananlar pek tercih etmez, demode bulurlar. Ama, o kadar da basit değildir. Çok türü vardır. Biraz odaklanalım.

a) Tanrısal O. Her şeyi bilir. Tanrı gibidir. Tüm kahramanların aklından geçenleri, dününü, yarınını, planını, her şeyi ama her şeyi bilir. Geleneksel romanın en tercih edilen anlatıcısıdır.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’den bir hayır cevabı bekliyordu. Ali’nin, bilmem ki, demesine delirdi ama belli etmedi. Gözü seğirdi. Zayıf zamanlarında gözünün seğirdiğini bildiğinden, başını garsonun olduğu yöne, sanki diğer müşterilere bakıyor gibi çevirip gizledi.

b) Kahramanlardan birinin, çoğunlukla baş kahramanın içine girmiş O. Kahramanın tüm düşüncelerini, planlarını, niyetini bilir ama diğer roman unsurlarınınkine objektif bakar.

Bir örnek: Eğer hayır derse, Ali’nin, bu fikriyle alay edeceğini düşündü. Seni mendebur seni, hayır diyeyim de, rezil et beni. Nah, hayır derim, diye düşünüp, “Bilmem ki,” dedi. Ali, Veli’nin bu cevabını beklemiyor gibiydi. Gözü seğirdi. Başını garsonun olduğu yöne çevirip diğer müşterilere bakmaya başladı. Hatta, şöyle de diyebilir anlatıcı. Başını garsonun olduğu yöne çevirip bakmaya başladığında sanki gözünün seğirmesini gizlemek istiyor gibiydi. Anlatıcı burada emin değildir. Çünkü Veli’nin aklından geçeni bilmez ama fikir yürütür. Amaç okuru metnin içine almak, onun düşüncesini manipüle etmektir.

c) Objektif O. Bir kamera gibidir. Ne görürse onu nakleder. Ama, yorum da yapabilir.

Bir örnek: Ali sessiz kaldı. Salonda sadece çatal kaşık sesleri, arada atılan kahkahalar duyuluyordu. Veli önündeki kuru yemişleri tek tek ağzına atıp kıtır kıtır çiğnedi. Ali, “Bilmem ki,” dedi. Veli’nin gözü seğirdi. Derin bir nefes aldı, bir müddet içinde tuttu ve Ali’nin tabağına üfledi.

Tabii, bu yaptığımız sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, yazar istedikten sonra her şeyi karman çorman edebilir. Allah gönlüne göre versin. Kim tutar onu. Ama, anlamak için de bizim kavramlar yaratıp bu kavramların da içini doldurmamız lazım.

Peki, bu anlatımdan sonra Budala’yı nereye koyacağız? Budala, O, anlatıcısını kullanır. Ama bu anlatıcı tanrısal değildir. Suç ve Ceza’da kullandığı, diye düşündü, kalıbını kullanmaz bu romanında.

Tanrısal anlatıcı olmazsa yazar metni nasıl esnetebilir peki? Öyle ya, anlatacak şey kalmaz anlatıcıya. Bulur usta yolunu, diyalog, yazar metinin yavanlığını işte diyalog yoluyla giderir. Girdiği mekanları zaten tasvir eder ama bu yetmez. Zira tanrısal anlatıcı da yapar bunu. Ama bol bol konuşturur kahramanları. Bunun da bir sakıncası vardır, sıkılır okur. Bunu nasıl gidermiş Dostoyevski? Dedikoducu Kezzap Abla’yı salmış romana. Hiç kimsenin içinden geçeni bilmez ama dedikoducu Kezzap Abla’nın dedikodusunu bilmeyen mi kalır? Madem o çevreyi anlatıyor, müsaade edin de Kezzap Abla’dan onun da haberi olsun. İşte romanı böyle kotarır büyük usta.

Örnekler: “Bir defa, bu yeni kadın, meğer kendisinden umulmayacak kadar çok şey biliyor ve anlıyormuş o kadar çok şey ki, onun böyle bilgileri nasıl, nereden edindiğini, nasıl bu kadar çok şey anladığını -yoksa kızlara özgü kütüphanesinden mi?- görerek derin bir şaşkınlığa kapılmamaya imkân yoktu.”

“Ganya’nın sesinde, bir insanın böyle bir öfkeye memnun olarak, oldu olacak diye kendini gittikçe artan bir hızla onun etkisine kaptırdığı sinirlilik hâli vardı. Prens, eşikten başını çevirip bir cevap verecek oldu ama kendini aşağılayanın yüzündeki acı dolu ifadeyi görünce, sözlerinin bardağı taşıracak son damla olacağını görerek döndü ve çıktı. Koridora, oradan da kendi odasına gitmek üzere salondan geçip hole çıktı. Dış kapının yanından merdivenlere doğru gelirken, kapı arkasından birinin olanca kuvvetiyle çıngırağı çektiğini gördü ama çıngırağın bir yeri bozulmuş olacak ki, belli belirsiz titriyor fakat şıngırdamıyordu. Prens, sürgüyü çekti, kapıyı açtı, baştan ayağa titreyerek geriledi. Karşısında Nastasya Filippovna duruyordu. Portresini gördüğü için hemen onu tanımıştı. Nastasya Filippovna, onu karşısında görünce gözleri acı bir öfke ile parladı. Hızla hole girerken prensi yolunun üzerinden itti, kürkünü çıkarırken de öfke ile:”

“Ganya, misafir odasının eşiğinde donup kalmıştı, birbiri ardından içeri dolan on veya on iki kişinin Parfen Rogojin’in peşi sıra içeri girmesine engel olmadan bakıp duruyordu. Kalabalığın arasında her çeşit insan vardı ama daha çok bir şeye benzememezliğiyle dikkati çekiyordu. Bazıları sokak kıyafetiyle, palto ve kürkleriyle içeri giriyorlardı. İçlerinde körkütük sarhoş yoktu ama hepsi de çakırkeyifti, içeri girebilmek için hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi. Hatta Rogojin bile kalabalığın başında dikkatle yürüyordu, ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi. Ötekiler, onun arkasında bir sürü ya da destek vermek için bir çete hâlindeydiler. Aralarında Lebedev’den başka, saçları kıvrılmış Zalejev de vardı. O, kürkünü holde bırakmış, serbest ve şık bir hâlde içeri girmişti. Onun gibi hareket eden birkaç bay daha vardı, onlar da galiba tüccardı.”

Fark ettiniz mi? Asla tanrısal bir anlatıcıyı kullanmıyor Dostoyevski Budala'da. Hep bir tahmin yürütüyor. Sorguluyor. Bir üçüncü göz gibi işliyor anlatıcı metni. En fazla tahminde bulunuyor. Çokça da konuşturuyor, ki konuşmaları aktarmadım size. Mesela, “kütüphanesinden mi?” diye soru soruyor okura. “bozulmuş olacak ki,” “hepsinin birbirine ihtiyacı var gibiydi.,” "sinirlilik hâli vardı," diye tahmin yürütüyor.

Dedim ya, bu sınıflandırma asla kategorik değil. Zira, bu tür tartışmalar yoktu o zamanlar roman üstüne. Bu anlamda, “ama onun kötü bir amacı olduğu için, yüzü somurtkan, telaşla karışık sinirlilik içindeydi,” dese bile, Dostoyevski’nin ta o zamandan nasıl bir “bir kurmaca için, her şeyin farkında olduğunun” ispatıdır bu roman. Selam olsun büyük ustaya.

Evet değerli okurlar. Objektif anlatıcı için hala Flaubert’in arabasını örnek veren eleştirmenler var ülkemizde. Yahu, bu örnekten bıkmadınız mı? Yüz sene evvel kullanılmış örneği tekrar tekrar neden koyarsınız önümüze? Biz eşşek miyiz? Bir siz mi okuduğunuzu anlarsınız? Yapmayın bunu bize. Ve biz, bu sitenin okurları, biliyoruz ki onlara ihtiyaç duymuyoruz, duymayacağız. Kendimiz, bu interaktif site sayesinde en çok da birbirimize olan güvenimiz sayesinde kıracağız sizin “bilgiçlik taslayan yukardan bakan üslubunuzu”

Artık yeni bir yol haritası çizmenin zamanı geldi. Bu barajın bendi, suyu tutamıyor. Tutamayacak, bunu hissediyorum ben.

Artık inceleme yaparken, asla romanın özetini vermeye çalışmayın. Bu ortaokul talebesinin işi olsun, bırakın. Mesela sadece temini işleyin. Ya da sadece zamanını irdeleyin. Ya da anlatıcıya odaklanın. Ya da psikolojisini deşifre edin kahramanın. Ya da felsefi dayanağını deşifre edin. Ya da pastişlerini bulun. Ya da göndermelerini bulun. Ya da okuduğunuz başka romanlarla ortak yanını deşifre edin. Ya da metinlerarasılığını lime lime edin. Ya da kullanılan kelimeleri analiz edin. Ya da üslubunu tespit edin. Ya da aynı yazarın iki romanında ki çelişkisini faş edin. Edin Allah edin. Kimse tutamaz sizi. Edebiyat aklın baz edildiği bir sanat ya, asla utanmadan belirtin görüşünüzü.

Mesela bir örnek daha size. Yol göstersin diye.

“Gözleri yaşla dolup boğazı düğümlenen Bünyamin, esir kızın yanında kendini koyvermemek için mücadele ederken omuzunda bir el hissetti. Kız, yanında eğildi ve elini tuttu. Dünyanın en güzel, en tatlı sesiyle ona, "Aglaya" dedi, "Maya imya Aglaya".

Aglaya'nın elini elinde hisseder hissetmez Bünyamin kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Eğildi ve başını kızın dizlerine koyarak saatlerce gözyaşı döktü. Hıçkırıkları kesilip bu kez içini çekmeye başladığında, Aglaya onu yatağına götürüp yatırdı ve üzerini örttü. Bünyamin çok geçmeden derin bir uykuya daldı.
Sabah olduğunda Aglaya gitmişti.”

İşte bu Aglaya’nın, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’ndaki bu Aglaya’nın, Budala’daki Aglaya olduğunu bulduğunuzu yazın. Bu bir gönderme değil de nedir?

İyi okumalar dilerim değerli kitap sever dostlarım.
779 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Dostoyevski'nin önemli ve hayli kalın bir kitabını daha okuyup bitirmenin rahatlığını yaşıyorum. Yazarın bu kitabını biraz sıkılarak okudum desem yalan olmaz.

Özellikle kitabın başında ve sonundaki yaklaşık iki yüzer sayfalık bölümler haricinde kalan, orta kısımdaki dört yüz sayfayı okurken neredeyse kitabı bırakacak düzeye geldim. Çünkü akıcılık buralarda hiç yoktu desem doğru söylemiş olurum. Yazar kitabın bu bölümlerinde, sanki sadece karakterlerinin özelliklerini okuyucunun kafasında iyice pekiştirmek için , durağan olaylardan oluşmuş, bol konuşmalı ve psikolojik bir anlatımı tercih etmiş. Bu durum ise, zaten aşırı bir sürükleyiciliği olmayan kitabı daha da durağan hale getirerek, okuyucu da ister istemez büyük bir bıkkınlığın meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Kitapta ana karakter, iyi kalpli, içi iyiliklerle dolu , saf bir prens olan Mişkin'dir. Prens Mişkin , aynı yazar gibi bir sara hastasıdır ve aşırı saflığından dolayı etrafındakilerce bir budala olarak kabul edilmektedir. Diğer önemli karakterlerden biri, kendisine babasından büyük bir miras kalmış olan , hızlı yaşamayı seven, güçlü bir yapıya sahip Rogojin karakteridir. Bu ikilinin arasındaki bir türlü paylaşılamayan karakter ise Nastasya Filippovna'dır.

Konunun en ilginç yanı ise aralarındaki onca çekişmeye ve zıt karakter yapılarına rağmen , bu üç karakter de zaman zaman istisnalar olsa da kitabın final kısmına kadar birbirlerine dost kalmayı başarabilmektedirler. Tabii ki finalde çok farklı olaylar bizleri beklemektedir. Bu arada bir general kızı olan Algaya İvanovna ise konuya bağlı olarak zaman zaman devreye girmektedir.

Kitapta işlenen ana tema aşk ve iyi bir insan olmanın toplumdaki yeridir. Bana göre ağırlıklı olarak aşk teması üzerinde durulmaktadır. Ama aşk, Dostoyeviski'ye özgün bir şekilde anlatılmaktadır. Sekiz yüz sayfa boyunca, değişerek şekilden şekile bürünen, karakterleri ve yapısı sık sık değişen aşklardan söz edilmektedir burada.

Aşk nedir ? Bir acıma duygusu mu , bir eziyet aracı mı, bir nefret mi, bir şehvet duygusu mu, bir zenginlik, bir makam hırsı mı, veya ''çok seviyordum onun için öldürdüm abi '' modunda bir duygu mu, yoksa sadece saf ve temiz bir duygu mu ? İşte kitap boyunca aşk konusu her şekle bürünerek karşımıza çıkıyor. Ve Dostoyevski her zaman yaptığı gibi konuyu müthiş bir şekilde analiz ederek, son sözü yine okuyucuya bırakıyor.

Yazar bu kitabında da yine inanç ve sosyal konulara azımsanmayacak ölçüde yer vermektedir. Ayrıca kendi hayatından da bir çok parçayı, kitabın çeşitli bölümlerine yerleştirmeyı başarmaktadır. Örneğin : İdam olayının ve kurtuluşunun ayrıntılı olarak anlatılması. Ben, yazarın idam edilecekler sırasında 8. sırada olduğunu bu kitaptaki anlatımından öğrendim. Gerçek hayatında kırk kişiyle birlikte idama mahkum edilmiş olup, bunlardan ilk üçünün gözleri bir bezle kapatılıp ,kurşuna dizilmek üzere direğe bağlandıkları sırada , Çar I. Nikolay'ın emriyle idam cezalarının iptal edilerek ağır şartlarda Sibirya'da çalışmaya mahkum edilmeleri olayını, genelde yazarın hayatını irdeleyenler ve Rusya tarihini okuyanlar bilirler. Ama benim bu konuda hep merak ettiğim şey, Dostoyevski'nin o sırada nerede olduğuydu. Direğe bağlananlardan biri miydi yoksa sırasını bekleyenlerden biri mi sorusuydu. Bu kitabında karakterinin ağzından bu konuya da açıklık getirdiğini gördüm. Karakteri İdam mangasının önünde 8. sıradaki bir insanın ruh halini anlatırken, aslında Dostoyevski o anlardaki kendi ruh halini anlatıyordu bizlere. Yani bir insan için yaşanabilecek en ağır psikolojik travmayı bizlere aktarıyordu.

İşte tam burada, böylesine ağır bir ruhsal travma yaşayan bir insan, sonraki hayatında bunun etkilerini ne derece atlatabilir sorusu akla gelmektedir. Ben bir psikolog değilim, ama mesleğim gereği belirli ölçüde psikoloji eğitimi de almış bir insanım. Benim naçizane bilgilerime göre , bir insan, böylesine ağır psikolojik travmanın izlerini kendi ruhunda ömür boyu taşır ve ömrünün sonuna kadar da bu durumdan kurtulamaz. Burada anlatmak istediğim konu, Dostoyevski'nin eserlerinde neden bir türlü gülemediğimizin sebeplerinden birinin de bu olay olduğu fikrini taşımamdır. Böylesine bir ağır ruhsal travmaya maruz kalmış bir kişi nasıl komik şeyler yazabilir ? Yazsa yazsa en fazla yüzümüzde acı birer tebessüm bırakan trajikomik hikayeler yazabilir diye düşünüyorum.

Çok akıcı ve sürükleyici olmasa da, verdiği mesajlar yönünden Dostoyevski'nin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen bu kitabı, ben biraz sıkılarak da olsa, beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim. Ama çok fazla akıcılık ve sürükleyicilik beklememek şartıyla.
779 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Dürüst, saf, sevgi dolu, sabırlı, malda mülkte gözü olmayan, hırsları olmayan, merhametli, ön yargısız, karşısındaki kişi kim olursa olsun hep güleryüzlü olan ve buna benzer birçok sıfata sahip olan kişiye "budala" denir mi?

En iyi insanın romanını yazacağım diyerek yola çıkmış Dostoyevski ve bunu da peygamberimsi özellikleriyle yarattığı Prens Mışkin, namıdiğer BUDALA karakteriyle başarmış.

Niye budala?
Vur ensesine al ekmeğini diye tarif edilen insan türüne yakıştırılabilecek daha iyi bir sıfat var mı?
Yetmedi.
Sövene dilsiz, dövene elsiz misali bir adamdan bahsediyoruz burada.
Eyy Mışkin biz okurken çıldırdık, sendeki bu ne rahatlık ulan!

Tamam üzerine fazla gelmek istemiyorum. Yeterince geldiler zaten. Sonra bi sara krizi de benim yüzümden yaşama.

Evet Prens Mışkin sara hastası tıpkı yaratıcısı gibi. Bu hastalığı taşıyanlar ne yaşar, ne hisseder karakteri üzerinden anlatmış Dostoyevski. Hele öyle bir tanımı var ki:
"Kriz gelmeden önceki 1sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi" diyor. Galiba Mışkin o bir saniyede çıktığı mertebeyi bütün hayatına yaymayı başarabilmiş.

Söylemeyi unuttuk prens dediysek de Suudi prensler gibi kıçını parayla silen bir prens gelmesin aklınıza. Senden benden fakir :) Ancak prense yüklü bir miktarda miras kalır hiç beklenmedik bir yerden. Tabi kendisine budala diye burun kıvıranlar da yalakası olur bi anda.

Parayı bulan prensimizin sosyal çevresi bi anda büyümeye çeşitlenmeye başlar. Sosyetenin en üst tabakasındaki insanlarla dahi ahbaplık edebilir duruma gelmiştir artık, ee adamın parası var.

Parası var diye değişecek mi sandınız onu? Yo yoo klasik Mışkin işte, budala!

Konu cemiyete gelir de Dostoyevski durur mu? Veriyo ayarı. Tabiki sağlam bir sınıf eleştirisi.

Cemiyet demişken aşk olmadan olur mu? İki güzel kız ve ortalarında Prens Mışkin. Kibir, kıskançlık, ihtiras, aldatma tam bir pembe dizi. Türk dizi sektörü bu kitabı şu ana kadar nasıl keşfetmemiş hayret!

Yazar Dostoyevski olup da eleştiri biter mi? Sınıf eleştirisinden bahsettik. Hızını alamayıp Hristiyanlık ve Katoliklik özelinde Roma'ya ağır göndermeler var. Bu kitaptan sonra Papalık nasıl karşılık vermiştir acaba?

Dostoyevski aldığı idam cezasını da bu çatallı dilinden dolayı almamış mıydı zaten? Lafı idama getirmişken idam cezasıyla alakalı eleştirileri de bulacaksınız burada. Victor Hugo'nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserini okuyanlar bilir idam mahkumunun son anlarında neler hissettiğini. Yalnız Hugo gözlemini aktarmış o kitapta, Dostoyevski ise yaşadıklarını bu kitapta. İdam edilmesine dakikalar kalan bir mahkumun hissettiklerini, yine aynı mahkumun son saniyelerde affedilişindeki duyguları yaşatıyor bizlere adeta. (Yeri gelmişken idam cezası bir insanlık ayıbıdır.)

Dostoyevski kendisinden önceki Rus edebiyatı öncülerinden (Puşkin, Gogol, Lermontov) alıntılar yapmayı çok seviyor. Ancak aynı durumu çağdaşı olan yazarlara karşı göremiyoruz malesef. Hatta bazılarıyla çatışma içerisinde, özellikle Turgenyev ile. Nihilizm, liberalizm eleştirisi yaparken Turgenyev'e de bol bol gönderme yapmış.

Dostoyevski okuyacak olanlara tavsiyem onun hayatını çok iyi bilin. Çevresiyle olan ilişkilerini, zevklerini, nefretini... Çünkü her kitabında kendisinden çok fazla iz var. Onu tanıyarak okuduğunuzda eserlerinden çok zevk alacaksınız.

Budala eseri ise Dostoyevski'nin en büyük eserlerinden bir tanesi ama Suç ve Ceza ve Karamazov Kardeşler kadar zorlu bir kitap değil. Okurken akıyor akıyor. Sonraki bölümde neler olacağı konusunda sürekli merak içinde okuyorsunuz. Yani anlayacağınız çok akıcı bir kitap. Dostoyevski'den gözü korkanlar için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Not:Kitap okurken müzik dinlemeyi başaran garip insanlar var. Bu kitabı da müzikle okurum derseniz Gökhan Özen'in aynı adlı şarkısını tavsiye ederim.
779 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Nastasya Filippovna ve Aglaya İvanovna.

Size az önce hayatınız boyunca unutmayacağınız iki isim söyledim.

Bu iki kadın sizi rüyalarınızda bile takip edecek kadar akılda kalıcı, insanı neredeyse kurgu bir kitap karakterine aşık edecek kadar kanlı, canlı ve “hisli” yaratılmıştır. Dostoyevski budur, ağır bir karakter işçisi. Aklından geçenlerle, sorguladığı etikle, peşini hiç bırakmayan karanlık geçmişiyle, sevgilileriyle, gözlerinin önünde beliren silüetin tenindeki tüye etkisinden tutun da duyduğu bir sözün bilinçaltındaki yankısına kadar her şeyiyle karşısınızdadır Nastasya. Size bakarkenki edasını, sokakta yürürken yanınızdan geçişini, omuz silkişini görürsünüz. Seversiniz. Yargılarsınız. O Ağlar, siz üzülürsünüz. Gözyaşlarındaki tuzu bile tadarsınız, eğer kendinizi yeterince kaptırırsanız arkadaş olursunuz. Bende bu etkiye sahip tek yazar Dostoyevskidir. Ne kadar övsem az gelir.

Her neyse…

Bu kitapta ne okuyacaksınız? Kitap karışık bir aşk sarmalının etrafında geçiyor. Aşkın kitabın teması olmadığını, aslında sadece hareketler ve seçimler için bir motivasyon sebebi olduğunu okudukça görüyorsunuz. Ders verici niteliği de var. Sevmek, çok sevmek ve fedakarlık yapmak nelere gebedir? Rogojin size öğretecek. Küçük oyunlarla insanları tanımaya çalışmak ne gibi sonuçlar doğurabilir? Nastasya size küçük oyunları da, gururuna yenilmeyi de örnekleyecek. Geçmişte yaptıklarınızı unutturmak için bugün güzel şeyler yapmak yeterli midir? Neredeyse kitapta yer alan herkes size bu sorunun cevabını verecek. Soylu kesimin yozluğu ne kadar ileri gidebilir? Şaşırtıcı örneklerle göreceksiniz. Saflık işe yarayabilir mi? Nerde, nasılını anlatacak size.

İlgi çekici zihinlere sahip insanların bilinçlerini, duyularını, düşüncelerini ve hangi kararı nasıl aldığını okuyacaksınız. Dostoyevski’nin bilinç akışını aktarışındaki ustalık sizi kitaba çekecek ve karakterlere bağlanacaksınız. Kitap bittiğinde bayağı bir boşluğa düşmüştüm, büyük ihtimalle okuyan herkes de aynı hissi yaşamıştır zaten.

“İdiot” olarak lanse edilen kişi Prens Mişkin. Fakat kitap bittiğinde kim “idiot” diye sorarlarsa sanırım kimse sadece Prens demez. Bence Agnaya kitapta “idiot” olmayan tek karakterdi. Etrafındakilerin, tabiri caizse, ciğerini biliyordu. Kendisini de tanıyordu.

Kitabın sonunda olan biteni anlamak biraz vaktinizi alacak. Pek alışıldık bir son beklemiyor sizi. Rogojin’in ne yaptığını görünce çok şaşıracaksınız. (Ufak bir ipucu olsun: Nastasya’nın “Kurtar beni!” deyişinden ne anladığınızı sorgulamanızı tavsiye ederim.) Gayet mutsuz edici bir son olduğunu söylemeden edemeyceğim.

Bu kitabı henüz okumamış olan herkese şunu diyebilirim; edebiyat açısından hayatınızın en büyük yanlışlarından birisini yapıyorsunuz. Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki okumayarak geçirdiğiniz günler için pişmanlık duyacaksınız. Nastasya ve Agnaya’yı tanımamak eksiklik gibi gelecek size. En azından bana öyle oldu.

İyi okumalar.
779 syf.
"Sevgili prens, bu dünyada cenneti yakalamak öyle kolay değildir. Oysa cenneti yakalamaya çalışıyor gibisiniz… Zor iştir cenneti yakalamak prens, o güzel kalbinizin sandığından zordur."

***


https://i.hizliresim.com/DOdBRl.png

Holbein'in Ölü İsa'nın Mezardaki Bedeni tablosu

Dostoyevski, eşi Anna ile birlikte Basel'de bir müzeyi gezerken Dostoyevski bu tablo önünde adeta donmuş kalmıştır. Uzun uzun bu tabloyu seyretmiştir. Tablo Dostoyevski'yi o kadar etkilemiştir ki Anna, eşinin yeni bir sara nöbeti geçirmesinden endişelenmiştir. Sonra Dostoyevski eşine "Bu tablo insanın inancını kaybetmesine neden olur." demiştir.

Peki bu tablo Dostoyevski'yi neden bu kadar derinden sarmıştır? Bugünden sonra yazacağı eserlerinde inanç- inançsızlık çatışması kendisini olabildiğince hissettirecektir. Budala'da İppolit, Ecinniler'de Kirilov ve Karamazov Kardeşler'de İvan Karamazov karakterleri bu çatışmanın inançsızlık boyutunun yüzleridir. Ecinniler'i okumadığım için henüz Kirilov hakkında bir şey diyemiyorum lakin İppolit ve İvan Karamazov karakterleri ve genel olarak yazarın eserlerindeki tanritanimaz taraftaki karakterlerini Dostoyevski, en dip psikolojik hallere sokar. İppolit karakteri henüz on sekiz yaşında bir gençtir. Veremdir. İçine kapanık diyebileceğimiz bir yapıdadir. Dönemin popüler akımlarindan etkilenerek geleneksel Rus yapısından uzaklaşmaya başlamış, adeta boşlukta sallanan bir karakterdir. Ancak Dostoyevski bu kategorideki karakterlerine eserlerinde inanç tarafındaki karakterleri karşısında mutlak bir 'mağlubiyete' uğratmaz. Hatta İvan olsun İppolit olsun bu karakterlerin kitapta olduğu yerler eserlerin en etkileyici noktaları olmakla beraber insanın aklında değindikleri hususlarla derin sorgulamalara yol açarlar. Belki de Dostoyevski okurlarının kendisi ile beraber bunları sorgulamalarini ancak üstünlük duymadan sorgulamalarini istemiş olabilir. Dibi görelim ve İsa'nın ışığı ile hep beraber yukarıya, göğe yani Baba'mıza yukselelim diyor olabilir Rus halkına.

Kitapta bu tablonun geçtiği yeri ve üzerine bir şeyler söylemeden evvel karakterlere biraz deginmeliyiz. Prens Mişkin nam-ı diyar Budala, sara hastalığı olan ve bununla beraber oldukça saf, çabuk kanan, çabuk da affeden ancak aptal olmayan aksine zeki bir karakterdir. Uzun yıllar İsviçre'de tedavi görmüştür. Büyükler tarafından sürekli Budala denilerek küçümsenir ve kendisi de daha çok çocuklarla iyi anlaşır. Nitekim doktoru Şneyder de kendisine çocuk ruhlu olduğunu ve kaç yaşına gelirse gelsin böyle olacağını söyler. Prens, içten içe sevgi duyduğu ancak tam manasıyla tanımadığı memleketi Rusya'ya döner. Trende Rogojin ve Lebedev ile tanışır. Prens, Rusya'da tek akrabası olan bayan Mişkin'i bulur. Bulur bulmasına ancak kendini adeta bir timarhanede bulmuş gibidir. Ve anında soluğu Nastasya Filippova'nin evinde bulur. Nastasya, Rogojin ve Gavrila arasında evlenme tercihini açıklayacaktir. Ancak adeta bu kişiler ve aileleriyle oynamaktadir Nastasya. Prens de Nastasya'dan etkilenir ve aşık olur diyebiliriz. İlk kitap Nastasya'nin işin içine Prens'i de dahil ettiği kaos ile noktalanır ve Rogojin ile ortamı terk eder. Bu sırada Prens mirasa konmuş ve zengin olmuştur.

Bundan sonra da kitabın bir ayağında Prens, Nastasya ve Rogojin arasındaki aşk veya tutku ilişkisi seyrederken diğer ayaklarında ise eserin, diğer aileler ve karakterler üzerinden soylu tabakanın durumu, sıradan halkın durumu, dönemin etkili akımları olan liberalizm, sosyalizm, nihilizm, tanritanimazlik ve daha köklü akımlar Katoliklik ve 'gerçek' Hristiyanlık konuları işlenir. Dostoyevski, tüm bu ayakları birbirine geçirerek adeta çözülmesi imkansız bir düğüm haline getirir ve okuyucuya bu ruh halini verir. Bu arada baş karakteri Prens Mişkin'i ise idealize edilmiş bir insan gibi sunar ancak bu idealize edilmiş insanın henüz test aşamasında olduğunun hissini verir, onu içine düşürdüğü akıllara ziyan hallerle. Sonuç olarak görürüz ki Prens Mişkin ne İsa'dır ne Don Kişot...

Tekrar Holbein'in tablosuna dönecek olursak, Prens Mişkin bu tabloyu Rogojin'in evinde görür ve Dostoyevski'nin eşine söylediği sözü o da Rogojin'e söyler: "Bu tablo insanı dinden çıkarır." Kitapta bu tablodan tek etkilenen Prens Mişkin de değildir, İppolit de bu tabloyu görür ve çok etkilenir. Burada Rogojin adeta inanç(Prens Mişkin) ve inançsızlığı(Ippolit) tabloda birleştiren unsur vazifesi görür. Tabi eserde tek bulunma gayesinin bu olduğunu söylemiyorum. İppolit, Prens'in doğumgünü partisinde uzun mektubunu ya da veda sözlerini okur. Burada İppolit, bir yandan da veryansin eder: Anlasilmamaktan bikmis bir izlenim verir insana, ayrıca içinde bulunduğu veremin de etkisiyle çevresinde zor şartlar altında yaşadığını ve umutsuz halde olduğunu söyleyen insanları da anlayamadigini, önlerinde hayatın olduğunu ve her şeyin kendi ellerinde olduğunu söyler. Sonra tabloya getirir lafı: İsa'nın tabloları genelde acılar içinde gösterilse de onun kutsaniyetini ve tanrısallığını da odak noktasına koyarak insanda adeta bunu hissettiren eserlerdir. Ancak bu tabloda İsa her türlü kutsalliktan ve de Tanrisalliktan uzaktır. İppolit onu örümceğe benzetir. Ve bu kendi bu şekilde aciz duruma düşmüş İsa mı Lazarus'u diriltmistir, diyerek Hristiyanlığın mevcut temel doktrinine dinamiti yerleştirir. İppolit sonra gece bir olay yaşadığını ve 'son inanç' dediği inanca sahip hale geldiğini söyler. Ancak bu örümceğin kutsal olduğu yerde yapacağı en iyi şeyin intihar etmek olduğunu dile getirir. Ancak orda kendisini dinleyen hiçkimse onun intihar girişiminde bulunacagina inanmaz ve onu ciddiye de almazlar. Bu noktada Dostoyevski Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünü okumuş olsa belki de Ippolit'e "Ben bu kulaklara göre ağız değilim" sözünü soylettirebilirdi diye düşündüm. Ayrıca Dostoyevski'nin yazarlık kariyeri boyunca hedeflerinden biri olan 'anlasilabilmek' hissi Ippolit'te başarısızliga uğramış da diyebiliriz. Neyse ki Dostoyevski hayatının sonlarına doğru bir yazar için en büyük mutluluk kaynaklarindan biri olan anlaşılmayi başarmış.

Prens Mişkin'i test aşamasındaki İsa olarak söyledik, bu test aşamasındaki idealize edilmiş İsa'nın akıllarda kalması gereken bir monologu da Katoliklere getirdiği elestirilerdir. Ortamda bir kişinin anlattığı hikayede bir kişinin Katoliklige geçtiğini demesi üzerine herkesi şaşırtarak bir anda heyecanlanip kitap boyu süren safligindan sıyrılan Mişkin, Katolikligin gerçek Hristiyanlık olmadığını söyler. Papa elinde adeta yozlastirildigini, halkın ezildigini söyler ve sosyalizmin bir tür Katoliklik olduğunu söyler. İkisinin de insanları dinden uzaklastirdigini ve tanritanimazliga götürdüğünu ifade eder. Evet bu Dostoyevski açısından büyük bir sorundur. Bence Dostoyevski'nin bu kadar inançlı olmasında en önemli etken de Tanrısız dünyanın bir kaos olacağını özellikle de Rus halkı için tam bir felaket olacağını düşünmesidir. Dönemin bu akımlarina kapilanlarini eserlerinde hep kökünden kopmuş aykırı yapılar olarak tasvir eden Dostoyevski her defasında çözümü, sıradan Rus halkının saf İsa inancinda bulur. Kitabın bir yerinde eski devirlerde geçen bir hikayeyi anlatır Lebedev, türlü kötülükler yapmış bir kişi dönemin cezalarından olan yakilmaya ugrayacagini bile bile vicdanını dinleyip teslim olur. Onu bu karara yönelten ruh nedir? diye sordurulur okuyucuya. Nitekim çocuğunu emziren Rus kadının çocuğuna duyduğu saf sevgide ve de özetle sıradan Rus halkindaki onları bir kokte birleştiren ruhun ne olduğunu sordurur okuyucuya ve tabi ki Dostoyevski'nin cevabı, İsa'dır. Ama bu biraz Dostoyevski'ye özgü bir İsa gibidir. Ama bu İsa Prens Mişkin değildir. O testi geçememistir.

Kitapta görünürde geçen aşk hikayesi hatta üçgenine deginmedim. Bence o salt görünürde sergilenen bir buz kütlesidir. Buz kütlesinin altı hepimiz biliriz ki daha büyüktür ve Dostoyevski'nin ne anlatmak istediğini de bu alt tabakada aramak gerekmektedir. İncelememi de bu istikamette yazdım.

***


“Avrupa hayranlığını bırakalım artık, aklımızı başımıza toplayalım. Burada her şey, bütün bu yurtdışınız… bütün bu Avrupa’nız… hepsi hayal bunların, yurtdışındaki biz Ruslar da hayalden başka bir şey değiliz… unutmayın bu dediğimi ileride görüp anlayacaksınız!”


Keyifli okumalar.
656 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitaba değinmeden önce kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Aslında Suç Ve Ceza dışında Dostoyevski'ye ait başka eser okumak hiç içimden gelmemişti. Ama daha sonra birkaç incelemeye denk gelince ve özetleri gözden geçirince böylesi bir dehaya haksızlık olur düşüncesiyle Karamozov Kardeşler'i istedim. Ama gelin görün ki şimdi Budala incelemesi yapmaktayım. Olaylar olaylar...

Dostoyevski'nin en çok sevdiğim tarafı cesur ve açık olmasıdır. Açıktan kasıt şudur: Dönemin sadece güzelliğini, iyiliklerini veya insanların birbirlerine olan şaşalı, süslemeli davranışlarını ön plana çıkarmıyor; en azından o tür yazarlardan olmadığını gösteriyor. Bu yüzden her eseri bir ders, bir tokat niteliğindedir. Dönemin sosyoekonomi ve sosyoboyutunu olduğu gibi, perspektif bakış açısıyla sunuyor. Bu çok iyi bir gözlemci ve aşırı araştırmacı olduğunu gösterir. Üstelik yaşantısından ve çevresinden edinmiş olduğunu izlenimleri de aktarmaktan çekinmiyor ve bunu pohpohlayarak dile getirmiyor.

Dostoyevski'nin bu tarafı bana Rus Edebiyatında Anton Çehov'u hatırlatıyor. Roman ve klasikler konusunda nasıl Dostoyevski ön plana çıkıyorsa, Hikaye ve öykü dalında da Çehov aynı yeri almaktadır benim için.

Kitap 4 kısımdan oluşmaktadır. İlk iki kısım giriş diye başlar ve sonra 3. kısım ile gelişir ve sonuç olarak 4. kısımda biter...

Birinci kısım: Prens Mişkin İsviçre'den Rusya'ya gelişi(hastalığından dolayı gidip dönmesi)ni anlatmaktadır. Ülkesine tekrar geldiğinde beş parasızdır, berdüşt gibi dolaşmaktadır. Bu hadise sonucu isminin ve soyunun verdiği itibar ile yeni arkadaşlıklar, yeni maceralara tanık olacaktır.

İkinci kısım: Prens Mişkin'in ortama adapte olmasıyla 'aşık' olmasını anlatmaktadır. Bu sayede bir kaçış başlar ve beraberindeki birçok arkadaşını, dostunu, dostlukları geride bırakır ve kendisine karşı cephe almasına sebep olur.

Üçüncü kısım: Prens Mişkin'in Alaya'ya tutulmasını(birazdan aşağıda değineceğim) ve gerçek aşkı bulmasını bu olay üzerinden hadiselerin gerçekleşmesini anlatır.

Dörtüncü kısım: Yukarıda belirttiğim üç kısımlık olayın sonucudur. Eh, bunu da verirsem okumanıza gerek kalmaz. :)

Kitap karakterleri ve analizleri(benim dikkat ettiğim karakterler)

Prens Muşkin: Ana karakterimizdir. Genç, soylu, kendi halinde, arkadaş canlısı, biraz saf ve çok düşünceli biridir. Kitapta felsefik konuşmaları ve gözlemleri ile ön plana çıkıyor.

General: Prens Muşkin'in Rusya'ya geldikten sonra tanıştığı ve ahbaplığını kurduğu bir karakterdir. Prens Muşkin'e çok fazla yardımcı olmuş, evine götürüp yatacak yer ayarlamıştır. Kişisel özellikleri ise şair ruhlu, sert, disiplinli, güçlü, sakin gibi özelliklere sahiptir.

Rogojin: Yazacak bir şey bulamadım. :S

Ferdişçenko: Soğukkanlı, cıvık, işgüzar, utanma nedir bilmez bir karakter. Her Rus klasiğinde olmazsa olmaz tiplerden.

Nastasya Filipovna: Zengin, alımlı, göz kamaştırıcı, ilgi odağı bir karakter.

Afonasiy İvanoviç: Heybetli, uzun boylu, boğazına düşkün, yaşlı, saçları ağarmış bir ihtiyar.

Lizaveta Prokofyevna: General'in karısı sıfatındadır ve üç kız çocuğu vardır. Yaşına rağmen çocuksu hal ve hareketleri olsa da son derece haşin ve sert bir yapısı vardır. Kısacası iyi ve kötü yanlarıyla bir çocuk.

Aglaya: Üç kız kardeşin en neşelisi, sevimlisi, kendi halinde(bu yönüyle Prens ile benziyorlar) ve en güzeli diyebileceğimiz bir karakterdir.

Alexandra: Üç kız kardeşten biridir. Yüzü pek gülmez, kederli, hüzünlü, daima düşünceli ve ağır bir yapısı vardır.

Adelaida: Üç kız kardeşten sonuncusudur. Son derece iyi huylu, yüzü huzurlu ki kitapta Prens Muşkin onun için:'' İnsan siziz yüzünüze bakarken iyi kalpli bir kız kardeş yüzü görüyor'' demişti.

İpolit: Benim en dikkat çektiğim karakter. Çok genç olmasına rağmen kitapta çok fazla sorumluluk yüklenmiş ve korkusuz, duygularını saklamayan verem hastası bir genç. Kitap içinde kendi ağzından çok iyi ve düşündürücü söylemleri vardı.

Kitap içinde bir diyalogda dikkatimi çeken bir şey olmuştu.
''Rus edebiyatı Puşkin ve Gogol'da oluşuyor benim için''(s-495) gibi bir değinme olmuştu. Dostoyevski'nin bu betimlemesini kendine göre yakın olarak gördüğü ve bu yüzden değindiğini düşünüyorum. Diğer kitaplarında değindimi bilmiyorum ama bu dikkat çekiciydi.

Yayınevi ile ilgilide şunu demeliyim ki, daha önce Antik Yayınları'na ait bir çeviri okumadım. Yazılar arası sıkışmalar çok sıksa da, noktalama işaretleri ve yazım kuralları kusursuza yakındı.

Bir son konum ise 'Nastasya' ve Budala ile Suç Ve Ceza karşılaştırması. (Kısaca değinmeliyim)

Gonçarov'un Oblomov, Dostoyevski'nin de Suç Ve Ceza, Budala kitabında da Nastasya iki defa hizmetçi rolünde görülüyor. Sadece Dostoyevski'nin okumuş olduğum bu iki eserinde Nastasya geçmekte. Ben buna dikkat çektim ve diğer eserlerini de okuyunca dikkatli olacağım. Nastasya... acaba bu isim neden... Neden hizmetçi ve kötü karakter...

Budala'yı Suç Ve Ceza'dan ayıran özelliği ana karakter Muşkin'dir. Suç Ve Ceza'da asi, nefret duygusu ön planda, soyutlanmış, içe dönük duygusal, değişen ruh hali gibi belitileri olan Raskolnikov'un tam tersi bir karakter olmasıdır. Yani farklılık sadece karakter analizi ile sınırlı; öte yandan pek bir fark yok. Bu yüzden iki eseri de okumak karşılaştırma ve analiz bakımından ideal diyebilirim.

Keyifli okumalar.
779 syf.
·8 günde·8/10
“İyilik tohumunuzu, sadakanızı, hangi biçimde olursa olsun, iyiliğinizi başka birine verirken, ona benliğinizin bir bölümünü vermiş ve onunkinin bir bölümünü kendinize almış oluyorsunuz. Karşılıklı olarak kişilikleriniz birbirine karışmaktadır. Bilim ve bu yaşam uğraşınız sonunda sizi çok büyük bir tohum atmak, dünyaya dev bir düşünce armağan etmek düzeyine çıkaracaktır…” güzel bir alıntıyla başlamak istedim. Ruhsal çözümlemelerin ön planda olduğu,iyiliğe dair çok şey barındıran,Suç ve Ceza tadında müthiş bir aşk romanı. Kendimi Aglea olmaktan alıkoyamadım bu eserde. Benim için okuduğum sayfalarda kendime ait bir şeyler bulabilmek çok önemli. Aradığım karakteri bulduğumda sürüklenmeye başlıyorum. İç dünyanızın duvarlarını tıngırdatan romanda,idam cezasınıda sorgulayan Dostoyevski yüreğinizi cız ettiriyor. İnsanın insan adına verdiği hükümlerin doğruluğunu sorgulatıyor. Lütfen okumuş olmak için okumayın. Merhametten,iyilikten,dürüstlükten bir nebzede olsa pay almak isteyenler için. Çoğu durumun farkına varıp hayatımızı daha mütevazı yaşama zamanımız gelmiş olabilir...
779 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Duyguların derinlemesine anlatıldığı bir dostoyevski klasiği daha vu eserde muhtelif insanlarla karşı karşıya kalacaksınız hatta karşılaştığınız karakterler sizi daha önceki seyrettiğiniz filmlerdeki bazı karakterleri anlatacak belkide zihniniz tamamen o karakterle bağdaşacak... Bir an önce okunası kıtap
704 syf.
·8/10
Budala ..
Gelmiş geçmiş en güzel aşk romanlarından biri .
Kitabı okumakta biraz zorluk çektim . Çünkü yazar bir karakter için ara sıra iki isim kullanıyor . Haliyle kafa karışıklığına da yol açıyor . Aynı zaman da yazarın bazen okuyucuyla sohbet edermiş gibi araya girmesi hoşuma gitti . Kitabı bitirdiğimde genel bi özetini okuyunca daha iyi anladığımı fark ettim . Kitabı yazan Dostoyevski karakterlerini o kadar güzel ve birbirlerine uyum içinde sağlayarak betimlemiş ki uyandığımda sanki Prens ‘ in yanımda olduğunu zannediyordum . Kitapta beni etkileyen bir diğer unsur ise Prens’in yaşadığı anıların Dostoyevski’ye ait olmasıdır . Yazar kitabı sara hastalığını geçirirken yazmaktadır . Ben kitabı tahlil edecek olursam beğendim . Sizlere de öneririm fakat önermeden önce kitabın karakterleriyle ilgili okumuş birisinden veya internetten Bilgi almanızı öneririm . Eminim ki öyle daha sindire sindire çabucak okuyacaksınız .
Sevebileceğiniz birine öyle kolayca rastlayamazsınız.
Dostoyevski
Sayfa 135 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri
Param olduğunda, benim de son derece orijinal biri olduğumu göreceksiniz. Paranın en bayağı, en iğrenç yanı insana yetenek bile verebilmesidir.
Dostoyevski
Sayfa 193 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri
'' Böyle birdenbire olması ağrına gidiyor insanın. ''
Dostoyevski
Sayfa 120 - İletişim Yayınları, İletişim Klasikleri

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Budala
Alt başlık:
1. Cilt
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
344
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944204880
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sonsuz Kitap

Kitabı okuyanlar 4.449 okur

  • Serpil korkmaz
  • Thechemist
  • Mert Arslan
  • Fatih
  • Mustafa Yurdgülü
  • onur onur
  • Ayten Aktaş

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0.1 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları