Düşünsenize, bir gazetede çalışıyorsunuz. Sıradan bir gün, ortada haber değeri olan bir şey yok, monotonluk had safhada... Sonra "tak"! Bir telefon, yazı işleri sizi bir yere yönlendiriyor. Eski bir manastır yıkılıp yerine beş yıldızlı otel yapılacak . Manastırdaki mezarlar açılıp, ölüler nakledilecek falan. Ortalıkta isimlendirilmiş yığınla kemik... Belki haber değeri olan bir şeyler çıkıverir ha? Sonra bir tutam bakır rengi saç çıkar gün yüzüne. Çektikçe gelir, gelir, gelir... Tam yirmi iki metre on bir santim uzunluğunda. Ve o saçlar sizi, Latin anlatısındaki yarı büyülü yarı gerçek bir hikayenin ortasına sarkıtıverir.
"Büyülü Gerçekçilik" denince akla ilk gelen Latin Amerikalı yazarlardan G. G. Marquez. Bu kitap ise benim ilk Marquez kitabım. Epeyce geç kaldığımı biliyorum ama bundan sonra peşini pek bırakasım yok ustanın. Özellikle anlatımın hoşluğu, konunun ilgi çekiciliği, tasvir edilen mekanların canlılığı, karakterlerin işlenişi, hikayenin akışı, bir haber ve çocukluktan kalma bir anlatının üstüne böylesi güzel bir kurgunun oluşumu, kitabın elinizden su gibi akıp gitmesine vesile unsurlar. Latin Amerikalı yazarların beslendiği membaın ilgi çekiciliğini gözden kaçırmak mümkün değil zaten. Hele bir de usta ellerde işlendikten sonra, değmeyin gitsin! Ortaya böylesi keyifle okunası eserler çıkıveriyor.
Konudan yüzeysel bir şekilde bahsetmek gerekirse, kaynağına demin değindik zaten. Kurgu da, zavallı Sierva Maria'nın kuduz bir köpek tarafından ısırılması ve akabinde gelişen olaylar silsilesi olarak ele alınabilir. İlgisiz bir baba, kişisel hazlarıyla harap olmuş bir anne, virane bir ev, köleler de olmasa hayattan kopacak, kendini onların arasında var eden, onların dışındaki herkese acımasız şekilde yalancı ve de umarsız bir kızcağız... Gönülsüz münasebetten