• Uluslararası ticaretin ilk kez bilimsel bir yöntemle incelenmesi Adam Smith’in 1776’da yayımlanan ünlü eseri “Ulusların Zenginliği” ile başlar.

    Klasik teoriden önceki ekonomik ve siyasal doktrin Merkantilizm idi. Bu düşünce akımı XVI. asırdan XVII. asır sonlarına kadar dünyada etkili olmuştur.

    Merkantilizm, yoğun devlet müdahaleciliğine dayanan bir doktrindir. Dış ödeme fazlası oluşturup altın stoklarını artırabilmek üzere, iç ve dış ekonomik faaliyetler üzerine yoğun devlet müdahaleciliğini zorunlu görürler.

    Merkantilizm temel amaçları doğrultusunda izledikleri politikaları daha somut olarak söyle belirtebiliriz:

    -İhracatın artırılmasına birinci derecede önem verirler.

    -Mamul mal ithalinin sıkı biçimde kısıtlanması öngörülür.

    -Buna karşın, ham maddelerin ithali serbesttir..

    -Merkantilistler altın girişlerini artırmak için ticaret filosunun geliştirilmesine de büyük ağırlık
    vermişlerdir.

    -Sömürgelerle olan ticaret yollarının korunması için aynı zamanda güçlü bir ordu ve donanmaya gerek vardı.

    -Deniz aşırı ticaret yapma yetkisi de kral veya hükümdarlar tarafından özel imtiyazlı bazı firmalara verilmişti.

    -Merkantilist doktrine göre dünya serveti (altın ve değerli maden stoku) sabittir.

    Sanayi Devrimi’nden sonra liberal görüşler ile Merkantilist fikirlerle arasında çatışma başlamıştı. Smith’in Klasik Liberalizme yön veren bazı görüşleri şunlardır:

    -Bütün bireyler ekonomik çıkarlarına göre hareket ederler, yani kişiler homo economicus dur. (ekonomik insan).

    -Devlet kişilerin bireysel girişim haklarını kısıtlamamalıdır (“laişsez faire, laişsez passer bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”).

    -Ekonomik hayatta düzen sağlayan bir görünmez el (invişible hand) vardır. Bu görünmez el de fiyat mekanizmasıdır.

    Smith’e göre, toplam dünya serveti sabit değildir. Dış ticaret, uluslararası uzmanlaşma ve iş bölümü doğurarak dünya kaynaklarının verimliliğini artırır, böylece dünya üretimi ve refahının yükselmesine yol açar.

    Uluslararası ticaret analizlerinde kullanılan bazı aşırı basit ve sınırlayıcı varsayımlar vardır. Bunlar;

    -İki ülkeli ve iki mallı analiz modeli: Ayrıca her maldan üretilen birimler homojen (türdeş) bir niteliktedir.

    -Uluslararası ticarette para kullanılmaz, dış değiştirmeler malın malla değişimi biçiminde gerçekleştirilir. Dolayısıyla fiyat, maliyet gibi kavramlar parasal değil, reel kavramlardır.

    -Mal veya faktörlere ait olsun, tüm piyasalarda tam rekabet koşulları geçerlidir.

    -Modellerde hükümet kesimine yer verilmez. Dolayısıyla bu modellerde gümrük tarifesi, kotalar ve dış ticaret üzerindeki öteki kısıtlamalar bulunmaz.

    -Analizlerde taşıma giderlerinin de sıfır olduğu varsayılır.

    -Ekonomi tam çalışma durumundadır, yani kaynakların atıl kalması söz konusu değildir.

    Smith ve Ricardo’yu da kapsayacak biçimde Klasik Ekol’e bağlı iktisatçıların değer konusundaki görüşleri emek değer teorisi (labor theory of value) olarak bilinir. Bu yaklaşıma göre, bir malın maliyeti onun üretimi için harcanan emek miktarı ile ölçülür.
  • Lozan'dan sonra bir iktisat nizamı üzerine çabalar, 17 Şubat ile 4 Mart 1923 günlerinde toplanan İzmir İktisat Kongre'sinde görüldü. Remi bir niteliği olmayan, önceden kararlaştırılan bir programla da toplanmayan bu kongre, ilk Türk iktisat kongresi oldu. Başkanlığa Kâzım Karbekir Paşa seçildi. Kongreye, bir kısmın temsil yetkileri pek zayıf olmakla beraber tarım, sanayi, ticaret ve işçi gurubu mümessilleri katıldı..
    Gazi, nutkunda değindiği iktisat devrinin uygulama ilkeleri üzerinde durmadı. Kongrede bu ilkeleri belirtmediği için, başlayacak iktisat ölçüleri ve nizamı henüz dumanlıydı. Ama öyle görünüyor ki Yeni Türkiye genel olarak, Batı manasında liberal bir ekonomi düzenine yönelecekti...
    Kongre kararlarından madde 9: Türk ecnebi sermayesine aleyhtar değildir.
    -Anonim şirketlerin kurulmasını kolaylaştırmak.
    -Amele denilen iş erbabına bundan sonra işçi denilmesi ve sendika hakkı tanınması...
  • Atatürk neden karma ekonomi istiyor? Karma ekonomi istemesinin sebebi ülkede sermaye yok, yapacak bir şey yok, devletin bir sürü şey yapması lazım ama bunun da bir süreklilik arz etmesini istemiyor Atatürk. Neden istemiyor? Atatürk’e göre özgürlüksüz hiçbir şey olmaz. Herkes yaptığı işte özgür olmalıdır. Ekonomi de özgür olmalıdır. Yani Atatürk’ün ideali aslında liberal bir ekonomidir. Adam Smith’in ekonomisi. Adam Smith’in ekonomisi de Türkiye’de yanlış bilinir. “Laissez faire laissez passer,” yani “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler.” Ama Adam Smith tam da öyle söylemiyor. Çünkü “Milletlerin Zenginliği” isimli kitabında, mesela, “Eğitimi yüzde yüz özel ellere bırakamazsın, eğitimde muhakkak, tercihen de yüzde elli devlet payı olmalıdır. Çünkü eğitimde bazı hususlar söz konusudur ki, devlet politikası olarak uygulanmak mecburiyetindedir. Bunları özel ellere bırakamazsın” diyor.
  • Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    Norveç asıllı bir Amerikalı olan Thorstein Bunde Veblen, liberal iktisat çevrelerinin görmezden geldiği radikal iktisatçılardan biridir. Kurumsal iktisat ekolünün de öncülerinden sayılan Thor’un oğlu Veblen’in sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkı gösteriş amaçlı tüketim çözümlemesidir.

    Liberal (neoklasik) iktisat paradigmasının fayda-değer teorisine göre, piyasadaki bir malın değerini tüketiciye sağladığı marjinal fayda belirler. Marjinal faydası yüksek olan malların piyasa fiyatı yüksek, düşük olanların fiyatı düşük olacaktır. Ayrıca talep yasasına göre bir malın fiyatı artarsa, artan fiyatla birlikte marjinal faydanın da artması gerektiğinden, tüketim miktarı da azalmak durumundadır. Bireyler “zaten” rasyoneldir; dolayısıyla kendilerine fayda sağlamayan mallara boşu boşuna fazla para vermezler. Falan fistan…

    Veblen’in ekonomi politiği
    Veblen, neoklasik iktisadın temelleri sarsan bir çözümleme yapar. Kapitalizmin erken dönemlerinde bireysel sermaye birikimleri henüz çok büyük seviyelere ulaşmamıştır. Kapitalistler hem sermayenin sahibidirler hem de işletmelerinin başında durarak yöneticilik yaparlar. Bakkalının başında duran küçük burjuva buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat sermaye biriktikçe ve iş büyüdükçe şirketi yönetmek hem zorlaşır hem de gereksizleşir. Bu noktada kapitalist, şirketin başına yüksek ücret ve küçük bir hisse verdiği bir yönetici koyar. Bütün üretim işini asgari ücretli işçiler yaparken (çünkü daha iyi bir seçenekleri yoktur), “organizasyonel” işleri de parazit yönetici grubu yapar. Sermayenin sahibi olan kapitalistin artık hiçbir iş yapmasına gerek yoktur. Böylece ortaya Veblen’in “aylak sınıf” dediği yeni bir toplumsal katman çıkar.

    Veblen’e göre kapitalizmde çalışmak, üretim yapmak, topluma faydalı olmak statü göstergesi değildir. Aksine, esas statü hiç çalışmadan şatafatlı bir hayat sürmekten gelir. Bugün 7-haneli bir CEO bile, çok zengindir ama, lüks hayatını sürdürmek için çalışmak zorundadır. Varlık balonları patlayıp işsiz kaldığında, hazıra dağlar dayanmaz, bireysel birikimiyle aynı şaşaayı en fazla birkaç sene sürdürebilir. Sonrasında standartlarını düşürerek üst-orta sınıf seviyesine düşer ki bu çoğumuz için erişilmez bir nokta olsa bile bir CEO için müthiş bir dramdır.

    Yani modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    1910’lu yılların İngiltere’sinde geçen Downton Abbey dizisi bu meseleyi gayet iyi anlatır. Dizinin esas ailesi olan Crawley’ler İngiltere’nin aristokrat ailelerinden biridir. Dükler, düşesler, kontlar, kontesler, hizmetçiler, valeler, müthiş bir zenginlik ve şaşaa… Bir akşam yemeği sırasında, malikanenin müstakbel varisi, kuzen Matthew Crawley zorlu şehir hayatını öğrenmek için bir muhasebecinin yanında çalışacağından bahseder:

    Matthew: Ripon’da bir iş buldum. Yarın başlayacağımı söyledim.

    Lord Grantham: Bir “iş” mi? Seni malikanenin işleriyle ilgilenmen için düşündüğümü biliyorsun değil mi?

    Matthew: Merak etmeyin, gün boyu malikaneyle ilgilenecek çok vaktim olacak. Ve tabii hafta sonu bana kalacak.

    Kontes Violet Crawley: (şaşırmış bir şekilde) Hafta sonu da ne?

    Muazzam değil mi? Gerçekten de zengin aylaklar için salı ile cumartesinin bir farkı yoktur.

    “Hafta sonu” sadece çalışan insanlar için anlamı olan bir kavramdır.

    Benzer bir aylak sınıf gösterişini Paris Hilton bir ütü masası gördüğünde “bu ne böyle?” diye sorarak yapmıştı. Hafta sonu ve ütü masası orta-alt sınıfları bağlar. Bu bakıma Maggie Smith’in yıldızlaşarak oynadığı kontesin sorusu çok gerçektir. Kontesinki kadar Lord Grantham’ın “bir iş mi?” sorusuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar için kutsal bir içgüdü olan “çalışmak” kapitalizmde aşağı ve hor görülen bir şey haline gelmiştir. İdeolojik aparatlar burjuvazinin kontrolünde olduğundan modern kapitalizmde üretenler değil girişimci parazitler, yöneticiler ve ünlüler yüceltilir. Ağır ve elzem işler yapan çöpçülerin, inşaat işçilerinin ya da madencilerin topluma katkıları çok yüksek olsa da tek vasfı babadan zengin olmak olan Paris Hilton kadar saygınlıkları yoktur.

    Aylak sınıf ve gösterişçi tüketim
    Ayranı iki liralık cam bir bardaktan da içebilirsiniz, 1500 liralık altın varaklı bir bardaktan da… 70 liralık kol saati de aynı zamanı gösterir, 700 bin dolarlık saat de… Düz akıllı telefona da aynı uygulamaları indirirsiniz, pırlanta taşlı telefona da… Her iki durumda da elde edilen fayda aynı. Mantıklı olan aynı faydayı düşük bir bedelle elde etmek iken neden bardak gibi basit bir şeye 1500 lira verilir? Neoklasik iktisadın çok matematiksel saçmalıkları bunu izah edemiyor. Veblen bunu gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) kavramıyla açıklıyor. Kapitalizmde aylak sınıf statüsünü göstermek için tüketim yapıyor.

    Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkânsız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir (bkz. Anna Karenina). Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır.

    Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir. Fakat gösteriş sadece mallar üzerinden değil boş zaman ve deneyimler üzerinden de yapılır. Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde makarasını yaptığı “business class” uçuşlar da buna bir örnektir. Basitçe farklılaştırılmış bir deneyim 3000 dolar etmez, o bilet fiyatı gösterişin bedelini yansıtır. Nisan ayının ortasında bronz tenle okula gelmek büyük oranda gösteriştir; ya solaryuma gitmişsinizdir ya da Yunan adalarında bir hafta sonu “kaçamağı” yapmışsınızdır. Şubat ayında kampüste siyah bacak ateli ve koltuk değnekleriyle gezmek Kartalkaya’da kayak yaptığınızın gösterişidir. Gün boyu golf oynamak aylak sınıfın boş zaman gösterişidir.

    Para konuşur, servet fısıldar…
    Tabii bu gösteriş konusunda eski ve yeni zenginlerin davranışlarını ayırmak gerekir. Cem Uzan’dan bayrağı başarıyla devralan Ali Ağaoğlu, Yeni Türkiye’nin gösterişçi tüketim distribütörü olarak düşünülebilir. Kaç tane arabası olduğunu hatırlamaz, on binlerce dolarlık saatler takar, kendinden 30 yaş küçük üç-beş tane sevgilisi vardır, sürekli gözler önündedir, fakirler karanfil bırakırken o gül bırakır, canlı yayında cebindeki paraları saydırır… Oysa Rahmi Koç tüketim alışkanlıklarıyla hava atmaz ya da Bülent Eczacıbaşı’nın hiçbir zaman genç sevgilileri olmamıştır. Fark, Ali Ağaoğlu’nun yeni zengin (new money / nouveau riche) olmasıdır. Vaktiyle yaptığı “sonradan görme değilim” açıklaması da aslında yeni zengin olduğunu doğrular. Demek öyle bir gündem var ki bu savunmayı yapma ihtiyacı duydu.


    Yeni zenginler, henüz yeni zengin olduklarından, zenginliklerini her fırsatta gösterme ihtiyacı hissederler. Böylece cemiyete dahil olabileceklerini düşünürler. Mesela cemiyet hayatının olmazsa olmazlarından biri sergi açılışlarıdır. Yeni zenginler açılışa tam zamanında gelip kokteylin sonuna kadar dururlar. Herkesle konuşurlar; paparazzilere poz verirler; bütün içkilerden içerler; her gelen aperatifi yerler; “25 adımda sanat” gibi kitaplar okuyup kestirmeden edindikleri entelektüel birikimle ahkâm keserler. Eski zenginler (old money / vieux riche) ise galeriye açılıştan yarım saat sonra gelirler; aldıkları bir kadeh içkiyle bir kenarda sessizce takılırlar; kalabalığa pek karışmazlar; şampanyalarını yarım bırakıp erkenden çıkıp giderler. Çünkü bu etkinlik yeni zenginler için kendilerini gösterebilecekleri havalı bir olayken eski zenginler için nezaketen katıldıkları sıradan ve sıkıcı bir şeydir.

    Mesela platin saçlı kokoşların konken partilerinde yeni zenginler kazanmaya çalışırken eski zenginler kaybederler. Bunu da dert etmezler, çünkü kumarda esas gösteriş kazanmak değil kaybetmektir. Hatta bazen kazanacakları eli kasten kaybettikleri bile olur. Poker masalarında kaybetmeyi hazmedemeyip hırs yapanlar genelde yeni zenginlerdir. Eski zengin bir milyon dolar kaybedip hiçbir şey olmamış gibi odasına gider.

    Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanında, eski zenginlerden Tom Buchanan görkemli bir hayat yaşayan Jay Gatsby gibilerinden “istedikleri kadar zengin olsunlar, hiçbir zaman bizim gibi olamayacaklar” minvalinde bahseder. Gerçekten de bugün Bill Gates, Jeff Bezos ve Donald Trump gibi dünyanın en zengin insanları istedikleri kadar zengin olsunlar hiçbir zaman Astor, Vanderbilt, Rockerfeller ya da Du Pont gibi ailelerle yan yana konmazlar. Hatırlarsanız, görgüsüzlüğüyle bilinen, Mark Zuckerberg birkaç sene evvel 30 milyon dolar verip kendi evinin etrafındaki dört evi satın alarak yaşadığı muhiti kapatmıştı.

    Aynı şekilde Ali Ağaoğlu da 3 milyon dolar verip gürültü yapan komşusunun evini almıştı. Dünyanın en zengin insanı da olsan fark etmez, yeni zenginlerde gösteriş ve görgüsüzlük hep yan yana gider. Bu neredeyse bir kuraldır. Çünkü yeni zenginler bu şekilde zenginliklerini hisseder ve hissettirirler.

    Zenginlere özenen yoksullar
    Uzaktan bakıldığında Marx’inkine benzeyen bir kapitalizm eleştirisi yapan Veblen sonuç noktasında Marksist çizgiden tamamen kopar. Marx kapitalizmin iç çelişkileri ve istikrarsızlığı üzerinden ilerlerken Veblen kapitalizmin, ekonomik parametreler açısından değilse de sosyolojik olarak, kendi içinde bir denge yarattığını öne sürer.

    Veblen’e göre, kapitalizmde, yoksul işçiler zenginlere karşı ayaklanıp devrim yapmak değil, özünde onlar gibi yaşamak isterler. Zenginler gibi yaşayamıyorlarsa da onları taklit ederler. Bu öykünme özellikle tüketim alışkanlıklarında kendini belli eder. Bir markanın orijinalini alamıyorsa bile gider çakmasını alır. Son model akıllı telefonu almak için böbreğini satar (Çin’de bunun bir örneği yaşanmıştı). Kapitalist sistem, hem teoride hem pratikte, sanki ezeli ve ebedi bir veriymiş gibi alındığından, bireyler sistemi değiştirmek yerine onun içinde sonu olmayan bir çözüm arayışına girerler.

    Amerikalıların, aslında farkında olmadan liberalizm eleştirisi yapan, “Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye bir deyişi vardır. Zengin olmak elbette zordur ama sistem, ‘yeni zengin’ olma hevesindeki insanlara kişisel gelişim palavralarıyla “yardım” eder. Bu tezgâha düşen fırsatçıların çoğu hayatını zengin olmak uğrunda harcarlar. Batarlar, çıkarlar, iflas ederler, tekrar girişirler, tam zengin olacakken yine batarlar… Kapitalist sistemin eşitsizlik ve adaletsizliklerini kesinlikle ciddi manada sorgulamazlar, sistemi değiştirmeyi zaten akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Hayattaki en büyük amaçları 7 adımda zengin olmaktır. Tüketim kültürünü pekiştiren reklam ve pazarlama sektörü de bu tezgâha çanak tutar. Bu yanlış bilincin kapitalizmin ömrünü uzattığı konusunda Veblen’in haklılık payı olsa da sistemin daha derinlerindeki temel çelişkileri ortadan kaldıramadığını da görmeliyiz.

    Anıl Aba - Gösterişçi tüketim ve yeni zenginler
  • Düzen ön şart olarak demokrasi gerektirmez. Düzen çeşitli değer sistemleriyle uyumlu bir koşuldur. Demokrasi ve özgürlük arzulanan ve kapitalist ekonomi ile uyum gösteren değerlerdir. Ancak bu değerler evrensel olarak saygı görmezler. Daha önce yok olan Çin ve Islam dünya düzenleri 21. Yüzyılda ilginç şekilde tekrar ortaya çıkmıştır. Çin dünya düzeni merkezi komünist bürokrasi olarak tekrar hayat bulurken, Islami düzen ademimerkeziyetçi terör olarak vücut bulmuştur. Ne Çin ne de Islam demokrasi veya özgürlükler yanlısıdır. Liberal değerlerin yeni dünya düzeninden destek almaksızın kültür ve eğitimi kullanarak dünyada kendilerine yer açmaları gerekmektedir.
  • AYBARS YANIK:

    “Süper-kahramanlar, bunu ‘popülistler’ diye de okuyabiliriz, kendilerini karar verilemez olanın kararını vermeye adar, bunu yaparken de eşitsiz, adaletsiz, düzensiz, yoz bir duruma atıfla onun üzerinde yükselir ve çok daha önemlisi, meşruluklarını verili bir bozulmadan türetirler. Dolayısıyla, günümüzde otoriter siyaset diye adlandırılan siyasetin bir boyutunu da gösteren bir paradoks, onları popülistlerle birlikte kavramamıza imkan verir: “Ben varım çünkü kaos var ve beni tanımlayan ve cazip kılan kaos ise, o hep sürmelidir ki ben de hep var kalabileyim.”

    “Popülizm, şu sıra sıklıkla iddia edildiği gibi, başlı başına, demokratik değerleri erozyona uğratan bir ‘ideoloji’ olarak kavranamaz. Popülizm, popülist politika kavrayışı, yaşadığımız tüm toplumsal/politik sorunların nedeni değil, söz konusu sorunların çoğunlukla sonucudur.”

    ÖZLEM ALBAYRAK:

    “Popülizm sadece kriz sonucu işsizliğin artması nedeniyle değil, sağdan ve soldan birbirinin aynısı haline gelen merkez partilerin alternatifsizlik ısrarına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Popülist ekonomi politikalarını engelleme amaçlı kurulan neoliberal ekonomik mimari, şimdi liberal demokrasiye tehdit olarak görülen aşırı sağcı popülist partileri pek çok ülkede yükseltmiş, bazı ülkelerde iktidara dahi taşımıştır.”

    “Liberal temsili demokrasi kitlesel meşruiyetini halkların büyük mücadeleleri sonucunda, egemenliği seçimler aracılığıyla halka aktarmasından almaktadır. Ülke meseleleri bir avuç soylunun eline bırakılmaz denmiştir. Neoliberalizm, liberal temsili demokrasinin bu vaadini 80 sonrasında ekonomiyi uzmanlara, teknokratlara terk ederek bırakmış ve tekrar elitizmi hortlatmıştır. Bir bilen, tek doğru budur dediğinde alternatiflere kapı kapatılmakta, ancak merkezde kapılar kapatılırken ortaya çıkan meşruiyet krizi, sistemi tehdit eden aşırı sağcı, yabancı düşmanı, Trump örneğinde olduğu gibi çalışanların, alt gelir gruplarının değil, zenginlerin taleplerini yerine getirenlere kapı açmaktadır. Aşırı sağdan ürken ama neoliberalizmin yarattığı tıkanıklığın da farkında olan bazı isim ve kesimler ise hem ekonomik krizin hem de siyasi meşruiyet krizinin yeni bir Keynesyen sol popülizmce kurtarılmasını önermektedir.”

    TEZCAN DURNA:

    “Gazetecilik bir anlatı sanatıdır. Bu anlatı, her zaman hakikate yaslanır ve bu hakikat iddiasını güçlendirmek için başka iddiaları desteğe çağırır. Bu kimi zaman, halkı bilgilendirmek, kimi zamansa milli çıkarlara hizmet etmek olabilir. Bu hakikate destek çıkan iddiaların her biri, kısmi bir gerçekliği çağırır, ancak hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir. Gazetecilik mesleği bizatihi kısmi gerçekliği hakikatin ta kendisi olarak sunma sanatıdır.”

    “Popülizm her soruna kestirme ve dolaysız çözüm önerileri getirir. Getirilen çözüm önerileri genellikle rasyonel değil, duygusal ve hınçla reaksiyonel olarak geliştirilir. Örneğin işsizlik ekonominin yolunda gitmemesinden değil, göçmenlerden/mültecilerden kaynaklıdır. Hırsızlık, fuhuş, yozlaşma otantik kültürümüzün ve geleneklerimizin yozlaşması, ahlaki çöküntü de keza aynı şekilde yabancı kaynaklıdır. “Bizim gibi olmayanlar” aramıza karıştığı anda, değerlerimizi altüst edebilir. Ancak popülizmin bu irrasyonel diyebileceğimiz çıkışlarının, neoliberal rasyonalite tarafından rasyonalize edildiğini de unutmamak gerekir. Ayrıca popülizmin işsizlik, verimlilik, eşitsizlik gibi konulardaki irrasyonel denebilecek çıkışları da neoliberalizmin ekonomik rasyonalizmini destekleyecek türde çıkışlardır. Zira Brown’un da işaret ettiği gibi “asıl mesele, neoliberal rasyonalitenin piyasa modelini tüm saha ve faaliyetlere -paranın mevzu olmadığı bölgelere dahi- dağıtıp insanları en ince ayrıntısına kadar piyasa aktörleri biçiminde, her zaman her yerde sadece homo economicus olarak yapılandırıyor olmasıdır” (2018, s. 37). Böylece insanlar, ekonomik temelli olmayan duygu durumlarını bile ekonomik rasyonalite içinde değerlendirmeye başlamışlardır. Hınç, kin, nefret, aşk, sevgi, merhamet gibi ekonomiden ziyade duygu durumlarına işaret eden haller bile ekonomikleştirilip tepkiler bu düzlemde şekillenmektedir. Bu nedenle işsizliğin yarattığı yoksunluk, yoksulluk ve bunun yol açtığı duygusal reaksiyonlar, kolaylıkla bir homo economicus’un reaksiyonları olarak karşımıza çıkabilmektedir.”

    “Tacizciler, tecavüzcüler, kadın katilleri, pedofililer, hayvan tecavüzcüleri/katilleri önce otoriter popülist siyasetçinin dilinde, sonra da onu destekleyen ya da desteklemeyen güruhların/kitlelerin performansında katli vacip canavarlara dönüşür. Medya bu temaşayı büyütür, kitlesel ya da popüler bir talebe dönüştürür. Medyanın popüler talep olarak çoğalttığı bu seslerin içinde katlin/ idamın hukuka uygun bir düzlemde tartışılması artık olanaksız hale gelir. Artık medya bu noktadan sonra demokrasinin garantörü olmak şöyle dursun, demokrasinin ve hukukun bizzat katiline dönüşür.”

    “Halk (popülistin halkı) karşısına yozlaşmış elitleri, halka yabancı ‘entelleri’ koyarak kendi meşruiyetini sağlar. Bu bağlamda muhafazakar popülistin retoriğini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de anti-entelektüel tavır alışıdır. Bu nedenle otoriter popülist ve onun destekçileri halkın cahilliğine övgüler düzebilir. Halkın cahil oluşu elbette onun hiçbir şey bilmez olduğu anlamına gelmez bu retorikte. Halk cahildir ancak muhafazakar popülist halka muğlak bir sağduyu atfeder. Bu sağduyu, popülistin retoriği krize girdiği anlarda yardıma çağrılır.”