• AYBARS YANIK:

    “Süper-kahramanlar, bunu ‘popülistler’ diye de okuyabiliriz, kendilerini karar verilemez olanın kararını vermeye adar, bunu yaparken de eşitsiz, adaletsiz, düzensiz, yoz bir duruma atıfla onun üzerinde yükselir ve çok daha önemlisi, meşruluklarını verili bir bozulmadan türetirler. Dolayısıyla, günümüzde otoriter siyaset diye adlandırılan siyasetin bir boyutunu da gösteren bir paradoks, onları popülistlerle birlikte kavramamıza imkan verir: “Ben varım çünkü kaos var ve beni tanımlayan ve cazip kılan kaos ise, o hep sürmelidir ki ben de hep var kalabileyim.”

    “Popülizm, şu sıra sıklıkla iddia edildiği gibi, başlı başına, demokratik değerleri erozyona uğratan bir ‘ideoloji’ olarak kavranamaz. Popülizm, popülist politika kavrayışı, yaşadığımız tüm toplumsal/politik sorunların nedeni değil, söz konusu sorunların çoğunlukla sonucudur.”

    ÖZLEM ALBAYRAK:

    “Popülizm sadece kriz sonucu işsizliğin artması nedeniyle değil, sağdan ve soldan birbirinin aynısı haline gelen merkez partilerin alternatifsizlik ısrarına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Popülist ekonomi politikalarını engelleme amaçlı kurulan neoliberal ekonomik mimari, şimdi liberal demokrasiye tehdit olarak görülen aşırı sağcı popülist partileri pek çok ülkede yükseltmiş, bazı ülkelerde iktidara dahi taşımıştır.”

    “Liberal temsili demokrasi kitlesel meşruiyetini halkların büyük mücadeleleri sonucunda, egemenliği seçimler aracılığıyla halka aktarmasından almaktadır. Ülke meseleleri bir avuç soylunun eline bırakılmaz denmiştir. Neoliberalizm, liberal temsili demokrasinin bu vaadini 80 sonrasında ekonomiyi uzmanlara, teknokratlara terk ederek bırakmış ve tekrar elitizmi hortlatmıştır. Bir bilen, tek doğru budur dediğinde alternatiflere kapı kapatılmakta, ancak merkezde kapılar kapatılırken ortaya çıkan meşruiyet krizi, sistemi tehdit eden aşırı sağcı, yabancı düşmanı, Trump örneğinde olduğu gibi çalışanların, alt gelir gruplarının değil, zenginlerin taleplerini yerine getirenlere kapı açmaktadır. Aşırı sağdan ürken ama neoliberalizmin yarattığı tıkanıklığın da farkında olan bazı isim ve kesimler ise hem ekonomik krizin hem de siyasi meşruiyet krizinin yeni bir Keynesyen sol popülizmce kurtarılmasını önermektedir.”

    TEZCAN DURNA:

    “Gazetecilik bir anlatı sanatıdır. Bu anlatı, her zaman hakikate yaslanır ve bu hakikat iddiasını güçlendirmek için başka iddiaları desteğe çağırır. Bu kimi zaman, halkı bilgilendirmek, kimi zamansa milli çıkarlara hizmet etmek olabilir. Bu hakikate destek çıkan iddiaların her biri, kısmi bir gerçekliği çağırır, ancak hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir. Gazetecilik mesleği bizatihi kısmi gerçekliği hakikatin ta kendisi olarak sunma sanatıdır.”

    “Popülizm her soruna kestirme ve dolaysız çözüm önerileri getirir. Getirilen çözüm önerileri genellikle rasyonel değil, duygusal ve hınçla reaksiyonel olarak geliştirilir. Örneğin işsizlik ekonominin yolunda gitmemesinden değil, göçmenlerden/mültecilerden kaynaklıdır. Hırsızlık, fuhuş, yozlaşma otantik kültürümüzün ve geleneklerimizin yozlaşması, ahlaki çöküntü de keza aynı şekilde yabancı kaynaklıdır. “Bizim gibi olmayanlar” aramıza karıştığı anda, değerlerimizi altüst edebilir. Ancak popülizmin bu irrasyonel diyebileceğimiz çıkışlarının, neoliberal rasyonalite tarafından rasyonalize edildiğini de unutmamak gerekir. Ayrıca popülizmin işsizlik, verimlilik, eşitsizlik gibi konulardaki irrasyonel denebilecek çıkışları da neoliberalizmin ekonomik rasyonalizmini destekleyecek türde çıkışlardır. Zira Brown’un da işaret ettiği gibi “asıl mesele, neoliberal rasyonalitenin piyasa modelini tüm saha ve faaliyetlere -paranın mevzu olmadığı bölgelere dahi- dağıtıp insanları en ince ayrıntısına kadar piyasa aktörleri biçiminde, her zaman her yerde sadece homo economicus olarak yapılandırıyor olmasıdır” (2018, s. 37). Böylece insanlar, ekonomik temelli olmayan duygu durumlarını bile ekonomik rasyonalite içinde değerlendirmeye başlamışlardır. Hınç, kin, nefret, aşk, sevgi, merhamet gibi ekonomiden ziyade duygu durumlarına işaret eden haller bile ekonomikleştirilip tepkiler bu düzlemde şekillenmektedir. Bu nedenle işsizliğin yarattığı yoksunluk, yoksulluk ve bunun yol açtığı duygusal reaksiyonlar, kolaylıkla bir homo economicus’un reaksiyonları olarak karşımıza çıkabilmektedir.”

    “Tacizciler, tecavüzcüler, kadın katilleri, pedofililer, hayvan tecavüzcüleri/katilleri önce otoriter popülist siyasetçinin dilinde, sonra da onu destekleyen ya da desteklemeyen güruhların/kitlelerin performansında katli vacip canavarlara dönüşür. Medya bu temaşayı büyütür, kitlesel ya da popüler bir talebe dönüştürür. Medyanın popüler talep olarak çoğalttığı bu seslerin içinde katlin/ idamın hukuka uygun bir düzlemde tartışılması artık olanaksız hale gelir. Artık medya bu noktadan sonra demokrasinin garantörü olmak şöyle dursun, demokrasinin ve hukukun bizzat katiline dönüşür.”

    “Halk (popülistin halkı) karşısına yozlaşmış elitleri, halka yabancı ‘entelleri’ koyarak kendi meşruiyetini sağlar. Bu bağlamda muhafazakar popülistin retoriğini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de anti-entelektüel tavır alışıdır. Bu nedenle otoriter popülist ve onun destekçileri halkın cahilliğine övgüler düzebilir. Halkın cahil oluşu elbette onun hiçbir şey bilmez olduğu anlamına gelmez bu retorikte. Halk cahildir ancak muhafazakar popülist halka muğlak bir sağduyu atfeder. Bu sağduyu, popülistin retoriği krize girdiği anlarda yardıma çağrılır.”
  • (Değerli arkadaşlar, okuduğum kitaplardan faydalı ve okunmaya değer bulduklarımı konularına göre ayırarak seriler halinde sizinle paylaşmak istedim. Kitapların değerlendirmesi tamamen kendi fikrime göredir, katı sağlamak isteyen olursa bana iletebilir; zira eklerken atladığım, görmediğim veya henüz okumadığım güzel kitaplar olabilir. İyi okumalar dilerim!)

    Fikir Hareketleri ve Liberal Düşünce Topluluğu
    Liberal Temalar
    Özgür Toplumun Temelleri
    Klasik Liberalizm
    Anti Kapitalist Zihniyet
    Özgürlük
    Özgürlük Arayışları
    Yeni Başlayanlar İçin Hayek (#30846566)
    Ekonomi
    Hukuk
    Liberalizm (#29498482)
    Serbest Piyasa ve Güvenlik (#29286336)
    Liberalizmin Kurucu Babaları (#29172200)
    Finans Krizi mi, Mali Kriz mi ?
    Kapitalizmin Ahlakı
    Büyük Sözleşme Ya Da Özgürlükler Sözleşmesi
  • Son dönemde Rahip Brunson krizi, doların yukarıya fırlaması derken, ülkemizdeki belirsizlik ortamı adeta bir ekonomik karmaşaya dönüştü. Böyle olunca da her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Cebinde parası olan vatandaş ise kime güveneceğini şaşırdı. Daha iki hafta bile dolmadan, servetini kaybetme korkusu ile psikiyatriye başvuranların sayısı patladı.

    Bu insanları incelediğimizde dikkat çeken düşünce şuydu; “Dolar yükseldi, herkes kazandı, ben kaybettim.” Dolardaki yükselişi göremediği için kendilerine kızıyorlar ve suçluluk hissediyorlardı. Bu kişilere neden borsa ya da döviz ile ilgilendiğini sorduğumuzda ise, bize çoğunlukla şu yanıtı veriyorlardı:

    -Servetimi korumak için…

    -Peki servetinizi kimden korumaya çalışıyorsunuz, diye sorduğumuzda ise önce bir sessizlik… Sonra medyadan duyduğumuz klasik kendini kandırma cümleleri geliyordu. Aslında sorunun yanıtını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini sistemin aktif oyuncularından korumaya çalışıyorlardı. İçgüdüsel olarak elinde olanın alınmasını istemiyorlardı.

    Çünkü kapitalist sistemin bankaları onları evlerinde ve işlerinde sürekli olarak rahatsız ediyordu. Bankalar müşterilerine hep aynı mesajı veriyorlardı:

    -Fakirleşiyorsunuz. Şuna yatırım yapın, kazanın, fakirleşmeyin.
    Medyadaki ekonomi yazarları ve akademisyenler de aynı sakızı çiğniyorlardı. Sınırlı bir çerçeveden verdikleri bilgilerle ve muğlak cümlelerle, cebinde parası olan insanları yönlendiriyorlar ve dediklerinin tersi bile çıksa, kıvırarak işi kurtarabiliyorlardı.

    BORSA BİR UYUŞTURUCUDUR, BİR KUMARDIR

    Sizde bilirsiniz. Serbest denilen piyasayı, kapital sahipleri kurdu. Medya, hatta sosyal medya bile bu kapital sahiplerinin elinde… Üniversiteler, bilim insanları ve binlerce ekonomist de onların emrinde… Bu piyasa yapıcılarının tek bir şeye ihtiyaçları var. YOLUNACAK KAZLARA…

    Onu da medya üzerinden çözüyorlar. İnsanların içerisindeki aç gözlülüğü tetikleyecek mesaj bombardımanına tutuyorlar. İnsanlar kendi ayakları ile geliyorlar ve sisteme dahil oluyorlar. Sadece bir araya gelmekle de kalmıyorlar. Bir süre sonra adeta bir sürüye dönüyorlar. Sonra bu sürü psikolojine girmiş olan insanlara çobanlık yapmaya başlıyorlar. Dolar ile, emlak piyasası ile, borsa, hatta ürün borası ile her taraftan silkelemeye başlıyorlar.

    Bir düşünün. Sizler doktor, avukat, mühendis, bankacı vb. olmuşsunuz. İyi para kazanıyorsunuz ve bir yaşam standardına sahipsiniz. En önemlisi bankada paranız var. Kapitalin her şey olduğu bir sistemde, kendinizi bir anda o paranın getirdiği bir OMNİPOTANSIN (tüm güçlülük hali) içinde buluyorsunuz.

    Sonra medyadan insanların paradan para kazandığını görüyorsunuz. Farkına bile varmadan, omnipotansınız sizi bu mecralara doğru çekiyor. Bir de yükselen bir hisseyi ya da dövizi yakalayarak mal varlığınızı artırdıysanız, tadından daha da yenmez oluyor.

    Oysa bu sistemde kazanılan para, kumarda ilk kazanılan para gibidir. Kişi tıpkı ilk uyuşturucusunu çeken ve yaşadığı hazzın peşine düşenler gibidir. Beyni kazanmanın hazzını yaşadığında bunu tekrar istiyor. Bir süre sonra ise, borsa ve yatırım araçlarının değişkenliğinin verdiği hazzın bağımlısı oluyorsunuz. Hatta rüyalarınıza bile giriyor.

    İstediğin kadar doktor, avukat vb. ol… Fark etmiyor. Piyasaya girdiğinde üst beyin devre dışı kalıyor ve içinde ki hayvan ortaya çıkıyor. Zaten borsada olanlara bir bakın, görürsünüz. Oradaki insanlar birbirini parçalayan, birbirinin kanını emen birer vahşi hayvan gibidirler. Çünkü sizin kazanmanız için birisinin kaybetmesi gereklidir.

    AÇ GÖZLÜLÜK ŞEMPANZE YÖNÜMÜZ

    İşte bu şekilde sistem sürekli olarak içimizdeki hayvanı beslenmeye devam ediyor ve insan olmaktan çıkmaya başlıyorsunuz. Artık diğerlerinin kayıplarından, daha doğrusu kanından beslenen birer yaratık, daha doğrusu birer kanibalist haline geliyorsunuz.

    Sistem ise ‘serbest piyasa, rekabet, hata yapmasaydın kazanan sen olabilirdin’ gibi masumlaştırıcı mesajları medya üzerinden vermeye devam ediyor. Yaşanan bu kanibalistliği ise ‘servetini koruyorsun’ mesajları ile normalize ediyorlar. Bir süre sonra tıpkı eroin, kokain, hatta kumar bağımlısı gibi, yaşadığın aç gözlülüğün ve kazanma hırsının bağımlısı oluyorsun.

    Peki bu aç gözlülük nereden geliyor?

    Frans de Waal’a göre, şiddete düşkünlüğümüz ve aç gözlülüğümüz şempanzelerden geliyor. Örneğin bir şempanze, diğer şempanzenin beynini yemek için kafasını ağaca vurarak parçalar (1). Peki bizim borsada ve serbest denilen piyasada yaptığımızın bundan bir farkı var mı?

    İnsan olmak ise bir üst kimliktir, altta ise biyo-psiko-sosyal bir hayvan yatar. En zeminde biyolojimiz vardır, istesek de kaçamayız. Çünkü genlerimizin orijini ağır basar. En önemlisi kapital sahipleri bunu biliyor ve kişinin içindeki şempanzeyi ortaya çıkarıyorlar. Üstteki psikolojiyi etkileyerek, egoları yaratıyor ve bir şempanze açgözlülüğünde de yaşatıyorlar. Piyasada olan da budur.

    PİYASA SERBESTTİR, AMA BAZILARI DAHA SERBESTTİR

    Peki bu piyasa manipüle edilebilir mi? Tabii ki de edilebilir. Herbert Simon ‘sınırlı rasyonel’ kavramını ortaya atmıştır. Yani sistemin ileri sürdüğü rasyonel bireyin tersine, bilginin tamamına ulaşılamayan ve bilişsel yanlılıklar yaşayan bireyler vardır (1). Eksik bilgiyle, sürekli olarak belirsizliği içeren ve durağan olmayan bir ortamda karar vermeye çalışırlar. Bu ise bireyi bilişsel kısa yolları kullanmaya iter. Hataları ve para kaybını beraberinde getirir (2).

    Peki bu rasyonel bilgi kimin elindedir?

    Tabii ki de piyasa yapıcıların ve sistemin kuran kapital sahiplerinin elinde… Yani Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabında ‘her hayvan eşittir, ama bazıları daha eşittir’ diye yazar ya… Serbest piyasada da herkes serbesttir, ama bazıları daha serbesttir. Zaten borsayı ve doları inceleyin, tepedekilerin birçok hareketinizi bildiği hissine kapılırsınız.

    Ki, bu durum gerçektir. Sistem sahipleri hareketleri önceden planlarlar. Gazetecileri, ekonomistleri, hatta akademisyenleri kullanarak, insanları bu durumun spontan geliştiğine inandırırlar. ‘Eksiklik sende arkadaş! Tam görememişsin’. Mesaj ise budur.

    PİYASA YAPICI SENİN REFLEKS EŞİĞİNİ BİLİR

    Aslında borsaya giren insanlar, ilk olarak bazı hareket kalıplarına inandırılırlar. Sürekli olarak tekrarlanan bu hareketler otomatiğe bağlanır. Bir süre sonra bu otomatik davranışı refleks olarak göstermeye başlarlar. Zamanı geldiğinde ise bu refleks tetiklenerek, piyasa yapıcılar çok büyük vurgunlar yaparlar.

    Örneğin dolar düşerse borsa yükselir algısı… Daha geçenlerde dolar düşerken borsaya refleks olarak saldıranlar, borsada da düşme ile karşılaştılar. Dolar ile borsa birlikte düştü. Gerçekte ne oldu? Piyasa yapıcılar açıkça vurgun yaptılar. Sistemin ekonomistleri ise hemen devreye girdiler ve yatıştırıcı açıklamalar yaparak kazları susturdular.

    Zaten borsada eğitim, titr ya da para miktarı önemli değildir. Bu içgüsüdel davranışı farkında olmadan sergilersiniz. Piyasa yapıcı ise senin o refleksi vermeni bekler. Örneğin kişi dolar düşerken elindeki doları satmaz, ama iyice dibe düştüğünde kendini koruma amacı ile refleks olarak satar. Piyasa yapıcı ise sabırla bu satışı ve balığın ağa düşmesini bekler.

    SİSTEM BEKLEMENİZE İZİN VERMEZ

    Çünkü sistemin sahipleri, etik dışı çalışan bilim insanları sıradan insanın zaaflarını buldururlar. Sonra piyasa yapıcı ekran üzerinden bir bilgi, bir grafik yani bir uyarı gönderir. Bu uyarı beyinde bazı hormonların salınmasına yol açar. Kişi o an bir acı hisseder gibi refleks olarak zarardan kaçar.

    Aslında beklese kazanacak. Ama o gelen uyarıdan sonra bekleme şansı kalmaz. O anda kişide mide bulantısı, terleme, anksiyete ve karın ağrısı başlar. İşte o an bir bağımlının uyuşturucuyu aşermesi (craving) gibi, borsadaki kişi de yapacağı işlemi aşerir. İşlemi yapıp sattığında ise bir rahatlama… Sanki bir sınavdan çıkmış gibi ya da canını kurtarmış gibi rahatlar.

    Diyorum ya, beklese kazanacak. Ama ekran üzerinden gelen bir uyarı ile, dürtüsel ve refleksif yanıtları tetiklenir ve kişi satışı yapar. Piyasa yapıcı bu satışı en alttan alır. Hisse yükseldiğinde ise yine aynı uyarı ile satan kişinin en yüksekten tekrar almasını sağlarlar.

    Bilim insanları ve akademisyenler ise sınırlı rasyonel bilgiyi insanlardan saklarlar. Onları görevi yolunan kazların inanacağı masallar uydurmaktır. Çünkü doğruyu açıklasalar, Doç. ve Prof. unvanlarından ve kazandıkları milyon dolarlarından olurlar.

    KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI

    Biz dolar, borsa, piyasa anlatıp dursak da, bilimsel olarak şu tespitte bulunmak yanlış olmaz. KAPİTALİZM MEGA ŞEMPANZEYİ YARATTI. Örneğin Bill Gates, sistemde bir mega şempanzedir. İşte bu ortamda herkes Bill Gates olmak ister. Herkes para ve güç sahibi olmak ister.

    Çünkü onların şişip patlayacak kadar sahip oldukları para ve güç ise, onlara mutluluk getirmez. Açlıklarını ve aç gözlülüklerini daha da artırır. İşte bu nedenle mega şempanzeler, tüm dünyayı yiyip yutsalar bile doymazlar. İşte bu nedenle tüm yollar yeni bir dünya savaşına doğru çıkar.

    Peki dünyada insan gibi yaşayan bir ülke kaldı mı?

    Yanıt… Kuzey Kore…

    Çünkü kapitalizm oraya girmedi. İnsanlar, insan gibi yaşıyor. Ne sistemin cep telefonları, bilgisayarları, arabaları, ne de medyası, sosyal medyası… Hiç biri insanın ihtiyacı değildir. Bize sistemin özgürlük olarak yutturduğu şeyler ise, tüketim hayvanlığından başka bir şey değildir. Demokrasi bile manipülatiftir. Size istedikleri kişiyi başkan diye yutturabilirler.

    Peki çözüm nedir?

    Bu borsa insani değil… Bu Dolar insani değil… Medyada görünen ekonomistler etik değil…

    Çözüm, bu sınırlı rasyonel ve manipülatif piyasadan çıkmak… Liberal denilen ekonomiye kapıları kapatmak…

    En önemlisi, içimizdeki insana ve insani olana yatırım yapmak…

    Çünkü sistemin beslediği hayvanla mücadele ettiği kadar, insan kalabilirsin.

    Başka şansımız yok…

    Ahmet Koyuncu
  • ''Liberal ekonomi ideallerimize yanlış bir yön verdi. Özünde ütopik bir takım beklentilerin aşağı yukarı gerçekleştiği bir yer gibi göründü gözümüze...güç ve zorlamaya yer vermeyen toplum olamaz! Bu durumda, ya hayali bir özgürlük fikrine bağlı kalıp toplumun gerçekliğini yadsımak ya da bu gerçekliği kabul edip özgürlük fikrini yadsımaktan başka seçenek kalmıyor. Bunlardan ilki liberalin vardığı sonuç, ikincisi de faşistin.''
  • OLİGARŞİK KOLEKTİVİZMİN TEORİ VE PRATİĞİ, Emmanuel Goldstein

    Birinci Bölüm
    Cehalet Güçtür.

    Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusu hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.

    "Julia, uyanık mısın?" diye sordu Winston.
    "Evet, sevgilim, kulağım sende. Devam et. Müthiş."
    Winston devam etti:

    Bu üç kesimin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise –bir amacı varsa kuşkusuz, çünkü Aşağı kesimin temel özelliği, ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmesidir– tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır. O yüzden, ana çizgisi değişmeyen bir savaşım tarih boyunca tekrarlanıp durmaktadır. Yüksek kesimin uzun dönemler boyunca iktidarı güvenli bir biçimde elinde tuttuğu görülmüş, ancak önünde sonunda ya kendine olan inancını ya da güçlü bir biçimde yönetme yeteneğini yitirdiği, hatta her ikisini birden yitirdiği dönemler de hep yaşanmıştır. Böyle dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki, Orta kesim, hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden, öteki kesimlerin birinden ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar. Bu üç kesimden, hedeflerine geçici de olsa hiçbir zaman ulaşamayan, yalnızca Aşağı kesimdir. Tarih boyunca hiçbir somut gelişme olmadığını söylemek abartılı olabilir. Günümüzdeki çöküş döneminde bile, ortalama insan, birkaç yüzyıl öncekinden fiziksel olarak daha iyi durumdadır. Ama refahın artması da, hareket tarzındaki yumuşamalar da, reformlar ya da devrimler de, insanlığı eşitliğe bir adım bile yaklaştırmamıştır. Aşağı kesim açısından, hiçbir tarihsel değişiklik, efendilerinin adının değişmesinden başka bir anlam taşımamıştır.

    On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, pek çok gözlemci, bu sürecin durmadan yinelendiğini açık seçik görmüştür. O zaman, tarihi döngüsel bir süreç olarak yorumlayan düşünce okulları doğmuş, bunlar eşitsizliğin insan yaşamının değişmez yasası olduğu savını öne sürmüştür. Hiç kuşkusuz, bu öğretinin savunucuları geçmişte de her zaman olmuştu; ama bu kez ortaya konuluşunda gözle görülür bir farklılık vardı. Eskiden, hiyerarşik toplum düzeninin gerekliliği, özellikle Yüksek kesimin öğretisiydi. Krallar ve aristokratlar ve onların asalakları rahipler, hukukçular ve benzerleri tarafından savunulmuş ve ölümden sonra düşsel bir dünya vaatleriyle yenir yutulur hale getirilmişti. Orta kesim, iktidarı ele geçirmek için savaşım verirken, hep özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramlardan yararlanmıştı. Şimdilerde ise, henüz yönetimde olmayan, ama çok geçmeden yönetimde olmayı umut eden insanlar kardeşlik kavramına sarılmaya başladılar. Eskiden, Orta kesim eşitlik bayrağına sarılarak devrimler yapmış, ama eski zorbalık düzenini devirir devirmez kendisi yeni bir zorbalık düzeni kurmuştu. Yeni Orta kesimler ise zorbalıklarını önceden ilan ettiler. On dokuzuncu yüzyıl başlarında ortaya çıkmış bir kuram olan ve eskiçağların köle isyanlarına kadar uzanan düşünceler zincirinin son halkasını oluşturan sosyalizm, hâlâ eski çağların ütopyacılığının etkisi altındaydı. Ama sosyalizmin, 1900'den başlayarak ortaya çıkan her değişkesinde, özgürlük ve eşitliği sağlama amacı gittikçe daha açık biçimde terk edildi. Yüzyıl ortalarında doğan yeni akımlar, Okyanusya'da İngsos, Avrasya'da Neo-Bolşevizm, Doğuasya'da herkesçe bilinen adıyla Ölüme Tapınma, bilinçli bir biçimde özgürlüksüzlük ve eşitsizliği sürekli kılmayı hedefliyordu. Bu yeni akımlar, hiç kuşkusuz, eski akımların bağrından doğmuştu ve onların adlarını koruyor, ideolojilerine sahte bir bağlılık gösteriyordu. Hepsinin amacı, ilerlemeyi durdurmak ve tarihi kendi seçtikleri bir anda dondurmaktı. O bildik sarkaç bir kez daha salınacak, sonra da duracaktı. Orta kesim, her zamanki gibi, Yüksek kesimi alt edip onun yerini alacak; ama bu kez Yüksek kesim, bilinçli bir strateji yürüterek, konumunu sürekli kılmayı başaracaktı.

    Yeni öğretiler, biraz da, tarihsel bilginin birikimiyle ve on dokuzuncu yüzyıldan önce hemen hiç var olmayan tarih bilincinin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Tarihin döngüsel işleyişi artık anlaşılır bir şeydi ya da öyle görünüyordu ve anlaşılır bir şey olduğuna göre, değiştirilebilirdi de. Ama yeni öğretilerin ortaya çıkışının temelinde yatan başlıca neden, insanların eşitliğinin daha yirminci yüzyılın başlarında teknik bakımdan olanaklı duruma gelmiş olmasıydı. Gerçi insanların hâlâ doğuştan yetenekleri açısından eşit olmadıkları ve uzmanlık gerektiren işlerde bazı bireylerin öbürlerine yeğ tutulması gerektiği doğruydu; ama artık sınıf ayırımlarına ya da büyük servet farklılıklarına gerçekten gerek kalmamıştı. Önceki çağlarda, sınıf ayırımları yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda istenen bir şey olmuştu. Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti. Ne var ki, makine üretiminin gelişmesiyle birlikte durum değişmişti. İnsanların farklı işlerde çalışmaları hâlâ gerekli olsa da, artık farklı toplumsal ve ekonomik düzeylerde yaşamaları gerekmiyordu. Dolayısıyla, iktidarı ele geçirmenin eşiğinde olan yeni kesimlerin gözünde, artık uğruna savaşım verilmesi gereken bir ülkü olmaktan çıkmış, önüne geçilmesi gereken bir tehlike olmuştu. Adil ve barışçı bir toplumun mümkün olmadığı daha ilkel çağlarda, eşitliğe inanmak epeyce kolaydı. İnsanlar, binlerce yıldır, yasalar ve ağır işlerin olmadığı bir toplumda kardeşçe yaşadıkları bir yeryüzü cenneti düşlemişlerdi. Ve bu düş, her tarihsel değişimden kazançlı çıkan kesimleri de belirli ölçüde etkilemişti. Fransız, İngiliz ve Amerikan devrimlerinin mirasçıları insan haklarına, söz özgürlüğüne, yasalar önünde eşitliğe ve benzerlerine bir ölçüde inandıklarını kendilerince dile getirmişler ve hatta belirli ölçüde bu kavramlar doğrultusunda davranmaya özen göstermişlerdi. Ama yirminci yüzyılın kırklı yıllarına gelindiğinde, siyasal düşünce alanındaki tüm ana akımlar otoriter bir niteliğe bürünmüştü. Yeryüzü cenneti, tam da gerçekleşebilir olduğu anda gözden düşmüştü. Bütün yeni siyasal kuramlar, hangi adla ortaya çıkarsa çıksın, önünde sonunda yeniden hiyerarşiye ve sınıflandırmaya varıyordu. Ve 1930 dolaylarında genel görünüm sertleşmeye başlarken, çok uzun zamandır, bazı yerlerde yüzlerce yıldır terk edilmiş uygulamalar –yargılamasız hapsetmeler, savaş tutsaklarının köle gibi kullanılması, meydanlarda toplu idamlar, itiraf ettirmek için yapılan işkenceler, rehinelerin kullanılması ve geniş kitlelerin sürülmesi– yeniden yaygınlaşmakla kalmamış, kendilerini aydın ve ilerici sayanlarca bile hoş görülür, dahası savunulur olmuştu.

    İngsos ve rakipleri, ancak dünyanın dört bir yanında uluslararası savaşlar, iç savaşlar, devrimler ve karşı-devrimlerle geçen bir on yıl sonra, tam anlamıyla oluşturulmuş siyasal kuramlar olarak ortaya çıktılar. Ama yirminci yüzyılda daha önce belirmiş ve genel olarak totaliter diye nitelenmiş çeşitli sistemler bunların habercisi olmuştu ve var olan kargaşadan doğacak dünyanın ana hatları çoktan anlaşılmıştı. Bu dünyayı ne tür insanların yöneteceği de anlaşılmıştı. Yeni aristokrasi büyük ölçüde bürokratlar, bilim insanları, teknisyenler, sendika yöneticileri, tanıtım uzmanları, toplumbilimciler, öğretmenler, gazeteciler ve profesyonel politikacılardan oluşuyordu. Kökenleri ücretli orta sınıf ve işçi sınıfının üst kesimlerinde yatan bu insanlar, tekelci sanayi ve merkezi yönetimin verimsiz dünyasınca biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmişlerdi. Bunlar, eski çağlardaki benzerleri kadar açgözlü ve lüks düşkünü değildiler, ama iktidar özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı ve en önemlisi de ne yaptıklarının daha fazla bilincinde oldukları gibi, muhalefeti ezmekte de daha kararlıydılar. Özellikle de muhalefeti ezmekte daha kararlı oluşları çok önemliydi. Bugünkülerle karşılaştırıldığında, geçmişin tüm buyurgan yönetimlerinin isteksiz ve etkisiz kaldıkları görülür. Egemen kesimler şu ya da bu ölçüde liberal düşüncelerden hep etkilenmişti ve işleri gevşek tutma, yalnızca apaçık ortada olan işi göz önüne alma ve uyruklarının ne düşündüğüyle pek ilgilenmeme eğilimindeydi. Günümüz ölçütleriyle kıyaslandığında, Ortaçağ'ın Katolik Kilisesi bile hoşgörülü sayılabilirdi. Bunun bir nedeni, eskiden hiçbir yönetimin yurttaşlarını sürekli denetim altında tutma gücüne sahip olmamasıydı. Ne var ki, matbaanın bulunması kamuoyunu yönlendirmeyi kolaylaştırdı, sinema ve radyo bu süreci daha da güçlendirdi. Televizyonun gelişmesiyle ve aynı aygıtın hem alıcı hem de verici olarak kullanılmasını olanaklı kılan teknolojik ilerlemeyle birlikte, özel yaşam ortadan kalktı. Bütün yurttaşlar ya da en azından izlenmeye değer bütün yurttaşlar, günün yirmi dört saati polis tarafından gözetlenebiliyor, bütün öteki iletişim kanallarından uzak tutulabildikleri gibi, sürekli resmi propagandaya bağımlı kılınabiliyorlardı. Artık ilk kez, yalnızca devlet iradesine tam bir boyun eğişin dayatılması değil, tüm yurttaşların tümüyle aynı düşüncede olmaları da sağlanmıştı.

    Elliler ve altmışların devrimci döneminin ardından, toplum, her zaman olduğu gibi, yeniden Yüksek, Orta ve Aşağı kesimlere ayrıldı. Ama yeni Yüksek kesim, öncekilerin tersine, içgüdüleriyle hareket etmiyor, konumunu korumak için neyin gerekli olduğunu biliyordu. Oligarşinin biricik güvenli temelinin kolektivizm olduğu çoktan anlaşılmıştı. Servet ve ayrıcalığı korumanın en kolay yolu, bunlara ortaklaşa sahip olmaktır. Yüzyıl ortalarında meydana gelen "özel mülkiyetin ortadan kaldırılması", gerçekte, mülkiyetin eskisinden çok daha az kişinin elinde toplanması anlamına geliyordu; şu farkla ki, yeni mülkiyet sahipleri bireylerden oluşan bir kitle değil, bir kesimdi. Hiçbir Parti üyesi, ufak tefek özel eşyalar dışında, kendi başına bir şeyin sahibi değildir. Okyanusya'da her şey kolektif olarak Partiye aittir, çünkü her şey Parti'nin denetimi altındadır, üretilen her şeyi Parti uygun gördüğü biçimde değerlendirir. Devrimi izleyen yıllarda Parti bu egemenliği hemen hiçbir karşı koyuşla karşılaşmadan elde edebilmişti, çünkü söz konusu durum tümüyle bir kolektifleştirme olarak sunulmuştu. Eskiden beri, kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesini sosyalizmin izleyeceğine inanılmıştı ve kapitalistler gerçekten de mülksüzleştirilmişlerdi işte. Fabrikalar, madenler, topraklar, evler, ulaşım, her şey ellerinden alınmıştı ve bütün bunlar özel mülk olmaktan çıktığına göre artık hepsinin kamu malı olması gerekirdi. Eski sosyalist hareketin bağrından doğan ve onun terminolojisini olduğu gibi miras edinen İngsos, sosyalist programın ana maddesini gerçekten de yerine getirmiş, böylece önceden beklendiği ve istendiği gibi ekonomik eşitsizlik kalıcı kılınmıştı.

    Ne var ki, hiyerarşik toplumu sürekli kılmanın sorunları bundan derindir. Egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır. Ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir Orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir. Bu nedenlerin hiçbiri tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder. Kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir. Önünde sonunda, belirleyici etken, egemen sınıfın zihinsel eğilimidir.

    Yüzyılımızın ortalarından sonra, ilk tehlike gerçekten de ortadan kalkmıştı. Bugün dünyayı bölüşmüş olan devletlerin üçü de aslında yenilmezdir; ancak yavaş gerçekleşen demografik değişiklikler sonucunda yenilebilirler, ki güçlü bir yönetim bunu kolayca önleyebilir. İkinci tehlike de yalnızca kuramda kalan bir tehlikedir. Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Açıkçası, kıyaslama olanağından yoksun bırakıldıkları sürece, ezildiklerinin farkına bile varmazlar. Bir zamanların sürekli yinelenen ekonomik bunalımları tümden gereksiz olmuştur ve artık meydana gelmelerine izin verilmemektedir. Ama daha başka ve daha büyük çarpıklıklar meydana gelebilir ve gelmektedir de; hem de hiçbir politik sonuca yol açmadan, çünkü insanların hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirebilecekleri hiçbir olanak yoktur. Makine teknolojisinin gelişmesinden bu yana toplumumuzda kendini hissettiren üretim fazlası sorunu ise, aynı zamanda halkın moralinin gerekli düzeye yükseltilmesine de yarayan sürekli savaş düzeniyle (bkz. Üçüncü Bölüm) çözülmüştür. O yüzden, bugün bizi yönetenler açısından gerçek tehlike, becerikli, yarı-işsiz, iktidara susamış insanlardan oluşan yeni bir kesimin kopup ortaya çıkması ve kendi saflarında liberalizm ve kuşkuculuğun gelişmesidir. Demek, sorun eğitimle ilgilidir. Hem yönetici kesimin hem de onların hemen altındaki, yürütmeyle görevli daha geniş kesimin bilincinin sürekli olarak biçimlendirilmesi sorunudur. Kitlelerin bilincinin ise yalnızca olumsuz yönde etkilenmesi gerekmektedir.

    Burada anlatılanlar temelinde, önceden hiçbir şey bilmeyen biri bile, Okyanusya toplumunun genel yapısını anlayabilir. Piramidin tepesinde Büyük Birader oturmaktadır. Büyük Birader yanılmaz ve her şeye kadirdir. Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. Büyük Birader'i bugüne kadar gören olmamıştır. O, duvarlardaki posterlerde bir yüz, tele-ekranlarda bir sestir. Onun asla ölmeyeceğinden kesinlikle emin olabiliriz, ne zaman doğduğu ise belirsizdir. Büyük Birader, Parti'nin dünyaya görünmek için büründüğü surettir. İşlevi, bir örgütten çok bir bireye karşı daha kolay duyulabilecek sevgi, korku ve saygı gibi duyguları kendisinde odaklandırmaktır. Büyük Birader'den sonra, üye sayısı altı milyonla ya da Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden azıyla sınırlı olan İç Parti gelir. İç Parti'nin altında Dış Parti yer alır; İç Parti devletin beyni ise, Dış Parti de devletin eli kolu sayılabilir. Ondan sonra, nüfusun belki de yüzde seksen beşini oluşturan, genellikle "proleterler" dediğimiz suskun kitleler gelir. Proleterler, daha önceki sınıflandırmamıza göre, Aşağı kesimdir; sürekli olarak bir egemenin elinden bir başka egemenin eline geçen ekvatoral ülkelerin köle halklarına gelince, onlar bu yapının kalıcı ya da gerekli bir parçası değildir.

    Bu üç kesime üyelik, ilke olarak, kalıtsal değildir. İç Parti üyesi olan bir ana babanın çocuğu, kuramsal olarak, İç Parti üyesi olarak doğmaz. Parti'nin her iki bölümüne de on altı yaşında yapılan bir sınavla girilir. Herhangi bir ırk ayırımı yapılmadığı gibi, bir eyaletin başka bir eyalete belirgin bir üstünlüğü de söz konusu değildir. Parti'nin en üst kademelerinde Yahudilere, Zencilere ve saf Yerli kanı taşıyan Güney Amerikalılara rastlanabilir; bölge yöneticileri de o bölgenin insanları arasından seçilirler. İnsanlar, Okyanusya'nın hiçbir yöresinde, uzak bir başkentten yönetilen bir sömürge halkı oldukları duygusuna kapılmazlar. Okyanusya'nın başkenti yoktur, resmi başkanı ise yerini kimsenin bilmediği biridir. İngilizce'nin her yerde konuşulan başlıca dil, Yenisöylem'in de resmi dil olması dışında, Okyanusya'da herhangi bir merkezileşme yoktur. Yönetenleri bir arada tutan, kan bağı değil, ortak bir öğretiye bağlılıktır. Toplumumuzun, ilk bakışta kalıtsal temellere dayalı görünen katmanlara, hem de çok katı katmanlara ayrılmış olduğu doğrudur. Farklı kesimler arasında gidiş gelişler, kapitalizmde, hatta sanayi öncesi çağlarda olduğundan çok daha azdır. Parti'nin iki bölümü arasında belirli ölçüde bir değiştokuş olabilir; ama bu, zayıfların İç Parti'den çıkarılması ve Dış Parti'nin hırslı üyelerinin yükselmelerine izin verilerek zararsız kılınmalarıyla sınırlıdır. Ne var ki, uygulamada, proleterlerin Parti'ye girmelerine izin verilmez. Hoşnutsuzluk kaynağı olabilecek en yeteneklileri Düşünce Polisi tarafından belirlenip yok edilir. Ama bu durum bir süreklilik göstermediği gibi, bir kural haline de getirilmemiştir. Parti, sözcüğün eski anlamında bir sınıf değildir. İktidarı ille de kendi çocuklarına aktarmak gibi bir amacı yoktur; en yeteneklileri başta tutmanın başka bir yolu kalmasa, proleterler arasından yepyeni bir kuşağı saflarına katmakta hiç duraksamaz. Parti'nin kalıtsal bir örgüt olmaması, zor yıllarda, muhalefetin tarafsızlaştırmasında hiç de azımsanmayacak bir rol oynamıştı. "Sınıf ayrıcalığı" denen şeye karşı savaşım vermek üzere eğitilmiş eski türden sosyalist, kalıtsal olmayanın sürekli olamayacağı kanısındaydı. Oligarşinin sürekliliğinin fiziksel olmasının gerekmediğini görmediği gibi, kalıtsal aristokrasilerin her zaman kısa ömürlü olduğunu, buna karşılık Katolik Kilisesi gibi edinik örgütlerin kimi zaman yüzlerce, binlerce yıl sürebildiğini durup düşünmemişti bile. Oligarşik yönetimin özü babadan oğula geçmesi değil, ölülerin yaşayanlara dayattığı belirli bir dünya görüşü ve belirli bir yaşam biçiminin sürdürülmesinde diretilmesidir. Yönetici kesim, ardıllarını ortaya koyabildiği sürece yönetici kesimdir. Parti, soyunu değil, kendisini sürdürmekle ilgilenir. İktidarı kimin elinde tuttuğu önemli değildir, yeter ki hiyerarşik yapı hep aynı kalsın.

    Zamanımızı nitelendiren tüm inançlar, alışkanlıklar, beğeniler, duygular, düşünsel eğilimler gerçekte Parti'nin gizemini korumak ve günümüz toplumunun gerçek doğasının anlaşılmasını önlemek üzere düzenlenmiştir. Şu anda somut bir başkaldırı, hatta bir başkaldırı hazırlığı bile olanaksızdır. Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kaderlerine terk edilmiş olan proleterler, yalnızca başkaldırı dürtüsünden yoksun olarak değil, aynı zamanda dünyanın daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksun bir biçimde kuşaklar ve yüzyıllar boyunca çalışacak, üreyecek ve öleceklerdir. Proleterler, ancak sanayi teknolojisinin gelişimi onların daha ileri düzeyde eğitilmelerini gerekli kılsaydı tehlikeli olabilirlerdi; ama askeri ve tecimsel rekabet artık önemini yitirdiği için, halkın eğitiminin düzeyi düşmektedir. Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir. Bir düşünceleri olmadığı için onlara düşünsel özgürlük tanınabilir. Buna karşılık, bir Parti üyesinin en önemsiz konuda bile en küçük bir düşünsel sapma göstermesi hoş görülemez.

    Parti üyesi ömrü boyunca Düşünce Polisi'nin denetimi altında yaşar. Yalnızken bile yalnız olduğundan bir türlü emin olamaz. Uykuda ya da uyanık, çalışıyor ya da dinleniyor, banyoda ya da yatağında, nerede ne yapıyor olursa olsun, hiçbir uyarıda bulunulmadan ve denetlendiğini bilmeden denetlenir. Yaptığı her şey ilgilenilmeye değerdir. Dostlukları, dinlenceleri, karısına ve çocuklarına karşı tutumu, bir başınayken yüzünde beliren ifade, uykusunda mırıldandığı sözler, hatta vücudunun kendine özgü hareketleri kılı kırk yararcasına incelenir. Yalnızca açıktan açığa yanlış davranışlarının değil, gösterdiği her türlü tuhaflığın, alışkanlıklarında meydana gelen her türlü değişikliğin, bir iç savaşımın belirtisi olabilecek her türlü öfkelenişin saptanmaması olanaksızdır. Hiçbir konuda seçme özgürlüğü yoktur. Öte yandan, nasıl hareket edeceği herhangi bir yasaya ya da açık seçik belirlenmiş davranış ilkelerine bağlanmış değildir. Okyanusya'da yasa diye bir şey yoktur. Saptandıkları zaman kesin ölüm demek olan düşünceler ve davranışlar resmi olarak yasaklanmamıştır ve ardı arası kesilmeyen temizlikler, tutuklamalar, işkenceler, hapse atmalar ve buharlaştırmalar gerçekten suç işlemiş olan kişileri cezalandırmak için değil, ileride suç işleyebileceği düşünülen kişileri yok etmek amacıyla uygulanır. Bir Parti üyesinin yalnızca düşüncelerinin değil, içgüdülerinin de doğru olması gerekir. Ondan beklenen inançlar ve davranışların pek çoğu hiçbir zaman açık seçik belirtilmez; açık seçik belirtilse, İngsos'un bağrındaki çelişkiler açığa çıkacaktır. Parti üyesi su katılmadık bir bağnazsa (Yenisöylem'de derindüşünür), her koşulda, hangi inancın doğru olduğunu ya da kendisinden hangi duygunun beklendiğini, düşünmeye gerek duymadan, bilecektir. Kaldı ki, çocukluğunda gördüğü ve suçdurdurum, aklakara ve çiftdüşün gibi Yenisöylem sözcükleri çevresinde dönen incelikli zihin eğitimi, onu, neyle ilgili olursa olsun derin düşünme konusunda isteksiz ve yeteneksiz kılar.

    Bir Parti üyesinden kişisel duygular taşımaması ve coşkuya kapılmaması beklenir. Dışarıdaki düşmanlara ve içerideki hainlere karşı bitmek bilmeyen bir nefretle, sürekli bir zafer sevinciyle ve Parti'nin gücü ve bilgeliği karşısında kendini aşağılayarak yaşaması gerekir. Yaşadığı yavan, doyumsuz hayatın neden olduğu hoşnutsuzluklar İki Dakika Nefret gibi yöntemlerle dışarıya yöneltilip giderilir ve kuşkucu ya da asi bir kişilik yaratabilecek kuruntular genç yaşlarda aşılanan iç disiplinle önceden yok edilir. Küçük çocuklara bile öğretilebilecek bu iç disiplinin ilk ve en basit aşamasına Yenisöylem'de suçdurdurum denir. Suçdurdurum, her türlü tehlikeli düşüncenin eşiğinde adeta içgüdüsel olarak ansızın durabilme becerisi anlamına gelir. Kıyaslamaları kavramama, mantık hatalarını algılamama, İngsos'a ters düşüyorsa en basit görüşleri bile yanlış anlama ve sapkınlığa varabilecek her türlü düşünceden sıkılma ya da nefret etme gücünü içerir. Sözün kısası, suçdurdurum, koruyucu aptallık demektir Ne ki, aptallık yeterli değildir. Tam tersine, gerçek anlamda bağnazlık, zihnin işleyişine, bir akrobatın bedenine hükmettiği kadar hükmedebilmeyi gerektirir. Okyanusya toplumu, sonuçta, Büyük Birader'in her şeye kadir, Parti'nin de yanılmaz olduğu inancına dayanır. Ama aslında Büyük Birader her şeye kadir, Parti de yanılmaz olmadığı için, olguların ele alınışında her an sürekli bir esneklik gereklidir. Buradaki anahtar sözcük, aklakara'dır. Pek çok Yenisöylem sözcüğü gibi bu sözcüğün de birbiriyle çelişen iki anlamı vardır. Düşman söz konusu olduğunda, apaçık gerçeğin karşısına dikilerek küstahça aka kara, karaya ak demektir. Bir Parti üyesi söz konusu olduğunda ise, Parti disiplini öyle gerektirdiğinde gönülden bir sadakatle aka kara, karaya ak demektir. Ama aynı zamanda, akın kara olduğuna inanmak, dahası akın kara olduğunu bilmek ve o güne kadar bunun tam tersine inandığını unutmak anlamına gelir. Böyle bir şey geçmişin sürekli olarak değiştirilmesini gerektirir, ki bunu olanaklı kılan da geri kalan her şeyi kapsayan ve Yenisöylem'de çiftdüşün diye bilinen düşünce sistemidir.

    Geçmişin değiştirilmesi iki nedenle gereklidir. Bunlardan biri yan nedendir ve önlem niteliği taşır. Yan neden, Parti üyesinin, tıpkı proleter gibi, günümüz koşullarına biraz da elinde hiçbir kıyaslama ölçütü bulunmadığı için katlanıyor olmasıdır. Parti üyesi, yabancı ülkelerden kopartıldığı gibi geçmişten de kopartılmalıdır, çünkü atalarından daha iyi durumda olduğuna ve ortalama yaşam düzeyinin sürekli yükseldiğine inanması gerekmektedir. Ama geçmişin yeniden düzenlenmesinin asıl önemli nedeni, Parti'nin yanılmazlığının korunmak zorunda olmasıdır. Parti'nin öngörülerinin hep doğru çıktığını göstermek için söylevlerin, istatistiklerin, tekmil kayıtların sürekli güncelleştirilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda öğretide ya da politik çizgide en küçük bir değişikliğe izin verilmemelidir. Çünkü fikir ya da politik çizgi değiştirmek, zayıflık belirtisidir. Örneğin, Avrasya ya da Doğuasya (hangisi olursa olsun) bugün düşmanınsa, o ülkenin eskiden beri hep düşmanın olmuş olması gerekir. Gerçekler bunun tersini mi söylüyor, o zaman gerçekler değiştirilmelidir. Böylece tarih sürekli olarak yeniden yazılır. Geçmişin Gerçek Bakanlığı tarafından günü gününe çarpıtılması, düzenin varlığını korumak açısından, Sevgi Bakanlığı'nca yürütülen baskı ve istihbarat çalışmaları kadar gereklidir.

    Geçmişin değişebilirliği, İngsos'un ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü ileri sürülür. Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Parti tüm kayıtları da, üyelerinin zihinlerini de tam bir denetim altında tuttuğuna göre, geçmiş de Parti nasıl olmasını istiyorsa öyle olacaktır. Ayrıca, geçmiş değiştirilebilir olsa da, değiştirildiğine ilişkin tek bir örnek bile yoktur. Çünkü o anda gerek duyulduğu biçimde yeniden oluşturulduğunda, geçmiş artık bu yeni biçimdir, daha önce farklı bir geçmiş yaşanmış olamaz. Çoğu zaman olduğu gibi, aynı olayın bir yıl içinde pek çok kez değiştirilmesi gerekse de geçerlidir bu. Mutlak gerçek her zaman Parti'nin tasarrufundadır ve şurası açıktır ki, mutlak hiçbir zaman bugünkünden farklı olmuş olamaz. Bundan da anlaşılacağı gibi, geçmişin denetim altına alınması her şeyden önce belleğin eğitilmesine bağlıdır. Tüm yazılı kayıtların o günün bağnazlığıyla uyuşmasını sağlamak yalnızca mekanik bir iştir. Ama olayların istendiği biçimde meydana geldiğini anımsamak da gereklidir. Ve birinin anılarını yeniden düzenlemek ya da yazılı kayıtları çarpıtmak gerekliyse, o zaman bunları yaptığını unutmak da gereklidir. Bunun nasıl becerileceği herhangi bir zihinsel teknik gibi öğrenilebilir. Parti üyelerinin çoğu ve elbette bağnaz oldukları kadar zeki de olan herkes bunu öğrenmiştir. Eskisöylem'de buna açıkça "gerçeklik denetimi" denmiştir. Yenisöylem' de ise, çok başka şeyleri de kapsasa da, çiftdüşün denir.

    Çiftdüşün, insanın iki çelişik inancı zihninde aynı anda bulundurabilmesi ve ikisini de kabullenebilmesi anlamına gelir. Partili aydın, anılarının ne yönde değiştirilmesi gerektiğini bildiği gibi, gerçeklikle oyun oynadığını da bilir; ama çiftdüşün uygulayarak kendini gerçekliğin çiğnenmediğine de inandırır. Bu işlem bilinçli bir biçimde yapılmak zorundadır, yoksa yeterince kusursuz olmaz; ama aynı zamanda bilinçsiz bir biçimde de yapılmak zorundadır, yoksa insanda bir sahtelik, dolayısıyla da suçluluk duygusu uyandırır. Parti'nin asıl işi, uğrunda savaşılan amaçta tam bir dürüstlükle kararlı olmayı elden bırakmadan, bilinçli yanıltmayı da uygulamak olduğundan, İngsos'un özünde çiftdüşün yatar. İçtenlikle inanarak bile bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece yeniden anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçekliği göz önünde bulundurmak... Bunların hepsi de olmazsa olmaz şeylerdir. Çiftdüşün sözcüğünü kullanırken bile çiftdüşün uygulamak gereklidir. Çünkü insan bu sözcüğü kullanmakla, gerçeklikle oynayıp onu çarpıttığını kabulleniyordur; yeni bir çiftdüşün'le bunu kafasından siler ve yalan her zaman gerçeğin bir adım önünde, bu böyle sürüp gider. Sonuç olarak, Parti çiftdüşün sayesinde tarihin akışını durdurabilmiştir ve hepimiz biliyoruz ki, daha binlerce yıl durdurmayı sürdürebilir.

    Tüm eski oligarşiler ya katılaştığı ya da yumuşadığı için yıkılmıştır. Ya pusulayı şaşırıp kibre kapıldıkları, değişen koşullara ayak uyduramadıkları için devrilmişlerdir ya da gevşeyip ürkekleştikleri, zor kullanmaları gerektiğinde ödünler verdikleri için. Demek, ya bilinçlilikten ya da bilinçsizlikten yıkılmışlardır. Parti'nin başarısı, bu iki durumun aynı anda var olabildiği bir düşünce sistemi yaratmış olmasındadır. Kaldı ki, Parti'nin egemenliği ancak böyle bir düşünsel temel üstünde kalıcı kılınabilirdi. Yönetmek ve yönetimini sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın. Çünkü yönetmenin sırrı, bir yandan kendinin yanılmazlığına inanırken, bir yandan da geçmişteki hatalarından ders çıkarabilmektedir.

    Söylemeye bile gerek yok ki, çiftdüşün'ü en ustaca uygulayanlar, çiftdüşün'ü icat edenler ve onun sonsuz bir zihinsel yanıltma sistemi olduğunu bilenlerdir. Toplumumuzda, olup bitenleri en iyi bilenler, aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır. Genellikle, kavrayış ne denli fazlaysa, yanılma da o ölçüde fazladır: Zekâ ne denli fazlaysa, akıl o ölçüde azdır. Bunun açık bir örneği, bir insan toplumsal skalada yükseldikçe savaş isterisinin de şiddetlenmesidir. Savaş karşısında nerdeyse en akılcı tutumu gösterenler, durmadan el değiştiren bölgelerin bağımlı halklarıdır. Savaş, onların gözünde, tepelerindeki dev bir gelgit dalgası gibi sürekli gidip gelen bir tehlikeden başka bir şey değildir. Hangi tarafın kazanacağı konusunda tam bir kayıtsızlık içindedirler. Efendilerinin değişmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin, yeni efendilerinin de onlara eski efendileri gibi davranacağının, eski efendileri için ne kadar çalışıyorlarsa yeni efendileri için de o kadar çalışacaklarının ayırdındadırlar. "Proleterler" dediğimiz, azıcık daha iyi koşullardaki işçiler ancak zaman zaman savaşın bilincine varırlar. Gerektiğinde kışkırtılarak korku ve nefret taşkınlıklarına yöneltilebilirler, ama kendi başlarına kaldıklarında da savaşın olduğunu uzun süre unutabilirler. Asıl savaş coşkusu, en çok Parti saflarında, özellikle de İç Parti'de görülür. Dünyanın ele geçirilmesi gerektiğine en çok bunun olanaksız olduğunu bilenler inanırlar. Karşıtların –bilgi ile bilgisizliğin, siniklik ile bağnazlığın– her nasılsa kaynaştırılması Okyanusya toplumunun belirleyici özelliklerinden biridir. Resmi ideoloji, en küçük bir pratik nedenin olmadığı durumlarda bile çelişkilerle doludur. Sözgelimi, Parti, sosyalist hareketin savunduğu temel ilkeleri yadsıyıp yerin dibine batırır ve bunu sosyalizm adına yaptığını ileri sürer. İşçi sınıfını yüzyıllardır görülmemiş bir biçimde aşağılarken, üyelerine, bir zaman kol emekçilerinin giydiği ve bu nedenle seçildiği söylenen bir üniforma giydirir. Aile dayanışmasını sistemli bir biçimde baltalarken, önderine doğrudan doğruya aile bağlılığını çağrıştıran bir ad yakıştırır. Bizleri yönetmekte olan dört Bakanlığın adları bile, gerçeklerin kasıtlı olarak tersyüz edilmesindeki saygısızlığın yansımasıdır. Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar, çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir. Eski döngü başka hiçbir biçimde kırılamaz. İnsanların eşit olmaları engellenecekse –bizim deyimimizle Yüksek kesimdekiler yerlerini hep koruyacaklarsa–, ağır basan zihin hali denetimli çılgınlık olmalıdır.

    Ama şu ana kadar nerdeyse göz ardı ettiğimiz bir soru var. O da şu: İnsanların eşitliğinin neden engellenmesi gerekmektedir? Sürecin işleyişinin doğru tanımlandığını varsayarsak, tarihi belirli bir zamanda dondurmak için verilen bu kılı kırk yararcasına planlanmış dev uğraşa neden gerek duyulmaktadır?

    Burada sırrın özüne varıyoruz. Daha önce gördüğümüz gibi, Parti'nin, en çok da İç Parti'nin üstün becerisi, çiftdüşün'e bağlıdır. Ama bunun da derininde, ilk önce iktidarın ele geçirilmesine yol açan, ardından da çiftdüşün, Düşünce Polisi, sürekli savaş ve tüm gerekli donanımın ortaya çıkmasını sağlayan güdü, o hiç sorgulanmayan içgüdü yatar. Bu güdü aslında..

    (...)

    Üçüncü Bölüm
    Savaş Barıştır.

    Dünyanın üç büyük süper-devlete bölünmesi, yirminci yüzyılın ortalarına gelinmeden öngörülebilecek ve gerçekten de öngörülmüş bir olaydı. Avrupa'nın Rusya tarafından, Britanya İmparatorluğu'nun da Birleşik Devletler tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, var olan üç devletten ikisi oluşmuştu bile. Üçüncü devlet Doğuasya ise, ancak on yıl kadar süren karışık savaşlardan sonra ortaya çıktı. Üç süper-devlet arasındaki sınırlar kimi yerlerde rastgele oluşmuştur, kimi yerlerde savaşın gidişine göre değişip durur, ama genellikle coğrafi konuma uyar. Avrasya, Portekiz'den Bering Boğazı'na kadar, Avrupa'nın ve Asya anakarasının tüm kuzeyini kapsar. Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika'yı, aralarında Britanya Adaları'nın da bulunduğu Atlas Okyanusu adalarını, Avustralasya'yı ve Afrika'nın güneyini içine alır. Ötekilerden daha küçük olan ve batı sınırı pek o kadar belirli olmayan Doğuasya ise, Çin ve onun güneyindeki ülkeleri, Japon adalarını ve Mançurya, Moğolistan ve Tibet'in büyük ama durmadan değişen bir bölümünü kapsar.

    Bu üç süper-devlet, saflaşmalar değişmekle birlikte, son yirmi beş yıldır birbiriyle sürekli savaşmaktadır. Ne var ki, savaş artık yirminci yüzyılın ilk onyıllarındaki amansız yok etme savaşı olmaktan çıkmıştır. Birbirlerini yok edemeyen, birbirleriyle savaşmaları için hiçbir somut nedenleri olmadığı gibi, aralarında gerçek bir ideolojik ayrılık da bulunmayan taraflar arasında, sınırlı hedefleri olan bir savaştır bu. Ancak bu, çarpışmaların ya da savaşla ilgili tutumun eskisi kadar gaddarca olmaktan çıktığı ya da daha soylu bir niteliğe büründüğü anlamına gelmemektedir. Tam tersine, savaş çılgınlığı tüm ülkelerde olanca evrenselliğiyle sürmekte; ırza geçme, yağmalama, çocukları boğazlama, tüm halkı köleleştirme, hatta tutsakların kaynar suya atılması ve diri diri gömülmesi gibi eylemler olağan sayılmakta, dahası bütün bunlar düşman tarafından değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa, övgüyle karşılanmaktadır. Ama doğrudan savaşa giren insanların sayısı pek az olduğu gibi, bunların çoğu iyi eğitim görmüş ve uzlaşmış kişilerdir; üstelik savaş eskiye oranla çok daha az kayba yol açmaktadır. Meydana gelen çarpışmalar da, sokaktaki insanın pek haberinin olmadığı belirsiz sınırlarda ya da deniz yollarındaki stratejik noktaları koruyan Yüzen Kalelerin çevresinde gerçekleşmektedir. Savaş, uygarlık merkezlerinde, tüketim maddelerinin durmadan kısıtlanmasından ve arada sırada otuz kırk kişinin ölümüne yol açan tepkili bombalardan başka bir anlam taşımamaktadır. Aslında savaş nitelik değiştirmiştir. Daha doğrusu, savaşın nedenlerinin önem sırası değişmiştir. Yirminci yüzyılın başlarındaki büyük savaşlarda sınırlı bir rol oynayan güdüler artık başat bir duruma gelmiştir ve bilinçli bir kabul görmekte ve temel alınmaktadır.

    Bugünkü savaşın niteliğini anlamak için –çünkü tarafların birkaç yılda bir yeniden saflaşmalarına karşın, savaş aynı savaştır–, her şeyden önce, kesin bir sonuca ulaşmasının olanaksız olduğunu kavramak gerekir. Üç süper-devletten hiçbiri, öteki ikisi bir araya gelse bile, kesin bir yenilgiye uğratılamaz. Çünkü aralarında sarsılmaz bir güç dengesi vardır ve doğal savunmaları olağanüstüdür. Avrasya'yı uçsuz bucaksız toprakları, Okyanusya'yı Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un engin suları, Doğuasya'yı da halklarının doğurganlığı ve çalışkanlığı korumaktadır. İkincisi, artık maddi anlamda uğruna savaşılacak bir şey kalmamıştır. Üretim ile tüketimin birbirine uyumlu kılındığı, kendi kendine yeterli ekonomilerin oluşmasıyla birlikte, daha önceki savaşların ana nedeni olan pazar kapışmaları son bulmuş, hammadde kavgaları artık bir ölüm kalım sorunu olmaktan çıkmıştır. Üç süper-devletin de toprakları o kadar geniştir ki, gereksinim duyduğu hammaddelerin hemen hemen tümünü kendi sınırları içinde elde edebilmektedir. Yine de, savaşın dolaysız bir ekonomik amacı olduğu düşünülecek olursa, bugünkü savaş bir işgücü savaşıdır. Süper-devletlerin sınırları dışında, hiçbirinin kalıcı egemenlik kuramadığı geniş bir dörtgen yer almakta, dört köşesini Tanca, Brazzaville, Darwin ve Hongkong kentlerinin tuttuğu bu bölgede dünya nüfusunun yaklaşık beşte biri yaşamaktadır. Üç devlet sürekli olarak bu yoğun nüfuslu bölgeleri ve kuzey buz başlığını ele geçirmek için savaşım vermektedir. Sonuçta, tartışmalı bölgenin tümünü tek başına hiçbir devlet denetim altına alamamaktadır. Bölgenin çeşitli bölümleri durmadan el değiştirmekte, şu ya da bu yörenin apansız bir ihanetle ele geçirilmesi sonucunda, cepheleşmelerde sürekli değişiklik olmaktadır.

    Tartışmalı bölgelerin tümünde değerli madenler bulunmakta ve kauçuk gibi, daha soğuk iklimlerde daha pahalı yöntemlerle yapay bir biçimde üretilmek zorunda kalınan önemli bitkisel ürünler yetişmektedir. Ama en önemlisi, buralarda bitmez tükenmez bir ucuz emek kaynağı bulunmasıdır. Ekvatoral Afrika'yı, Ortadoğu ülkelerini, Güney Hindistan'ı ya da Endonezya Takımadalarını denetimi altına alan devlet, boğaz tokluğuna başını kaldırmadan çalışan yüz milyonlarca ırgatın bedenlerini de ele geçirmiş olur. Bu bölgelerin nerdeyse açıkça köleleştirilmiş olan insanları, durmadan bir istilacıdan bir başka istilacının eline düşerken, daha çok silah üretme, daha çok toprak ele geçirme, daha çok işgücünü denetleme, daha da çok silah üretme, daha da çok toprak ele geçirme yarışında kömür ve petrol gibi kullanılırlar. Gerçekte, çarpışmaların asla tartışmalı bölgelerin sınırlarının ötesine geçmediği bilinmelidir. Avrasya'nın sınırları Kongo havzası ile Akdeniz'in kuzey kıyısı arasında gidip gelir; Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus'taki adalar Okyanusya ile Doğuasya arasında durmadan el değiştirir; Moğolistan'da Avrasya ile Doğuasya arasındaki sınır çizgisi sürekli değişir; üç devlet de, büyük ölçüde ıssız ve keşfedilmemiş yörelerden oluşan, Kutup çevresindeki uçsuz bucaksız topraklarda hak iddia eder: Ama güç dengesi hemen hemen hiç değişmez ve her süper-devletin ana topraklarına hiçbir zaman dokunulmaz. Üstelik Ekvator çevresindeki, sömürülen halkların emeği aslında dünya ekonomisi için hiç de gerekli değildir. Bunlar dünyanın zenginliğine hiçbir şey katmaz, çünkü ürettikleri her şey savaş için kullanılır, savaşmanın amacı ise her zaman, verilecek başka bir savaşta daha iyi bir konumda olmaktan başka bir şey değildir. Köle halkların emeği, yalnızca sürekli savaşın temposunun hızlandırılmasını sağlar. Onlar olmasa da, dünya toplumunun yapısı ve varlığını sürdürme yolu temelde değişmeyecektir.

    Modern savaşın ana amacı (bu amaç, çiftdüşün ilkelerine uygun olarak, İç Parti yönetiminin beyinleri tarafından aynı anda hem benimsenmiş hem de reddedilmiştir), genel yaşam düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyıl sonlarından bu yana, tüketim malları fazlasının ne yapılacağı, sanayi toplumunun gizil bir sorunu olagelmiştir. Pek az insanın yeterince yiyecek bulabildiği günümüzde bu sorun hiç kuşkusuz ivedilik taşımamaktadır; dahası, hiçbir yapay yok etme süreci yaşanmıyor olsaydı bile ivedilik kazanmayabilirdi. Günümüz dünyası, 1914'ten önceki dünyayla, hele o dönemin insanlarının düşledikleri gelecekle karşılaştırıldığında, çorak, açlık çekilen ve yıkıntıya dönmüş bir yerdir. Yirminci yüzyılın başlarında, nerdeyse bütün okuryazar insanların aklından, son derece zengin, insanlara boş vakit sağlayan, düzenli ve verimli bir geleceğin toplumu düşü –cam, çelik ve karbeyaz betondan oluşan parlak, pırıl pırıl bir dünya– geçmekteydi. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyordu ve bu gelişmenin böyle sürüp gideceği doğal görünüyordu. Ne var ki, biraz bitmek bilmeyen savaşlar ve devrimlerden dolayı güçten düşülmesi yüzünden, biraz da bilimsel ve teknik ilerleme tekdüzeleştirilmiş bir toplumda asla var olamayacak deneysel düşünceye dayandığı için, beklenen olmadı. Bir bütün olarak bakıldığında, bugün dünya elli yıl öncesinden daha ilkel. Gerçi bazı geri kalmış bölgeler kalkındı, savaşlar ve polis istihbaratıyla ilgili olarak pek çok aygıt geliştirildi, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde durdu ve bin dokuz yüz ellilerdeki nükleer savaşın yol açtığı yıkımlar hiçbir zaman tam anlamıyla onarılmadı. Kaldı ki, makinelerin içerdiği tehlike olduğu gibi duruyor. İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı. Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma, pislik, cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi. Aslında, makine, böyle bir amaçla kullanılmamasına karşın, kendiliğinden bir işleyişle –bazen paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üreterek– on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.

    Gel gör ki, zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumun ortadan kaldırılmasını tehlikeye düşürdüğü, ama aslında hiyerarşik toplumun bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki, herkesin daha az çalıştığı, yeterince yiyecek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, bir arabası, hatta uçağı olduğu bir dünyada, eşitsizliğin en belirgin, belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı. Zenginlik, bir kez genelleşti mi, ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Yirminci yüzyılın başlarında bazı düşünürlerin hayalini kurdukları gibi, geçmişin tarım toplumuna geri dönmek de uygulanabilir bir çözüm değildi. Bu, hemen hemen tüm dünyada handiyse içgüdüselleşmiş makineleşme eğilimine ters düşüyordu; dahası, sanayileşmede geri kalan her ülke askeri açıdan da güçsüz düşüyor, daha gelişmiş rakiplerinin dolaylı ya da dolaysız boyunduruğu altına giriyordu.

    Mal üretimini kısıtlayarak halk kitlelerinin yoksulluğunu sürdürmek de yeterli bir çözüm değildi. Kapitalizmin son aşamasına geldiği, kabaca 1920 ve 1940 yılları arasında büyük ölçüde böyle oldu. Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, Devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askeri bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.

    Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı, tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir Yüzen Kale'de, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılabilecek emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir Yüzen Kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır; ama bu bir avantaj olarak görülür. Ayrıcalıklı kesimlere bile sıkıntı çektirmek, bilinçli bir tutumun sonucudur; çünkü genel bir yoksunluğun hüküm sürmesi küçük ayrıcalıkların önemini artırır ve böylece bir kesim ile öbürü arasındaki farkı büyütür. Yirminci yüzyılın başlarındaki ölçütlere baktığımızda, bir İç Parti üyesinin bile çok yalın bir yaşam sürdüğünü, çalışarak yaşadığını görürüz. Ama yine de, sahip olduğu birkaç lüks –dayalı döşeli büyük bir apartman dairesi, daha iyi kumaştan yapılmış giysiler, yemeği, içkisi ve tütününün daha kaliteli olması, iki üç uşağının bulunması, özel arabası ya da helikopterinin olması– onu bir Dış Parti üyesinden farklı bir konuma yerleştirir; Dış Parti üyelerinin de, "proleterler" dediğimiz dibe vurmuş kitlelerle karşılaştırıldığında, benzer avantajları vardır. Sanki kuşatma altındaki bir kentte yaşanmaktadır da, zenginlik ile yoksulluk arasındaki ayrım bir parça at etine sahip olup olmamaya bağlıdır. Aynı zamanda, savaşta, dolayısıyla da tehlike altında yaşıyor olmanın farkındalığı, tekmil iktidarın küçük bir zümrenin ellerine teslim edilmesini, hayatta kalmanın doğal, kaçınılmaz koşulu kılar.

    Savaş, görüleceği gibi, gerekli yıkımı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu yıkımı psikolojik bakımdan kabul edilebilir bir biçimde sağlar. İlke olarak, tapınaklar ve piramitler yaptırarak, çukurlar kazdırıp sonra yeniden kapattırarak, dahası çok büyük ölçülerde mal üretip sonra hepsini yakarak, dünyanın emek fazlasını boşa harcamak çok kolay olurdu. Ama bu, hiyerarşik bir toplumun yalnızca ekonomik temelini gerçekleştirirdi, duygusal temelini değil. Burada söz konusu olan, düzgün bir biçimde çalışmayı sürdürdüğü sürece davranışları önem taşımayan halk kitlelerinin morali değil, Parti'nin moralidir. En sıradan Parti üyesinin bile işinin ehli, çalışkan ve belirli sınırlar içinde de olsa zeki olması beklenir, ama korku, nefret, yaltaklanma, zafer düşkünlüğü gibi ruh halleri bulunan saf ve cahil bir bağnaz olması da gerekir. Başka bir deyişle, zihinsel yapısının savaş haline uygun olması gereklidir. İlle de gerçekten savaşılıyor olması gerekmez; belirleyici bir zafer mümkün olmadığından, savaşın nasıl gittiği de önemli değildir. Gerekli olan tek şey, bir savaş halinin var olmasıdır. Parti'nin üyelerinden istediği ve savaş ortamında daha kolay sağlanan zekâ yarılması artık genelleşmiştir, ama rütbe yükseldikçe bu daha da belirginlik kazanır. Savaş isterisi ve düşmandan nefretin en güçlü olduğu yer İç Parti'dir. Bir İç Parti üyesi, yönetici niteliği taşıdığı için, savaş haberlerinin uydurma olduğunu çoğu zaman bilmelidir ve tüm savaşın düzmece olduğunun, ya savaş diye bir şey olmadığının ya da açıklananlardan çok farklı amaçlar uğruna savaşıldığının çoğu zaman ayırdında olabilir; ama bunları bilmenin etkisi çiftdüşün tekniğiyle kolayca giderilir. Bu arada, bir İç Parti üyesi, savaşın gerçek, zaferin kaçınılmaz ve Okyanusya'nın tüm dünyanın tartışılmaz efendisi olduğuna gizemli bir biçimde inanmakta bir an bile duraksamaz.

    Tüm İç Parti üyeleri yaklaşmakta olan bu zafere yürekten inanırlar. Zafer ya giderek daha fazla toprak ele geçirip böylece olağanüstü bir güç üstünlüğü oluşturarak ya da yeni ve karşı durulmaz bir silah keşfederek elde edilecektir. Yeni silah arayışları aralıksız sürmektedir ve yaratıcı düşünceye yatkın beyinlerin at oynatabildiği pek az etkinlikten biridir. Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, "Bilim"i karşılayan tek bir sözcük yoktur. Geçmişin tüm bilimsel başarılarının dayandığı deneysel düşünce yöntemi, İngsos'un en temel ilkelerinin karşısındadır. Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir. Dünya, tüm yararlı uğraşlarda ya yerinde saymakta ya da geriye gitmektedir. Kitaplar makineler tarafından yazılırken, tarlalar atların çektiği sabanlarla sürülmektedir. Ne var ki, yaşamsal önem taşıyan konularda –açıkçası, savaş ve güvenlik casusluğu gibi konularda– deneysel yaklaşım hâlâ özendirilmekte ya da en azından hoş görülmektedir. Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. Bugün yapılmakta olan bilimsel araştırmaların konusu budur. Günümüzün bilimcisi, ya insanların yüz ifadelerinin, el kol hareketlerinin ve ses tonlarının anlamını kılı kırk yararcasına inceleyen ve uyuşturucuların, şok tedavisinin, hipnozun ve fiziksel işkencenin doğruyu söyletme etkilerini sınayan bir psikologla sorgulamacının bir karışımıdır ya da uzmanlık alanının yalnızca insanların canını almayla ilgili dallarıyla uğraşan bir kimyacı, fizikçi ya da biyolog. Uzmanlardan oluşan ekipler, Barış Bakanlığı'nın koskocaman laboratuvarlarında ve Brezilya ormanları, Avustralya çölleri ya da Antarktika'nın yitik adalarındaki gizli deney istasyonlarında, bıkıp usanmadan çalışmaktadır. Bazıları geleceğin savaşlarının lojistiğini planlamakta; bazıları her geçen gün daha büyük tepkili bombalar, gittikçe daha güçlü patlayıcılar ve gittikçe daha delinmez zırhlı levhalar geliştirmekte; bazıları koca kıtaların tekmil bitki örtüsünü yok edebilecek miktarlarda yeni ve daha ölümcül gazların, çözünür zehirlerin ya da her türlü antikora karşı bağışıklık kazanmış hastalık mikroplarının nasıl üretilebileceğini araştırmakta; bazıları suyun altında ilerleyen bir denizaltı gibi toprağın altında gidebilecek bir araç ya da bir yelkenli gibi hiçbir üsse bağımlı olmadan uçabilecek bir uçak üretmek için uğraşmakta; bazıları güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıkta asılı duran merceklerde odaklandırmak ya da yeryüzünün merkezindeki ısıyı çekip sızdırarak yapay depremler ve deprem dalgaları oluşturmak gibi daha da uzak olasılıkları mümkün kılmaya çalışmaktadırlar.

    Gel gör ki, bu projelerin hiçbiri azıcık olsun gerçekleşmediği gibi, üç süper-devletten hiçbiri öbürleri üzerinde belirgin bir üstünlük kuramamaktadır. Daha da ilginci, üç devletin de daha şimdiden, bugünkü araştırmalarıyla keşfedileceklerinden çok daha güçlü bir silaha, atom bombasına sahip olmasıdır. Parti, her zaman yaptığı gibi, bu buluşu kendine mal etmeye çalışsa da, atom bombaları ilk kez bin dokuz yüz kırklarda ortaya çıkmış, on yıl kadar sonra da ilk kez geniş çaplı olarak kullanılmıştır. O sıralar özellikle Avrupa Rusyası, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'daki sanayi merkezlerine yüzlerce bomba bırakılmıştır. Sonunda, bütün ülkelerin egemen kesimleri, birkaç atom bombası daha atılacak olursa düzenli toplumun ortadan kalkacağını, dolayısıyla iktidarlarının son bulacağını anlamak zorunda kalmışlardır. O günden sonra, hiçbir resmi anlaşma yapılmadığı gibi, böyle bir anlaşmanın sözü bile edilmemiş olmasına karşın, tek bir bomba bile atılmamıştır. Üç devlet de atom bombası üretmeyi sürdürmekte ve önünde sonunda kullanma fırsatını bulacağına inanarak bir yerlere yığmaktadır. Bu arada, savaş sanatının son otuz kırk yıldır pek fazla değiştiği söylenemez. Gerçi helikopterler eskisinden daha çok kullanılmaktadır, bombardıman uçaklarının yerini büyük ölçüde güdümlü füzeler almıştır, kolay batırılabilen savaş gemileri ise yerini, batırılması nerdeyse olanaksız Yüzen Kalelere bırakmıştır; ama bunun dışında pek az gelişme olmuştur. Tanklar, denizaltılar, torpiller, makineli tüfekler, hatta tüfekler ve el bombaları hâlâ kullanılmaktadır. Bitmek bilmeyen kıyımların gazetelerde yer almasına, tele-ekranlarda gösterilmesine karşın, birkaç haftada yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın can verdiği eski savaşların amansız çarpışmaları bir daha asla tekrarlanmamıştır.

    Üç süper-devletten hiçbiri, ağır bir bozguna uğrama riski taşıyan bir harekâta girişmez. Geniş çaplı bir harekâta kalkışılacaksa da, bu genellikle bir müttefike baskın yapmak biçiminde olur. Üç devletin izlediği ya da izler gibi göründüğü strateji aynıdır. Plan, çarpışmalar, pazarlıklar ve iyi zamanlanmış ihanetleri bir arada yürüterek, rakip devletlerden birini tümüyle kuşatan bir üs çemberi oluşturmak, sonra da o devletle bir dostluk antlaşması imzalayarak her türlü kuşkuyu gidermek üzere yıllarca barış içinde kalmaktır. Bu süre boyunca tüm stratejik noktalarda toplanacak atom bombası yüklü roketler, en sonunda aynı anda ateşlenecek ve düşmana karşılık verme olanağı tanınmayacaktır. İşte o zaman öteki süper-devletle bir dostluk antlaşması imzalanarak yeni bir saldırıya hazırlanılacaktır. Bu tertip, söylemeye bile gerek yok ki, gerçekleşmesi olanaksız bir hayaldir. Kaldı ki, Ekvator ve Kutup çevresindeki tartışmalı bölgeler dışında hiçbir yerde çarpışma olmamaktadır; düşman topraklarının istilasına hiçbir zaman girişilmemektedir. Süper-devletler arasındaki sınırların bazı yerlerde değişken olmasının nedeni de budur. Örneğin, Avrasya, coğrafi olarak Avrupa'nın bir parçası olan Britanya Adaları'nı kolayca ele geçirebilirdi ya da buna karşılık, Okyanusya'nın sınırlarını Ren nehrine, hatta Vistül nehrine kadar genişletmesi hiç de zor olmazdı. Ama bu da, bütün tarafların hiç dile getirmedikleri halde bağlı kaldıkları kültürel bütünlük ilkesini çiğnemek olurdu. Okyanusya bir zamanlar Fransa ve Almanya diye bilinen bu bölgeleri ele geçirecek olsaydı, orada yaşayanların kökünü kazımak gibi çok güç bir işe kalkışmak ya da teknik gelişme açısından aşağı yukarı Okyanusya'nın düzeyine ulaşmış yüz milyonluk bir nüfusu özümlemek zorunda kalacaktı. Üç süper-devlet de aynı sorunla karşı karşıyadır. Yapıları gereği, savaş tutsakları ve renkli kölelerle belirli ilişkiler dışında, yabancılarla kesinlikle hiçbir bağlantı kurmamaları gerekmektedir. O andaki resmi müttefike bile her zaman büyük bir kuşkuyla bakılmaktadır. Sıradan bir Okyanusya yurttaşının, savaş tutsakları dışında, bir Avrasya ya da Doğuasya yurttaşını görme olanağı bile olmadığı gibi, yabancı dil öğrenmesi de yasaktır. Yabancılarla bağlantı kurmasına izin verilirse, onların da kendisi gibi birer beniâdem olduklarını ve kendisine anlatılanların çoğunun yalan olduğunu anlayabilir. İçinde yaşadığı kapalı dünyanın duvarları yıkılabilir ve maneviyatının bağlı olduğu korku, nefret ve üstünlük duygusu yerle bir olabilir. O yüzden, İran, Mısır, Cava ya da Seylan sık sık el değiştirse de, üç süper-devlet, ana sınırlardan içeriye bombalardan başka bir şeyin asla girmemesi gerektiğinin farkındadır.

    Bunun altında, hiçbir zaman seslendirilmeyen, ama söylenmeden anlaşılan ve göz önünde tutulan bir gerçek yatmaktadır: Yaşam koşulları üç süper-devlette de birbirinin aynıdır. Okyanusya'daki egemen felsefenin adı İngsos'tur; Avrasya'da buna Neo-Bolşevizm denir; Doğusya'da ise bunun Ölüme Tapınma diye çevirebileceğimiz, ama belki Özünden Geçmek de diyebileceğimiz Çince bir adı vardır. Bir Okyanusya yurttaşının öteki iki felsefenin ilkelerini öğrenmesine izin verilmez, tam tersine o ilkeleri ahlâk ve sağduyuya yöneltilmiş barbarca saldırılar olarak lanetlemesi istenir. Aslında bu üç felsefenin birbirinden pek farkı olmadığı gibi, destekledikleri toplum düzenleri arasında da hiçbir fark yoktur. Her yerde aynı piramit yapısı, yarı kutsal bir öndere tapınma, sürekli savaşa dayanan ve sürekli savaşa hizmet eden bir ekonomi söz konusudur. Dolayısıyla, üç süper-devlet birbirinin topraklarını fethedemeyeceği gibi, bundan bir yarar da sağlayamaz. Tam tersine, birbirleriyle çatışmayı sürdürdükleri sürece, birbirine yaslanmış üç ekin demeti gibi birbirlerini ayakta tutarlar. Ve her zamanki gibi, üç devletin egemen kesimleri, ne yaptığının hem farkındadır hem de farkında değildir. Yaşamlarını dünyayı fethetmeye adamışlardır, ama aynı zamanda bilirler ki, savaşın sonsuza dek ve zafere ulaşmadan sürüp gitmesi gerekmektedir. Bu arada, fethedilme tehlikesinin olmaması, İngsos'un ve karşıtı düşünce sistemlerinin bir özelliği olan, gerçekliğin yadsınmasını olanaklı kılmaktadır. Gerçi daha önce de söylemiştik, ama süreklilik kazanan savaşın niteliğinin temelden değiştiğini bir kez daha vurgulamak isteriz.

    Eski çağlarda savaş, handiyse tanımı gereği, önünde sonunda son bulan, genellikle kesin bir zafer ya da bozgunla sona eren bir şeydi. Yine bir zamanlar, savaş, insan toplumlarının somut gerçeklikle sürekli ilişkide tutulmasını sağlayan başlıca araçlardan biriydi. İktidarı ellerinde tutanlar, her çağda, yönettikleri insanlara dünyaya ilişkin düzmece bir bakış açısı dayatmaya çalışmışlar, buna karşılık askeri güçlerini zayıflatabilecek hiçbir yanılsamaya arka çıkmayı göze alamamışlardır. Yenilgi, bağımsızlığın yitirilmesi ya da istenmeyen başka bir sonuç anlamına geldiği sürece, yenilgiye karşı alınacak önlemlerin ciddi olması gerekiyordu. Somut gerçekler göz ardı edilemezdi. Felsefede, dinde, ahlâkta ya da politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş bir top ya da uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı. Güçsüz ülkeler önünde sonunda fethedilmeye mahkûmdu, güçlü olmak için verilen savaşımda ise hayallere yer yoktu. Dahası, güçlü olmak için geçmişten dersler çıkarmak, bunun için de geçmişte olup bitenleri iyi bilmek gerekiyordu. Hiç kuşkusuz, gazeteler ve tarih kitapları her zaman yanlı ve yanıltıcıydı, ama bugün uygulanan çarpıtmalar söz konusu değildi. Savaş, mantıklı davranmanın güvenilir bir bekçisiydi; hele egemen sınıflar açısından, mantıklı davranmanın belki de en önemli bekçisiydi. Savaşların kazanılması ya da kaybedilmesinin sorumluluğundan hiçbir egemen sınıf tümüyle kaçamazdı.

    Ama savaş gerçekten sürekli bir nitelik aldığında, tehlikeli olmaktan da çıkar. Savaş sürekli olunca, askeri gereklilik diye bir şey kalmaz. Teknik gelişme durabilir, en elle tutulur gerçekler bile yadsınabilir ya da göz ardı edilebilir. Daha önce de gördüğümüz gibi, bilimsel denebilecek araştırmalar savaş amaçlı olarak hâlâ sürdürülmektedir, ancak bunlar birer hayal olmaktan öteye geçmediği gibi, sonuç vermemesi de önem taşımamaktadır. Etkili olmaya, hatta askeri bakımdan etkili olmaya bile artık gerek kalmamıştır. Okyanusya'da Düşünce Polisi'nden başka hiçbir şey etkili değildir. Üç süper-devlet de alt edilmez olduğundan, sonunda her biri düşüncenin kolaylıkla saptırılabildiği ayrı bir dünya olup çıkmıştır. Gerçeklik, baskısını ancak gündelik yaşamın gereksinimlerinde duyurmaktadır: yeme ve içme, barınma ve giyinme gereksinimi, zehir içerek ya da üst katların pencerelerinden atlayarak canına kıymaktan sakınma gereksinimi gibi. Gerçi yaşam ile ölüm arasında, bedensel zevk ile bedensel acı arasında hâlâ bir ayrım vardır, ama hepsi bu kadar. Dış dünya ve geçmişle tüm bağlantıları kopmuş olan Okyanusya yurttaşlarının, uzayda yıldızlar arasında, neresinin yukarısı, neresinin aşağısı olduğunu bilemeden dolaşan birinden farkı yoktur. Böylesi bir devleti yönetenler, firavunların ya da Roma imparatorlarının hiç olamadıkları kadar mutlaktırlar. Kendilerini izleyen geniş halk kitlelerinin açlıktan ölmesini önlemekle, aynı zamanda da rakipleriyle aynı düşük askeri teknoloji düzeyinde kalmakla yükümlüdürler; ama bu asgari yükümlülükleri yerine getirdikten sonra, gerçekleri çarpıta saptıra diledikleri biçime sokabilirler.

    Demek, savaş, daha önceki savaşlarla karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Boynuzları birbirlerini yaralayıp bereleyemeyecek biçimde oluşmuş, gevişgetirenler takımından bazı hayvanlar arasındaki dövüşlere benzemektedir. Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle
  • Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eskiye, 1990’lı yıllara dayanır. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım gerçekten çok iyi yemek yapar. Bu vesileyle Funda’nın Mutfak Rehberi isimli kitabını da okurlara tavsiye ederim. Bir taraftan ev ahalisinin ihtiyaçlarına göre yemekler hazırlanırken devam eden sohbetlerde son derece ciddi ve önemli konulara değiniriz. Hayatın en olağan akışını yansıtan bu sohbetlere tanık olanlar ise bu durumdan çok eğlenir. Çorba karıştırırken bazen memleket kurtarır bazen de batırırız. İzleyenlerin hissesine ise şenlikli ama bir o kadar da bilgi yüklü bir seyir ve çok lezzetli bir tabak yemek düşer.

    Beni Alev Alatlı ile mutfak sohbetlerini videolu yapmaya iten sebeplerin başında bu ortamın doğallığı geliyor. Böyle ortamlarda her şey organik, stüdyonun yapaylığı da yok. Hamaset, peşrev filan da mutfağa giremiyor. Bizim yıllarca yaptığımız mutfakta akan sohbetlerden birisinde yapımcılığım tuttu, organikliğini bozmadan sohbeti video kaydına aldık. Yemek yapmadık ama bir dahaki sefere yapmayı planlıyoruz.

    Sohbet mi? Her zamanki gibi hayatın kendisi olan konularla akıp gitti! “Biz ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aradık. Madonna’nın şarkısından, haç kolyesinden başladık, Hristiyanlık tarihine uzandık, Hawking’ten Aristo’ya, şair Nef’i’den Francis Bacon arasında çağdaşlık ve bağdaşlık kurup Batı’nın gelişmesiyle bizim duraklamamız üzerine kafa yorduk. Trump Amerika’sını konuşmayı ihmal etmedik.

    Her şey yaşadığımız dünyaya bakmanın, görmenin, gördüğümüzü doğru okumanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek için... Alev Alatlı’nın hep dediği gibi; “Dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...”

    Nasihatname adında bir kitap yazdığınızı biliyorum. Neden ismi Nasihatname?

    Çünkü tarih veya bilim kitabı değil. Din kitabı da değil. Ama bir kombinasyon. Bu kitapla okura, özellikle genç kuşağa 21. yüzyıl için bir avans vermek istiyorum. Bu saat itibariyle 30 yaşında bir gençse, benim yaşımı ona ilave edeyim, 70 de benden olsun, böylece 30 yaşındayken 105 yaşında gibi bir bilgiye sahip olsun istiyorum. Avans derken bunu kastediyorum. Tecrübe, bilgi, ne, nerede, ne oluyor? Bu avansla dünyaya tekrar bakmaya başlasınlar.

    Bunun eksikliğini mi görüyorsunuz?

    Görüyorum. Zaten benim bütün hayatım buna bir çare bulmakla geçti. Başımızı sudan çıkarıp etrafa bakmayı bir türlü öğrenemedik. Bunu görüyorum ve evimizi yıkanın bu olduğunu düşünüyorum. Hep söylediğim gibi dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...

    “Başımızı çıkarıp etrafa bakmak” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

    Mesela en az bildiğimiz konu Hıristiyanlık. Kur’an’dan yola çıkıp bildiğimizi zannediyoruz. Kur’an’ın karşısında boynumuz kıldan ince. Fakat bunun bir pratiği var. Bu pratiğin ne Kur’an’la ne de diğer kutsal metinlerle hiçbir ilgisi yok. Biz bunun işaretlerini bir türlü yakalayamıyoruz.

    Amerika’yı Hıristiyan Zannediyoruz

    Biz Kuran’daki Hıristiyanlık bilgilerini yeterli sayıp, Batı’daki Hıristiyanlık tarihini ve gelişmelerini hiç görmüyoruz mu diyorsunuz? 

    Evet. Biz Amerika’yı Hıristiyan zannediyoruz.

    Değil mi?

    Değil. Kendi kutsal metinlerine göre bile değil. Nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Hangi noktada içi boşaltılıyor? İçine ne konuyor? Bunların hiçbirinden haberimiz yok. O yüzden “Medeniyetler çatışması, İslâm’la Hıristiyanlığın kavgası” gibi şeyleri yutuyoruz. Yok ki öyle bir şey.

    Özellikle Avrupa’da Batı ve Doğu çatışması konuşuluyor…

    Çünkü Batı buna bir kılıf bulmak istiyor. Meselenin aslının ne olduğunu anlayabilmemiz için bizim ne denmek istediğini bilmemiz lazım. Bunu yapmıyoruz.

    Nasihatname’de bu konuları mı açıyorsunuz?

    Evet. Mesela Hz. Süleyman Mabedi iyi bir örnektir. Biz Hz. Süleyman’ı yere göğe koyamayız. Öyle değil. Batı’da büyü-tılsım kitabıyla meşhurdur. Akla gelebilecek en bağnaz, bâtıl… Yani dokunulacak gibi değil. Kraldan çok kralcıyız. Mecburen tabii. Bilmediğimiz için, göğüsleyemiyoruz. Göğüsleyemezsek, biz bu dönemeci alamayız, ondan korkuyorum. Sürekli kendimize göre yorum yapıyoruz. Eh, doğru çıkmıyor tabii.

    Doğru çıkmadığı gibi ona karşı doğru strateji de geliştiremiyoruz. Batı’da görmediğimiz şeylerden biri Hıristiyanlık. Bir diğeri nedir?

    Batı’da her şey Hıristiyanlıktan çıkar. Ona alınan tavırdan, değiştirmekten, içini boşaltmaktan, yerine bir şey ikame etmekten vs. O yüzden çok derin bir konu. Hıristiyanlıktan hâlâ hınçlarını alamamış ekipler var. Onların dönüşümü var. Onların buna göre aldıkları pozisyonlar var. Nasıl anlatayım; “Âdem yasak meyveyi yedi diye atıldı. O yüzden ben ömrüm boyunca günahkâr sayılacağım” diye düşünen insanlar var. İçine yedirememiş adam. Hemen olmuyor bu iş; asırlar alıyor. Böyle bir duygunun dallanıp budaklanması var. Değişik yerlerden fışkırması var. Ve bunun ucu Stephan Hawking’e kadar gidiyor.

    Protestanlıktan başlıyor…

    Tabii. Hiçbir şeyin farkında değiliz. 2015 itibarıyla 43 bin Hıristiyanlık tarikatından bahsediliyor. 2020’ye kadar 50 bine çıkacak diye hesap ediyorlar. Bunu söyleyen papaz okulu. Televizyon yıldızı Oprah Winfrey’in kendi kilisesi var. Düşünün. Biz bunları kestiremiyoruz. Bu olayların Türkiye’ye yansımasını hiç kestiremiyoruz. Örnek; Cizvitler başlı başına bir konudur. Cizvit okullarının farkında değiliz.

    Bir ara yabancı fonların Türkiye’de üniversite kurup kurmamasına izin verilme meselesi YÖK’te konuşuluyordu. Liberal bir ekonomi açısından bakarsanız “tabii” dersiniz. Fakat bakıyorsunuz, ‘‘Cizvitlerin fonu Laureate Okulları’’dır. 91 tane. Bilgi Üniversitesi onlardan biridir. Bu fon kaşına gözüne gelmiyor. Para kazanmaya geliyor. Onlara ödenecek para Türkiye’den ne götürüyor? Ve neden? Böyle bir fonun çok fazla liberal takılması mümkün değil. Yani neye Cizvit yapsın ki böyle bir işi? Bir ayar veriyor bir taraftan.

    Topluma veriyor…

    Peki, hakikaten bunu istiyor musunuz? İş öyle bir noktaya geliyor ki işin bizatihi içinde olan öğretim üyesi farkında değil.

    Bacon ve Nef’î Aynı Düşünce Çizgisindeydi

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan bir öğrencinin makalelerine bir göz attım. Bir tanesinin içinde bile Erol Güngör, Mümtaz Turhan yok. Yapılan ödevler, yazılan makaleler yabancı bilim adamlarının sosyoloji bakışlarından oluşuyor. Boğaziçi’nde neden Türk sosyologların makaleleri okutulmaz?

    Osmanlı tarihi Türkiye’de neden İngilizce okutulur? Tarih dediğiniz şey belgeye dayanır. Osmanlı tarihinin belgesi İngilizce değil. Peki, neden İngilizce veriyorsunuz? “Bizde yok” varsayımı ile yapılıyor. Bana sorarsanız Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce öğretmekten aciz. Bir dil konuşuluyor. Fakat eline sahici çeviri bir metin verin, Türkçeye çeviremiyor.

    Gerçekten zor bir durumdayız. Ne Batı’yı ne de Doğu’yu biliyoruz. İkisinin ortasında tam bir küşayiş yaşıyoruz. Nef’î’nin “Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” diye yazarken, baktım Francis Bacon ile Nef’î aynı yıllarda yaşamışlar. İkisi de iki yıl arayla ölmüşler. Londra neresi, Erzurum neresi? Londra’dan Erzurum-Pasinler’e aynı düşünce çizgisi. Nef’î bir dehadır. Bu kadar mı kopukluk olur.

    Bacon’u bilen Nef’î’yi bilmiyor…

    Bugün biz ne Bacon’u biliyoruz ne de Nef’î’yi. Bacon’un ömrü, hatta yazdığı kitaplar, Batı dünyasını Eflatun ve Aristo’nun felsefesinden kurtarmak üzere planlanmıştır. Eski Yunan’ın felsefesi ve düşünce yönteminden... Eski Yunan’ın düşünce mantalitesinden kurtulamazsanız, İngilizlerin o deneysel bilimine yetişemezsiniz. Bacon, Yunan felsefesini bir kenara koyarak “ne Kudüs ne Atina” diyen adamdır. Deneyselci bilimi ortaya koydu. Aynı zamanda politik olarak çok güçlü bir başbakandı. Francis Bacon 1626 yılında ölmüş. Bir bakıyorsunuz, yıl 1941, Atatürk’ü gömmüşler. Hemen ardından Hasan Âli Yücel geliyor. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu el ele tutuşup “Biz bu işi yapamadık, çünkü eski Yunan’ı bilmiyoruz” diyor. Hasan Âli Yücel ve arkadaşları eski Yunan’ı Türk eğitim sistemine getirip yerleştirdiler.

    1940, atom bombasının imal edildiği yıldır. Ve sen romantik bir şekilde eski Yunan’ı okutuyorsun. Gel de ağlama.

    Gazâlî’ye Haksızlık Edildi

    Avrupa başka bir bilimsel bakışa geçmişken, Hasan Âli Yücel Türk eğitim sistemine Yunan felsefesi ve bilim bakışını getirdi. Bu Türkiye’ye ne kaybettirdi?

    Çok şey kaybettirdi. Tazimat’tan itibaren öyle. Aristo kadar çok çevrilmiş adam yoktur. Aristo’yu çevirmek aynı zamanda din anlayışını da etkiledi. İslam’ı Yunan mantığı ile temellendirmeye sebep oldu. Gazali’ye, Yunan felsefecilerini eleştirdi diye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

    Neden?

    Çünkü Gazâlî -böyle bir ilahiyat bilgim yok ama- fen bilimlerini, tabii ilimleri reddeden bir adam değildi. Tersine gözlemi vardır. Hatta bazen yorum meselesidir. “Allah Allah, bak evrimden bahsediyor” diyeceğiniz kadar da canlıların değişiminden bahseder. Hıristiyanların öfkesi nedir? Yani Hıristiyanlığın içinin boşalması nereden başlar? Nasihatname kitabının bir yerinde bu var. Bir takım hadis-i şerifler var, onları sıralıyorum ve diyorum ki “Bacon’un eline geçseydi bu hadisler, adam daha ne isterdi…” Çünkü İslâm’da bilgiye, bilime, bilgi edinmeye kısıt yok.

    Hatta teşvik vardır…

    Evet, Kur’an’da var. Değişik şekillerde tefsir ediyorsunuz. Kimi diyor ki o bilim, o bilim değil. Kim demiş? Ayete baktığınızda pekâlâ öyle de yorumlandığını görüyorsunuz. Buna mukabil Hristiyanlığın derdi orada kesilmesi. Büyük bir iddia olacak. İnşallah benden daha iyi bilenler bu işe bakar. İddiam şu; İslâmiyet Helenleşiyor.

    İslâmiyet’in Helenleşmesinden sonra Bizans etkisine girmesi durumu da var değil mi?

    Bu kaçınılmaz bir şeydi. Gazâlî’ye haksızlık edildi derken onu kast ediyorum. Gazâlî felsefecilere kızıyor. Haksız da değil, şöyle; “kendi aklının doğrusuna gidenler” diye bir lafı vardır. Hakikaten aklının doğrusuna gidiyor. Aklının doğrusuna gittiği zaman deneyin önemi kalmıyor. “2 hidrojen ve 1 oksijen su yapar” diyemiyorsunuz. Çünkü alıp kendi aklına göre yorumluyor. Özellikle bunu Aristo çok sık yapar. Aristo veya Eflatun tek cümleyle anlatılacak adamlar değil.

    Eflatun’a dönelim. Devlet diye bir kitabı çevrilidir. “Devlet” değil, aslında onun adı “Cumhuriyet”tir. Onu okuduğunuzda gördüğünüz bir şey vardır. Altın olanlar, gümüş olanlar ve bronz olanlar diye halkı üçe bölmüştür. Altın olanlar, malum elit kesim ki babadan oğula geçer. Ortadakiler askerler ve elitin çıkarları doğrultusunda savaşmakla görevli. Ötekileri sayma zaten. Onların işi gücü üretmek. Peki ahlak nedir? Haddini bilip onların içinde kalmak, hır çıkarmamaktır. Artı, dünya ve kâinat görüşü durağandır, kıpırdamaz. Hiçbir şey değişmez. Milleti üçe bölüyorsunuz. Öjeniksin başlangıcıdır bu.

    Öjeniks derken?

    İnsan ırkının ıslahıdır. Sparta’dan başlar, Atina’da kabul edilir. Aristo kabul eder. Yani bir ihtiyarlar heyeti kuruyorsunuz, geliyor çocuğa bakıyor, “Bu işe yarar, bu yaramaz; bu hastadır, bu değildir” diyerek öldürüyorlar çocuğu.

    O dönemde!

    Bakın ne kadar şaşırdınız değil mi? Öjeniks meselesinin aslı Yunan’dır. Oradan Darwin’e geldi. Çünkü Darwin’in başlangıcı bitkilerin ıslahıydı. İlk öjeniks cemiyeti 1926’da Amerika’da kurulmuştur. Hitler ağzı süt kokan bebekti.

    Biz bu sürecin Nazilerle başladığını biliyoruz…

    Amerika’da başladı. 7-8 vilayette kabul edildi. 67 bin adam ya kısırlaştırılmış ya da öldürülmüştür.

    Gerekçe olarak ne gösteriliyor?

    Sakat veya özürlü olması. Öjeniks geliyor. Kör tuttuğunu belliyor gibi Türkiye. Bu çok kötü. Kafalarımız öyle. “Bir insanın şu tarafta parlak fikri varsa şayet, diğer tarafta yok” diye bir şey yok. Bütünü görmeye çalışmak lazım. Bunu bir türlü öğrenemedik.

    Irkların ıslahına, ideolojik olarak insanın ıslahı olarak da bakabilir miyiz? Bugün için bir karşılığı var mı?

    Daha derin bir şeyden bahsediyorum. Bu adamın sadece derisinin siyah olması değil, renk meselesi değil. Beyazları öldürdüler. 67 bin öldürülen insan siyah değildi. Beyaz adamdı, ama hastalıklıydı. Tıpkı ineklere bakar gibi. Bu işe yaramaz, bundan damızlık olmaz; kesip yiyelim. Olay budur. Bu o kadar derin bir konu. Şimdi de devam ediyor. Öyle bir devam ediyor ki… Zekâ testlerinin ne olduğunu zannediyorsunuz?

    Anne karnında müdahalelerin, çocuğun özürlü olması hâlinde kürtaj yapılması gibi…

    Onu bile anne sağlığını düşünerek affedebiliyorum. Ama zekâ ve yetenek testlerini; hayır. Zekâ ve yetenek testlerinden geçenlerin hepsi beyazdır. PISA değerlendirmeleri de bu çerçevede incelenebilir.

    PISA’yı da mı bu çerçevede görüyorsunuz?

    Biri diğerini tetikliyor. Zekâ testini kabul ettiğiniz zaman, “Bir de şuna bakalım” dediğiniz anda oradan bir şey çıkıyor ve başka şeyleri ölçmeye başlıyorsunuz. Ölçüm, işin bir tarafı. Bir noktaya geliyor, bu sefer ölçmeye itiraz başlıyor. İnsanların içine fenalık geliyor. Çünkü onlar da bilimsel olaylardan nefret etmiş. Bu reaksiyon nedir? Dediğim gibi başımızı suyun üzerine çıkarmamız şart.

    Siz Neyseniz Eğitim Sistemi Odur

    Eğitim sisteminin bunda etkisi yok mu?

    Katılıyorum ama hiçbir eğitim sistemi boşlukta tekemmül etmez. Neyseniz eğitim sistemi de odur. Âllame-i cihan olsaydı Hasan Âli Yücel bu durumu çözemezdi. Çünkü bu bir bütün. Bir şeye ihtiyaç duymalısınız. Tamamen bunun farkında olsa bir bakan, çırpınsa çırpınsa nasıl olacak?

    Bu bakış da çok olumsuz bir tablo ortaya koymuyor mu?

    Bence de çok mutsuz bir tablo çıkarıyor. Fakat bakanlıktan yola çıktığımızda böyle oluyor. Bakanlık ne yaparsa yapsın “ben işime bakarım” derseniz bu durum toparlanır. Bu, ortaya koymak ve ikna etmek meselesidir. Gelinen noktada bilen insanların kendi ışıklarını, deniz fenerlerini yakması lazım. Beklemekle olmaz. Herkes kendi deniz fenerini yakacak… Birinin cesaret etmesi lazım.

    Deniz feneri yakmak derken neyi kastediyorsunuz?

    Hiçbir şey yapamıyorsak yazmalıyız. İnsanları aptal yerine koymamalıyız. O kabalıktan vazgeçmek lazım. Basının mutlak suretle kendini toplaması lazım. Ha toplamıyor mu? O zaman kendi deniz fenerinizi yakmanız lazım. Gerekirse oturup kendi gazetenizi çıkarmanız lazım. Hakikat ortaya çıkmalı. Niye bir birimizi kandırıyoruz?

    Bilgide Evrensel, Yöntemde Yerli Olmayı Öğrenmeliyiz

    21. yüzyıl eğitim sisteminde kimler, neler ve ne şekilde okutulmalı?

    Muhasebede bir usul vardır. Bir ambara mal koydunuz diyelim. Bunun bir girişi, bir de çıkışı vardır. En arkadakini mi yoksa en öndekini mi çıkartırsınız? En arkadakini çıkartırsanız fiyat daha düşük olur. Dolayısıyla ürettiğiniz malı daha ucuza mâl etmiş gibi olursunuz. En öndekini çıkarırsanız gereğinden fazla pahalı olur, satamayabilirsiniz. Bu açıdan bakarsak Türk eğitim sistemini son giren-ilk çıkan şekilde ayarlamak lazım.

    Mesela?

    Ben olsam felsefe okutmaya Hawking’den başlatırım ve “Bu adam niye bunları söylüyor ve nasıl söylüyor?” diye geriye giderim. Bu durum İngilizce kursuna gitmeye benzer. 1. Kur’dan başlarsanız katiyen bitiremezsiniz. Felsefe daha kötüdür. Onun için “New Ager”lardan başlatmak lazım. “Bu adamlar bu hâle nasıl geldi?” diye geri okumalar yapmalıyız. En son hikâyeden geriye doğru.

    Hawking dışında başka kimleri okuturdunuz?

    Einstein okuturdum, kuantum fiziği okuturdum. Gelinen noktada “ne oluyor” deyip geri bakmalarını sağlardım. Üniversitede yapmak istediğim bu. Nasıl oluyor da Madonna gibi bir kadın, bir klipte boynunda koca bir haçla İsa ile sevişiyor? Nasıl bir şey bu? Bu soruyu ortaya atardım ve “Bu nasıl olabilir?” diyerek geriye giderdim. İşi güncelden alıp gerilere götürmek lazım.

    Siyasete geldiğimizde, Trump Vatikan’a gidiyor ve Papa’nın elini tutmak istiyor. Fakat Papa izin vermiyor. Bunu nasıl okuyacağız?

    Son Papa’nın Amerikan paralı Katoliklerle el sıkıştığını bilmemiz lazım. Ne konuda el sıkışıyorlar? Mesela eşcinsel evliliklerin kabulü. Önceki Papa Ratzinger’e eşcinsel evliliklerini onaylatamadılar. Şimdiki Papa, “Eşcinseller de kilisede evlensin.” dedi. Trump’tan neden uzak duruyor, diye soruyorsunuz. Her konuya din çerçeveli bakmamak lazım. Trump’a yakın durmamasının dünya kadar sebebi olabilir. Çok farklı açılardan bakabilmemiz lazım. İlle de her gördüğünü bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bunu öğretmek istiyorum. Benim görmek istediğim eğitim sistemi bunu yapabilmeli.

    Biz her gördüğümüzü “Batı bizi sevmiyor” sonucuna bağlıyoruz. Bu doğru mu?

    Tabii ki değil. Bu çocuksu bir sonuç. “Sen beni sevmiyorsun, topumu alır giderim.” demektir bu. Bizim bir problemimiz var; biz bir şeyin nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini düşünür, kavga ederiz. “Ama olmalıydı, neden olmadı?” deriz. Bırakalım bunları. Şimdi ne yapıyoruz ona bakalım. Bizim hayatımız böyle geçiyor. Türkiye’nin bütün bir sol hareketi bu yüzden rezil oldu.

    Hayalinizdeki eğitim modeline geri dönersek…

    Bizim milyonlarca genci yurt dışına gönderip yıllarca eğitecek durumumuz yok. Ama dünyayı ayaklarına getirmek mümkün.

    Bu bir slogan olarak birçok üniversitenin de söylediği şey. Fakat yapılamıyor. Siz bunu nasıl yapacaksınız?

    Yapamazlar çünkü bilgi itibariyle evrensel, yöntem itibariyle yerli olmayı öğrenmek lazım.

    Yerli derken…

    Yerli çocuğun ihtiyacı çok iyi saptanmalı. Ben üniversitelerde böyle bir şey görmüyorum. İyisiyle, kötüsüyle, bozuk Türkçesiyle, köylülüğüyle bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bu çocukları nasıl dünyada söz söyler hâle getirebilirsin? Benim derdim bu. Nerde ne konuşacağını bilmesi için o dünyayı tanıması lazım. Başta politik olmak üzere geriye dönerek tanıyabilir. Merkel Hanım karar verdi, uçakları İncirlik’ten alacak ve başka yere götürecek diyelim. İncirlik nedir? NATO nedir? NATO’nun tarihi nedir? Biz bu işe nasıl ve niye girdik? Uluslararası hukuk nedir? Bu soruları cevaplayabilecek bir eğitim vermemiz gerekiyor.

    Amerika’da master seviyesinde bir öğrencinin günde okuması gereken ortalama sayfa sayısı 400’dür. Bugün okumazsanız, ertesi gün o sayı 800’e çıkar.

    Büyük bir rakam değil mi bu?

    Öyle. O hızlı okuma kursları nereden çıktı sanıyorsunuz? Üniversite mezunu olmak 24 saat bir iştir. Bunun hemen olmayacağını biliyorum. O kadar naif değilim.

    Bugünkü gençlerin internetle birlikte okuma alışkanlıklarının değiştiği düşünülürse…

    Hayır, öyle düşünmüyorum. Benim gençliğimde de bu böyleydi. O zaman da futbol vardı. İnternetle bir şey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Yapmak istediğim şeylerden biri ilk seneden çocuklara okur-yazarlık kazandırmak. Dünya okur-yazarlığı. Dünyayı okuyabilmek. Peki nereden? Tabii Türkiye’den hareketle. En az üç tane ortak ders konulmalı. Bunlardan biri ekonomiye giriş olmalı. Ben üniversite çağındaki bir çocuğun ödemeler dengesinin ne olduğunu bilmeden mezun olmasının bir skandal olduğunu düşünüyorum.

    “Dünya Bir Ayettir, Onu Doğru Okumak Lazım”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

     

    Röportaj: Ayşe Böhürler
  • "Kendime Yazılar" isimli bloğuyla tanıdığım sevgili Mahfi Eğilmez'in Değişim Sürecinde Türkiye'sini okumak benim için zevkti. Kendisinin güncel olarak paylaştığı yazılarındaki samimi ve objektif hali kesinlikle kitap için de geçerli.
    Genelce bahsedersem, Mahfi Eğilmez bu kitabında geri dönüşlerle Osmanlı'yı da kapsayacak bi' biçimde Türkiye ekonomi sisteminin dününü, bugününü ve geleceğini inceliyor. Kitap altı bölümde oluşturulmuş.

    •Birinci bölümde "Değişim"in açıklanmasında ve anlatılmasında temel olan bazı kavramların, (paradigma, dönüşüm vb.)tanımları yapılmış.
    •İkinci bölümde, "Yirminci Yüzyılın Öncesi ve Sonrası" ele alınmış. Bu ele alış, sanayi kapitalizminin yükselişi ve gerçekleşen savaşlar(Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk Savaş) bağlamında açıklanmış.

    •Üçüncü bölüm benim en etkilendiğim bölümlerden biriydi. Bu bölümde yazar, "Yirmi Birinci Yüzyılın Getirdikleri"ni anlatmış. Bu anlatımsa paradigma değişimi, ekonomik yapı, siyasal yapı, yeni dünya, eski dünyaya dönüş gibi konularla açıklanmış. Bu ayrıntılı bölümü genellemeyle açıklamam pek çok ayrıntıyı yok edecek olsa da özetleyecek olursam, bu bölümde, gelişen teknolojiyle dönüşen sistem ve bu sistemin makro boyutta dünyada, ülkeler arasında yarattığı sıcak-soğuk ilişkiler, buna bağlı olarak gerçekleşen ekonomik, siyasi yapı anlatılmış. Mikro boyutta ise yirmi birinci yüzyılda Türkiye'nin nasıl bi' dönüşüm, değişim seyri yaşadığı anlatılmış.

    •Dördüncü bölümde Mahfi Eğilmez, Türkiye ekonomisini "Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne" dek ayrıntılı bi' şekilde ele almış. Anlatımında özellikle üzerinde durduğu iki nokta, Osmanlı'nın Cumhuriyet hakimiyetine geçtiğinde nasıl bir durumda
    (sosyal, ekeonomik) olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hakimiyeti sağlandıktan sonra atılan adımlar.
    Bu adımlar gerek Atatürk'ün yapmış olduğu çeşitli alanlardaki reformlar, gerek küreselleşme adına atılan liberal adımlar, bir takım "uyumsal" zorunluluklar ve Türkiye'nin kendi ekonomik yolunu çizmesi bağlamında attığı müdahaleci, serbest politikaları kapsayacak şekilde açıklanmış.

    •Beşinci bölümde, "Türkiye'deki Değişimin Sosyo-Ekonomik Analizi" yapılmış. Bu analizin zaman içerisinde siyasi, ekonomik yönlerden dünyayla nasıl şekillendiği, insanların algılarının ne yönde nasıl ilerlediğinden bahsedilmiş. Özellikle eğitim, hukuk, ifade özgürlüğü gibi pek çok sosyolojik paradigmayla birlikte ele alınmış bu durum. Eğilmez'in temel sorunlar olarak gördüğü eğitimdeki hatalar ve Türkiye'de süregiden "ahbap-çavuş ilişkisi"nin işlerliği gibi problemlerin gelişim önünde nasıl engeller yarattığı net bi' şekilde anlatılmış.

    •Altıncı bölüm ise "Geleceğe Bakış"tan oluşuyor. Yazar bu bakışı ise değer yargılarına göre değil "Dünyanın Geleceği"ne bakarak "Türkiye'nin Geleceği"ni açıklamış. Dünyada yaşanan hızlı teknolojik gelişme, endüstriyel dönüşüm, Türkiye'nin nerede olduğu, nasıl ilerlemesi gerektiği ve ne yapması gerektiği bağlamında anlatılmış.
    Yazılan bu son bölüm aslında "yaşanan ne", "yaşanması gereken ne", "yaşanması gerekene ulaşmak için yapılması gerekenler ne" şeklinde son derece analitik bi' şekilde sonlanıyor.(uyum-teknoloji-eğitim)

    Değişim Sürecinde Türkiye, Mahfi Eğilmez'in diline aşina olan ya da olmayan herkesin rahatlıkla okuyabileceği bi' kitap. Kitap sadece bi' ekonomi kitabı olarak değerlendirilmemeli Yazar Türkiye'deki değişim sürecini çok yönlü bi' biçimde(başta ekonomik olmak üzere, sosyolojik, hukuki, eğitsel) ele almış. Bu açıdan kitabı Türkiye, dünya ve "değişim içindeki dünyanın neresindeyiz" üzerine canlı bi' kitap okumak isteyenlere rahatlıkla tavsiye ederim...