Soljenitsin’in yaklaşık bir ay önce başka bir eserini (İvan Denisoviç'in Bir Günü) okumuştum. Kalemi ve gözlemlerini çok güçlü bulmuştum. Ardından bir kitabını daha okumak ve yazarı biraz daha derinden tanımak istedim. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyan bir arkadaşımın okuma listesinde ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’u gördüğümde merak ederek ilk müsait zamanımda nadirkitap.com’dan sipariş verdim. Siparişim elime gelir gelmez okumaya başladım. Zaten eser kısacık bir veya iki gün içerisinde bitiyor. Soljenitsin’in nadirkitap.com aracılığıyla elde ettiğim bu eseri üzülerek söylüyorum ki kitap satan diğer sitelerde ise bulunmuyor. Benim elimdeki baskı 1992 yılında yapılmış.

Soljenitsin bu eserinde yıkılmakta olan SSCB’nin ardından, kurulması gereken/yapılması gerekenleri kendince açıklamış. Rusya tarihine ve Sovyetler Birliği tarihine de atıflar yaparak anlatmak istediklerini güçlendirmiş. Zaten kendisi de Sovyetler Birliği’nin vahşi rejiminden çok çekmiş hatta ülkesinden sürgüne dahi yollanmıştır. Kendisinin yaşadıkları, ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’ isimli eserinde açıkça anlatılmasa bile yeni kurulacak düzenin neler yapmaması gerektiğini anlatmaktadır. Soljenitsin benim anladığım kadarıyla liberal muhafazakarlık çizgisinde bir yazar. Ayrıca devlet kontrolü altındaki bir serbest piyasa ekonomisini savunuyor. Buradan sonra yazacağım cümleler kitabın tamamen içeriği hakkında olacak hatta deyim yerindeyse kısa bir özeti olacaktır.

Soljenitsin, SSCB’nin dağılmasının ardından yapılması gerekenleri ‘İvedilikle Yapılacaklar’ ve ‘Uzun Vadede Yapılacaklar’ olarak ikiye ayırmaktadır. Öncelikle ivedilikle yapılması gerekenlerden bahseden yazar, SSCB’den kopmak isteyen ulusların kopmasında bir sakınca duymadığını belirtmektedir. Bölünmez birlik fikrini sağlıklı bulmayan Soljenitsin kanlı mücadeleler ile bu halkları Rusya’ya bağlı tutmanın doğru olmayacağını savunmuştur. Orta Asya, Rusya’nın sırtında bir kamburdur ve bu kambur Rusya’dan ayrılmak istiyorsa durdurulmamalıdır. Ayrıca ona göre gün övünme günü ya da pençelerin diğer ülkeler uzatılma günü değil; ulusun hastalıklarının tespit edilmesi ve gereken tedavilerin uygulanması günüdür. Ayrılacak ülkelerin ayrılmasının ardından Rusya içindeki azınlıkları, özerk bölgeleri veya özerk devletleri saymazsak elimizde Rusya, Ukrayna ve Belarus kalacaktır. Bu ülkeler Soljenitsin’e göre Rus’tur veya Rus’un bir başka koludur. Rusya-Ukrayna ve Belarus Birliği (tabii kullanılan isim bu değil) birbirlerinin kültürlerine saygı göstermeli ve Rus üst kültürü alt kültürleri asimile etmemelidir. Soljenitsin, SSCB döneminde yok olmanın eşiğine gelen küçük halkların ihya edilmesi gerektiğini ve Rusya’dan ayrılmak istemeyen bu küçük halkların SSCB döneminin aksine öldürülmemesi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca Sovyeteler Birliği, birlik içerisindeki ülkelerin sınırlarını çizerken çok savruk davranmıştır. Bu yüzden SSCB’nin çözülme sürecinde uzmanlardan yardım alınmalı ve gerekirse de halk oylamasına başvurulmalıdır.

Kuzey Kore, Angola, Etiyopya ve Küba’daki rejimlere yapılan destek aşırı maliyetlidir. Bu destekler ivedilikle çekilmelidir. Hiç kullanılmamak için üretilen silahlar ve ABD’yle okyanuslarda rekabet etmek için denize indirilen donanma ekonomi için çok maliyetlidir. Bu maliyetlerin azaltılması gerekir. Avrupa’daki ‘Sosyalist Kamp’a harcanan hammaddeler ve diğer kaynaklar, güncel kurla geri alınmalıdır. Ülke içerisindeki gereksiz bakanlıklar ve kurulların lağvedilmesiyle ülke üzerinden büyük bir yük kalkacaktır. KGB işlevini kaybetmiştir ve reform edilmesine olanak yoktur. Bu yüzden yozlaşmış KGB’den de kurtulunması gerekmektedir.

Toprak işlenmeli, çiftçiye girişim hürriyeti ve özel mülkiyet hakkı sağlanmalıdır. Ayrıca çiftçiye erişilebilir ulaşım olanakları, inşaat malzemeleri, makineler ve serbest pazar sağlanmalıdır. Toprak satışları kolaylaştırılmalıdır. Vergilerin taksitlendirilmesi kolaylaştırılmalıdır. Tüm bunlara ek olarak çok geniş toprak sahibi kesimlerin ortaya çıkmaması için gereken önlemler ivedilikle alınmalıdır.

Kişi dediğimiz şey kurulan bir şeydir ve özel mülkiyet olmaksızın kurulamaz. Kişi olmaksızın da hukuk devleti oluşturulamaz. Şahsi girişim ve küçük işletmeler korunmalı ancak tekelleşmenin de önüne geçilmelidir. Yabancı yatırımcıya devlet kontrolü altında izin verilmeli, Rusya’nın sömürge durumuna düşmesine engel olunmalıdır. Özel ticarete, serbest piyasa ekonomisine, şahsi teşebbüse büyük saygı ve önem gösterilmelidir.

Taşra çok önemlidir ve ülkenin gelişmesinde kritik rol oynar. Özyönetim güçlendirilmelidir. Şişmiş nüfuslu büyük şehirler ülke için birer urdur. Ülkenin bölgelerine göre yeni şehirler kurulmalıdır. Bu kurulan yeni şehirler taşra ile birlikte hareket etmeli ve iki tarafın da çıkarlarına saygı gösterilmelidir.

Rusya’da çocuk ölüm oranı çok fazlayken, doğum oranı azdır. Anaokulları ve çocuk parklarının halleri ise içler acısıdır. Aileyi kurtarmak gerekmektedir. Kadınlara, çocuklarını yetiştirebilmesi imkanı sağlanmalıdır. Rusya’daki birçok okul rezil haldedir. Ateist öğretiler ve ideolojik zırvalıklarla öğrencilerin beyni yıkanmaktadır. Okullar ve öğretmen okulları hızla reforme edilmelidir. Devletin belirlediği programın fazla dışına çıkmamak koşulu ile özel okulların açılmasında bir mahsur bulunmamaktadır. Spor asla devlet tarafından sübvanse edilmemeli ancak kütüphaneler, müzeler gibi kurumlar devletten destek görmelidir.

Demokrasinin aksaklıklarının farkında olunmalı ve bu aksaklıkların giderilmesine çalışılmalıdır. İnsan kişiliğine ve hukuk devletine saygı ön planda olmalıdır. Yerel özyönetimlere daha fazla hak verilmeli ve daha özerk yapıya sahip olmalıdırlar. Halk meclisleri kurulmalı ve yerel sorunlara ağırlık verilmelidir.

Özet olarak Soljenitsin’in fikirleri bu yönde. Kitap daha fazla detayı ile daha birçok fikir bulunmakta. Demokrasi ile ilgili uzun uzun konuştuğu bir bölüm de bulunuyor. SSCB yönetimini görmüş bir yazarın, Rusya’nın geleceği için tavsiyelerini okumak isteyen her okura tavsiye edebileceğim bir eser olmuş. İyi okumalar dilerim.

Geyikli Gece, bir alıntı ekledi.
22 May 23:46

Zizek'ten Gezi protestoları üzerine
"Bu tepkinin nedeni, vahşi neo-liberal ekonomi ile dini-milliyetçi otoriterliğin kaynaştırılması girişimidir. Bu iki sürecin de kurbanları aynıdır: da­yanışma ruhuna ve kültürel hoşgörüye sahip bağımsız sivil toplum anlayışı. Bir ulusun ahlâki sağlığının da bel­kemiğini tam bu ruh oluşturur. Bu protestolar, serbest piyasanın toplumsal özgürlük anlamına gelmediğinin, ancak otoriter politikalarla gayet güzel birarada buluna­bileceğinin canlı kanıtıdır.İşte bu nedenle bu protestolar, dünya çapında kurulu düzeni sarsan aynı küresel galeyanın bir parçasıdır. Öz­gürlüklere ve özgürleşmeye önem veren bütün insanlar Türkiye halkına şöyle seslenmelidir: “Hoşgeldiniz! Artık hepimiz küresel mücadelenin parçalarıyız. İspanya, İs­veç, Yunanistan, Türkiye... Ve ancak birlikte savaşırsak bir şansımız olabilir!”

Dünyadaki İsyanların Anlamı, Slavoj Zizek (Sayfa 2)Dünyadaki İsyanların Anlamı, Slavoj Zizek (Sayfa 2)
Serkan Mutlu, Marx Neden Haklıydı?'ı inceledi.
 28 Nis 11:17 · Kitabı okudu · 28 günde · Beğendi · 10/10 puan

Marx neden haklıydı ?

Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

"İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.

Kitabın başlığı "Devletçilik-Liberalizm Tartışmaları" da olsa aslında tartışılan konu "Batı'nın fikirlerini almalı mıyız-almamalı mıyız" tartışmasıdır. Bahsedilen tartışma ise Şevket Süreyya Aydemir ile Hüseyin Cahit Yalçın arasında dergi yazıları üzerinden ilerleyen 1933-1934 tarihli tartışmadır. Tartışmanın aslen bir Devletçilik-Liberalizm tartışması olmadığını düşünmememin sebebi ise ekonomi, insan hakları gibi konuları gündeme getirmeden sadece "batıdan gelme" konusunda tartışılmasıdır. Bu yıllarda liberal ekonomi teorileri henüz geliştirilmemişti zaten diyecekler için cevabım ise; demek ki bu tartışma zaten "liberalizm" tartışması değildir olacaktır. Tartışmanın son bölümleri ise özellikle Şevket Süreyya tarafından kişisel saldırılara dönüştürülmüş ve fikir münazarasından ziyade "sen onu yaptın, ben bunu yaptım" havasına girmiştir.

Kitap, liberalizm felsefesinin tarihsel gelişiminde rol alan temel şahsiyetleri anlatmaktadır. Her biri hakkında birer makale derlemesidir. Liberal felsefenin sadece ekonomi değil, hukuk, insan hakları, özgürlükler, devletin tanımı ve işlevi gibi konuları da kısa ve öz bir şekilde anlatmıştır. Rahatlıkla tavsiye edilebilir. Kitapta anlatılan kurucuları da ekleyeyim:

-John Stuart Mill
-Adam Smith
-Frédéric Bastiat
-Friedrich A. Hayek
-John Locke
-Ludwig von Mises
-Murray N. Rothbard

Furkan Öztürk, Her Şeyin Bedeli'yi inceledi.
03 Nis 00:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yazarın diğer kitaplarında da olduğu gibi serbest piyasa mekanizmasının nasıl olağanüstü işlendiği anlatılıyor . Farklı örneklerle desteklenen , arz ve talebin gerçekten de tüm sistemi oluşturduğu büyülü mekanizması yazarın tekelinde ele alınmış . Konu itibariyle Stanford Üniversitesindeki bir profesör ve babası çok ünlü bir tenis sporcusu olan, kendi de ileride başarılı büyük bir tenisçi olacak öğrencisi ve yine aynı okulda olan , zeki kız arkadaşı arasında geçen diyaloglarla yazar düşüncelerini aktarmış . Liberal görüşe sahip aynı zaman da bölüm dekanı profesörü, hocaları kafalarında soru işareti dolu iki öğrencisine çeşitli olaylar ve örnekler vesilesiyle sistemi ve oluşumunu anlatıyor . Başlarda merak uyandırıcı ama yazarın diğer romanlarıyla da tekrara düştüğünü hissetmedim değil . Ama bu romanda birazda davranış bilimleri ve kitle psikolojisine kapı aralayan yazar , benim ilgilimi ve sempatimi çekmedi değil . Ekonomi öğrenimi görenlerin arada açıp okuyacağı sürükleyici sayılabilecek , fena olmayan bir kitap .

Fatih Beyazkaya, Bırakınız Yapsınlar Bırakınız Geçsinler'i inceledi.
 01 Nis 07:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ekonomi politikası olarak en iyi uygulamanın Devletin kontrolünde Karma Ekonomi modelinin uygulanması daha yararlı bir durumdur. Ne zamanki Türkiye liberal ve kapitalist ekonomiye geçmeye başladı işte o zaman orta tabaka da yok olma sürecine girdi. Özelleşmeye oldum olası hep karşı olmuşumdur, nitekim okuduğum bu tür kitaplarda bu konuda haklı olduğumu gösterdi. En önemli husus şu ki Devlet kendi üretim kurumlarını ve kar sağyalan işletme, tesis vb kurumlarını sattıkça Anayasa da belirtmiş olduğu Sosyal Devlet ilkesindende uzaklaşıyor. Belli bir zengin kitlesi yaratılırken halk köleleştirildiği gibi kıt imkanlarla geçinmeye zorlanıyor ve refahı artmıyor. Oysa bir avuç zengin ise zenginliklerine zenginlik katıyor. Ben vatan haini olarak sadece pkk yı ve diğer terör gruplarını görmem. Bizi abd mandeterliğine sokanlar ve abd bin global şirketlerini ülkemize davet edenler de haindir. Aynı şekilde Özal zamanında uygulanan öyle aşağılık politkalar var ki Türkiye adeta bugün bağırsak paraziti haline geldiyse bunun başlangıcını sağlayan o ve bu dönemde devleti yönetenlerdir. Devletin ekonomi üzerinde bir kontrolü olmak zorunda aksi halde kişiler zengin olmaya, halk ise fakirleşmeye devam edecek. Mesala özel kurumlar üreticeden bir malı değerinin kat be kat altında alıp, bunu iç piyasaya aldığının 10 katına, dış piyasaya ise yüz katına dahi satabilir. Aradaki bu muazzam fark kişinin cebine girer, üretici ise aza kanaat ettirilir. Örnek Malatyalıyım, kayısı çiftçiden az olduğu zamanlarda max 3 tl e alınır, bol olduğu zaman ise 1 ile 1,5 tl e alınır. İç piyasada kuru kayısının fiyatı 20 tl e satılır ki birçok yerde bu fiyat daha fazla olur, ben ortalama bir fiyat olsun diye belirttim, dışarıya ise şu an İzmir deyim 40 euroya çıkar. Ya arada böyle inanılmaz bir fark vardır. Fisko birlik ya da Çaykur birlik gibi bir Kayısı birlik yoktur. Şayet öyle olsa devlet kendisi çiftçiden onu mağdur etmeyecek bir fiyattan alıp, iç piyasaya daha uygun bir fiyattan verirken, dış piyasaya ise yine pahalıya vererek, kasasına muaazam gelir ekler. Böyleliklede zenginleşen devlet buny halkına yansıtırz. Nasıl mı yansır biz üniveriste mezunlarına niteliklerimize göre istihdam alanları yaratılır, vergiler kaldırılır, maaşlar yükselir vs. Çok komplike ve lehimizde olan uygulamalar yaşanır. Kitap bana özelleşmenin ne kadar kötü bir durum olduğunu diğer kitaplar gibi bir kez daha öğretti...

lady justice, bir alıntı ekledi.
28 Mar 22:57 · Kitabı okudu · 8/10 puan

İngilizlerin ‘rahatlık’ dediği, bitmez tükenmez, sınırsız bir şeydir. Başkaları, sizin rahatlık diye nitelendirdiğiniz şeyin aslında rahatsızlıktan başka bir şey olmadığını kanıtlayabilir size, üstelik bu keşiflerin sonu gelmez. Bundan dolayı,rahatlık ihtiyacı, aslında doğrudan içinizden gelen, kendinizden kaynaklanan bir ihtiyaç değildir aslında; onu size, varlığından kazanç sağlamayı umanlar gösterir. Liberal ekonomi toplumun refahıyla ilgili hiçbir şey söylemez.” “Philossophy of Right” Hegel.

Kütüphanedeki Beden, Iain Bamforth (Sayfa 25 - Agora)Kütüphanedeki Beden, Iain Bamforth (Sayfa 25 - Agora)
Furkan Öztürk, Görünmez Kalp'ı inceledi.
23 Oca 16:56 · Kitabı okudu · 5/10 puan

Kısa bir inceleme yapacak olursak ; Kitabın anafikri serbest piyasa ekonomilerine devlet müdahalesinin niyetlenilmemiş sonuçlarının olabileceğini , kahramanın tam anlamıyla liberal oluşu ve gelişen olaylar karşısında tutumları günümüzün rasyonel insanını yansıtmıştır .
Çevirisini yapan Mustafa hocamın kendisi de bir ekonomist olduğundan gayet anlaşılır , basite indirgenmiş bir ekonomi dersi niteliğindedir .

Ayşegül tatilde, bir alıntı ekledi.
12 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

24 Ocak 1980 Kararları'nı geçmişte uygulanan diğer istikrar tedbirlerinden yegane farkı, kısa vadeli gayelerin ötesinde uzun vadeli hedefleri olmasıdır. Yani 24 Ocak 1980 Kararları Cumhuriyet'in kurtuluşundan beri 57 yıldır sürdürülen ve doğru kabul edilen iktisat politikalarının reddi olup, neoliberal dönüşüm programıdır. Bu yönüyle Osmanlı Türkiyesi'nin 1838-1914 yılları arasında 76 yıl süreyle uyguladığı liberal ekonomi politikasıyla benzerlik taşımaktadır. 24 Ocak Kararları'yla ekonominin kurumsal yapısında ve geleneksel sanayileşme stratejisinde değişiklikler amaçlanmıştı.

Küresel Ekonomik Kriz ve Yeni Dünya Düzeni, Ramazan Kurtoğlu (Sayfa 76)Küresel Ekonomik Kriz ve Yeni Dünya Düzeni, Ramazan Kurtoğlu (Sayfa 76)