• "Kendime Yazılar" isimli bloğuyla tanıdığım sevgili Mahfi Eğilmez'in Değişim Sürecinde Türkiye'sini okumak benim için zevkti. Kendisinin güncel olarak paylaştığı yazılarındaki samimi ve objektif hali kesinlikle kitap için de geçerli.
    Genelce bahsedersem, Mahfi Eğilmez bu kitabında geri dönüşlerle Osmanlı'yı da kapsayacak bi' biçimde Türkiye ekonomi sisteminin dününü, bugününü ve geleceğini inceliyor. Kitap altı bölümde oluşturulmuş.

    •Birinci bölümde "Değişim"in açıklanmasında ve anlatılmasında temel olan bazı kavramların, (paradigma, dönüşüm vb.)tanımları yapılmış.
    •İkinci bölümde, "Yirminci Yüzyılın Öncesi ve Sonrası" ele alınmış. Bu ele alış, sanayi kapitalizminin yükselişi ve gerçekleşen savaşlar(Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk Savaş) bağlamında açıklanmış.

    •Üçüncü bölüm benim en etkilendiğim bölümlerden biriydi. Bu bölümde yazar, "Yirmi Birinci Yüzyılın Getirdikleri"ni anlatmış. Bu anlatımsa paradigma değişimi, ekonomik yapı, siyasal yapı, yeni dünya, eski dünyaya dönüş gibi konularla açıklanmış. Bu ayrıntılı bölümü genellemeyle açıklamam pek çok ayrıntıyı yok edecek olsa da özetleyecek olursam, bu bölümde, gelişen teknolojiyle dönüşen sistem ve bu sistemin makro boyutta dünyada, ülkeler arasında yarattığı sıcak-soğuk ilişkiler, buna bağlı olarak gerçekleşen ekonomik, siyasi yapı anlatılmış. Mikro boyutta ise yirmi birinci yüzyılda Türkiye'nin nasıl bi' dönüşüm, değişim seyri yaşadığı anlatılmış.

    •Dördüncü bölümde Mahfi Eğilmez, Türkiye ekonomisini "Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne" dek ayrıntılı bi' şekilde ele almış. Anlatımında özellikle üzerinde durduğu iki nokta, Osmanlı'nın Cumhuriyet hakimiyetine geçtiğinde nasıl bir durumda
    (sosyal, ekeonomik) olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hakimiyeti sağlandıktan sonra atılan adımlar.
    Bu adımlar gerek Atatürk'ün yapmış olduğu çeşitli alanlardaki reformlar, gerek küreselleşme adına atılan liberal adımlar, bir takım "uyumsal" zorunluluklar ve Türkiye'nin kendi ekonomik yolunu çizmesi bağlamında attığı müdahaleci, serbest politikaları kapsayacak şekilde açıklanmış.

    •Beşinci bölümde, "Türkiye'deki Değişimin Sosyo-Ekonomik Analizi" yapılmış. Bu analizin zaman içerisinde siyasi, ekonomik yönlerden dünyayla nasıl şekillendiği, insanların algılarının ne yönde nasıl ilerlediğinden bahsedilmiş. Özellikle eğitim, hukuk, ifade özgürlüğü gibi pek çok sosyolojik paradigmayla birlikte ele alınmış bu durum. Eğilmez'in temel sorunlar olarak gördüğü eğitimdeki hatalar ve Türkiye'de süregiden "ahbap-çavuş ilişkisi"nin işlerliği gibi problemlerin gelişim önünde nasıl engeller yarattığı net bi' şekilde anlatılmış.

    •Altıncı bölüm ise "Geleceğe Bakış"tan oluşuyor. Yazar bu bakışı ise değer yargılarına göre değil "Dünyanın Geleceği"ne bakarak "Türkiye'nin Geleceği"ni açıklamış. Dünyada yaşanan hızlı teknolojik gelişme, endüstriyel dönüşüm, Türkiye'nin nerede olduğu, nasıl ilerlemesi gerektiği ve ne yapması gerektiği bağlamında anlatılmış.
    Yazılan bu son bölüm aslında "yaşanan ne", "yaşanması gereken ne", "yaşanması gerekene ulaşmak için yapılması gerekenler ne" şeklinde son derece analitik bi' şekilde sonlanıyor.(uyum-teknoloji-eğitim)

    Değişim Sürecinde Türkiye, Mahfi Eğilmez'in diline aşina olan ya da olmayan herkesin rahatlıkla okuyabileceği bi' kitap. Kitap sadece bi' ekonomi kitabı olarak değerlendirilmemeli Yazar Türkiye'deki değişim sürecini çok yönlü bi' biçimde(başta ekonomik olmak üzere, sosyolojik, hukuki, eğitsel) ele almış. Bu açıdan kitabı Türkiye, dünya ve "değişim içindeki dünyanın neresindeyiz" üzerine canlı bi' kitap okumak isteyenlere rahatlıkla tavsiye ederim...
  • Bu sıra kiminle karşılaşsak, sorular "Bakan toto" üzerine. Evet, isimler önemli ve merak uyandırıyor. Ancak bu mesainin yarısı yeni sisteme ve işleyişine ayrılsa emin olun ülke bambaşka bir noktaya ulaşacak. (Yine de onların merakını giderelim. Kabineye 3-4 milletvekilinin bakan olarak girmesi kuvvetle muhtemel!) Neyse...
    Yeni sistem demişken... Sadece isimlerin ve kurumların değil, zihniyetin ve iş yapma biçiminin de değişiminden söz ediyoruz. Madalyonun kamu tarafı kadar özel sektör tarafı da bundan etkilenecek. Örnek mi istersiniz? Öncelikli konulardan biri "piyasa ve bilgi şeffaflığı!" Ne demek istediğimizi biraz açalım. 24 Haziran seçimlerinin sonuçlanmasından ve seçim sonuçlarına dair spekülasyonların kesilmesinden sonra döviz kurlarında belirgin bir düşüş başlamıştı. Derken bir görünmez el devreye girdi ve kurlar yine yukarı yönlü hareketlendi. Bu artışı destekleyen dış kaynaklı bir gelişme yoktu. Ama kur atağı içeride pişirilip, dışarıdan dayatılıyordu.
    Mesele şu: Türkiye liberal piyasa şartlarına bağlı, dışa açık bir ekonomi. Haliyle dış âlemle sürekli iletişim içinde. Buraya kadar her şey olağan. Olağandışı olan husus, "Bizimkilerin (!) sübjektif değerlendirmelerinin, duyuma dayalı yorumlarının yurtdışına teyitli (!) bilgi veya risk faktörü olarak taşınması!"
    Nitekim 24 Haziran'ın ardından Türkiye için finansal piyasalarda "pozitif ralli" olarak tanımlanan olumlu hava başlayacakken, İstanbul'daki analistler Londra ve New York'a bambaşka şeyler söylediler. "Bağımsız kurullar kalmayacak", "Kararnamelerle her an her şey yapılabilecek" tarzı cümleler kuruldu. Doğru bilmedikleri pek çok konuyu, "risk faktörü" gibi gösterdiler. Türkiye ekonomisi de hak ettiği notu alamadı. Yönetilebilir riskler, "çıkmaz" biçiminde sunulduğu için bu ortamda olumsuzluk satın alınıyor, olumlu gelişmeler ise "Hele biraz bekleyelim" diye öteleniyor.
    Negatif algıyı hatta olguyu değiştirmek için atılacak adımlar belli:
    1- Yeni ekonomik kadrolar ve yenilikçi ekonomik program.
    2- Türkiye ile ilgili bilgi verenlerin özel sektörde olsalar dahi sorumluluk altına girmesi.
    3- Kurumlar ve kurallar ekonomisinin yeniden inşası ve güven ilişkisinin pekiştirilmesi.
    4- Büyümeye duyarlı ekonomik politikaların sürdürülebilir kılınması.
    5- Tek haneli enflasyonun önünde engel oluşturan yönetilebilir fiyatlarla ilgili bir mekanizma kurulması, işlenmemiş gıda ve hizmetler sektörlerindeki fiyat katılıklarına piyasa dostu çözümler bulunması.
    Ve son husus... Önümüzdeki dönem, çok çalışılan, az konuşulan bir dönem olmak zorunda. Yeni hükümetin ilk işi, tebrikleri ve ziyaretleri kabul olmamalı. Tabii ki herkes, asli işine odaklanmalı ve kendi alanı dışındaki hassas başlıklarda demeç ekonomisinin parçasına dönüşmemeli. Kimin, hangi noktada, ne kapsamda ve hangi dönemde bilgi veya beyanat vereceği de net esaslara bağlanmalı. Ekonomide, karar vericilerin kredibilitesi yeniden tesis edildi mi, pek çok riskin bertaraf edileceğini bugünden ilan edebiliriz.
  • * Kitap "The Essential Hayek" adıyla 2014'te ilk baskısını yapmış ve Türkçe'ye 2017'de kazandırılmıştır.

    * Friedrich August von Hayek (1899-1992), Avusturyalı olup Avusturya ekolüne bağlı liberal iktisat teorisyenidir.

    * Kitabın yazarı Boudreaux, George Mason Üniversitesinde iktisat profesörü olan Amerikalı bir liberal düşünürdür.

    * Kitap ismiyle hayranlık uyandıracak derece uyumlu olarak, yeni başlayanlar için yazılmıştır. Friedrich A. Hayek'in iktisadi ve siyasal düşüncelerinden on tane söz alınmış ve on başlık altında çok basitçe anlatılmıştır. Örneklendirme yapılarak teorik sözlerin günlük pratiğe indirgenmesi de çok yerindedir.

    * Hem Hayek'in fikirlerini öğrenmek isteyenler hem de, ekonomi terimleri de dahil olarak, liberal ekonominin savunduğu fikirleri anlamak isteyenler için rahatlıkla okunabilecek bir kitaptır.
  • "1950'lerden itibaren Müslümanlar iktidara gelebilirlerse İslam'ında iktidara geleceğini düşündüler. Ancak sistem içinde yükseldikçe İslami ilkeler düşüyor, en tepelere varıldığında İslam'i ilkelerden hiç bir şey kalmıyor, Müslüman politikacı Ulus Devlet ve Liberal ekonomi ile tam uyumlu hale geliyordu. İslam Müslüman politikacı ile gelmedi.(..)

    İslam, Müslüman siyasi için asansör işlevini gördü. Tepeye çıkılana kadar ihtiyaç duyulan. "
  • Soljenitsin’in yaklaşık bir ay önce başka bir eserini (İvan Denisoviç'in Bir Günü) okumuştum. Kalemi ve gözlemlerini çok güçlü bulmuştum. Ardından bir kitabını daha okumak ve yazarı biraz daha derinden tanımak istedim. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyan bir arkadaşımın okuma listesinde ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’u gördüğümde merak ederek ilk müsait zamanımda nadirkitap.com’dan sipariş verdim. Siparişim elime gelir gelmez okumaya başladım. Zaten eser kısacık bir veya iki gün içerisinde bitiyor. Soljenitsin’in nadirkitap.com aracılığıyla elde ettiğim bu eseri üzülerek söylüyorum ki kitap satan diğer sitelerde ise bulunmuyor. Benim elimdeki baskı 1992 yılında yapılmış.

    Soljenitsin bu eserinde yıkılmakta olan SSCB’nin ardından, kurulması gereken/yapılması gerekenleri kendince açıklamış. Rusya tarihine ve Sovyetler Birliği tarihine de atıflar yaparak anlatmak istediklerini güçlendirmiş. Zaten kendisi de Sovyetler Birliği’nin vahşi rejiminden çok çekmiş hatta ülkesinden sürgüne dahi yollanmıştır. Kendisinin yaşadıkları, ‘Rusya Nasıl Kurtulur?’ isimli eserinde açıkça anlatılmasa bile yeni kurulacak düzenin neler yapmaması gerektiğini anlatmaktadır. Soljenitsin benim anladığım kadarıyla liberal muhafazakarlık çizgisinde bir yazar. Ayrıca devlet kontrolü altındaki bir serbest piyasa ekonomisini savunuyor. Buradan sonra yazacağım cümleler kitabın tamamen içeriği hakkında olacak hatta deyim yerindeyse kısa bir özeti olacaktır.

    Soljenitsin, SSCB’nin dağılmasının ardından yapılması gerekenleri ‘İvedilikle Yapılacaklar’ ve ‘Uzun Vadede Yapılacaklar’ olarak ikiye ayırmaktadır. Öncelikle ivedilikle yapılması gerekenlerden bahseden yazar, SSCB’den kopmak isteyen ulusların kopmasında bir sakınca duymadığını belirtmektedir. Bölünmez birlik fikrini sağlıklı bulmayan Soljenitsin kanlı mücadeleler ile bu halkları Rusya’ya bağlı tutmanın doğru olmayacağını savunmuştur. Orta Asya, Rusya’nın sırtında bir kamburdur ve bu kambur Rusya’dan ayrılmak istiyorsa durdurulmamalıdır. Ayrıca ona göre gün övünme günü ya da pençelerin diğer ülkeler uzatılma günü değil; ulusun hastalıklarının tespit edilmesi ve gereken tedavilerin uygulanması günüdür. Ayrılacak ülkelerin ayrılmasının ardından Rusya içindeki azınlıkları, özerk bölgeleri veya özerk devletleri saymazsak elimizde Rusya, Ukrayna ve Belarus kalacaktır. Bu ülkeler Soljenitsin’e göre Rus’tur veya Rus’un bir başka koludur. Rusya-Ukrayna ve Belarus Birliği (tabii kullanılan isim bu değil) birbirlerinin kültürlerine saygı göstermeli ve Rus üst kültürü alt kültürleri asimile etmemelidir. Soljenitsin, SSCB döneminde yok olmanın eşiğine gelen küçük halkların ihya edilmesi gerektiğini ve Rusya’dan ayrılmak istemeyen bu küçük halkların SSCB döneminin aksine öldürülmemesi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca Sovyeteler Birliği, birlik içerisindeki ülkelerin sınırlarını çizerken çok savruk davranmıştır. Bu yüzden SSCB’nin çözülme sürecinde uzmanlardan yardım alınmalı ve gerekirse de halk oylamasına başvurulmalıdır.

    Kuzey Kore, Angola, Etiyopya ve Küba’daki rejimlere yapılan destek aşırı maliyetlidir. Bu destekler ivedilikle çekilmelidir. Hiç kullanılmamak için üretilen silahlar ve ABD’yle okyanuslarda rekabet etmek için denize indirilen donanma ekonomi için çok maliyetlidir. Bu maliyetlerin azaltılması gerekir. Avrupa’daki ‘Sosyalist Kamp’a harcanan hammaddeler ve diğer kaynaklar, güncel kurla geri alınmalıdır. Ülke içerisindeki gereksiz bakanlıklar ve kurulların lağvedilmesiyle ülke üzerinden büyük bir yük kalkacaktır. KGB işlevini kaybetmiştir ve reform edilmesine olanak yoktur. Bu yüzden yozlaşmış KGB’den de kurtulunması gerekmektedir.

    Toprak işlenmeli, çiftçiye girişim hürriyeti ve özel mülkiyet hakkı sağlanmalıdır. Ayrıca çiftçiye erişilebilir ulaşım olanakları, inşaat malzemeleri, makineler ve serbest pazar sağlanmalıdır. Toprak satışları kolaylaştırılmalıdır. Vergilerin taksitlendirilmesi kolaylaştırılmalıdır. Tüm bunlara ek olarak çok geniş toprak sahibi kesimlerin ortaya çıkmaması için gereken önlemler ivedilikle alınmalıdır.

    Kişi dediğimiz şey kurulan bir şeydir ve özel mülkiyet olmaksızın kurulamaz. Kişi olmaksızın da hukuk devleti oluşturulamaz. Şahsi girişim ve küçük işletmeler korunmalı ancak tekelleşmenin de önüne geçilmelidir. Yabancı yatırımcıya devlet kontrolü altında izin verilmeli, Rusya’nın sömürge durumuna düşmesine engel olunmalıdır. Özel ticarete, serbest piyasa ekonomisine, şahsi teşebbüse büyük saygı ve önem gösterilmelidir.

    Taşra çok önemlidir ve ülkenin gelişmesinde kritik rol oynar. Özyönetim güçlendirilmelidir. Şişmiş nüfuslu büyük şehirler ülke için birer urdur. Ülkenin bölgelerine göre yeni şehirler kurulmalıdır. Bu kurulan yeni şehirler taşra ile birlikte hareket etmeli ve iki tarafın da çıkarlarına saygı gösterilmelidir.

    Rusya’da çocuk ölüm oranı çok fazlayken, doğum oranı azdır. Anaokulları ve çocuk parklarının halleri ise içler acısıdır. Aileyi kurtarmak gerekmektedir. Kadınlara, çocuklarını yetiştirebilmesi imkanı sağlanmalıdır. Rusya’daki birçok okul rezil haldedir. Ateist öğretiler ve ideolojik zırvalıklarla öğrencilerin beyni yıkanmaktadır. Okullar ve öğretmen okulları hızla reforme edilmelidir. Devletin belirlediği programın fazla dışına çıkmamak koşulu ile özel okulların açılmasında bir mahsur bulunmamaktadır. Spor asla devlet tarafından sübvanse edilmemeli ancak kütüphaneler, müzeler gibi kurumlar devletten destek görmelidir.

    Demokrasinin aksaklıklarının farkında olunmalı ve bu aksaklıkların giderilmesine çalışılmalıdır. İnsan kişiliğine ve hukuk devletine saygı ön planda olmalıdır. Yerel özyönetimlere daha fazla hak verilmeli ve daha özerk yapıya sahip olmalıdırlar. Halk meclisleri kurulmalı ve yerel sorunlara ağırlık verilmelidir.

    Özet olarak Soljenitsin’in fikirleri bu yönde. Kitap daha fazla detayı ile daha birçok fikir bulunmakta. Demokrasi ile ilgili uzun uzun konuştuğu bir bölüm de bulunuyor. SSCB yönetimini görmüş bir yazarın, Rusya’nın geleceği için tavsiyelerini okumak isteyen her okura tavsiye edebileceğim bir eser olmuş. İyi okumalar dilerim.
  • "Bu tepkinin nedeni, vahşi neo-liberal ekonomi ile dini-milliyetçi otoriterliğin kaynaştırılması girişimidir. Bu iki sürecin de kurbanları aynıdır: da­yanışma ruhuna ve kültürel hoşgörüye sahip bağımsız sivil toplum anlayışı. Bir ulusun ahlâki sağlığının da bel­kemiğini tam bu ruh oluşturur. Bu protestolar, serbest piyasanın toplumsal özgürlük anlamına gelmediğinin, ancak otoriter politikalarla gayet güzel birarada buluna­bileceğinin canlı kanıtıdır.İşte bu nedenle bu protestolar, dünya çapında kurulu düzeni sarsan aynı küresel galeyanın bir parçasıdır. Öz­gürlüklere ve özgürleşmeye önem veren bütün insanlar Türkiye halkına şöyle seslenmelidir: “Hoşgeldiniz! Artık hepimiz küresel mücadelenin parçalarıyız. İspanya, İs­veç, Yunanistan, Türkiye... Ve ancak birlikte savaşırsak bir şansımız olabilir!”
  • Marx neden haklıydı ?

    Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

    Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

    Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

    "İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
    tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
    bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
    Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

    Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
    bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

    Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



    Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

    1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

    2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

    3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

    4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

    5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

    6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

    7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

    8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

    9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

    10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.