• “Buradaki insanlar bir garip” dedi Arren. “Her şeyde böyle; aradaki farkı anlayamıyorlar. Dün gece aralarından birinin başkanlarına söylediği gibi: ‘Gerçek gök mavisini mavi çamurdan ayıramazsınız...’ Kötü zamanlardan dert yanıyorlar ama kötü zamanların ne zaman başladığını bilmiyorlar; işlerin kötüleştiğini söylüyorlar ama iyileştirmeye çalışmıyorlar; bir zanaatçı ile ile sihirbaz arasındaki, zanaat ile büyü sanatı arasındaki farkı bile bilmiyorlar. Sanki kafalarında kesin olan hiçbir yol, hiçbir ayrım, hiçbir renk yok. Onlara herşey aynı geliyor; her şey gri.” ...“Onlarda eksik olan ne?” Arren hiç duraksamadan, “Yaşama sevinci,” dedi
  • Serinin bu kitabı çok iyidi, en azından bir iki şey dışında; çünkü Sydney, birçok olayla baş ederken bize de heyecanla okumak kalıyordu. Kitapta ne arasan vardı: Syndey, bir taraftan genç ve güçlü cadıları avlayan bir cadıya karşı savunma oluştururken bir taraftan da onun peşine düşüyor, diğer taraftan da Simyacıların ondan sakladığı gerçekleri öğrenmek pahasına tehlikeli planlar yapıyor, başka bir taraftan da Adrian'la arasındaki duygular konusunda uğraşveriyor.
    Kısacası Sydney kendisini fazlasıyla aşıyor.

    Bu kitap da, ilk iki kitapta uzak durduğu her şeyle tamamen iç içe geçmiş bir Sydney görüyoruz. Ve yine diğer kitaplara nazaran daha olaylı bir kitaptı ve bu, çok hoşuma gitti. Açıkcası bi' ara Jill konusunun geri plana atıldığını düşündüm, ki hâlâ öyle sayılır ama yazar, bir yerden olayları bağlamayı amaçlamış ve bu konuda bize ufak bir ipuçu verdi neyse ki. Yazar, ikili ilişkiler konusunu bu derece neden karmaşıklaştırmış anlamadım. Rahatsız ediciydi. Aslında seri güzel, çok sevdim ama alt yapı biraz daha iyi olabilirdi. Bazı şeyler fazla bariz ve ben, biraz şaşırmak isterdim. Ama yine de güzel bir kitaptı.
    Kolay okunan, akıcı bir kitap.
  • HENRY İLE JUNE GÜNCE ( 1931 - 1932 )
    Yazar: Anais Nin
    Çeviren: NEDRET TANYOLAÇ ÖZTOKAT
    Yayınevi: CAN YAYINLARI
    Sayfa: 216 sayfa
    Basım Tarihi: 1. Baskı 1993

    Neuilly’de doğmuş, Brüksel, Arcachom ve Barselona’da büyümüş olan olan Anais Nin, on bir yaşında, Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken Fransa’da geçen çocukluğunu ve ünlü bir piyanist, yetenekli bir besteci olan İspanyol asıllı babasını geride bırakarak annesiyle Avrupa’dan ayrılmıştır. Yaşamı daha en baştan kozmopolit bir çizgi izliyordu… 1929 yılında, yirmi altı yaşındayken ailesiyle Seine nehrine bakan sakin bir kasaba olan Louveciennes’e yerleşti. Güzel sanatlara meraklı bir bankacıyla evlendi. Bir bölümü Madame fu . Barry’nin topraklarında bulunan evine özgü, sevimli sicak,şaşırtıcı, özellikle de dost ağırlamaya uygun görünümü göz önüne alarak seçti. On bir penceresi olan evininin sarmaşıklarla kaplı cephesi, arkasında da sık ağaçlar ve otların büründüğü gizli bahçesi uzanıyordu…

    İki yıl sonra Anais Nin, kırk beş yaşında ölen D.H Lawrence’le ilgili incelemesinin bitirir; Rimbaud ve Andre Breton etkileri taşıyan ilk şiirsel anlatısı House Of Incest’i ( Ensest Evi) yazmaya başlar. Yaşamını bir olay alt üst edecektir; Henry Miller’le karşılaşması. Anais Nin 1932’den 1934’e dek uzanan bir dönemi kapsayan Günce’sinin en güzel sayfalarını Miller’e adayacaktır.

    Gündüzleri Anais Nin’in işleriyle ilgilenen, geceleri de bohem yaşamı süren genç avukat Richard Osborn, bir gün, Bookly’den gelen yarı gezgin, yarı serseri, yarı yarı ya da açlıktan ölen bir yazarı, Henry Miller’i ağırlar evinde. Miller Anais için bildik bir addır; Bunuel’in L’ Age d’Or’u ( Altın Çağ ) üzerine yazdığı Nin yeni okumuş ve ‘’ olağanüstü etkili ‘’ bulmuştur. Öte yandan, Miller’in elinde Anais’in Lawrence’le ilgili elyazması vardır. ‘’ Böylesine etkileyici, bir o kadar da incelikle dile getirilmiş gerçekleri okumamıştım hiç ‘’ der. Anais, Günce’sinde, şöyle yazar : ‘’ Böylece incelik şiddetle karşılaşacak ve birbirlerine meydan okuyacaktır. ‘’

    Böylece Osborn, ikisini bir araya getirir. Her zaman olduğu gibi Miller, bir yemek uğruna, bir gece Louveciennes’e giden Osborn’un peşine takılır. Ancak yemeğin lezzetinde, evin güzelliğini ya da odun ateşinin Sıçaklığından çok, ince, zeki canlı, yaşama sanatını bilen ve lüks içindeki evsahibesi, Miller’in ilgisini çeker. Daha sonra 1977’nin Ocak ayında Los Angeles’te ölen bu dostunun ardından Miller şunları demiştir: ‘ Yaşamım boyunca tüm kadınların narasında, güzellik ve kadınsı çekicilik yönünden Anais’e erişen çok azdır. O, hem baştan çıkarıcı, hem aristokrattı; hem yardıma gerek duyanlara güvenlik bir sığınak olurdu, hem de kendini insanlardan son derece sakınan bir kişiydi. ‘’

    Anais Nin, kendisini de belirttiği gibi, ‘’ Henry’nin her derdine koşan dostu ‘’ olur. Ona çömertçe, dostça ve incelikle yardım eder, onu dinler, ona güç verir; o sıralarda yazmakta olduğu Yengeç Dönencesi’yle olduğu kadar mide ağrılarıyla da ilgili öğütler verir ona… Yazarın, sonunda yerleştiği Clichy’deki daireyi döşer, lamba, daktilo, kitaplar, gramafon, bisiklet, v.b. alır ona. Geceleri ikisi gizemli, karanlık bir Paris’i fethetmeye çıkarlar. 1923 yılında, yirmi yaşındayken evlendiği kocasının, kendisinin ve ailesinin kibar, şık, yüksek sosyete yaşamı üzerine kurulu dünyasından, Miller’in barlar, gece kulüpleri, sokak şenliklerinden oluşan gece dünyasına atlar. Kentin kötü şöhretli sokaklarını ev meyhanelerinin üstüne sabahın ilk saatlerinde çöken önlüğünü tanımaya başlar…

    Kentin aşağı mahalleleri olarak gördüğü bu yerlere yolculuk nedendi? Bir baba arayışıyla savaşmak için, diye açıklamaya çalışıyor Anais Nin görüştüğü Dr. Allendy. Babası kim mi? Çekici, ancak uçarı, acımasız sadist bir adam. ( Anais ve iki erkek kardeşini kırbaçlarmış. Anais bir gün onun bir kediyi sopayla döverek öldürdüğünü görmüş) Yine de onu tutkuyla sevmekte ve ondan ayrılmış olmaktan hep acı duymaktadir. Öte yandan içinde yetiştiği sıkı ve katı ilkeleri olan Katoliklikten de kurtulmak istemektedir.Kendisinden daha yaşlı ve babası gibi açık mavi ve buz gibi donuk gözleri olan Miller, Nin’i bu duygudan kurtaracak, kendini aşmasını sağlayacak ve onu kendine getirecektir. Ancak Miller’den, hatta psikanaliz seanslarından ya da sonradan tanıştığı tüm insanlardan çok, ona kendini tanımasında yardım eden, kendi kendini ona güç veren, kabullenmesi, yaşaması ve yaşamını sürdürmesi için Günce’yi kaleme alması olmuştur. Babasından kopmakla derinden yaralanan Nin, on bir yaşındayken ona uzun bir mektup yazmaya karar verir. Bu mektubu hiç göndermeyecektir, ancak hiç bitmeyecekmiş gibi yazmayı sürdürür. Bu mektup, önce Fransızca, sonra İngilizce yazdığı Günce’sini oluşturacaktır: ON BEŞ BİN SAYFALIK bir anıt ve eylemden çok, düşünceye yönelik olmasını istediği yaşamnı yansıtan Günce’sinin, uzun uzun betimlediği insanların özel yaşamlarına – hukuksal açıdan saygı duyarak, ancak bazı bölümlerini yayımlar…

    Birçok kişi Nin’i bu günceden ayırmak isteyecektir, tıpkı bir zamanlar babasından ayırdıkları gibi. Ancak bir uyuşturucu, bir büyü bir yaşam kimliğine dönüşmüş olan güncesinin, güven veren, sessiz, avutucu içtenliğinden kimse ayıramayacaktır onu. Böylesine büyük bir işe kalkışmasaydı kim bilir ne çok roman yazacaktı? Miller’in deyişiyle onun ‘’ bitmeyen senfoni’si bugün karşımıza eşi olmayan modern bir yapıt, Nin’in başyapıtı olarak çıkıyor.

    Ünlü çağdaşların anlatması için bir çizgi, bir satır yetiyor. Henry Miller’in ‘’ düzensiz yaşamını, merakını ,canlılığını, ahlak tanımazlığını, duygusallığını, kötü şakalarını… gözlemler. Antonin Artaud’nun ‘’ bitkinlikten mavi, acıdan kararmışalmış gözlerini… , Zadkine’in ‘’ çabuk, canlı hareketlerini, alaycı ve yergici yüz ifadesini ve kırmızı gözlerini… ‘’ güncesine alır.

    Anais Nin’in Günce’sinde her şeyi titizlikle yazmış, bilinçle, dürüstlükle, açıklıkla ve alışılmışın dışında bir bellek, keskin bir algılama, neredeyse kahince bir derinlik ve kavrayışla gözlemlemiş, betimlemiş, incelemiştir.
  • Bir büyük sır söyleyeceğim sana zaman sensin 
    Kadındır zaman sevilmek özlemi duyar 
    Aşıklar eteğinde otursun ister 
    Bozulacak bir entaridir zaman 
    Perçemdir sonsuz 
    Taranmış 
    Bir aynadır buğulanan buğuları dağılan 
    soluklarla 
    Zaman sensin uyuyan uyandığım şafakta 
    Sensin bıçak gibi geçen boynumu 
    Geçmek bilmeyen zamanın işkencesi oy 
    Mavi damarlardaki kan gibi durmuş zamanın 
    işkencesi oy 
    Hep doyumsuz arzudan daha da beterdir bu 
    Daha da beterdir bu 
    Sen odada yürürken gözlerin susuzluğundan 
    Korkarım hep bozulur diye büyü 
    Daha da beterdir bu senle yabancılaşmaktan 
    Başın 
    Kaçak dışarda ve yüreğin başka bir çağda oluşu 
    Sözcükler ne ağır Tanrım anlatırken bunları 
    Arzunun ötesinde erişilmez yerlerde bugün aşkım 
    Sen şakağımda vuran duvar saatisin 
    Sen solumazsan eğer ben boğulurum 
    Duraksar ve tenime konar adımın 

    Bir büyük sır söyleyeceğim sana
    Dudağımdaki 
    Her söz dilenen bir yoksulluktur 
    Bir yoksulluktur ellerin için bakışında kararan 
    bir şeydir 
    Bundandır sana sık sık seni seviyorum demem 
    Boynuna takacağın bir tümcenin saydam 
    kristalinden yoksunum 
    Şu sıradan sözlerimi hor görme
    Onlar sade bir sudur ateşte o sevimsiz gürültüleri yapan 

    Bir büyük sır söyleceğim sana beceremem ben 
    Sana benzer zamandan sözetmeyi 
    Senden sözetmeyi beceremem ben 
    İnsanlar vardır hani istasyonlarda 
    El sallayan tren kalktıktan sonra 
    Yani ağırlığıyla göz yaşlarının 
    Kolları yana düşer onlara benzerim ben. 
    Bir büyük sır söyleyeceğim sana korkuyorum 
    senden 
    Korkuyorum ikindilerde seni pencerelere götüren şeyden 
    Korkuyorum davranışlarından söylenmedik 
    sözcüklerden 
    Hızlı ve usul geçen zamandan korkuyorum 
    senden 
    Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört 
    Ölmek sevmekten daha kolaydır 
    Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem 
    Sevgilim.

    
  • Kadınlar ki alınlarımızda
    doğuyu mavi bir nokta
    ve yazgıları çok uzakta
    bir nehir yoluna
    karışırlar
    ölümleri duvaktan beyaz
    ve ahlat, Erciş, adil cevaz
    üzerinde geçen bir kederle
    yarışırlar
    ve birer yazmadan ibarettirler
    sevdalarımızda
  • Prens Vhalla’ya döndü. “Kendini savunmak için bir şey söyleyecek misin?”
    Vhalla prensin derin, mavi gözlerine baktı ve sorusunu düşündü. Grun’ın tekmelediği, Fare ve Benli’nin tekmelediği böğrü acıyordu. Yumruğunu sıktı ve büyü Kanalını kapattı; aynı zamanda savaşmayı da bırakmıştı.
    “Hayır.”
    “Hayır mı?” Prens şaşırmıştı.
    “İmparatorluk’un,” Vhalla dönüp askerlere baktı, “insanların gerçeği umursamadığını öğrendim.”
    Elise Kova
    Sayfa 143 - Yabancı Yayınları
  • İzmir'de simite gevrek derler.
    Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda.
    Böyle mavi,
    Böyle yeşil, böyle sarı değil.
    Kara, kapkara büyü.
    Didem Madak
    Sayfa 32 - Metis Yayıncılık