• Târihî romanlara öteden beri ilgim var, bir de Solmaz Kâmuran’ın akıcı üslûbu olunca bu romanı okumak müthiş bir keyif oldu. İbrahim Müteferrika’nın hayatı, uzun yıllar özenle emek harcayan mahâretli yazarımız tarafından mükemmel şekilde anlatılıyor.

    Yazarın dediği gibi: “Türkiye'de roman okumak o kadar da bilinen bir şey değil. Okuyucu her şeyi gerçekmiş gibi algılıyor.” Algılanmayacak gibi de değil ama… Hem de yazarın “Öte yandan tarihçiler de çok hassas, hemen itirazlar geliyor. Ben de, öyle bir kurgu yapayım ki bunun roman olduğunu daima hatırlatayım; hatta kitabın sonunda bunu özellikle vurgulayayım istedim.” demesine rağmen; romanın ekseni zaten gerçek, kurgu da mükemmel olunca gene de unutuyorsunuz roman okuduğunuzu, bir de roman olduğunu daima hatırlatmasaydı yazarımız ne olurdu kim bilir…

    Ayrıca hakîkî bildiğimiz hayâl, rüyâ sandığımız da gerçek olamaz mı? Hayâli, gerçeği kim bilebilir?

    “Ben tarihçi değilim, gerçek olaylardan yola çıkarak târihî bir kişiliğin hayatını kurguladım.” diyor ya bakın bunu ne güzel yapmış ki romanın merkezi sorulsa, budur derim:

    “O akşam eve gittiğimde sessiz odamda, kandilin ölgün ışığında saatlerce oturup matbaanın benim için neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm, sadece kitap basmak için miydi bunca gayretim, bu kadar zamandır gerçekten de herkesin okuyup bilgilenmesi için mi tutuşmuştum acaba…

    Neydim ben, insanları düzeltmek üzere dünyaya gelmiş bir ahir zaman peygamberi mi, ilahî bilgilerini paylaşmak için kendini yollara vurmuş meczup bir keşiş mi, yoksa bilginin ışığının barış ve mutluluk getireceğine yürekten inanan bir budala mı? Hayatımı niçin kitapların nuruyla aydınlatmayı seçmiştim ve neden bu nuru herkesin fark etmesi için çırpınıyordum.

    Galiba insanları sandığımdan daha fazla seviyordum, onların iktidar sahiplerinin ya da iktidar peşindekilerin hırslarına kurban olmaları korkunçtu. İnsan, barış ve huzura uzanan geleceğe ancak âlimlerin ve ilmin rehberliğinde ulaşabilirdi. Geçmişi öğrenmek ve doğru tahlil edebilmek o güvenli geleceğe uzanan en emin yoldu. Tarih, coğrafya, felsefe, hendese, astronomi ve halka yabancı gelen diğer ilimler bir avuç adamın sahibi olduğu bir hazine olmaktan çıkmalı ve birlikte paylaşılmalıydı.

    Matbaa çok önemliydi, Avrupa bunu neredeyse üç yüz yıl önce anlamıştı, şimdi sıra geç de olsa buradaydı. Belki de burada olmam gerekiyordu, benim de görevim buydu…

    Şu dünya tam da onu anladığımızı sandığımız anda birden ne kadar da anlaşılmaz ve karışık bir hale geliyordu, hele de böyle tuhaf sorular birbiri peşi sıra dizilince…” (s. 204)

    Yazarın “Merak edenler için tarih kitapları zaten var. Roman okuyarak tarihi öğrenemezsiniz; ama roman, tarihe karşı istek uyandırabilir.” dediği de çok doğru, bu roman hem de hemen o arzuya garkediyor okuyucusunu.

    Macaristan hükümdarı olmayı beklerken, çok güvendiği ama aslında casus olan Fransız Binbaşının, mektubunu Fransa yerine Avusturya kralına vermesiyle önceden dedesinin de atıldığı zindana düşen Rakoczi’nin vaktiyle dedesinin taş duvarlara kazıyarak yazdığı Latince dizeleri: “Amacına sadık, dürüst bir adamı bir zalim yenemez, doğru, zulme teslim olmaz…” okuması insanı hüzünlendirirken, Viyana’da o zindanın bugün ziyaretçilere açık olmasını öğrenmeniz ve içinde gezen turistleri gözünüzde canlandırmanız kederinize iç sızısı bir çeşni veriyor. Macar, bir yandan da Macarlar’ın mâkûs tâlihinin hikâyesi…

    Hâsılı, muhteşem bir eser; kitabın kalıbı, kapağı ağır bir dili olabileceğini düşündürüyor baştan ancak tam tersi âhenkli, sade üslûbuyla kanatlandırıyor, alıp götürüyor.

    Kıssadan hisse:

    “Bir tek biz biliyoruz öleceğimizi, belki hayvanlar da bunu içgüdüleriyle hissediyor, ama biz neredeyse yürümeye, konuşmaya başladığımız anda bu gerçeği de öğreniyoruz. Muhteşem olan nedir biliyor musunuz, tepemizde sallanıp duran bu cellât kılıcına rağmen hayata sevgi ve coşkuyla bağlı kalışımız, ona zenginlik katan hayâl ve rüyalarımızın hiç tükenmemesi…

    Benim için en büyük acı ve korku, ne ölmek ne de yoksul kalmak, hülyasız bir hayatın çilesini doldurmak zorunda olmak…” (s. 230)

    “ ‘Yahya Kemal,’ dedi Hayyam, ‘Onun bir şiirini hatırlattı bu satırlar bana. Sen de bilirsin, şu mısraları:

    Hülyası kalmayınca hayatın ne zevki var?

    Bitsin, hayırlısıyla, şu beyhûde sonbahar

    Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

    Müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi’ “
    (s. 303)
  • Yapabiliyorsan etkilenme insanlardan, bu seni biraz pislik biri yapar ama dünyaya ne için geldiysen onun için yaşa. Diğer insanlar ne diyor, ne düşünüyor, ne yapıyor diye kendini ihmal etme. Sen kendini yormazdan diğerlerinin iyi taraflarını da görmeye başlarsın. Kim bilir belmi sana iyi hissettirecek şeyler bulursun da yükün biraz hafifler.
  • I
    O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
    Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
    Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
    Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
    Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
    Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
    Yağmur ikinci adıydı akşamların
    Günün yorgunluğu üzerine dökülen
    Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
    Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
    İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
    Geçimin dar kapılarından
    Alın teri umut ve kaygıdan örülü
    Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

    O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
    Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
    Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
    Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
    Birbirine benzerdi evler, toprak dam
    Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar…
    Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
    Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
    Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
    Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
    Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
    Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
    Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

    Birbirine benzerdi
    Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
    Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder…
    Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
    Ve toprağın derin ırmağında
    Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
    Akar, akardı
    II
    Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar
    Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü
    Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi
    Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık
    Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime
    Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum
    Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı
    Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme
    İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların.
    Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim
    Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa.
    Bir de masallar… bir de türküler
    İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan
    O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri
    Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının…

    Sonra kerpiç duvarların ardı
    Lambalardan büyük karanlık
    Gün boyu kavrulan toprak güneşte
    Uykuların bile alamadığı yorgunluk…
    Sonra babamın sesi
    Ki korkunun simgesi oldu ömrümce
    Akşamlara kadar çırpınan annem
    Odalara dolan gönül üzüncü…
    Sonra ürperen ağaçlar dışarda
    Gecenin ve yalnızlığın
    Yataklara sızan hışırtısı
    Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin…

    Bunalır… bunalırdım.
    III
    Yozgat bir kar kentidir
    Sürmeli bir türküdür
    Serttir soğuktur küçüktür.
    İki dağın dudağına kısılmış
    İncecik bir sudur
    İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…
    Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
    Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
    Ağaçları çatılardan yüksek
    Avluları evlerinden geniş
    Bir rüzgâr kentidir Yozgat
    Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
    Yıllardır kesilmeden esen
    Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
    Dar sokaklar eğri evler boyunca…

    Kadını bir eski zaman resmidir
    İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
    Erkeği odalar dolusu ağırlık…
    Duruldukça rengini bulan sular gibi
    Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
    Bir taşra kentidir Yozgat
    Zor inanıp güç değişen…
    Durur zamanın alnında donuk
    Bir basma entarinin eteğinde
    Soluk, eski desenler gibi…

    Günler içinde bir gün
    Dokundu parmakları hayatın
    Ufkumun bunalan perdesine…
    Fırınları sinemaları minareleriyle
    Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
    Yozgat, girdi ömrüme…
    IV
    Bana sorular öğreten dost
    Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen…
    Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
    Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
    Sabırlı, içten, yalın
    Örnekler çıkarıp adım adım
    Küçücük bir kentin kapalı hayatından
    Bana dünyaları gösteren dost…
    Telaşını taşıyorum yıllardır
    Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
    Ve içine yüreğini koyup koyup
    Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
    O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

    Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
    Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
    İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
    V
    Akşam sızıyor karanlık kapıdan
    Aralık kapıdan ayrılık sızıyor
    Bir hançer gibi gölgelerin ucunda
    Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri
    Üşüyen odalarına yalnızlığın
    Her gün biraz daha ağır
    Anılar sızıyor aralık kapıdan

    Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü
    Koparıp götürdü kimlerden neleri…
    Sesler, yüzler… yerleri
    Bir yara sızlayan dokunuşlar
    Her biri bir ömre değen
    Yıllar sızıyor aralık kapıdan…

    Dayamış duygularını aklının doğrularına
    Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor
    Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda.
    Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın…
    Işığı gölgeler içinde mahzun
    Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.
    VI
    O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
    Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
    Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
    Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
    Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
    Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
    Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
    Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
    Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
    Bilinen iki şey arasında
    Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
    O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
    İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
    Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

    O zamanlar uzak taşra kasabalarında
    Akşamlar birer kara buluttu
    Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
    Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
    Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
    Günde bin kez gidip gelirlerdi
    Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
    Ölenler, arananlar, yakalananlar…
    Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu…
    Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
    Okur, okurdu…
    Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
    Söylenen her isim
    Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
    VII
    Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
    Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
    Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
    Ey sözleri halkının kalbini içeren…
    Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
    Bir suçlu gibi susturup renklerini
    Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr…
    Hani o, güneşini eğninde taşıyan
    Bir ulu geleceğin altın kalemini
    Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
    Kenti süslediğin…
    Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
    Birinde düğün eden sözcükler
    Yaşamak ve direnmek kıvamında…
    Yok artık, gömüldü anıların göğsüne

    Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
    Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın…
    Duvarlarında boydan boya
    Büyük şirketlerin reklam afişleri
    İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
    Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
    Ölü, çirkin ve kirli…
    VIII
    Ve günü geldi hayatın yüreğinden
    Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla
    Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu…

    Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını
    Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların
    Rengine ve gülüşüne
    O her şeye dokunmak isteği veren
    İlkyazların coşkusuyla
    Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde
    Sığarak, akıl almaz bir biçimde
    Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine
    Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk
    Sevgi, doldu ömrümüze…

    Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
    Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
    Ne vardı dilinin ucunda o kızın
    Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
    Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
    Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin
    En büyük acılara bile katlanma gücü veren.
    IX
    Seni öpsem, gülse bir halk
    Seni öpsem, yoksulluk
    Utansa verdiği acılardan
    Kırılsa her türlü korkunun kanadı.
    Seni öpsem, silinse
    Alın çizgilerinden gam
    Yürek kuytularından akşam.
    Bir sonsuz yağmur yağsa
    Aşkın kardeş bulutlarından
    Aynı mutlulukla ıslansa dünya.
    Ayrılığa kapansa kapılar
    Odalar üzgün durmasa.
    Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin
    Gülse yaz günleri gibi
    İnsanların gölgeli yüzleri.
    Kar yağmasa dar yoluna
    Kardeşimi koynunda saklamış dağların
    Çıkıp gelse alanlardan
    Anılardan, duvarlardan
    O gencecik ermişler.

    Işısa yeniden annelerin yüreği
    Çocuklar çoğalsa sevinçten
    Çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
    Seni öpsem boğulsa
    Açtığı acının çukurunda
    Yüzü kışlar kadar soğuk
    O bilinçli kötülük
    Arınsa ömrümüzün kiri, kederi…
    Donup kalmasa dudaklarımda
    Bir suç gibi, öpüşün
    Bencilliği andıran o buruk tadı
    Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.
    Seni öpsem ve dünya
    Kurulsa yeniden
    Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak…
    X
    Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok
    Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez
    Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok…

    Söndürüyor etinde hasretin acısını
    Gömülmüş anıların iç denizlerine
    Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar
    Kendi suretinde.

    Buğulanıyor yudum yudum
    Akmış ayrılığın yankısız yollarına
    Ömrünü çiziyor bir ihtiyar
    Alın kırışığında.

    Zaman bir ince yalnızlık nicedir
    Hayatın gözeneklerinden süzülen
    Bilenip gümüş hançerinde gecelerin
    Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.
    XI
    Biz o çocukları hiç anlamadık
    Biz o çocukları tanımadık hiç…

    Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
    Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
    Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
    Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
    Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
    Sesimizi katmadık seslerine…
    Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
    Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
    Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
    Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
    Korktuk hepsinden…
    Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
    Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
    Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
    Garip bir merakla bakıp arkalarından
    Saygılı, şaşkın, küçümser
    Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

    Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
    Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
    Ama elleri, yürekleri, yüzleri
    Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
    Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
    Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
    Anlamadık…
    Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
    Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…

    Şimdi düşünüyorum da
    Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz korktuk.
    Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz sustuk.
    Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz düşünmedik.
    Direnen yanımızmış o çocuklar bizim
    Ama biz teslim olduk.

    Biliyor musun, güz
    Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
    Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
    Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
    Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
    Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
    Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar…
    Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
    Bir ses sağanağı, bir özlem…
    Düşünüyorum da, farkına varmadan
    Sessizce, kendiliğinden
    Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
    Katılmışım hatta türkülerine kendimce
    Uzaktan uzağa…
    Yoksa niye kanasın değil mi
    Bunca yıldan sonra sesim
    Böyle durup dururken…



    XII

    Kardeşler diyordu, kardeşler
    Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını
    Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı
    Yağmurdan, rüzgârdan, kardan…
    Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden
    Döne döne geçip gidiyor da mevsimler
    Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza.
    Öyle bir garip makine ki bu
    Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana
    Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa
    Elimizden çıktıktan sonra
    Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza.
    Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
    Paranın güvenli korunaklarında
    Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
    Hiçbir yere gitmiyor.

    Kardeşler -diyordu- kardeşler
    Bir çocuk aklı bile yeter
    Görmek için bunları
    Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı…
    Kaldırın başınızı…
    Kardeşler…
    bir çocuk…
    yarın…
    Unutmayın…
    susmayın…
    korkmayın…
    XIII
    İnsan ki anılardan bir buluttur
    Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
    Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir…
    Düşmeden son damlası toprağın rahmine
    Kim bilir kaç mevsim görür
    Kaç rüzgâr geçirir…
    XIV
    Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları
    Adınla tutuldukları korkularından
    Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular.
    Konuştular konuştular konuştular…
    İnsan doğasının o en güzel
    O en yüce yetisini çirkinleştirdiler.
    Bir yanlışını alıp senin
    Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile
    Binlerce doğrunun üzerini örttüler.
    Meydan meydan küfrettiler ardından
    İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına
    Yanıtı yasaklanmış sorular sordular.
    Ses geldikçe öfkelendiler
    Gelmedikçe kuşkulandılar
    Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları
    En küçük sessizlikten bile ürker oldular.
    Kurtuluşu sana saldırmakta buldular
    Sana saldırdıkça rahatladı ruhları.
    Öyle ucuz ettiler ki her şeyi
    -Sözü, saygıyı, erdemi-
    Ölümü bile kirlettiler
    Ölümü bile kirlettiler…
    XV
    Ne mi yapıyoruz
    Bunca kuşatma ortasında
    -İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları-
    İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye
    Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde
    Duygular düşünceler
    Dünyalar köreltiyoruz.

    Ne mi yapıyoruz
    Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde
    Bütün bir ülke
    Yanlış secdelerde eğil eğil
    Bunalıyoruz.
    XVI
    Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
    Olanca akışına karşı hayatın
    Evler mevsimler ömürler boyunca
    Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

    Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
    Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
    Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
    İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
    Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
    Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

    Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
    Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
    Saçları sözlerine karışmış
    Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
    Balkıyıp duruyor yüzlerinde
    Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
    Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
    Resmin arılaşmış mavisi

    Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
    Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
    Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
    Kirpik saç boya yedi renkli kokular
    Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
    Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
    Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
    Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
    Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
    O görünmez ince derin çizgide.

    Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
    Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
    İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
    Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini…
    Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
    Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
    Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda…
    Polis raporlarında asayiş berkemal
    Bir adam geçiyor günün ufkundan
    Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
    Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
    Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
    Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
    XVII
    Üstümde özlemin hareli giysileri
    Dönüşüm yitik bir cennete oldu
    Bunca olaydan, aradan sonra.

    Sokaklarında kimliksiz insanların
    Can incitip onur kırdığı
    Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni.
    Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı
    Bir korku bulutu yolların ucunda.
    Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne
    Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru.
    Suyu sisli, karı dalgın, duruşu
    Zamanın seyrine ayak bağı
    Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında
    Evleri içine çekilmekten küçük
    Evleri içine çekildikçe yenik…

    Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak
    Ey onca uzaklardan incele incele
    Kalbime akan yollar
    Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin
    Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin
    Böyle külhan ve düşman
    Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan…
    Ben kimim
    Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün
    Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla
    Korkuya rehin, ordusu bozgun
    Yaralı, yalnız ve suskunum…

    Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi
    Silerse senin çocukların siler yine
    Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi.
    XVIII
    Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm
    Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce

    Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
    Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe

    Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi
    Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

    Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara
    Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

    Süzülüp sonra dalgınlığından usulca
    İndi bir kent meydanına o göller ince ince

    Utandım varlığımdan, sanki gizlisine
    İzinsiz girmişim gibi gizlice

    Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada
    Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe

    Çok uzun bir suskunluğu, buruksu
    Anlayıp konuştuk sessizce…
    XIX
    İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu
    Ey yanlışı emziren kör meme
    Hayatın kaçınılmaz kusuru…
    Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
    Ölüler diriler düşenler dövüşenler…
    Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
    Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
    Doğrular, yanlışlar…
    Bir gizli dil gibi öfkenin için için
    Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar…
    Kalanlar, kaybedilenler
    Ne varsa, kapındayız işte
    Tutuşturmak üzere yeniden
    Zamanın küllenen yüreğini…
    Sun bize inancın duru pınarlarından
    Süzülen o eski tadını düşlerin;
    Ömrümüzün acemi dallarında
    O bir heyecanla telaş telaş açılan
    Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin…

    Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
    Ver bize çoşkusunu yeniden
    Sesimizi geri ver
    Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
    Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
    İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri…
    Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
    İyi, doğru ve güzel
    Ne varsa “büyük insanlık” adına
    Kapındayız işte bir daha
    Tarihsin sen
    İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
    Göster bize geleceğin yollarını…
  • Günlerce, haftalarca, aylarca süren motosiklet yolculuklarını paylaşmak o kadar kolay değil. Dünyayı hiç rahat olmayan bir yönüyle tanımaya çalışıyorsun. Etrafında dört duvar olmadan, korunak olmadan, rüzgarı göğsünde hissederek gidiyorsun. Şu dağlar, şu vadiler ve bozkır hep böyle kalırken tüm canlılar bir an gelecek ölecekti. Yağmur olmamış salkım saçak bir bulut kadar bile hayatı sezemeden ölecekti. Şu vazgeçilmezimiz metaller de ölecek! Dünya nimetleri, rahat bir yaşam, sonsuz zenginlikler, mutluluk bile ölecekti...Dünya nimetleri insan hayatından çabucak silinen nesneler değil miydi?