Hakan Özer, Macar'ı inceledi.
 08 Nis 17:10 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 10/10 puan

Târihî romanlara öteden beri ilgim var, bir de Solmaz Kâmuran’ın akıcı üslûbu olunca bu romanı okumak müthiş bir keyif oldu. İbrahim Müteferrika’nın hayatı, uzun yıllar özenle emek harcayan mahâretli yazarımız tarafından mükemmel şekilde anlatılıyor.

Yazarın dediği gibi: “Türkiye'de roman okumak o kadar da bilinen bir şey değil. Okuyucu her şeyi gerçekmiş gibi algılıyor.” Algılanmayacak gibi de değil ama… Hem de yazarın “Öte yandan tarihçiler de çok hassas, hemen itirazlar geliyor. Ben de, öyle bir kurgu yapayım ki bunun roman olduğunu daima hatırlatayım; hatta kitabın sonunda bunu özellikle vurgulayayım istedim.” demesine rağmen; romanın ekseni zaten gerçek, kurgu da mükemmel olunca gene de unutuyorsunuz roman okuduğunuzu, bir de roman olduğunu daima hatırlatmasaydı yazarımız ne olurdu kim bilir…

Ayrıca hakîkî bildiğimiz hayâl, rüyâ sandığımız da gerçek olamaz mı? Hayâli, gerçeği kim bilebilir?

“Ben tarihçi değilim, gerçek olaylardan yola çıkarak târihî bir kişiliğin hayatını kurguladım.” diyor ya bakın bunu ne güzel yapmış ki romanın merkezi sorulsa, budur derim:

“O akşam eve gittiğimde sessiz odamda, kandilin ölgün ışığında saatlerce oturup matbaanın benim için neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm, sadece kitap basmak için miydi bunca gayretim, bu kadar zamandır gerçekten de herkesin okuyup bilgilenmesi için mi tutuşmuştum acaba…

Neydim ben, insanları düzeltmek üzere dünyaya gelmiş bir ahir zaman peygamberi mi, ilahî bilgilerini paylaşmak için kendini yollara vurmuş meczup bir keşiş mi, yoksa bilginin ışığının barış ve mutluluk getireceğine yürekten inanan bir budala mı? Hayatımı niçin kitapların nuruyla aydınlatmayı seçmiştim ve neden bu nuru herkesin fark etmesi için çırpınıyordum.

Galiba insanları sandığımdan daha fazla seviyordum, onların iktidar sahiplerinin ya da iktidar peşindekilerin hırslarına kurban olmaları korkunçtu. İnsan, barış ve huzura uzanan geleceğe ancak âlimlerin ve ilmin rehberliğinde ulaşabilirdi. Geçmişi öğrenmek ve doğru tahlil edebilmek o güvenli geleceğe uzanan en emin yoldu. Tarih, coğrafya, felsefe, hendese, astronomi ve halka yabancı gelen diğer ilimler bir avuç adamın sahibi olduğu bir hazine olmaktan çıkmalı ve birlikte paylaşılmalıydı.

Matbaa çok önemliydi, Avrupa bunu neredeyse üç yüz yıl önce anlamıştı, şimdi sıra geç de olsa buradaydı. Belki de burada olmam gerekiyordu, benim de görevim buydu…

Şu dünya tam da onu anladığımızı sandığımız anda birden ne kadar da anlaşılmaz ve karışık bir hale geliyordu, hele de böyle tuhaf sorular birbiri peşi sıra dizilince…” (s. 204)

Yazarın “Merak edenler için tarih kitapları zaten var. Roman okuyarak tarihi öğrenemezsiniz; ama roman, tarihe karşı istek uyandırabilir.” dediği de çok doğru, bu roman hem de hemen o arzuya garkediyor okuyucusunu.

Macaristan hükümdarı olmayı beklerken, çok güvendiği ama aslında casus olan Fransız Binbaşının, mektubunu Fransa yerine Avusturya kralına vermesiyle önceden dedesinin de atıldığı zindana düşen Rakoczi’nin vaktiyle dedesinin taş duvarlara kazıyarak yazdığı Latince dizeleri: “Amacına sadık, dürüst bir adamı bir zalim yenemez, doğru, zulme teslim olmaz…” okuması insanı hüzünlendirirken, Viyana’da o zindanın bugün ziyaretçilere açık olmasını öğrenmeniz ve içinde gezen turistleri gözünüzde canlandırmanız kederinize iç sızısı bir çeşni veriyor. Macar, bir yandan da Macarlar’ın mâkûs tâlihinin hikâyesi…

Hâsılı, muhteşem bir eser; kitabın kalıbı, kapağı ağır bir dili olabileceğini düşündürüyor baştan ancak tam tersi âhenkli, sade üslûbuyla kanatlandırıyor, alıp götürüyor.

Kıssadan hisse:

“Bir tek biz biliyoruz öleceğimizi, belki hayvanlar da bunu içgüdüleriyle hissediyor, ama biz neredeyse yürümeye, konuşmaya başladığımız anda bu gerçeği de öğreniyoruz. Muhteşem olan nedir biliyor musunuz, tepemizde sallanıp duran bu cellât kılıcına rağmen hayata sevgi ve coşkuyla bağlı kalışımız, ona zenginlik katan hayâl ve rüyalarımızın hiç tükenmemesi…

Benim için en büyük acı ve korku, ne ölmek ne de yoksul kalmak, hülyasız bir hayatın çilesini doldurmak zorunda olmak…” (s. 230)

“ ‘Yahya Kemal,’ dedi Hayyam, ‘Onun bir şiirini hatırlattı bu satırlar bana. Sen de bilirsin, şu mısraları:

Hülyası kalmayınca hayatın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyla, şu beyhûde sonbahar

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

Müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi’ “
(s. 303)

Kaan Şenel, bir alıntı ekledi.
19 Oca 05:55

Mutluluk Paylaşmak Değil Miydi?
Yapabiliyorsan etkilenme insanlardan, bu seni biraz pislik biri yapar ama dünyaya ne için geldiysen onun için yaşa. Diğer insanlar ne diyor, ne düşünüyor, ne yapıyor diye kendini ihmal etme. Sen kendini yormazdan diğerlerinin iyi taraflarını da görmeye başlarsın. Kim bilir belmi sana iyi hissettirecek şeyler bulursun da yükün biraz hafifler.

Kafasına Göre - Sayı 18, Kolektif (Sayfa 8)Kafasına Göre - Sayı 18, Kolektif (Sayfa 8)
Ahmet Samsa, bir alıntı ekledi.
21 Mar 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yolculuk
I
O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı
Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı
Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş.
Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin
Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen
Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları
Yağmur ikinci adıydı akşamların
Günün yorgunluğu üzerine dökülen
Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda
Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak.
İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı
Geçimin dar kapılarından
Alın teri umut ve kaygıdan örülü
Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.

O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar
Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla
Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü
Bir karşı koyuş biçimiydi hayata.
Birbirine benzerdi evler, toprak dam
Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar…
Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar
Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan.
Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar
Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda.
Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda
Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç
Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.

Birbirine benzerdi
Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk
Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder…
Yaşamak ağır bir suydu, zamanın
Ve toprağın derin ırmağında
Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında
Akar, akardı
II
Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar
Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü
Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi
Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık
Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime
Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum
Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı
Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme
İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların.
Uzak kentler, büyük sular, adını bilmediğim
Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa.
Bir de masallar… bir de türküler
İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan
O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri
Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının…

Sonra kerpiç duvarların ardı
Lambalardan büyük karanlık
Gün boyu kavrulan toprak güneşte
Uykuların bile alamadığı yorgunluk…
Sonra babamın sesi
Ki korkunun simgesi oldu ömrümce
Akşamlara kadar çırpınan annem
Odalara dolan gönül üzüncü…
Sonra ürperen ağaçlar dışarda
Gecenin ve yalnızlığın
Yataklara sızan hışırtısı
Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin…

Bunalır… bunalırdım.
III
Yozgat bir kar kentidir
Sürmeli bir türküdür
Serttir soğuktur küçüktür.
İki dağın dudağına kısılmış
İncecik bir sudur
İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…
Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.
Ağaçları çatılardan yüksek
Avluları evlerinden geniş
Bir rüzgâr kentidir Yozgat
Çam kokuları ve bıçkın delikanlıları ile
Yıllardır kesilmeden esen
Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
Dar sokaklar eğri evler boyunca…

Kadını bir eski zaman resmidir
İşin ve konuşmanın tutkun aynasında
Erkeği odalar dolusu ağırlık…
Duruldukça rengini bulan sular gibi
Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
Bir taşra kentidir Yozgat
Zor inanıp güç değişen…
Durur zamanın alnında donuk
Bir basma entarinin eteğinde
Soluk, eski desenler gibi…

Günler içinde bir gün
Dokundu parmakları hayatın
Ufkumun bunalan perdesine…
Fırınları sinemaları minareleriyle
Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
Yozgat, girdi ömrüme…
IV
Bana sorular öğreten dost
Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen…
Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
Sabırlı, içten, yalın
Örnekler çıkarıp adım adım
Küçücük bir kentin kapalı hayatından
Bana dünyaları gösteren dost…
Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…

Sesini çoğaltıyorum sesler içinde
Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen
İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
V
Akşam sızıyor karanlık kapıdan
Aralık kapıdan ayrılık sızıyor
Bir hançer gibi gölgelerin ucunda
Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri
Üşüyen odalarına yalnızlığın
Her gün biraz daha ağır
Anılar sızıyor aralık kapıdan

Yıllar… ki içinde binlerce düş ölüsü
Koparıp götürdü kimlerden neleri…
Sesler, yüzler… yerleri
Bir yara sızlayan dokunuşlar
Her biri bir ömre değen
Yıllar sızıyor aralık kapıdan…

Dayamış duygularını aklının doğrularına
Bir çocuk Drama Köprüsünü söylüyor
Saat Kulesinden dünyaya açılan yolda.
Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın…
Işığı gölgeler içinde mahzun
Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.
VI
O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle.
Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı
Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı
Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı
Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan
Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı.
Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince
Bilinen iki şey arasında
Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek
O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı
İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının
Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.

O zamanlar uzak taşra kasabalarında
Akşamlar birer kara buluttu
Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle.
Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde
Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar
Günde bin kez gidip gelirlerdi
Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında.
Ölenler, arananlar, yakalananlar…
Gerçek oğlu, Düş ten olma, 1950 Dünya doğumlu…
Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını
Okur, okurdu…
Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle
Söylenen her isim
Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
VII
Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen
Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu
Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün
Ey sözleri halkının kalbini içeren…
Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır
Bir suçlu gibi susturup renklerini
Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr…
Hani o, güneşini eğninde taşıyan
Bir ulu geleceğin altın kalemini
Batırıp batırıp ömrüne ve geceye
Kenti süslediğin…
Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat
Birinde düğün eden sözcükler
Yaşamak ve direnmek kıvamında…
Yok artık, gömüldü anıların göğsüne

Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi
Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın…
Duvarlarında boydan boya
Büyük şirketlerin reklam afişleri
İnsanı silahsız vuran bir yasal suç
Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla
Ölü, çirkin ve kirli…
VIII
Ve günü geldi hayatın yüreğinden
Dünyaları birleştiren bir ince sızıyla
Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu…

Takıp ayaklarına ilk gençliğin güvercin kanatlarını
Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların
Rengine ve gülüşüne
O her şeye dokunmak isteği veren
İlkyazların coşkusuyla
Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde
Sığarak, akıl almaz bir biçimde
Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine
Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk
Sevgi, doldu ömrümüze…

Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları
Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız
Ne vardı dilinin ucunda o kızın
Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak
Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü
Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin
En büyük acılara bile katlanma gücü veren.
IX
Seni öpsem, gülse bir halk
Seni öpsem, yoksulluk
Utansa verdiği acılardan
Kırılsa her türlü korkunun kanadı.
Seni öpsem, silinse
Alın çizgilerinden gam
Yürek kuytularından akşam.
Bir sonsuz yağmur yağsa
Aşkın kardeş bulutlarından
Aynı mutlulukla ıslansa dünya.
Ayrılığa kapansa kapılar
Odalar üzgün durmasa.
Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin
Gülse yaz günleri gibi
İnsanların gölgeli yüzleri.
Kar yağmasa dar yoluna
Kardeşimi koynunda saklamış dağların
Çıkıp gelse alanlardan
Anılardan, duvarlardan
O gencecik ermişler.

Işısa yeniden annelerin yüreği
Çocuklar çoğalsa sevinçten
Çözülse babaların kaşlarındaki bulut.
Seni öpsem boğulsa
Açtığı acının çukurunda
Yüzü kışlar kadar soğuk
O bilinçli kötülük
Arınsa ömrümüzün kiri, kederi…
Donup kalmasa dudaklarımda
Bir suç gibi, öpüşün
Bencilliği andıran o buruk tadı
Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma.
Seni öpsem ve dünya
Kurulsa yeniden
Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak…
X
Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok
Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez
Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok…

Söndürüyor etinde hasretin acısını
Gömülmüş anıların iç denizlerine
Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar
Kendi suretinde.

Buğulanıyor yudum yudum
Akmış ayrılığın yankısız yollarına
Ömrünü çiziyor bir ihtiyar
Alın kırışığında.

Zaman bir ince yalnızlık nicedir
Hayatın gözeneklerinden süzülen
Bilenip gümüş hançerinde gecelerin
Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.
XI
Biz o çocukları hiç anlamadık
Biz o çocukları tanımadık hiç…

Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden
Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe
Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr
Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize
Bir gün olsun inip aralarına katılmadık
Sesimizi katmadık seslerine…
Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden
Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan
Uzun yolculuklardan, yakın acılardan
Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan
Korktuk hepsinden…
Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna
Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,
Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık
Garip bir merakla bakıp arkalarından
Saygılı, şaşkın, küçümser
Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.

Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde
Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın
Ama elleri, yürekleri, yüzleri
Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı?
Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle
Aklımızla yüreğimizle duygularımızla
Anlamadık…
Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna
Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…

Şimdi düşünüyorum da
Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz korktuk.
Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz sustuk.
Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz düşünmedik.
Direnen yanımızmış o çocuklar bizim
Ama biz teslim olduk.

Biliyor musun, güz
Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır.
Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar
Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda.
Bilmem ki, bilmem ki nerelerden
Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma
Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar…
Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde
Bir ses sağanağı, bir özlem…
Düşünüyorum da, farkına varmadan
Sessizce, kendiliğinden
Sevmişim meğer onları ben, inanmışım
Katılmışım hatta türkülerine kendimce
Uzaktan uzağa…
Yoksa niye kanasın değil mi
Bunca yıldan sonra sesim
Böyle durup dururken…



XII

Kardeşler diyordu, kardeşler
Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını
Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı
Yağmurdan, rüzgârdan, kardan…
Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden
Döne döne geçip gidiyor da mevsimler
Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza.
Öyle bir garip makine ki bu
Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana
Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa
Elimizden çıktıktan sonra
Bir sonsuz uzaklığa / akan bir yıldıza.
Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
Paranın güvenli korunaklarında
Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
Hiçbir yere gitmiyor.

Kardeşler -diyordu- kardeşler
Bir çocuk aklı bile yeter
Görmek için bunları
Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı…
Kaldırın başınızı…
Kardeşler…
bir çocuk…
yarın…
Unutmayın…
susmayın…
korkmayın…
XIII
İnsan ki anılardan bir buluttur
Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde
Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir…
Düşmeden son damlası toprağın rahmine
Kim bilir kaç mevsim görür
Kaç rüzgâr geçirir…
XIV
Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları
Adınla tutuldukları korkularından
Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular.
Konuştular konuştular konuştular…
İnsan doğasının o en güzel
O en yüce yetisini çirkinleştirdiler.
Bir yanlışını alıp senin
Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile
Binlerce doğrunun üzerini örttüler.
Meydan meydan küfrettiler ardından
İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına
Yanıtı yasaklanmış sorular sordular.
Ses geldikçe öfkelendiler
Gelmedikçe kuşkulandılar
Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları
En küçük sessizlikten bile ürker oldular.
Kurtuluşu sana saldırmakta buldular
Sana saldırdıkça rahatladı ruhları.
Öyle ucuz ettiler ki her şeyi
-Sözü, saygıyı, erdemi-
Ölümü bile kirlettiler
Ölümü bile kirlettiler…
XV
Ne mi yapıyoruz
Bunca kuşatma ortasında
-İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları-
İliştirip yavan bir günü iğdiş bir geceye
Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde
Duygular düşünceler
Dünyalar köreltiyoruz.

Ne mi yapıyoruz
Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde
Bütün bir ülke
Yanlış secdelerde eğil eğil
Bunalıyoruz.
XVI
Resmini çizdiğin gibi duruyor kent
Olanca akışına karşı hayatın
Evler mevsimler ömürler boyunca
Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.

Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların
Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine
Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı
İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere
Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından
Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

Dillerinde bir eski bildik rüzgârla
Konuşuyor kendi merkezinde iki genç
Saçları sözlerine karışmış
Gülüşleri gamzelerinde düğümlü
Balkıyıp duruyor yüzlerinde
Yürek çarpıntılarından bir titrek hale.
Hayatı kurtarıyor tam bu noktada
Resmin arılaşmış mavisi

Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar
Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar
Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara
Kirpik saç boya yedi renkli kokular
Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş
Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar
Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı
Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere
Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin
O görünmez ince derin çizgide.

Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi
Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor
İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını
Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini…
Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler
Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla
Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda…
Polis raporlarında asayiş berkemal
Bir adam geçiyor günün ufkundan
Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden
Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri
Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel
Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
XVII
Üstümde özlemin hareli giysileri
Dönüşüm yitik bir cennete oldu
Bunca olaydan, aradan sonra.

Sokaklarında kimliksiz insanların
Can incitip onur kırdığı
Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni.
Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı
Bir korku bulutu yolların ucunda.
Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne
Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru.
Suyu sisli, karı dalgın, duruşu
Zamanın seyrine ayak bağı
Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında
Evleri içine çekilmekten küçük
Evleri içine çekildikçe yenik…

Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak
Ey onca uzaklardan incele incele
Kalbime akan yollar
Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin
Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin
Böyle külhan ve düşman
Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan…
Ben kimim
Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün
Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla
Korkuya rehin, ordusu bozgun
Yaralı, yalnız ve suskunum…

Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi
Silerse senin çocukların siler yine
Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi.
XVIII
Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm
Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce

Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin
Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe

Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi
Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara
Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

Süzülüp sonra dalgınlığından usulca
İndi bir kent meydanına o göller ince ince

Utandım varlığımdan, sanki gizlisine
İzinsiz girmişim gibi gizlice

Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada
Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe

Çok uzun bir suskunluğu, buruksu
Anlayıp konuştuk sessizce…
XIX
İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu
Ey yanlışı emziren kör meme
Hayatın kaçınılmaz kusuru…
Kapındayız işte koskoca bir geçmişle
Ölüler diriler düşenler dövüşenler…
Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların
Acı çığlıklar attığı cansız alanlar
Doğrular, yanlışlar…
Bir gizli dil gibi öfkenin için için
Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar…
Kalanlar, kaybedilenler
Ne varsa, kapındayız işte
Tutuşturmak üzere yeniden
Zamanın küllenen yüreğini…
Sun bize inancın duru pınarlarından
Süzülen o eski tadını düşlerin;
Ömrümüzün acemi dallarında
O bir heyecanla telaş telaş açılan
Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin…

Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük
Ver bize çoşkusunu yeniden
Sesimizi geri ver
Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri
Kardeşliğin paylaşmanın sevginin
İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri…
Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla
İyi, doğru ve güzel
Ne varsa “büyük insanlık” adına
Kapındayız işte bir daha
Tarihsin sen
İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş
Göster bize geleceğin yollarını…

Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 115 - 1985/86)Bütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş (Sayfa 115 - 1985/86)
Suskun/ca, bir alıntı ekledi.
01 Şub 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Günlerce, haftalarca, aylarca süren motosiklet yolculuklarını paylaşmak o kadar kolay değil. Dünyayı hiç rahat olmayan bir yönüyle tanımaya çalışıyorsun. Etrafında dört duvar olmadan, korunak olmadan, rüzgarı göğsünde hissederek gidiyorsun. Şu dağlar, şu vadiler ve bozkır hep böyle kalırken tüm canlılar bir an gelecek ölecekti. Yağmur olmamış salkım saçak bir bulut kadar bile hayatı sezemeden ölecekti. Şu vazgeçilmezimiz metaller de ölecek! Dünya nimetleri, rahat bir yaşam, sonsuz zenginlikler, mutluluk bile ölecekti...Dünya nimetleri insan hayatından çabucak silinen nesneler değil miydi?

Sataşma Ağan Yorgun, Yaşar BedriSataşma Ağan Yorgun, Yaşar Bedri