• "Dokunulmazlaştırılan şey öldürür. Nefret hayranlıktan doğar. Putlaştırıldığı taktirde çocuk bir tirana, kadın bir nesneye, yaşam ise gerçeklikten koparılmış bir imgeye dönüşür."
  • Bassanio
    Herkes sevmediğini böyle öldürür mü?

    Shylock
    Öldürmek istemeden insan nefret eder mi?

    Bassanio
    Her incinme hemen nefrete yol açmaz.

    Shylock
    Ne yani, yılan ikinci kez mi soksun ?
  • Kişinin biri kişinin birine ‘senin yerin yurdun neresi’ diye sormuş. Kişinin biri ‘nereyi seversen orası senin dünyandır. Ben edebiyatı severim, edebiyatlıyım’ demiş. Güya edebiyat günlük yaşamdan kaçmak için en iyi ülkeymiş. Kaybolmak isteyenler en iyi orada kaybolurmuş. Sevmek isteyenler en iyi orada severmiş. Orada hayallerimize ulaşmak istesek vergi almazlarmış. En acımasız katiller, aman vermeyen haydutlar da oradaymış. Katiller insan yerine umut öldürür, haydutlar para yerine zaman çalarlarmış. Orada yaşayanların evleri kitaplar, çatıları da kitap kapaklarıymış. Kimi süslü, zor, modern evleri severmiş, kimi de sade, klasik evleri. Önyargılar bir kenara bırakılmalıymış. İçeri girerken kural böyle imiş. Yoksa ülkeye kabul etmezlermiş. Böyle bir ülkeymiş güya edebiyat. Öbür kişinin yaşadığı Hayat da iyi gözükse de aksine kötü bir ülkeymiş. Ne yapıp eder kısa süre dahi olsa insanın edebiyatla bağını koparır, bununla da gurur duyarmış. O insanla edebiyat arasına girer, soğuturmuş birbirlerinden. Sadece edebiyatla kalsa iyiymiş… diye anlatırlar. Hayat ne yapıp etti edebiyatla arama girdi benim de. Bu cümleyi yazmak için bir sürü şey uyduruyorsam edebiyatın verdiği şeylerden kısa süreli sıkılma dönemine girmişimdir. Bu inceleme de bu döneme geldi. Bir iki cümle yazıp bıraktım sürekli. Aslında çok iyi bir kitap okudum. Hala onun etkisindeyim. Belki de iyi eserleri okuduktan sonra düşülen boşluğa düşmüşümdür de ondandır bu sıkılma. Rüzgâr Gibi Geçti öyle bir kitaptı ki sadece aşk kitabıdır, ya da tarihsel bir romandır diyemiyorum. Nedir diye diye birkaç roman formu çıkarmışım farkında olmadan. O formları içerikten küçük bilgilerle harmanladım ve dağınık olsa da ortaya elle tutulur bir şeyler çıktı gibi.

    Rüzgâr Gibi Geçti öncelikle, kahramanın gelişim evrelerini içeren bir Bildungsroman örneğidir. Güney’i en ince ayrıntısına kadar anlatan ve olaylar karşısındaki tutumlarını dile getiren Güney romanıdır. Erkekleri peşinden koşturan Scarlett O’Hara ile Rhett Butler’in aşkını anlatan bir destansı bir aşk romanıdır. Amerikan iç savaşıyla birlikte gelen yıkım ve Yeniden Yapılanma süreçlerini başarılı bir şekilde tasvir eden tarihsel bir romandır. Biraz zorlarsak, dönemin zihniyetine, özellikle Güney’in zihniyetine, bağlı olarak kadınların toplumda erkekten sonra görülmelerini Scarlett O’Hara ile yıkan feminist bir romandır.

    Jale Parla Bildungsroman’ı şu şekilde tanımlıyor: “Bireyin çocukluğundan başlayarak olgunlaşmasına kadar uzanan süreci ele alan Bildungsroman, bu süreç içinde roman kahramanının ne tür seçimlerle karşı karşıya kaldığını ve yaptığı seçimler sonucunda yaşamının nasıl belirlendiğini, neredeyse bir ibret öyküsü gibi anlatır.” Okuyanlar da bana hak verecektir ki kitabın formu yukarıdaki tanıma uygundur. Kitabın Bildungsromanlık kısmı başkarakter Scarlett’in 16 yaşından başlar iç savaşın öncesi, sırası ve sonrasını kapsayan geniş bir zamanda olgunlaşan, değişen kişiliğini bize vererek devam eder. Scarlett O’Hara genelde kişiliğine yapışmış olumsuz özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Kitabın hemen başından ortamdaki tüm ilgiyi kendine çeken bir yapısı olduğunu, ilerleyen sayfalarda kararlarını tutkularının ve paranın gözetiminde verdiğini, kendi işine gelecek her şey için başkalarını manipüle ettiğini görmek bu nasıl acımasız merhamet yoksunu terbiyesiz kadın demeye yetiyor. Ama öyle bir iradesi, öyle bir kararlılığı, öyle bir azmi var ki. Ve yine o kadar cesur ve zeki ki. Bunlar yeşil gözleriyle birleşip tüm olumsuz özelliklerini bir anda siliyor. Bu yüzden en çok nefret ettiğim de en çok sevdiğim karakter de Scarlett oldu. Başka bir deyişle Scarlett benim için ‘içinde siyah da bulunan bir gökkuşağı’. Önemli 3 karakter daha var. Fedakârlıktan kaçınmayan iyiliğin saf hali Melaine o kadar dürüst ve alçakgönüllü ki bazen dozunu kaçırıyor bunların. Ama kitapta bozulmayan, kişiliği deforme olmayan tek kişi de o. Ve en saygı duyulması gerekeni de. Ashley Wilkes kafasının içinde yaşamayı seven bir karakter. Aynı zamanda Melaine’nin kocası. Savaşın anlamsızlığını bile bile Güneyli gururu yüzünden katılmak zorunda kalıyor. Ben kendisini hiç sevemedim. Ve Rhett Butler. Scarlett’tan sonra en kapsamlı işlenen karakter o. Açıkgöz ve kendi doğrularına inanan, Melaine gibi kendi olmayı başaran ikinci karakter. Düşüncelerini rahatça ifade eder, başkaları buna sinir olsa da. Scarlett’in büyüsü yüzünden bunları kısa kesmek zorundayım.

    Kitabın yazarı Amerikan’ın Güney’inde asker kökenli bir ailenin içinde doğmuş büyümüş. Haliyle elinden Güney’i ve iç savaşı anlatan bir romanın çıkmasını biraz da buraya bağlamalı. Güney soylu ailelerin, uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının olduğu bir yer. Soylulukları ve zenginliklerinden dolayı biraz da kibirliler. Önemli günlerde partiler, balolar veriliyor. Erkekler tam bir beyefendi, kadınlar da leydi. Kadınlar çocuklarını, özellikle kızlarını, aşırı bir terbiyeyle yetiştirmeye çalışıyorlar. Geleneklerine de çok bağlılar. Gelenek ne kadar yobaz olursa olsun ondan koptunuz mu hemen ayıplanıyorsunuz. Scarlett’in annesi Ellen, onu kendi gibi Güneyli bir leydi olmasını arzu ederek yetiştiriyor. Ama Scarlett gelişen bazı olaylar sonrasında Güneyli kişiliğinden sıyrılarak bambaşka birisi oluyor. Zaten kişiliği de bir leydinin kaldırabileceği şeyleri kaldırmak için çok zayıf. O hırçın ve savruk biri. Ama ne kadar güneyden kopmuş gibi görünse de her zaman olduğu gibi büyük resmi göremediği için aslında o da diğerleri gibi güneyin tutsağıdır. Ey okuyanlar size soruyorum: Ashley Ashley diye ortalıkta dolanmasının sebebi bu değil midir? Aklıma şu soru da geliyor: Coğrafya kişilik için de kader midir? Görüyoruz ki bu kitaptakiler için öyle.

    Bana göre bu kitabın en geride kalan kısmı aşkla olan kısımlarıydı. Kapakta huysuz ve tatlı kadın Scarlett O’Hara ile açık fikirli kumarbaz Rhett Butler’in sıra dışı ve efsanevi aşk hikâyesi ifadesi var. Bu okurdan beklentiyi yükseltmesini isteyen bir ifade. Haliyle beklenti artıyor. Ama aşk diğer olayların; nedir savaşın getirdiği kimlik bunalımları, detaylı karakter tahlilleri, kölelik meseleleri, Yeniden Yapılandırma faaliyetleri, Ku Klux Klan gibi şeylerin epey arkasında kalıyor. Ama bu demek değildir ki aşk kitaptaki görevini görmüyor. Yine aşk için yapılan iyilikler, fedakârlıklar ve hatalar var. O yüzden aşktan bağımsız düşünemiyoruz.

    Kitap Amerikan İç Savaşı öncesinde başlayıp, savaş bittikten sonraki dönemlerde Scarlett ve tüm Güney’in yaşadıklarına güzel bir bakış sunuyor. Savaşın başlamasının iki sebebi olduğunu görüyoruz kitapta. İlki Güney’in kölelere olan bakışını düzeltmek ve onlara özgürlüklerini vermek. İkincisi de para. Ama sebep ne olursa olsun savaş tüm bir topluma mal olan bir olay. Yazar bunu çok güzel dile getiriyor. O güneylilerinin halini gördükçe insan savaşın acımasızlığına bir kere daha şahit oluyor. Güneyliler kısmında değindik, bunlar kibirli ve gururlu insanlar. Olanca büyük pamuk tarlalarıyla, cesaretleriyle gelişmiş Kuzey’i yenebileceklerine inanıyorlardı. İnanmakla kaldılar. Gelelim insanı en çok şaşırtan kölelik meselesine. Katılır mısınız bilmem kitap sanki sessiz sessiz "kölelik özgürlüktür" diye aksediyor gibiydi. Yazar savaşın zencilere özgürlük nidalarıyla çıktığını öne sürerken bana göre şöyle demeye getiriyor: “Savaş çıkmadan zenciler insan gibi yaşıyordu. Pis Kuzeyliler geldiler onları özgürlük vaadiyle kandırıp az da olsa ellerinde bulunan hakları aldılar. Sonrasında da kendi emelleri için onları Güneylilerin üstüne saldılar.” Gerçekten de savaş çıkmadan zencilerin gül gibi geçinip gittiğini, sanki köleliğin olmadığı izlenimine itiliyoruz. Zenciler bile bu durumun kölelik olmadığını söyleyebiliyorlar. Savaştan sonra zenciler artık beyazlar gibi istediği gibi sokaklarda geziniyor, beyazlara kafa tutuyor hatta beyaz kadınlarla evlenme hakkının verileceğinin iddiaları dolaşıyor kitapta. Güneyliler bunun çok alçak bir durum olduğunu, bir beyazla bir zencinin nasıl denk tutulabileceğinin şokunu yaşıyor. Bu yüzden zalim Ku Klux Klan bu duruma son vermek isteyen yararlı bir topluluk gibi gösteriliyor. Oysa Ku Klux Klan zencileri öldüren, insan düşmanı acımasız bir topluluktur(bkz. #32352317). Tabii ne olursa olsun bu bir roman. Ve kitapta Dadı, Dilcey, Pork, Peter Amca gibi çok sadık zenciler de var. Benim zenci dediğime bakmayın güneyliler asla zenci lafını kullanmıyorlar. Bu da onları tarlalarında çalıştırmalarını meşru kılıyor(!)

    Kitapta Güneylilerin kadına bakış açısı da çok değişik. Kadınlar çocukluklarından itibaren aşırı bir terbiye içerisinde yetiştiriliyor. Efendim kadınlar çalışamazmış, erkeklerin yanında yüksek sesli gülemezlermiş. En komiği de Güneyli kadınların hamile olduklarını erkeklerin yanında dile getirmekten çekinmeleri. Hamilelik konusu açıldığında ‘yani o şey’ diyerek utanıyorlar. Karınları belli olmasın diye odanın karanlık köşelerinde oturmayı tercih ediyorlar. Bunun gibi şeyler. Ama kızımız Scarlett yine kendini aşıyor ve durun bakalım diyerek bu anlayışlara karşı geliyor. Sonrasını tahmin edebilirsiniz ‘ah kuzum Scarlett farklı olursan lanetlenirsin!’

    650 700 sayfa boyunca gayet sakin ve emin adımlarda giden roman sonunda öyle bir hız kazandı ki tüm aaaaa’larımı sonunda harcamak zorunda kaldım. Şöyle bir toplamak gerekirse: Kitap Amerikan İç Savaşı’yla birlikte değişen sosyal yapıyı bir aşkın gölgesinde derinlemesine irdeler. Köleliğin kaldırılmasını savunan Kuzey ile köleliğin devamını isteyen Güneylerin savaşı anlatılmaktadır. Olaylar genellikle Atlanta’da geçer. Güney’in pamuğu ve gururu dışında kuzeye hiçbir üstünlüğü yoktur. Savaş başladıktan kısa süre sonra kadınlar yas elbiselerine bürünmekte ve her gün yeni mezarlar açılmaktadır. Hastanelerde kinin, afyon, klorofom ve tentürdiyot yokluğu çekiliyor. Evlerde ve cephede yemek çok az. Kitap savaşın tüm acımasızlığını bütün çıplaklığıyla gözümüzün önü seriyor. Bu bakımdan çok dramatikti. Scarlett gibi bir karakter yaratıp onu derinlemesine tahlil etmek büyük bir ustalık işiydi. Velhasıl sonuç olarak güzel bir okuma oldu. Etkinliğe katıldığım için mutluyum. Keyifli okumalar diliyorum.
  • Yelkovan kımıldadı, hayat saatim soluk aldı, - ömrümde duymadığım bir sessizlik vardı çevremde; yüreğim yılgıya kapıldı.

    Yalnız gezerdim; o yanlış yollarda gönlüm neye acıkırdı geceleyin? Dağlara tırmanırdım; kimdi sen değilsen, aradığım dağbaşlarında?

    Gürültüler ve gök gürlemeleri ve fırtına sağanakları, bundan, bu sakıngan, kuşkulu kedi dinlenmesinden yeğdir gözümde; kişiler arasında da usul basanlara, yarım yamalak kişilere hınç bağlarım en çok, kuşkulanan, durumsayan, geçen bulutlara.

    Yüreklilik en iyi öldürendir: yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma, en derin uçurumdur: kişi, hayatı nice derinliğine görürse, onca derinliğine görür acı çekmeyi de.

    Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldırgan yüreklilik: ölümü dahi öldürür o; çünkü der: "Bu muydu hayat? Peki öyleyse! Bir daha!"

    Akşamları ateşin başına oturduklarında hep beni konuşurlar, ama hiç biri beni düşünmez.

    Onlar, gerçekte en çok bir şeyi isterler: kimsenin kendilerine zarar vermemesini. Böylece herkesin hoşuna gitmek, herkesi hoş tutmak isterler.

    Ama "erdem" deseler de, ödlekliktir bu.

    Ah bu iyiler! İyi kişiler gerçeği hiç söylemezler. Bu türlü iyi olmak, ruh için sayrılıktır.

    Baş eğer bu iyiler, teslim olurlar; yürekleri öykünür, canları söz dinler; oysa söz dinleyen, kendini dinlemez!

    Her bilgi, tedirgin vicdanın dibinde yeşermiştir şimdiye dek! Parçalayın ey gören kişiler, parçalayın eski levhaları!

    Ah, bütün yarım istemleri bıraksanız da, eylemde olduğu gibi, tembellikte de tam kararlı olsanız!

    Kimine göre yalnızlık, sayrı kişinin kaçışıdır; kimine göre de, sayrı kişilerden kaçıştır.

    Ve kötüler ne kadar zarar verirlerse versinler, iyilerin verdiği zarar en zararlı zarardır.

    İyilerin aptallığında dipsiz bir kurnazlık vardır.

    İyiler, kendi erdemlerini bulanı çarmıha germek zorundadırlar! Yaratıcıdan nefret ederler en çok, levhaları ve eski değerleri altüst edenden, bozandan, - yasabozan derler ona. Çünkü iyiler, yaratamazlar; onlar hep sonun başlangıcıdırlar. İyiler yalancı kıyılar, yalancı güvenlikler öğrettiler size; iyilerin yalanları içre doğup büyüdünüz siz. Her şey iyiler eliyle baştan aşağı burulmuş, çarpıtılmıştır.

    Birçok şeyi yarım yamalak bilmektense, hiç bilmemek daha iyidir! Başkalarının düşünceleriyle bilgelik etmektense, kendi hesabına delilik etmek daha iyidir!

    Ben büyük horgörenleri severim. İnsan altedilmesi gereken bir şeydir. Boyun eğmektense umutsuzluğa düşün daha iyi.

    Böyle Buyurdu Zerdüşt, Nietzsche
  • Evet, son zamanlarda görüyorum ki, insanlar hep birbirini eleştirmekte, birbirine hakaret etmekte, küfür söz söylemektedir. Oysa bizler okumuş kültürlü insanlarız, özgürlükçü, anlayışlı ve hoş görülü olmamız lazımken, tam tersi, nefret ve saldırı söylemleri etmekteyiz.

    Benim burada kimseyi eleştirdiğim yok, kimseye ders verme niyetim de yok, ben sadece diyorum ki; birbirinize kırıcı olmayın. Yok bu sitenin amacı ne, yok senin amacın ne, yok bu neden böyle yapıyor gibi insanları eleştirmek sevgi bağını öldürür.

    Gelin birlik olun, sevin, sevilin. Herkesin kendi amacı belli zaten, kimisi okumuş koca arar saygım var en doğal hakkıdır, kimisi okumuş kadın arar buda normaldir, kimisi iletisinin beğenilmesini ister ve böyle mutlu olur, kimi ilgi çekmek ister bu onu mutlu eder, kimisi inceleme yaparak mutlu olur, kimi saçmada olsa alıntı paylaşmakla mutlu olur. Biz kitabı neden okuyoruz sırf öğrenmek mi? Öğrenmenin verdiği mutluluk için okuyoruz, yani amaç mutlu olmak için yapılan iştir. Öyleyse herkes mutlu olduğu şeyi yapıyor burada, bırakın birbirinizin mutluluğuna karşı çıkmayın, engel olmayın. Lütfen herkes birbirine anlayışlı ve sevgi dolu olsun. Yurtta sulh cihanda sulh diyorum, ama bunu lafta söylemiyorum. Her şey gönlünüzce olsun Türkiyem...
  • https://youtu.be/-dlJ1S4GHM8

    Allah'ım, bu nasıl bir şarkıdır? Sabahın bu saatlerinde bilmem kaçıncı defadır dinliyorum. Ve sürekli düşündüğüm bir tek şey var ki, sözlerini yazanın kim bilir neler yaşadığı. İçimi bir tuhaf ediyor bu müzik, en içime, sanki kalbimin tam üzerine dokunup duruyor. Sanki, işaret parmağıyla, kalbime kalbime vurarak sarsıyor beni. Bilmediğim bir suçluluk duygusunun ağırlını duyumsuyorum üzerimde. Başımı önüme eğdiriyor bu şarkı.
    Evde kimse yok. Bilgisayardan dinliyorum son ses. Sandalyenin üzerindeyim bağdaş kurmuş bir vaziyette. Gözlerimi kapatarak dinliyorum.

    Affetmemeyi her zaman haddim olmayan bir davranış biçimi olarak görmüşümdür. "Ne affedeceğim, seni Allah affetsin!" sözleri hep büyüklük taslamak (bu kelimeyi kullanmak istemedim lakin silip bir başkasını yazmak istediğimde, bulamadım) olarak bulmuşumdur. Bir özrü kabul etmemeyi, bir pişmanlığı görmezden gelmek ve kalbinin kapılarını kapatmak olarak görmüşümdür. Affetmemek bir vicdansızlıktır sanki benim için. Kırılsam da, üzülsem de, bana bir adım gelene beş (!) adım gidebiliyorum ben uçarak ve gözlerimde yaşlarla. Hatasını anlamış ya, pişman olmuş ya, olsun. Hissetmişsem acısını içimde, olsun. Barışırım ki. Ben de özür dilerim, neden olduğunu bilmesem bile, üzgün hissetmesin diye daha fazla kendini.
    Hem özür dilemek erdemdi ya hep, erdemli bir davranışı nasıl kabul edip de içerisine almaz ki insan. Özür dilemek çekingen bir misafirdir. Kırılgandır, sanki bir dokunuşta yıkılıp paramparça olacakmış gibi, sanki bir üfleyişte savrulup toz olacakmış gibi, ya da bir kuş misali ürküp kaçıverecekmiş gibi uçup. Sarı yumuşak tüylü minik bir civcivin küt küt atan kalbi gibidir heyecanı. O minik şeyin kalp atışlarındaki korku ve heyecanın sesleri nasıl duyulursa onu tutan ellerden, özür dilemek için gelen insanın hisleri de öyle duyumsanır.

    Hep dedim ki ben, o kibirli sözün aksine: "Allah bile affediyor, affedebiliyorsa kullarını, yaptığı onca hataya rağmen, affetmemek kimin haddine." O büyüklük ve yücelik dahi yüzünü çevirmiyorken, ben kim olacaktım da affetmeyecektim benden pek de farkı olmayan bir başka kulu? Her insan biriciktir, farklıdır özeldir, ve lakin, temelde aynı duyguların esirleridir. Tüm kutsal kitaplar (?) o yüzden insanlardan birbirlerinin kardeşi olarak bahseder. Kardeşler benzer duyguları hisseder. Birbirine düşman kesilmiş kardeşlerin düyası da olsa burası, bu böyledir. Evet, nefret ediyoruz birbirimizden, fakat gerçeği değiştiremeyiz; biz kardeşiz. Maalesef (!).

    Aynı duyguları ve benzer duyguları paylaşıyoruz. Farklı biçimlerde. Ve farklı tepkiler veriyoruz, hepsi bu.

    İşte bu yüzden, genellikle affetmişimdir. Evet, düşünüyorum, düşünüyorum da, genellikle demek belki yanlış olur, ben affetmediğimi hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum.

    Fakat bir tek, bir tek hiçbir şey yapmamasına rağmen kalbi kırılmış, durup dururken itilip yere düşürülmüş, incitilmiş birinin affetmeyişini, affedemeyişini büyüklenmek olarak göremem. Çünkü bilirim onun halini, kalbi büyüklükten değil, kalbi kırılmışlıktan affedemez o. Çünkü en büyük yarayı kırılan kalp alır.

    Bu sene hiç yoktan yere bir sınıf arkadaşımla tartışmıştım. Benim için pek de önemi olmayan bir insan. Ama sanırım, hayatımdaki ilk affetmek istemediğim insan. Hani derler ya, dost kazığının acısı bir başkadır diye, insan en çok sevdiği yerden kırılır diye. Bu doğru, en büyük yarayı en sevdiklerinden alır insan. Ama kendi adıma konuşmam gerekirse, bir kerede silip atamıyorum ben sevdiğim insanları. Sevdiğim insanların kredileri yüksek oluyor bende (bir dizide duymuştum bu sözü, sonra da bir daha çıkaramadım hayatımdan, neden'imi anladım).

    Ama işte, insanız ya, çelişmezsek olmaz. Elif'im ya ben, şimdi, buradayken, burayı savunuyorken, farkında olmadan orada, tam karşıda duruyor olduğumu, ne araya o tarafa geçtiğimi anlayamadan edemezsem olmaz. Yapamam. Her zaman ki gibi yine tam karşımdayım. Yine bir şeye şudur veye budur diyemiyorum. Şu veya bu, işte o odur diyemiyorum. Çünkü her seferinde gördüğüm şeyi hem şuna, hem buna, hem de ona benzetiyorum. Sanki her şey, onca farklılık, hepsi aslında aynı şey. Hiçbir şeyin ayırdına varamıyorum.

    (Ne çok döküldüm bugün, yalnızca bir şarkı üzerine.)

    Dedim ya hani, yukarılarda bir yerde, kalbinde yarası olan affedemez, anlarım diye. Sanki affetmek meseleyse, ortada bir kırılmışlık söz konusu değilmiş gibi (!). Kalbi kırılan küsmez mi ki ya zaten? Kötülüğün hangi biçimi olursa olsun, hepsi yara açmaz mı yürekte? Kanatmaz mı sanki? Kurşunun türü ya da çıktığı silah hangisi olursa olsun, hepsi, hepsi... Öldürmez mi?

    Sonra, dedim ki, sevidiğim insanların kredisi yüksek olur bende. "Öyle mi?" diyorum şimdi. Çok ama çok sevip de, hiç beklemediğim bir darbesiyle karşılaştıktan ve kalbim paramparça olduktan sonra soğuduklarıma ne demeli?
    Bir başka şarkı sözü vardı: "Kırılan kalp, tekrar sevmez diyorlar."
    Bu cümle de her hatırladığımda içimi sızlatanlardandır.

    Belki sonraları iyileşir, belki soğukluk iyi gelir, belki mikrobu da ölür kalbin ama, donmuşluk diğer sevme yetilerini de öldürür. Buz tutar belki. Buzdan bir kaya kadar güçlü olur. Çatlaması da kolay olur belki ama, sabit olur, durur öylece. Ümitlere, heyecanlara kapılmaz en azından. Sevmeyi unutur, ısınmayı, içini açmayı.

    Belki, belki bir gün iyileşir. Erir içinin buzları. Ya da, onca soğuğa ve buza rağmen, güçlüğe rağmen bir tohum düşer gökten de, ya da onun nasibi onun kalbinin hiç göremediği, henüz denk gelemediği yerindedir de, zamanı, günü gelir de artık, incecik, hem zayıf, hem cılız, fakat bir o kadar da güçlü ve inançlı, umutlu bir filiz uzanır yukarılara. Hapis kaldığı buzdan zindanı sıcak bir güneş ışığının hasretiyle çatlatır en sonunda topladığı tüm gücüyle. Buzdan kaya çatlar. Çatlaktan bir ışık düşer karanlıklara. O küçücük ve bir'icik ışıkla, inancı tazelenir, güçlenir yeşil filiz. Kan damlamaya başlar kalpten. Giderek büyür filiz. Çiçek açar. Kalpten akan kan ile renklenir çiçeği. Temiz kokular sarar kalbi. Artık o katı buz kütleleri çiçeğin besleneceği bir su kaynağı olmuştur. Onca yaşanmışlık, onca acı, onca buz ve kırılmışlık, hepsi, gelecekte açacak olan o çiçeğin kıymetini daha iyi anlayabilmek, besleyebilmek içindir onu. Kalp artık anlar. Şükreder. Geçmişteki buzuna, soğuğuna, kırıklarına, acıları ve üşümüşlüklerine bile.

    Bazen Allah dert verir kullarına ki, dertsiz oldukları günde şükredebilsin diye, daha iyi anlayabilsin diye sahip olduklarının değerini. Daha çok sevebilsin diye, dert verir. Kötüsünü verir. Daha çok sevebilelim diye Gerçeğimizi.

    Konu neydi? Affetmek. Hayır, sapmadı konu. Konu kalpti.

    Ve yazım bitti. Sabah kalmadı şimdi.
  • Belki birçoğunuz bilgilendirici kitaplardan nefret eder veya sıkılır Bu kitap her ne kadar giy dilendi bir kitap gibi görünse de yalan söyleyemem gerçekten bilgilendirici ama sıkıcı mı sıkıcı değil içinde çok güzel deyimler çok acayip öyküleri var hatta bazen günlük yaşamında kullandım Eskiden Başkaları kullandığında ne anlama geldiğini anlamadım ama şimdi anlıyorum Bu kitabı ve serisini tavsiye ederim. Ayrıca bu kitabı sözlük olarak da kullanabilirsiniz Çünkü kitabı yazan ve tasarlayan adam Bu kitabı sözlük tarzında yapmıştır. Mesela size güzel bir deyim ve hikayesini anlatayım.

    KEÇİLERİ KACİRMAK
    Günlerden bir gün çobanın biri dağda keçi sürüsünü otlatıyor Muş öğle sıcağında uykusu gelmiş keçilerini salıp Kendine de bir ağacın gölgesinde yatıp uyumuş bir süre sonra hem sıcaktan bunalan hem de susuzluktan dilin damağın kurien keçiler hep birlikte civardaki henüz kimselerin varlığından haberi olmadı bir mağaraya girmişler Çoban Uyandığımda Bir de ne görsün keçiler ortalıkta yok çevre iyice aramış ama keçileri bulamamış Eyvah demiş sürü sahibine ben ben ne söylerim. Aman Allah'ım beni döve döve öldürür Koskoca Siri nereye gider nereye kaybolur Çoban Bir o yana bir bu yana koşturur saçını başını yolarak çobanlık görevimi yapamadım keçileri kaçırdım diye yakınmış bu halde koşa koşa köye gitmiş önüne gelene keçileri kaçırdım şimdi ben ne edeceğim diye sorma ya da korktuğundan abuk subuk konuşmaya başlamış köylüler de merak etmiş daha çıkıp keçileri aramaya başlamışlar Bu sırada mağaradaki Gölcükler danslarını içip serinleyen keçiler dışarıya çıkıp Çoban'ın bıraktığı yerde otlamaya başlamışlar köylüler sürüyu yerli yerinde bulunca Şaşırmışlar tek tek saymışlar ki hepsi de tamam Bu durum karşısında Zavallı çobanın delirdiğini kanaat getirmişler keçi sürüsünü bir başka çobana teslim etmişler ama birkaç gün sonra yeni çobanın başına da aynı iş gelmiş o da keçileri kaçırdım diye Köye koşmuş sonra akıllı bir çoban çıkmış ve Marley bulmuş Da işin aslı anlaşılmış
    .......
    Bu deyim aklını oynatmak Delirmek telaştan ya da öfkeden ne yapacağını bilemez bir hale gelmek manasında kullanılır