• Gerçek nefret içten gelir; gençlikten, işte kaybedilen... savunmasızca. İşte böylesi öldürür adamı. O kadar derinlerdedir ki hala, her yere temelli bulaşır. Toprağın üstünü zehirlemeye yetecek kadar sızar, bir daha üstünde ölüler arasında, insanlar arasında iğrençlikten başka bir şey büyüyemesin diyem
  • Bassanio: Herkes sevmediğini böyle öldürür mü?
    Shylock: Öldürmek istemeden insan nefret eder mi?
    William Shakespeare
    Sayfa 82 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • 276 syf.
    ·3 günde·10/10
    Kur'an öldürmez insan öldürür ya da incil öldürmez insan öldürür
    Kadir Albayrak
    Insanlığın en eski ideali olan barış ve mutluluğu temin ve tesis etmenin önündeki en büyük engellerin başlıcası, trih boyunca insanoğlunun kabusu olan şiddet, hiddet, nefret ve savaşlardır. Şiddet dinleri adeta gölge gibi takip eden bir olgudur. Modern dunyada ise o, dinleri gölgede bırakma konumuna kadar yükselmiş, neredeyse şiddetin bizatihi din olmuş ve yaşam biçimi olarak devam etmeye başlamıştır.


    Bu eserin yazarı Kadir Albayrak benim sevdiğim bir hocamdır. Dinler Tarihi dersini dinledim defalarca onun kadar objektif bir din tarihi hocası görmedim bu listeye Karen Armstrong ekleyebilirsiniz. Derse girerken anlatacağı dinin üyesi gibi girer. Bazen öğrenciler ona hangi dine aitsiniz sorusunu sorarlar. Onun cevabıda gülerek atrayiştayım diyen birisi.

    Bu kitaba gelirsek kitap için neden Tanri ismini kullandınız diye sormuştum. Onun cevabı sık beyinliler okumasın diye onlardan kitabı korumak için Tanrı olarak yazdım demişti. Guzel bir taktik ben de ilk Ilahiyat eserimde Tanrı ismini kullanacağım sokma beyinliler benim kitabımı okumasın parası umrumda değil. Kitabın onlardan korunması gerekir.

    Alıntılar
    Tarih bize savaslardan ve ayaklanmalardan başka sey göstermiyor. Barış yılları rastgele gerçekleşmiş, kısa sessizlikler ve aralar gibi görünür.
    Arthur Schopenhauer

    Hiç bir zaman savaş zamanındaki kadar çok kitap okunmamıştır, kitapçılara sorun. Hiçbir zaman bu kadar çok derin yakarılmamistir, rahiplere sorun.
    Paul Valery
    Savas kıtlık/ yoksulluk getirir, kıtlıkta barış getirir
    William Shakespeare
  • 406 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    ''Elbiselerinizi sıkı giyin, okuduğunuzda üşüyeceksiniz.''

    Önce bir teşekkür etmem gerekiyor. Bu kitabı bana göndermiş olan değerli arkadaşım Buse'ye(hesabı kapalı) teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

    Şimdi, başlayalım. Öncelikle kitap hakkında kısa bir özet geçeyim.

    Kitabı elime alır almaz ki bir yemekte olduğu gibi kitapta da benim için önce görsel gelir, çünkü yemeği henüz tatmadım. Kitap kapağı ilgimi çekmedi ama sağ köşede ''Sadist'' kavramını görünce tamam dedim, nefis bir hikaye beni bekliyor. Kitap, polisiye/psikolojik bir hikayeyi ele alıyor. Psikoloji öğrencisi Cyna, hayatta pek dostu olmamakla birlikte bunlardan birini elde tutabilmiş bir dostu olan Laura'nın evine konuk olur ama biraz geçmişinden biraz da gecenin verdiği huzursuzluktan uyumak istememektedir. Ve böylece oyun başlıyor...

    Şimdi, 3 tür seri katilden bahsetmek istiyorum. Sıradan, zeki ve dahi. Biliyorum, bunlar ne yazarak ne de çizerek anlatabilecek türden konular ama kısaca değinmek isterim. Bütün seri katillerin neredeyse tamamı geçmişinden kaynaklı bir olay yüzünden bu aşamaya evrilmiştir. Aile için ensest, şiddet, tecavüz, görüntüler ve işkenceler gibi farklı kategorilere ayrılabilen ve tahribat boyutuna göre farklılık gösterebilen, birçoğunuz mide bulandırıcı olarak lanse ettiği onlarca şey...

    Sıradan bir seri katil(ismi gereği) hedefi bellidir ve her ne olursa olsun eninde sonunda yakalanır. Hedefinde ki bunlar genellikle pedofili(çocuk tecavüzcüleri) olur. Zeki seri katiller ise, hedeflerini geçmişinden kaynaklı bir nefret üzerine inşa eder, anne, baba, kardeş gibi. Ve mutlaka bir kural koyarlar. Dahiler ki; şimdi kitabımızda bir dahi seri katili işlemekte, o kadar soğukkanlı hareket eder, ikna kabiliyetleri ile sizi kendine çeker ve sizi öyle güzel bir şekilde doğrar ki, bundan zevk alırsınız. Aslında doğrama dahilere göre değildir, psikolojik işkence çok daha cazip gelir, bu orgazm olma gibi bir zevk tattırır.

    Kitapta adaşımı tekrar görmek, Siyah Kan kitabını okuduğumda da karşılaştığım için, üst üste gelmesi beni gülümsetti. (Ed Gein, Ed Kemper) Ed Vess, sadistliğin dibi...

    Ed Vess, kitapta soğukkanlı, yakışıklı, yaşadığı bölgenin en genç şerifi olan ve ilgi odağı olmuş bir sadist. 9 yaşında babasını ve annesinin yattığı yatağı ateşe vermiş ve ikisini de öldürmüştür. 11 yaşında ise babaannesini bıçaklayarak öldürmüştür. (Tuvaleti yıkamıyormuş da) Kitabı okurken düşündüm, acaba geçmişte, çocuklukta bir istismara mı uğradı diye. Ve bunu Cyna'nın sorması merakımı giderdi.

    Cyna, kitapta psikoloji öğrencisi 24 yaşlarında bir kadın. Geçmişte fahişe annesinin fantezilerine ki bir tanesini söylemek istiyorum. Yattığı üvey babasıyla ranzanın üstünde inlerken, 9 yaşındaki Cyna, ranzanın altında saatlerce inlemeleri, çığlıkları duyar ve acı çekermiş. Bunu fahişe annesi görüp zevk almaya bakarmış. İşte, böyle bir Cyna'nın hayatında neredeyse pek heyecan olmaması garipsenmeyecektir. Şu yaşa kadar iki ilişkisi olmuş ve ikisi de Cyna'nın tek taraflı bitirmesi ile son bulmuş. Bence iki iyi bir sayı...

    Cyna böyle bir ortamda en iyi dostu Laura olarak gösterdiği arkadaşıyla hayata ve geçmişine dair her şeyini paylaşırmış ve sadece onun isteği üzerine evlerine misafir olur. Ancak gece seri katilimiz evi basar, evde bulunan herkesi büyük bir zevkle öldürür ama Cyna'nın dikkati ve farkındalığı sebebiyle onu göremez. Böylece intikam meselesine dönüştüren Cyna, Ed'i takip eder ama elbette yakayı ele verir. Cyna, yakalanmadan önce evde Ariel'i görür. Ariel kimdir?

    Ariel, sadist katilimiz masumiyete çok düşkün biridir. Edgler Vess, Ariel'in bütün ailesini öldürür, kardeşini Ariel'in gözleri önünde parçalara ayırır ve daha sonra Ariel'i kaçırır. Ariel'i tam olgunlaştığı zaman tecavüz edip öldüreceğini söyler.

    Kitapta diyaloglar çok iyiydi, özellikle katilin dehasını ama iğrençlik boyutunu yani 'sadist' kavramının dibi dedim ya, hakkını vermişti. 406 sayfa 24 saatlik bir olayı anlatmaktadır. Yakayı ele veren Cyna ve Vess'in diyaloglarında güzel betimlemeler ve tasvirler göze çarpıyordu. Mesela Cyna'nın istismara uğramadıysan, neden insanları öldürüyorsun söylemine Vess:'' Öldürmek benim için bir macera gibi'' söylemi dikkat çekiciydi. Çoğu polisiye de karakter çoğunlukla istismar edildiği için cinayetler işlerdi, Koontz'un bu hataya düşmemesi sevdim. Kitap ortalarında kurgunun kopukluğu bir ara sıkmaya başladı ama son 50 sayfa gerçekten alıp götürdü. Umut, sevgi, acı, daha fazla acı ve daha fazla...

    Vess'in şu söylemi sadistliğin dibi dedim ya, sizler de okurken hissedin şimdi. ''Hayır, Ariel'e elimi bile sürmedim. Ama süreceğim, ona öyle bir şekilde saldıracağım ki, o inlemelerini, çığlıklarını ve acısını hissetmek için; onun yüzünü ısırıp ağlamalarını görmek için. '' Daha fazla yazmayayım. :)

    Bu arada, yazarı Cyna karakteri üzerinden tebrik ve takdir ediyorum. Gerçekten aradığım kadın modeli. Acı onu öyle güçlendirmiş ki, birçok duyguyu unutmuş ama Ariel ile sonunda bulmuş. Sert, mücadeleci, güvensizlik ki ilişkileri bu yüzden bitirmişti. Bıkkınlık, zeka, asalet ve en önemlisi söylemleri...

    Edgler Vess yani sadist katilimizin zevk anlayışı çok ilginçti(elbette öyle olacak) kendisi bir polis olduğu için, ateş ettikten sonra ki barut kokusu onu tahrik edebiliyor, kazara kestiği parmağın akıttığı kana zevk duyuyor ve pişmanlık duymuyordu. Onun hayatında pişmanlık ve acı yoktu. Acının onu Tanrı yaptığını ve bu yüzden acının gerekli olduğunu söylerdi. Adamım demiştim, boşuna değil. :) Kendi kanının tadı bile baştan çıkarıcı bir seromoni...

    Peki Cyna için hayatın anlamı, mücadelesi neydi?

    ''Hayatta kalmak, akıl sağlığını dengede tutmak ve duygusal olarak sağlam durmaktan ibaretti.''

    Hayat felsefesine bakar mısınız? Böyle böyle bir karakterin gerçek olması ve bulunması dileğiyle...

    Son olarak, birçoğunuz bildiği gibi dahi seri katillerin ikna kabiliyetleri, taklit yetenekleri, beden dilleri ve bu gibi etkilerini tek bir sözle bitirmek istiyorum.

    ''Bazı sosyopatlar, dünya üzerine gelmiş en yetenekli aktörün en iyi rolünden bile daha başarılı bir şekilde taklit ettikleri sahte bir kişiliğe bürünebilirdi.''

    Etrafınıza, çevrenize dikkat edin; belki sizin de sadist bir seri katiliniz vardır.

    Keyifli okumalar.
  • 688 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Rodya Romanoviç Raskolnikov yoksul bir gençtir; Petesburg Üniversitesi'ndeki hukuk öğrenimini yarıda bırakır. Aklı Batı'dan gelen siyasi ve felsefi düşüncelerle karmakarışıktır. Nefret edilen, kötü bir tefeciyi öldürecektir. Böylece finansal problemlerini çözerken aynı zamanda dünya kötü, değersiz bir parazitten temizlenecektir. Raskolnikov, daha yüksek bir amaca hizmet eden bir cinayetin kabul edilebilir olduğuna inanır. Bir sürü hesap kitaptan sonra harekete geçer ve kadının evine giderek onu baltayla vahşice öldürür. O anda, Alonya ile birlikte yaşayan ve kimseye bir zararı dokunmayan üvey kız kardeşi beklenmedik biçimde içeri girdiğinden, Raskolnikov onu da öldürmek zorunda kalır. Müşterilerin rehin için bıraktıkları birkaç küçük süs eşyasını alır ve kimseye görünmeden oradan ayrılır.
    Kimsenin kendisini görmediğini bildiği halde, Raskolnikov son derecede tedirgindir. Tedirginliği ailesi ve yakın çevresini de etkilenir. Raskolnikov'un hayatında üç kadın vardır. Bunlardan ilki olan annesi, düşkün ve müşfik bir kadındır. Hayatındaki ikinci kadın, kız kardeşi Dounia'dır. Hayatındaki üçüncü kadın ise Marmeladov adındaki işsiz kâtibin kızı Sonia'dır. Raskolnikov onunla ara sıra buluşmuş, arkadaşlık etmiştir. Sonia'nın ailesi, babasının ayyaşlığı yüzünden çok yoksuldur. Sonia, ailesine bakmak için fahişelik yapmaya başlamıştır.
    Raskolnikov, öldürdüğü kadının evinden aldıklarını ve diğer delilleri saklayıncaya kadar çılgın gibidir. Ödenmemiş bir borç yüzünden karakola çağrıldığında polislerin yanında baygınlık geçirir. Günlerce hasta yatar. "Katilin cinayet yerine dönmesi" kuralına uygun olarak, yakalanmayı ve rahatlamayı, arınmayı isteyen genç adam, öldürdüğü tefeci kadının evine gelir. Komiserle tanışır ve davranışlarıyla dikkat çekerek soruşturmanın baş zanIısı olur. Zeki bir adam olan Komiser Porfiry Petro viç, Raskolnikov'un katil olduğunu düşünür.
    Raskolnikov, Sonia'ya suçunu ve aşkını itiraf eder. Sonia fahişelik yapmasına rağmen inançlı ve iyi yürekli bir kızdır. Ona acır ve suçunu polise itiraf etmesi ve bedelini ödemesi gerektiğini söyler. Sonunda vicdan azabı Raskolnikov'a suçunu itiraf ettirir. Sibirya'ya sürgün edilir.
  • Petir Canavarı ZENGO

    "Petir Canavarı Zengo yakalandı. Beş vilayet sınırı içinde sindirip sındırmadığı kimse kalmamıştı. İnsanları titreten haydut, en sonunda kapana kısıldı."

    Hükümet konağı önündeki caddeden geçerken bütün yol boyu, onu görmek için gelenlerle dolmuştu. İki eli bir zincire vurulmuştu. Sarkan zincirin ucu yerde sürünüp şakırdıyordu. Sağında iki jandarma, solunda iki jandarma, arkasında beş jandarma vardı. Jandarma komutanı astsubay da en önde gidiyordu.

    Herkes onu merak ediyor, görmek istiyordu da, yine de kimse yakınına sokulamıyordu. Arkadaki meraklılar, Petir canavarını görmek için öndekileri ittikçe, öndekiler geri direniyor, canavara sokulmaktan ürküyorlardı. Jandarmaların arasındaki Zengo ilerledikçe, kalabalığı bıçak gibi yarıyor, önü açılıp boşalıyordu. Ama kaçışan halk, uzaktan da olsa, Zengo´ya bir tükürük atmaktan geri durmuyordu. Zengo´ya taş atanlar bile vardı. Yaşlı kadınlar yumruklarını sıkıyorlardı.

    "Kahrol Zengooooo!"

    "Geber Zengo!"

    Her eşkiyanın az çok, bir iki seveni bulunur. Hiç değilse yakın hısımları sever. Zengo´yu bir tek kişi, öz kardeşi bile sevmiyordu. Onun için, bir an önce asılmasını en isteyenler, kendi köylüleri, yakın hısımlarıydı.

    En azgın, ez azılı eşkiyanın bile, uydurma da olsa bir kaç iyiliği anlatılır, eşkiyanın en canavarı bile masallaştırılır. "Zengini soyar, yoksula verir" derler. "Öksüz kızlara düğün dernek yapar," derler. Ne de olası bir iyiliğini söylerler. Zengo için hiç kimse iyi bir şey söylemiyordu. Bu Zengo çocukluğundan beri canavardı. Adam öldürmekten, ama hiç bir sebep yokken cana kıymaktan zevk alıyordu. Öldüreceği adamın zeki ya da yoksul, kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç olması onun için önemli değildi. Yıllarca dağlarda bir başına gezmişti. Yanına kimse sokulamazdı ki onunla arkadaş olsun.

    Yakalandığı zaman üstünde iki milyon liraya yakın bozuk para çıkmıştı. Oysa her öldürdüğü adamdan beş milyon almış olsaydı, ceplerinin altınla dolması gerekirdi. Parası yoktu. Çünkü para için adam öldürmüyordu. Belki de bütün insanları öldürüp, bu koca yeryüzünde bir başına rahatça yaşamak istiyordu. Daha doğrusu niçin adam öldürdüğü belli değildi, bunu belki kendisi de bilmiyordu.

    Çocukluğunda yakaladığı tavukların başını dişleriyle koparırmış. Sonra kedilerin gözlerini oymaya, köpeklerin karnını deşmeye başlamış.

    Dağa ilk çıkışı, evliliğinin ilk gecesi olmuş. Zengo, köyünün en zengini. Yalnız kendi köyünün değil, bütün çevre köylerin en zengini. Böyle olduğu için de çok güzel bir kızla evlendi. Kızın babasına yüz koyunluk bir sürüyle üç yüz de altın verdi. Kızı aldı. Kız, evlilik gecelerine kadar Zengo´nun yüzünü hiç görmemişti. İlk o gece gördü. Görmesiyle de bir çığlık atıp, iki elini yüzüne kapayarak kaçması bir oldu. Ama kaçacak yer yoktu. Zengo kapıyı tutmuştu. Kız iki avucu yüzüne kapalı, çığlık çığlığa duvara sırtını verip köşeye büzüldü. Parmaklarının arasından Zengo´ya bakıp çığlığı basıyordu.

    Zengo´yu görüp de korkmamak olanaksızdı. Boyu iki metreyi aşkındı. Elleri kürek kadar iriydi. Ya hele yüzü... Doğduğu zaman, katır başlı bir çocuk doğdu diye bütün köylü şaşırmıştı. Bu baş yalnız katır başına da benzemiyordu. Biraz katır, biraz domuz, biraz manda... Şaşılası bir baş. Bütün hayvanlara benziyor, yalnız insana benzemiyordu.

    Anasının bu çocuğa, bir ayıdan hamile kaldığını söyleyenler bile vardı. Zengo büyüdükçe daha korkunçlaştı. Tepegözlü, fincan iriliğindeki iki gözünün biri alnında, biri de yan aşağıdaydı. İri burnu, suratına saplanmış bir bıçağın sapı gibi duruyordu. Yanpiri, kocaman ağzı vardı. Çiğ pirzola gibi alt dudağı sarkık, iri dişleri de görünürdü. Bütün yüzü kıllarla kaplıydı.

    Güzel gelin, Zengo´yu böyle görünce korkudan titreyerek köşeye büzüldü. İki eliyle yüzünü kapadı. Parmaklarının arasından Zengo´ya baktıkça çığlığı basıyordu. Zengo gülümsemeye çalıştı. Ama beceremedi. Çünkü nasıl gülündüğünü hiç bilmiyordu. Geline doğru, ellerini açarak yürüdü. Maksadı geline gülümsemek, "Korkma, korkma benden" diye ona yalvarmaktı.

    Ona yalvaracak, insan olduğunu söyleyecek, "Bağırma, istersen vazgeçelim. Yarın sabah babanın evine git!.." diyecekti. Ama gelin, bunu anlayamadı. Zengo´nun ellerini açıp üzerine yürüdüğünü görünce bayıldı, boş bir çuval gibi oracığa yığılıp kaldı.

    Zengo, hiç soğukkanlılığını yitirmeden gelini okşaya okşaya boğdu. Sonra onu koynuna alıp sabaha kadar beraber yattı. Gün ışımadan da başını alıp dağa çıktı. Aradan bir hafta geçmeden Zengo, kızın babasını öldürdü. Ama bu, başka cinayetlere benzemiyordu. Adamı lokma lokma doğramış, her lokmasını köy yoluna serpmişti. Ertesi sabah yollarda parmaklar, kulaklar, burun gördüler.

    Zengo, daha sonra, kendi iki kardeşini öldürdü. Kardeşleri, kendisi gibi korkunç değillerdi. Kız kardeşini, başından aşağı gaz dökerek geceleyin tutuşturmuştu. Kız, gecenin karanlığında alevler içinde tutuşa tutuşa dağlara doğru koşarak yandı, kül oldu.

    Abisini de bir gece baltayla parçalayıp başını, kollarını, gövdesini, ayaklarını ayrı ayrı ağaçlara astı.

    Bundan sonra Zengo´nun cinayetlerinin ardı arkası kesilmedi. Önce kendi hısımlarını öldürdü. Çocuk demiyor, kadın demiyor, yaşlı demiyor öldürüyordu. Öldürmekle de hırsını alamazsa, cesedi yakıyordu.

    Dağda yaşıyordu. Pek sıkışır da yakalanacağını anlarsa, sınırdan kaçıyordu.

    Bir kez yakalanmış, hapishane duvarını delerek kaçmıştı. Jandarmaların arasında caddeden geçen Petir canavarını halk taşlıyor, suratına tükürüyordu. Ama ona yaklaşmaya da korkuyorlardı.

    Göğsünde çaprazlama fişeklik vardı. Bir dev gibi yürüyor, koskocaman ayakları, deve tabanı gibi yere löp löp basıyordu.

    Silahı, fişekleri alınan Zengo, hapishanenin bodrumundaki hücreye atıldı. Mahkemesi başladı. Zengo avukat tutacaktı. Ama parası yoktu. Köyündeki geniş topraklarını, bütün mallarını, ineklerini, evini sattı. Eline çok büyük para geçti. Bu kez de kendisini savunacak avukat bulamadı. Zengo´dan herkes nefret ettiği için, hiçbir avukat onun davasını almak istemiyordu. Alsalar neye yarardı! Hiç bir avukat, Zengo´yu idamdan kurtaramayacağını biliyordu. Onun için de davasını almıyorlardı. Ama en sonunda Zengo bir avukat buldu. Avukata çok para verdi.

    Herkes, "İdamdan kurtaramazsa, Zengo avukatı öldürür," diyordu. İdama gitmeden hapisten kaçar, belki de mahkeme salonunda avukatı öldürürdü. O, bir kişiyi öldürmeyi kafasına koymuşsa öldürür. On, on beş kişi, bu dev azmanıyla baş edemezdi.

    Zengo, avukatının kendisini yalnız idamdan değil, hapisten bile kurtaracağına inanıyordu. O kadar çok para vermişti ki avukata, Zengo´yu kurtarmalıydı o.

    Mahkeme uzun sürdü. Sonunda sıra avukatın Zengo´yu savunmasına geldi. Ne olacaksa işte bu oturumda olacaktı.

    On süngülü jandarmanın arasında mahkemeye gelen elleri kelepçeli Zengo´ya kalabalıktan çok kişi bağırıyordu.

    "Geber Zengo!.."

    "İpe ipe Zengo!.."

    Mahkeme salonuna girerken, Zengo´nun bileklerindeki kelepçeyi çözdüler. Zengo, iki jandarmanın mahkeme salonuna girdi.

    Söz savunmanın. Avukat ayağa kalktı, öksürdü. Titrek, korkulu bir öksürüktü bu. Zengo´nun savunulacak bir yanı yoktu. Bütün suçları, tanıklarıyla, kanıtlarıyla ortadaydı. Yalnız bilineni yirmi cana kıymıştı. Daha bilinmeyeni kimbilir ne kadardı? Avukat, bir kurtuluş umudu olarak Zengo´nun deli olduğunu ileri sürmüş, ama tıbbi gözlem altına alınan Zengo´nun deli olmadığı doktor raporuyla anlaşılmıştı. Avukatın, Zengo´yu savunacak gerçekten bir sözü yoktu. Cüppe kolunun bol yeni içinde kaybolan elini önce yargıca, sonra Zengo´ya çevirdi. Söze başladı.

    "Pek muhterem hakim bey ve pek muhterem yüksek mahkeme heyeti.. Müvekkilim masumdur. O´nun masumiyetini anlamak için temiz yüzüne, şefkatle bakan gözlerine sadece bir kere bakmak yeterlidir sanırım. Yüksek mahmekemenizden rica ederim. Sanık sandalyesinde bulunan müvekkilime dikkatle bakınız. Kendisine yüklenen bunca suç, bu masum, bu temiz, bu açık çehreden beklenir mi? Hayır. Beklenemez!"

    Avukat heyecanla konuşuyordu. Bu konuşması bir saat sürdü. Konuşurken sesini bir alçaltıp bir yükselterek harp telleri gibi titretiyor, bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Ama bütün çabası boşa gitmişti. Sözlerinin hiçbiri, ne yargıçlarda, ne dinleyicilerde olumlu bir etki yaptı. Nasıl olsa Zengo´yu kurtaramayacağını bilen avukat, hiç olmazsa sanıktan aldığı parayı hak etmek için konuşmuştu. Yalnız bir kişi, avukatın sözlerinden büyük bir üzüntü duymuştu. Ağlıyordu. Bu adam, Zengo´ydu. Alnındaki fincan iriliğindeki gözü yaşarmıştı. Avukatına bakarken gülümsemeye çalışıyordu. Mahkeme karar için bir ay ileriye atıldı.

    Zengo, salondan çıkınca avukatın elini öptü. Bütün hayatında, kendisine "iyi" diyen bir kişi bu avukattı. Hapishaneden avukatına iki milyar lira daha gönderdi. Daha önce de çok para vermişti.

    "Helal olsun, böyle avukata helal olsun..." diyordu.

    Yargıç kararını bildirdi. İdam! Zengo, avukatına gülümsüyordu. Hapishaneden avukatına ikinci kez iki milyar lira daha gönderdi.

    Karar Yargıtay´dan geldi: İdam onaylanmıştı.

    "Helal olsun, böyle avukata, helal olsun..." diyordu Zengo.

    İdam kararı Meclis´ta onaylandı. Zengo, gülüyordu, sevinçliydi. Zengo, bütün parasını avukatına bıraktı.

    İdam sehpasına doğru götürülmek için hücresinden alınırken Zengo:

    "Helal olsun, böyle avukata, helal olsun..."diye söyleniyor, gülümsüyordu.

    AZİZ NESİN
  • Medine’ye dönen askerler Hz.Peygamber’in karşısındadır. Sevgili peygamberimiz son derece sinirlidir. Arkadaşları O’nu böyle görmeye pek alışık değillerdir. Ama o bir olaya odaklanmış, cevabını beklemektedir.
    Olay önemlidir, çünkü Hz.Peygamber dönemindeki her olay ve O’nun her olaya karşı takındığı tavır, sonrakiler için bir ölçü oluşturacaktır. Bu yüzden hassas, onun için ısrarlı...
    Karşısına aldığı delikanlı daha 18 yaşlarında. Belki biraz az, belki biraz fazla. O aslında yanlışlık yapanları karşısına koyup doğrudan hedef almazdı. O’nun tarzı değildi bu zira. Bir hata gördüğünde "Bazılarına ne oluyor ki, şöyle şöyle yapıyorlar" tarzında konuşurdu. Tenkidini genele yayar, olayları kişiselleştirmezdi. Ama bu sefer farklıydı ve yanlış yapanı karşısına almıştı. Üstelik bu delikanlı, O’nun çok sevdiği, canı kadar sevdiği bir delikanlı olan Hz.Zeyd’in oğlu Hz.Usame idi. Geleceği parlak, tanınan ve sevilen bir delikanlı.
    * * *
    Peygamberimizin tepkisini çeken olay şöyle gelişmişti:
    Hz.Usame ve arkadaşları bir seferdeyken, düşmanla karşılaşırlar. Sürtüşme çıkar ve bu esnada Hz.Usame muhatabıyla boğuşmaya başlar. Rakibini yere düşürür ve tam kılıcını kaldırıp öldürmek üzereyken yerdeki kişi, "Eşhedü enlá ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü - Şahitlik ederim ki Allah birdir ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir!" diye haykırır. Ancak Hz.Usame bunu duymazdan gelir ve onu öldürür. Yani bir açıdan, Müslümanlığını ilan etmiş olan birini öldürmüştür. Üstelik merhamet dileyen birinin feryadını da umursamamıştır.
    Bugün, dünyadaki savaşların acımasızlığına, bırakınız nizami savaşları, işgal veya baskınlarda dahi ne denli acımasız olunduğuna bakılarak "Ne olur ki, savaşın mantığı içinde gerekeni yapmış" diyenler olabilir belki. Ama öyle değil. Çünkü Allah’ın Elçisi’ne göre bir sahabe, başkaları gibi olmamalıydı. Onun ilkeleri vardı. Merhamet sunan bir peygamberi tanıyordu. O’nun ve Kutsal Kitab’ın "Öldürmeyin, yaşatın; işkence etmeyin, bağışlayın; düşürmeyin, düşeni kaldırın; nefret ettirmeyin, sevdirin; zorlaştırmayın, kolaylaştırın; savaşta olsanız bile çocuk, kadın, ihtiyar, din adamı ve savaşa girmemişleri öldürmeyin; ot yakmayın; ağaç kesmeyin; anlaşma şansı tanımadan saldırmayın" dediğini iyi biliyordu. Onun bu yanlışlığı yapmaması gerekiyordu.
    İşte Hz.Peygamber (sav) bundan ötürü ona soruyordu. Eğer susmuş olsaydı, Zeyd’in oğlunun bu tavrını bir anlamda hoş karşılamış olacaktı. Bu yüzden Hz.Peygamber burada toleranssızdı. Şimdi sorguluyordu işte. Hem de en sevdiğinin oğlu olduğuna bakmadan. Hem de çok değer verdiği bir genç olduğuna hiç bakmadan!
    Hz.Zeyd’in oğlu Usame huzurdadır, Peygamberimizin huzurunda. Soruyordu Hz. Peygamber:
    "Sen ’Allah birdir’ diyen birini mi öldürdün?"
    Bunu ısrarla ve üst üste soruyordu.
    "Sen, imanını ilan eden birini mi öldürdün?"
    Zeyd’in oğlu sıkıntı içindedir. Kendini müdafaa etmeye başlar. Şöyle der:
    "Ey Allah’ın Resulü! Ama o bunu korkudan söyledi. Öldürüleceğini anladığı için söyledi!"
    Savunma böyleydi ama merhamet Peygamberi’nin sorgu ve hiddeti dinmiyordu. Dönüyor ve Hz.Zeyd’in oğluna şu çarpıcı soruyu soruyordu. Sadece ona değil, bütün çağların insanlarına:
    "Ne o, onun kalbini mi yardın? Nereden biliyorsun bunu? O halde kalbini yarsana ya!"
    Peygamberimizin sözleri Medine atmosferinde yankı buluyordu.
    Bugün bile o yankıyı içimizde hissediyoruz. Yani diyordu Peygamber, "Nereden biliyorsun? Yoksa niyet okumaya mı başladınız? Siz, niyet okumaya, insanların inancını tartmaya, Allah’ın bildiği sırrı bilmeye memur değilsiniz! Siz affetmeye, bağışlamaya, rahmet etmeye zorunlusunuz. İç álemlerin hesabı size değil, Yüce Allah’a aittir!"
    Peygamberimiz bu cümleyi öylesine tekrar edecektir ki, Hz.Usame sonraları şöyle itiraf edecektir:
    "Keşke o güne kadar değil de, ondan sonra Müslüman olmuş olsaydım ve bu ağır sorumluluk altında ezilmeseydim!"
    * * *
    Evet, bu bir itiraftı. Bu, mesajın en derinlere kadar işlendiğinin ilanıydı. Zeyd’in oğlu ve ötekiler sarsılıyorlardı. Derin bir korku ve pişmanlık içindeydiler. Savaşın da bir merhamet kapısına dönüşebileceğini, savaşta esas erdemin öldürmek değil, yaşatmak olduğunu anlıyorlardı.
    Bugün çocuk öldürenlere, günahsızları parçalayanlara, bebek kurşunlayanlara ne güzel bir derstir bu! Keşke anlayabilseler.
    Ama anlamak için önce inanmak, sonra da bilmek gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor. Ya bunlar yoksa? O zaman ne yapabilirsiniz ki?
    Hz.Peygamber’in huzurundan çekilirken son cümle onları bulundukları yere mıhlayacaktı. Efendimiz hatları çok ağır çiziyordu:
    "Bakalım, ahirette siz ve ’Allah birdir’ cümlesi, ne yapacaksınız?"
    Yeryüzünü saran acımasızlığa, aymazlığa ve cinayetlere ibret olacak bu ölümsüz dersi duyabilecek var mı acaba?