• Her insansal deneyimde olduğu gibi, sözcükler, deneyimi betimlemeye yeterli değildir.
    Hatta çoğu kez, sözcükler bu işin tam tersini yapar: deneyimi çapraşıklaştırır, paramparça eder ve öldürür. İnsan, ne yazık ki çoğu kez, sevgi üzerine, nefret ya da umut üzerine konuşma süreci içinde, anlatması gereken konuyla bağlantısını yitirir. Şiir, müzik ve diğer sanat biçimleri, insansal deneyimleri betimlemeye çok daha uygun araçlardır; çünkü onlar, kendi kurallarına tam tamına uygun olmanın getirdiği bir kusursuzluğa sahiptirler ve insan deneyiminin yeterli ve uygun simgeleri olarak kabul edi
    len yıpranmış bozuk paraların belirsizliğinden ve anlaşılmazlığın-dan uzaktırlar.
  • Birisi kendinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz?
    Bu onu yaşarken öldürür;kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duyguları olduğu kadar iyi duyguları da uyuşturur.
  • Mephistopheles Kelime Anlamı Nedir ?

    1-)Cennetten kovulduğu farzedilen yedi şeytandan ikincisi, Mefisto

    2-)Kötü insan, hain adam

    3-)Hain tip

    Goethe , Mefisto mu galip yoksa Faust mu belli değil, der. İnsanın Allah'a teveccühünde şeytanla mücadelesi , köşe kapmacası kıyamete kadar devam edecektir .Henüz oyun bitmiş ,perde kapanmış değildir. Bundan dolayı bu kitabını Goethe ,"İnsanlığın Kitabı " olarak nitelendirir.

    Mefisto İbranice " ahlak bozan" anlamındadır. Mefisto da yani şeytan da Allah' a söz vermiş , insanları doğru yoldan saptıracak, kendisine benzetecek, günah işlemiş ,günahında ısrarcı ,isyankar ,ümitsiz bir yaratılışın simgesi ... Kıyamete kadar bitmeyecek bir ateş-toprak öyküsü. “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” (Sad Suresi, 76) diyen Şeytan’ın ateşe öykünenleri kendisine benzetme sahnesi. Cennet için yaratılan şerefli bir mahlûkun Cehenneme odun taşıma trajedisi. İlahî bir komedya…

    Bir yönüyle istidatlarını körelten, yaratılış mahiyetinin aksine kullanan dünyasını da ahiretini de ateşe çevirenlerin hikayesi ...Faust gibi Mefisto'ya ruhunu satmışların ,nefsani hazların peşine düşmüşlerin, verdiği putlarla kapana kıstırılmışların hikayesi ...Şeytan kıyamete kadar oklarını insanlığa gönderecektir .Kimi zaman bolluk ve refahla küstahlaştırır insanı.. geçim kolaylığı şımartır.. lüks felç eder.. şatafatlı ve süslü bir yaşam tarzı öldürür. Kimi zaman beyinlerine olumsuz tesirler göndererek vesvese verir , yoldan çıkartır. İnsanlık verilen nimetlere şükredemez ,bazen de sıkıntılar karşısında sabredemez bir haldedir .Hayat yorgunu ,bezgin.. Yokuşu çıkmadan yolda kalmış, yaşıyor ama ölü gibidir.

    Zamana yenik düşen Faust'ların kalbinden muhabbet alındığı için her şeyden nefret ederler .Yeşilden nefret ederler, kalemden nefret ederler, paraya tapmayanlardan, boyun eğmeyenlerden nefret ederler, farklılıklardan, nefret ederler, dinini dünyaya satmayanlardan ,elbette makam ve mevkii paylaşamadıklarından; birbirlerinden nefret ederler...Her şey betondan ibaret olmalı onlar için....Binalar, yollar, zihinler, dimağlar,
    kalpler ...Beton kadar soğuk, sert, tepkisiz olmalı herkes onlar için.. Aksine tahammülü yoktur onların...Bir yangın yerine çevirirler her yeri ...Ateşi ateşle söndürdüğümüz, acıyı acıyla unuttuğumuz bir yangın yeri ...

    Alıntı
  • siriusufo sitesinde, varlık tipleri bölümünde bulunan, dünya dışı varlıklardan geldiği ileri sürülen mesaj.

    "sevgili dostlarımız,

    alttaki mesaj internet aracılığıyla tüm dünyada bir çok kaynağa ulaştı ve hiç birinde yazarına ilişkin bir tanımlama yok. dünya dışından olduğu söyleniyor ama kim ve nasıl aldı bilinmemekte. ister dikte edilmiş, ister kanal olarak alınmış veya dünya insanı tarafından yaratılmış olsun, özünde bu mesaj bize “doğru” geliyor. aslında tamamı ortak seçimle ilgili. biz galaktik vatandaşlığı mı seçeceğiz; yoksa korku, yadsıma ve güvensizlik ile giderek tükenen bir nesil olmayı mı? seçimse tamamen bize ait.

    “dünyayı sadece sevginin üstünlüğü değiştirir!”
    “görünmemizin gerekip gerekmediğine karar verin!”

    bu mesajı size kimin yazdığının önemi yoktur ve zihninizde anonim olarak kalmalıdır. önemli olan bu mesaja ilişkin ne yapacağınızdır! her biriniz kendi özgür iradenizi kullanarak mutlu olmayı istersiniz. özgür iradeniz sizin kendi gücünüz çerçevesindeki bilginize, mutluluğunuzda alıp verdiğiniz sevgiye bağlıdır. gelişimin bu evresinde tüm bilinçli ırklar gibi sizler de kendi gezegeninizde kendinizi izole olmuş hissediyor ve bu durumun etkisiyle kendi kaderinize mutlak gözüyle bakıyorsunuz. ama yine de küçük bir azınlığın farkında olduğu büyük bir değişimin eşiğindesiniz. kendi seçiminizin dışında sizin geleceğinizi değiştirmek bizim sorumluluğumuzda değildir.
    bu mesajı dünya çapında bir referandum olarak alın. ve yanıtınızı da bir oylama olarak düşünün. biz kimiz? insanlığın binlerce yıldır tanık olduğu açıklanamayan göksel olaylarla ilgili ne bilim adamlarınız ne de dini liderleriniz ortak bir fikir oluşturabilmiş değiller. inançlar ne denli saygı duyulur olsa da, doğruyu ve gerçeği bilmek için bu inanç filtrelerinin dışına çıkılması gerekir. artan sayıdaki bilinmeyen araştırmacılarınız yeni bilginin yollarını keşfediyor ve realiteye çok yaklaşıyorlar. bugün uygarlığınız içinde bir okyanus kadar büyük bilginin içinden özellikle sizi daha az üzecek kısmının çok küçük bir parçası ortaya dökülmüştür. özellikle son elli yılda tarihinizde saçma veya inanılmaz görünen olaylar daha sıklıkla olasılık ve farkındalık alanınlarına girmiştir. geleceğin daha da sürprizlerle dolu olduğunu bilin.

    en iyiyi olduğu kadar en kötüyü de keşfedeceksiniz. galaksideki milyarlarcası gibi bizler de “dünya-dışılar” olarak adlandırılan ve gerçekliğimizin fark edilmesi zor bilinçli varlıklarız. sizinle bizim aramızda önemli bir fark olmadığı gibi iki taraf da evrimleşmenin belirli aşamalarını deneyimlemekteyiz. herhangi organize bir yapının hiyerarşisi bizim iç ilişkilerimiz için de geçerlidir. bir çok ırkların bilgeliği üzerine kurulmuş kendi hiyerarşimizin onayıyla sizinle iletişime geçmekteyiz. bir çoğunuz gibi biz de yüce varlığı arama yolundayız. bu nedenle bizler tanrılar değiliz, ya da daha az tanrı değiliz, ancak kozmik kardeşlik’te sizlerle hemen hemen eşit yerlerdeyiz. fiziksel olarak bir biçimde sizden farklı olmamıza karşın, çoğumuz insanımsı görünümlüyüz.

    bizim var olduğumuz bir gerçek, ama henüz çoğunluğunuzun algılamadığı bir durum bu. bizi anlamayı başaramadınız çünkü, bizim, çoğu zaman sizin duyularınız ve ölçümleriniz içinde görünmemiz olası değildi. işte tarihinizdeki bu boşluğu bu anda doldurmaya niyet ediyoruz. biz ortak bir karar almış bulunuyoruz, ama bu yeterli değil ve sizinkine de gereksinimimiz var. bu mesajla sizler karar-alıcılar haline geleceksiniz! biz neden görünür değiliz? evrimin belirli aşamalarında kozmik “insanlık” bilimin yeni biçimlerini keşfederek, maddenin kolay anlaşılırlığının ötesine geçti. yapılandırılmış demateryalizasyon ve materyalizasyon onların parçasıdır. işte insanlığın birkaç laboratuvarda ulaştığı budur. “dünya-dışı” varlıklarla kurdukları yakın işbirliği ile tehlikeli uzlaşma, kimi temsilcileriniz tarafından sizden özellikle saklı tutulmuştur.
    havaya ya da uzaya ait objeler veya olağanüstülük diye tanımladığınız durumlar sizin bilimsel topluluğunuz tarafından anlaşılmış durumdadır. sizin ufo’lar olarak adlandırdıklarınız aslında çok boyutlu yetenekleri olan uzay gemileridir. bir çok insan bu tür gemilerle, görerek, işiterek, dokunarak veya medyumik bağlantılar kurdular. kimileri gizil güçler etkisinde bırakılarak sizi “yönetir” duruma getirildi. sizin bu gemileri nadiren ya da kısa sürelerde görüyor olmanızın nedeni onların demateryalize olma özelliklerindendir. siz gözünüzle görmediğinizin var olduğuna da inanmazsınız, bunu anlayışla karşılıyoruz. gözlemlerin çoğu bağımsız bireyler tarafından yapılmıştı, ruhlarına ulaştı ama organize sistemi değiştirmedi. insanlığın oligarşisinde negatif çok boyutlu varlıkların rolü oldu, kendi güçlerinin tatbikatını yaptılar, kendi varlıklarını orada tutmak ve bilinmeyeni zapt etmek için sağduyu motive ettiler. bizim için sağduyu, insanın özgür iradesine saygılı olmak ve böylece onların kendi meselelerinde kendilerine ait teknik, ruhsal olgunluğa erişebilmelerine izin vermek demektir.

    insanlığın galaktik uygarlıklar ailesine dahil olması çok önemlidir ve dört gözle beklenmektedir. bizler gün ışığında geniş bir kitle halinde size görünür hale gelir ve sizin bu birliğe katılmanız için size yardım edebiliriz. bugüne dek bunu yapmadık, çünkü içinizden çok azı bunu gerçekten istedi, cehalet vardı, kayıtsızlık veya korku vardı ve durumu haklı çıkaracak aciliyet söz konusu değildi.
    sizler zaman içinde karşılıklı katkılarla zenginleştirilmiş bir çok geleneklerin döllerisiniz. hedefiniz bu kökleri ortak bir plan altında birleştirmektir. kültürlerinizin görünüşleri sizleri birbirinizden ayrı tutmuştur, çünkü onu varlığınızda böyle içselleştirdiniz. artık görünüş sizin için süptil doğanızın özünden daha önemli hale gelmiştir. bölgedeki güçler için görünüşe verilen önemin yaygınlığı herhangi bir tehlike karşısında siperler oluşturmaktadır. ona yine zenginliği ve güzelliğiyle saygılı olmak ama görünüşlerin üstesinden gelmek gerekmektedir.

    bunu anlamak için ulaşabileceğiniz çözümler giderek artmaktadır. yöntemlerden biri bir başka ırkla bağlantıya geçip gerçekte ne olduğunuzun size yansımasının imgelenmesidir. nadir durumlar dışında, kendi yetenekleriniz içinde geleceğinize ait bireysel veya toplumsal kararlarınızda biz her zaman dışarda durduk, çok nadir durumlarda çok sayılı zamanlarda çok az katkımız oldu. sizin derin psikolojik yanınızı kendi bilgimizle motive ettik. sonuçta biz her gün adım adım özgürlüğün inşa edilmesi, varlığın kendisinin ve çevresinin farkındalığına uyanması, kısıtlamalardan ve uyuşukluktan giderek uzaklaşması kısmına ulaştık. cesur ve istekli sayısız insan bilinçlerine karşın, uyuşukluklar, büyüyen merkezi gücün yararına yapay olarak oluşturuldu. ama gelişmiş teknolojilerin büyümesi ve kullanılmasıyla insanlık kendi yazgısının kontrolünü giderek daha çok yitirmektedir. dünyayı, insanları ve tüm canlıları ilgilendiren yaşam koşullarına ilişkin geri dönüşü olmayan öldürücü sonuçlar yaratılmaktadır. hayatı yaşanabilir kılan olağanüstü yeteneklerinizi yavaş, ama kesin bir biçimde yitiriyorsunuz.

    bu gibi teknolojiler sizin zihniniz kadar bedeninizi de etkilemek için vardır. böyle planlar yoldadır. olası efendilerinizle karanlık niyettekilerin birlikteliklerine karşın, bu durum yine de kendi yaratıcı gücünüzü içinizde tuttuğunuzda değişip dönüşebilir. işte bizim görünmez durmamızın nedeni budur. her ne olacaksa artık o kırılma noktasına gelmiş durumdadır.

    fetihler hemen her zaman diğerlerine zarar vermek için yapılmıştır. şimdi dünya herkesin birbirini tanıdığı ancak hala çatışmaların ve her türlü korkunun ısrarlı süre ve yoğunlukta yaşandığı bir köy haline dönmüştür. çocuklarınızın eğitimi ve yaşam koşullarınız kadar sayısız hayvanın, bitkinin yaşam koşulları da sizin politik, finansal, askeri ve dini temsilcileriniz gibi az sayıdaki kişinin elinin altında tutulmaktadır. oysa bağımsız bireyler olarak insanlar, yazık ki üzerinde ciddiyetle çalışamadıkları bir çok potansiyel yetenekleri de barındırırlar.

    gelişmenin harikulade olanakları boyun eğdirici ve yıkıcı tehditlere yakın durmaktadır. bu tehlikeler ve fırsatlar şimdi var. her ne kadar siz sadece size gösterileni algılasanız da, uzun-dönemli ortak projeyi başlatmak yerine doğal kaynakların sonunun getirilmesi programlanmış durumdadır. kaynaklarınızın kıtlığı ve onların haksız dağıtımı, kaynaklarınızdan yararlanma bedeli gün be gün yükselecektir. kentleriniz ve kırsal kesimlerinizin tam ortasında büyük çapta kardeş kardeşi öldürür durumlar yaşanacaktır malesef. nefret ve kin daha çok büyüyor ve aynı şekilde “sevgi” de öyle. sizi çözümler bulmada kendinizden emin kılan budur. ancak kritik kütle yetersizdir ve çok usta yöntemle baltalama işi düzenlenmiş durumdadır. geçmiş alışkanlıkların ve eğitimin şekillendirdiği insan davranışları içinde var olan bir çeşit uyuşuk bakış açısı sizi çıkmaz sokağa götürmekte.
    barışın getirilmesi ve halklarınızın yeniden yapılanması kendi dışınızdaki uygarlıklarla uyum için atılacak ilk adım olmalıdır. bugünkü kararlarınız, tarihinizin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemlidir ve sizin yarın yaşamda kalmanızı anlamlı biçimde etkileyecektir. bu kör koşuyu durduracak ortak ve birleştirici farkındalık nereden gelecektir? belki de artık insanlık ailesiyle yüz yüze gelip onları tartmakta olan bu tehdit karşısında daha büyük bir etkileşim içinde olmanın zamanı gelmiştir. yükselen büyük dalga ulaştığı yerden artık ortaya çıkmak üzeredir ve kendi içinde çok olumlu ve çok olumsuz ifadeleri barındırmaktadır.
    bir başka uygarlıkla kozmik kontrat yapmanın iki yolu vardır: temsilciler kanalıyla veya ayırım gözetmeksizin doğrudan bağımsız bireylerle. birinci yol çıkarların savaşını, ikinci yol farkındalık getirir. birinci yol, insanlığı kölelikte tutarak motive olan bir gurup yarışçı tarafından seçilmiştir ve bu nedenle de dünya kaynaklarının kontrolünü, gen havuzunu ve insanın duygusal enerjisini elinde tutar.
    ikinci yol, hizmet ruhu nedeniyle ortaklık oluşturmuş yarış gurubu tarafından seçilmiştir. biz, bizim tarafımızda, tarafsız nedeni onayladık ve kendimizi birkaç yıl önce insan gücünü temsil eden kişilere tanıttık, onlar bizim kendilerine uzanmış elimizi kendi stratejik görüşleriyle bağdaşmayacağı bahanesiyle reddettiler. işte bu nedenle bugün temsilcilerin araya girmesi olmadan bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanıdır.
    negatif varlıklar, bölme yöntemiyle görünenin arkasından yönetimlerini her türlü bedeli ödemeye hazır sürdürmektedirler, çünkü saltanatları söz konusudur! aynı zamanda sizi yönetenleri de bölüyorlar. güçlerini, içinizde yarattıkları güvensizlik ve korku yeteneklerinden alıyorlar. bu, sizin kozmik doğanızı hatırı sayılır biçimde zedelemektedir. eğer bu kişilerin yönlendirmeleri ve öğretileri kendi en üst noktasına ulaşmamış ve önümüzdeki birkaç yıl içinde sapkınlıkları ve öldürücü planları hayata geçecek duruma gelmiyor olsaydı bu mesajın da önemi olmayacaktı.
    onların belirledikleri sürecin sonu yakındır ve insanlık yakın dönemde büyük acılar çekecektir. özgür iradenizin paha biçilmez değerinin farkında olun, size bir alternatif sunuyoruz. size daha sağlıklı görünen bir evren ve yaşam, yapıcı etkileşim, dürüst ve kardeşçe ilişkiler, teknik bilgi, acının kökünü kurutmak, bağımsız güçlerin denetlenmiş çalışması, enerjinin yeni şekillerine ulaşabilmeniz ve sonuç olarak da bilinci daha iyi kavramanız gibi olanaklar sağlayabiliriz. sizin ortak ve bireysel korkularınızı aşmanızı sağlayamaz, sizin seçmediğiniz yasaları sizin için oluşturamayız. birey olarak ve ortak çaba göstererek kendi istediğiniz dünyayı yaratmak ve ruhun yeni göklerinin serüvenlerini yaşamak için kendiniz çalışmalısınız.

    böyle bir temasa geçmeye karar verirseniz, evrenin bu bölgesinde kardeşlik dengesinin koruyucusu olmanın büyük sevincini yaşayacağız. karşılıklı ve verimli diplomatik alışverişler yanında kendi yeteneğinizi birleştirmenizin coşkusunu, başarınızın yoğun sevincini ve mutluluğunu duyacağız. sevinç duymak evrende kutsal olarak tanımlanır. peki size hangi soruyu soruyoruz? “bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz?” bu soruyu nasıl yanıtlarsınız? ruhun gerçeği, telepatik yolla okunabilir.
    kendinize sadece bu soruyu açık biçimde sorup yine kendi seçiminize göre ister birey, ister grup olarak yanıtınızı yine açık ve net olarak vermeniz gerekir. soruyu sormanızın akabinde evet veya hayır derken bir kentin merkezinde ya da bir çölün ortasında olmanız yanıtınızın değerini etkilemez! sadece kendinizle konuşur gibi ama mesajı düşünerek bunu yapabilirsiniz.
    sadece birkaç kelime içeren bu evrensel soru kendi bağlamına konulduğunda güçlü bir anlam ifade eder. bunu yaparken duraksayıp tereddüt etmeyin. işte bu nedenle de sakin bir biçimde ve tüm vicdanınızı katarak üzerinde düşünmelisiniz. yanıtınızın soruyla mükemmel biçimde birleşip bütünleşmesi için mesajı bir kez daha okuduktan sonra yanıtı vermeniz önerilir. bunun için acele etmeyin. nefes alın ve tüm özgür irade gücünüzün sizi sarmasına izin verin. kim ve ne olduğunuzun onurunu duyun!
    sizi güçsüzleştiren sorunları birkaç dakika için unutun ki kendiniz olabilin. ortaya çıkan gücü hissedin. siz kendi denetiminizdesiniz. tek bir düşünce, tek bir yanıt sizin yakın geleceğinizi öyle ya da böyle muazzam biçimde değiştirebilir. kendi iç sesinize sorarak bizim sizin maddi alanınızda görünmemize ilişkin aldığınız bireysel ve bağımsız kararınıza bağlı olarak sizin maddi planınızda açık gün ışığında görünmemiz bizim için çok değerli ve gereklidir. yürekten ve kendi isteğinizle yaptığınız içten dileğiniz, her zaman gönderdiğiniz kişilerce algılanır.
    insanlığın doğuşunu kardeşlikle kolaylaştırabilirsiniz. sizin düşünürlerinizden biri bir keresinde şöyle demişti: “bana bir el verin-tutun ve ben dünya’yı kaldırayım”. bu mesaj yaygınlaştırıldığında el-tutmanın gücünü kazanacak, biz ışık-yılları uzunluğundaki maniveladakiler ve siz dünya’yı kaldıracak ustalar… bizim ortaya çıkmamız önemlidir. olumlu kararın sonuçları ne olabilir? bizim için, olumlu ortak kararın sonucu gökyüzünüzde ve dünya üzerinde bir çok gemimizin materyalize olmasıdır. sizin için, böyle bir durumun emin olduğunuz şeylerden süratle vazgeçmenizi doğrudan etkileyecek olmasıdır. basit, şüpheleri ortadan kaldıran görsel iletişim geleceğinize çok büyük ölçüde yansıyacak, daha çok bilgi, sonsuza dek değişmiş olacaktır.
    toplumunuzdaki kurumlar her alanda tamamen ve köklü değişimlere uğrayacaklar ve güç bireyselleşecektir çünkü bizim de yaşamakta olduğumuzu göreceksiniz. kendi değerlerinizi somut bir biçimde değiştireceksiniz. bizim gösterdiğimiz “bilinmeyen” karşısında insanlık tekil aileyi oluşturacaktır ki bizim için işin en önemli kısmı budur. tehlike yavaşça eriyip evlerinizi terk edecek, çünkü siz dolaylı olarak istenmeyenin yani bizim “üçüncü parti” diye adlandırdıklarımızın karşısında bir güç oluşturacaksınız. şimdiki durumda aç olan gülümseyemez, korku dolu olan bize hoşgeldiniz diyemez. biz erkeklerin, kadınların ve çocukların içlerinde taşıdıkları ışığa karşın kendi bedenlerinde ve yüreklerinde yine de bu denli yoksunluk içinde olmalarından büyük üzüntü duyuyoruz. bu ışık sizin geleceğiniz olabilir. ilişkimiz gelişmeye açıktır.
    durum her ne olursa olsun, siz kendi yüreğiniz ve ruhunuzun bilirkişisisiniz! seçiminiz ne olursa olsun, saygıdeğerdir ve saygı görecektir. kararınız ne olursa olsun onu ortaya koymalısınız. siz kendi iç sesinize ve sezgilerinize sormalısınız. işte asıl olan budur! binlerce yıl sonra, bir gün, bu seçim kaçınılmaz olacaktı: iki bilinmeyenden birini seçmek.
    bu mesajı geniş kitlelere yayın. bu sizin geleceğinizi ve milenyumlar ölçeğinde geri dönüşü olmayan tarihsel gidişi etkileyecektir. aksi halde bir çok yıl, hiç değilse bir nesil sonraki bir zamana yeni bir fırsat olarak ertelenecektir, eğer hayatta kalırsa tabii. seçmemek diğer kişilerin seçimi içindedir. diğerlerini bilgilendirmemek, haberdar etmemek birinin beklentisine zıt bir sonucun ortaya çıkması riskini getirecektir. kayıtsız kalmak birinin özgür iradesinden vaz geçmesidir. hepsi sizin geleceğiniz için.
    evrende bireysel her bir istek önemsenir. siz hala kendi yazgınızın mimarısınız…
    bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz? …."

    edit: yazıyı saçma bile bulsa sonuna kadar okuyan güzel insanlara selam olsun."

    Alıntı
  • Yine bir İrvin yalom şaheseri... Dili oldukca hafif ve içerdeği temel psikoloji kavramlarıyla okuyucuya hem Psikoloji hem de Felsefenin yaşamımız için ne kadar temel bir rol oynadığını aşılıyor...

    Olay 19. yüzyılın son çeyreğinde Viyana'da geçiyor ... Atmosfer soğuk ve kasvetli...Psikanaliz'in yeni yeni duyulduğu ama tam olarak bilinmediği , psikolojinin pik yaptığı yıllar... Kitapta öyle önemli 3 isim var ki ; kendi alanlarında döneme damgalarını vurduklarını söylersek herhalde abartmış olmayız . Bir tarafta Nietzche isimli o dönem neredeyse tanınmayan, ancak ilerde büyük bir iz bırakacağı öngörenülen , kendisini toplumdan soyutlamış , münzevi bir felsefe profesörü ... Kendi çapında kitaplar yazarak ( böyle buyurdu zerdüşt ,insanca pek insanca, şen bilim ) varolma savaşı verirken
    diger yandan migren, mide ağrıları ve baş dönmeleri gibi onlarca fiziksel semptomla başı dertte...

    Diğer tarafta ise tıpkı gerçek yaşamlarında olduğu gibi çok iyi iki arkadaş olan Sigmund Freud ve Josef , nam-i diger Doktor Breuer ... Doktor breur , psikanaliz , hipnoz ve Histeri konularında uzman bir profesör . Dönemin viyanası ve çevre ülkelerden çok fazla hasta ona akın ediyor. Tıp camiası, Psikanaliz ve Histeri terimlerini bir nevi onunla tanıyor diyebiliriz ... Zira onun dışında alternatif bir isim daha yok
    ( freud hariç )

    Breuer işinde çok başarılı olduğu gibi , evli ve 5 de çocuğu var. Psikoloji literatürüne Anna .O vakası olarak geçen bir olay , Breuer'in hayatını büyük ölçüde değiştiriyor . Breuer , Bertha isimli 20 yaşındaki hastasına hipnoz seanslarında histeri tanısı koyuyor. O dönem Histeri tamamiyle kadınlara özgü bir hastalık olarak biliniyordu.. Histeri: felc, konusma bozukluklari, bir olcude korluk veya sagirlik gibi fiziksel semptomlari bulunan ve psikolojik catismadan kaynaklanan rahatsizlik..
    sozcugun etimolojik kaynagi latince "husteros" yani rahimdir.eski yunanlilar kadinlarin kendilerini asiri gurultulu ifade bicimlerinin rahimin ic hareketliliginden kaynaklandigini dusunuyorlardi.

    Bu seanslar boyunca Breur , Bertha'ya büyük bir ilgi duyar . Onu muayene ederken aralarında oluşan etkileşim ve temaslar onda bertha'ya karşı karşı konulamaz saplantılı aşk ve cinsel istek uyandırır. Bertha - Nam-i diger Anna O. - ölen babasından sonra , kaybettiği şefkat ve güven boşluğunu
    Dr. Breur'da bulur ve ona tüm ruhuyla teslim olur .. Ve döneme damgasını vuracak o olay gerçekleşir . Bertha , Dr. brauer'den hamile olduğunu ileri sürer... Aslında böyle bir şey yoktur. Tamamiyle histerinin etkisiyle böyle bir dedikodu çıkar ve tarihte yerini alır...

    Aslında her şey buradan sonra başlıyor

    Friderich Nietzche - lou salome
    Doktor breur - Bertha

    Yazgılar , acılar , saplantılı aşk serüveni ,ölüm, hayatın anlamı sorunsalı gibi bircok konu Nietczshe ve Breur'in yaşam karşısında yaşadıkları içsel travmalar , neredeyse tamamiyle birbirinin kopyası...

    çok sıkı dost olacak Nietzche ve Breur , kaderlerinin ve saplantılarının benzerliklerini görüp hayrete düşecekler...

    lou salome Henüz 20 yaşında , güçlü , oldukca hayat dolu , çekici ve erkeklerin aklını başından alan bir psikoloji öğrencisi. O dönemde Nietczshe ile aşk yaşamaktadır ve nietzshe'nin hem fiziksel sorunları hem de mental olarak umutsuzluğunu
    tedavi etmesi için Dr breur'a gelir. Dr brauer , salome'un dişiliğinden oldukça etkilenir ve bu birçok şeyin anahtarı olacaktır bu. Salome'un istediği tek bir şey vardır . Buraya geldiğini nietczshe asla bilmemelidir.. Nietczshe gururludur...
    Breur bunu kabul eder... Nietzshe ile tanışır ve ardından serüven başlar... Zorlu tedavi süreci , nietzshe'nin korkunç bedensel ağrıları, intihar girişimleri ve umutsuzluğu Dr. Breur'i çok etkiler. İhanete uğramanın verdiği tükenmişlik ile Salome'a amansız bir nefret duyan nietczshe, ona öfke dolu
    mektuplar yazar ... ama bir yandan da aşıktır ve bu onu hergün öldürür...

    Kitabın ilk yarısı , Sigmund freud ve Lou salome'u zaman zaman bizimle tanıştırsa da ; genel hatlarıyla Brauer ve Nietczshe'nin ümitsizlik ve hayatın anlamı üzerine konuşmaları etrafında dönüyor. Kitabın ortalarından şekil alan ve sonuna kadar süren Dr Breuer ve Nietzche'nin birbirlerini
    '' iyileştirme'' yolunda yaptıkları Win-Win anlaşması bana göre kitabın bu kadar özel ve popüler olmasının ana kaynağıydı...

    Roller değişir ... Viyana'ya tedavi için gelen nietczshe - Breuer'in , ölüm korkusu ve umutsuzluğuna tamamiyle Felsefi düzlemde çözüm araramak üzere kolları sıvar ...Breur'ın saplantılı bertra takıntısı, evini içinde çocukları ve eşi varken yakıp , bertra ile italya'ya kaçmak gibi akıl dışı düşünceleri beynini kemirir durur . Ve bu süreçte Nietzche ona akıl hocası olmuştur..

    Yine soğuk bir viyana günü ailesinin mezarlığını ziyaret etmeye gidecek olan Breur , Nietczshe'yi de davet eder... Ve düğüm burada çözülecektir... Nietczshe bir şeyi farkeder . Breur'in annesinin ismi de Bertha'dır.. Burada ince bir oedipus kompleksi göndermesi yapan Nietczshe, Breuer'in kızının adınında bertha oldugunu söylemesi ile iyiden iyiye şaşırır...
    Brauer'in bertra'ya olan saplantılı aşkının bilinçatı düzeyinde, özlemini duyduğu , kaybettiği anne imgesiyle paralellik taşıdıgını çoktan farketmiştir... Ama breuer bunun farkına bile varamaz...

    Mezarlıkta ölüm ve hayatın anlamı üzerine geçen dialoglar hem felsefi hem de psikolojik olarak derin bir referans olacak nitelikte... Breur ve Nietczshe'nin kaybettikleri babalarına duydukları özlem ve özellikle Nietczshe'nin babasının ölümünden sonra gördüğü korkunç rüya sarsıcıydı...

    Brauer'in mezarlıkta nietzche ile olan konuşmasından sonra , yıllardır düşündüğü ama hayata geçiremediği özgürlüğe kaçış fikrini hayata geçirmeye karar verir ... Bu oldukca sarsıcı ve radikal bir karardır . Karısı mathilda'ya veda etmek istediğini açıklar , çocuklarını uyurken öpüp sessizce ayrılır ama allak bullak olmuştur ... Viyana'da kendine ait ne varsa herşeyi bırakıp , isviçre'ye bertha'nın yanına hicbir şeyi düşünmeden gider . Ama Her şey tersine dönmüştür..

    Bertha'yı tıpkı kendisine sarıldığı gibi sarılan başka bir doktorla görür , sadece isimler değişmiştir. Artık kendi üstlendiği misyonu başka bir doktor üstlenmiştir. Hayal kırıklığına uğrar, sarsılır... Venedik'te yalnız başınadır... yapacağı , gideceği hicbir yer yoktur.. yalnızlığı ve geride bıraktığı ailesi , çocuklarının yükünü derinlerinde hisseder. Eski hemşiresi Eva berger'in yanına uğrar ama yüz bulamaz... Çünkü bekleyen her şey soğur... Eva'da soğumuştur... Sokaklar genç ve renkli insanlarla doludur . Kendini inanılmaz yaşlı ve eskimiş hisseder... Bu kasvet içinde boğulurken birden Josef... josef... diye seslenen bir ses duyar ve gözlerini açtığında
    kendini kütüphanede uzanırken bulur...

    Şaşkına döner ve karşısında yakın dostu Sigmund Freud 'u görür... Evet bu tamamiyle bir ilizyondu...Bir düşten ibaretti... Mezarlıkta o kasvetli söyleşi sonrası bunun etkisinden çıkamayan Breuer , yakın arkadaşı Sigmund freud'un ofisine gittiğinde Sigmund'un hipnoz tekniği ile kendisinin deyimiyle
    '' baca temizliği'' ile arınır ve özgürleştiğini hisseder...

    Okuduğum ikinci irvin yalom kitabıydı ve bu gidişle bütün kitaplarını okuyacağımı öngörebiliyorum :) ... Teşekkürler irvin yalom...
  • Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)
  • "Asıl kötüler herkesten nefret ederler, bu kesin, ama özellikle kendilerinden nefret ederler. Birisi kendinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz.? Bu onu yaşarken öldürür, kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duugularını olduğu kadar iyi duygularını da uyuşturur. "