• Herkes Freud'u psikanalizin babası olarak tanır. 1876'dan 1896'ya kadar yirmi yıl boyunca öncelikle nörolog ve anatomist olarak çalıştığını görece pek az kişi bilir.
  • Herkes Freud'u psikanalizin babası olarak tanır. 1876'dan 1896'ya kadar yirmi yıl boyunca öncelikle nörolog ve anatomist olarak çalıştığını görece pek az kişi bilir. Freud'un nöroloji hayatı psikanaliz hayatının öncülü ve belki de anahtarıydı.
  • Düşlerin Yorumu'nun 1919 baskısına eklenen bir dipnotta Sigmund Freud, o sıralar takistoskopla yaptığı deneyleri betim­leyen bir makale yayımlamış olan Avusturyalı nörolog Dr. Po­etzl'in çalışmasına dikkat çekiyordu. (Takistoskop iki biçimde bulunan bir araçtır - ya deneğin bir saniyenin çok küçük bir anında, içinde gösterilen bir resme baktığı bir seyir kutusudur; ya da bir perdenin üzerine bir resmi çok kısa sürede yansıtabi­len, yüksek hızlı objektif kapağı olan büyülü bir fenerdir.) Bu deneylerde "Poetzl deneklerden, kendilerine takistoskopta gösterilen bir resimden bilinçli olarak fark ettiklerini çizmelerini is­tedi . . . Sonra dikkatini deneklerin hemen o gece gördükleri rüya­lara yöneltti ve bir kez daha bu rüyaların gerekli bölümlerini çiz­melerini istedi. Yanlış anlamaya hiç yer bırakmayacak biçimde gösterilmiştir ki, seyrettirilen resmin denekçe fark edilmeyen ayrıntıları rüyanın yapımı için malzeme sağlamıştır."
  • Bugün nöroloji komitesine giriş yaptık. Çok bayıldığım bir alan olduğu için aşırı iştahlı bir şekilde ders çalışıyorum. Öyle ki adı geçen her bilim insanını yarım saattir tek tek google’layıp duruyorum. Magazinsel bilgilere de denk gelmemek mümkün değil. Sizle, Dr. Jean Martin Charcot’la ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum. Zira kendisinin nöroloji alanında çalışmaları, sanata düşkünlüğü ve yetiştirdiği “nörolojinin babaları” sayılacak öğrencileri (adlarını da etiyolojisini aydınlattıkları hastalıklara isimlerinin verilmiş olması münasebetiyle, geçen seneki anatomi derslerinde sıkça duyduğum [bkz. Babinski Refleksi, Tourette Sendromu, Binet IQ Testi vb.] ) ve Freud’la yaptığı çalışmaları kadar oğluyla yaşadığı bir olay da ilgimi çekti. Ayrıca hayat mücadelesini kendime örnek alıp çokça ders çıkardığım Stephen Hawking’in malum motor nöron hastalığı olan ALS’yi de tanımlayan kişiymiş kendisi. ALS hastalığı zaman zaman Charcot adıyla da anılmaya devam ediyormuş hâlâ. Hayatına dair internette bulduklarımdan derlediğim yazım aşağıda. Akademik geçmişi daha ağırlıkta, baştan uyarayım. Kaynakları yazımın sonunda belirteceğim.

    Jean Martin CHARCOT (1825-1893)

    Fransız, nörolog. Klinik nörolojinin dağınık deney ve bilgi birikimlerini sınıflamıştır.

    1825’te Paris’te doğdu, 1893’te lac de Settons’da öldü. Babası araba yapım ustasıydı. Charcot, önce seçeceği meslek konusunda tereddütler geçirdi. Sonunda sanat tutkularını bastırıp tıp eğitimi yapmaya karar verdi. 1848’de tıp fakültesini üstün başarı ile bitirerek Salpetriere Hastanesi’nde yardımcı asistanlığa başladı. 9 yıl patolojide Rayer ile çalıştı. Bu dönemde Charcot olağanüstü bir enerjiyle tıbbın birçok dalma birden yöneldi ve kalp, akciğer, böbrek hastalıkları ve romatizma gibi değişik konularda patoloji temeline dayanan araştırmalar ve yayınlar yaptı. Bir süre sonra, bu dağınık bilgi birikiminden sağlam bir nöropatoloji sentezi çıktı ve 1862’de Salpetriere’de Vulpian’la birlikte çalışmaya başladı.

    Charcot’nun döneminde onun adıyla adeta özdeşleşen bu ünlü hastane 1603’te yapılmış; içinde sokakların, meydanların ve bahçelerin yer aldığı, 45 binadan oluşan uçsuz bucaksız bir yapıydı. 18.yy’da başlıca akıl hastalarının, bazen yıllar boyu yatırıldığı sıradan bir depo hastanesi olarak kullanılıyordu. Charcot göreve başlarkan burada üç bin kadarı nöroz ve epilepsi olmak üzere, yaklaşık beş bin hasta barınıyordu. Charcot, “nöroloji tarihinde eşi görülmemiş” zenginlikteki bu “hasta materyalinden” yararlanarak, nöropatoloji temelleri üzerinde yükselen çok sağlam bir klinik nöroloji yapısı kurdu. Salpetriere bir “düşkünler yurdu” olmaktan çıkıp, dönemin en büyük “nöropatoloji” laboratuvarına ve sinir sistemi hastalıklarına ilişkin sayısız patoloji materyalinin sergilendiği “patoloji müzesine” sahip bir merkez oldu.

    1870-1890 arasında Charcot artık sadece bir klinik araştırmacı değil aynı zamanda nöroloji dünyasında tanınan ve saygı duyulan ünlü bir nöroloji hocasıydı.

    Salı günleri 600 kişilik bir amfide verdiği ünlü Salı Dersleri hemen daima bir ya da birkaç yabancı bilim adamı tarafından izlenir, çoğu zaman hasta üzerinde pratik gözlem ve muayene ile başlayıp, kuramsal konulara açılırdı. Salı Dersleri’ne bir süre sonra Cuma Dersleri eklendi.

    Charcot zaman zaman, çeşitli nörolojik hastalarda ortaya çıkan özel vücut postürlerini, istemsiz hareketleri, yürüme ve konuşma bozukluklarını olağanüstü bir yetenekle taklit eder ve bir tiyatro sanatçısı gibi nörolojik hastalıkları adeta “oynardı”. Bazen de anlatmak istediklerini karatahta üzerine renkli tebeşirle, bir ressam ustalığı ile çizerek gösterir, böylece dinleyenlerin tüm algılama kapılarını kullanırdı. Charcot’nun büyük ilgi alanlarından biri histeri ve epilepsi idi. Bu iki klinik tablonun ayırıcı tanımı konusunda araştırma yapmak üzere, histerik ya da epileptik nöbet geçiren kadın hastalar için Salpetriere’ de ayrı bir bölüm kuruldu. Çoğu zaman genç kadınların oluşturduğu histerik hastalar, Charcot’nun büyük etkileme gücü ile Salı Dersleri’nde şaşırtıcı gösteriler yaparlardı. Bu hastalara ait 139 fotoğraftan oluşan bir albüm Iconographie photographique de la Salpetriere (“Salpetriere’in Fotoğrafik İkonografisi”) adıyla, 3 cilt halinde yayımlandı (1877-1880).

    Salpetriere’de Charcot’nun kliniğine gelen çok sayıdaki ünlü yabancı bilim adamı arasına 1885 sonbaharında Freud da katıldı. 1886 yazına kadar Salpetriere’de kalan Freud’la Charcot, özellikle histerinin “etiyopatogenezi” konusunda o dönem için ilginç sayılabilecek tartışmalar yaptılar. Salpetriere’de nöroloji dalında profesörlük unvanı ilk kez 1882’de Charcot’ya verildi. Bütün büyük öğreticiler gibi Charcot da, hem bir öğretmen hem de meslektaş olarak, nöroloji alanındaki birçok ünlü bilim adamının yetişmesine katkıda bulundu. Bunlar arasında Marie, Babinski, Sougues, Marinesco, Behterev. ve Colin vardı.

    Dinleyiciler karşısında son derece inatçı ve sert olan Charcot, haftada bir gece dostlarına açtığı evinde, hoşsohbet ve yumuşak bir insan olurdu. Fransızca dışında, İngilizce, Almanca, İspanyolca ve İtalyanca konuşan Charcot, o dönem Fransa’sının önde gelen bilim, sanat ve politika adamları üzerinde şaşırtıcı bir etkinliğe sahipti. 1893’te bir tatil gezisi sırasında muhtemelen enfarktüse bağlı bir akciğer ödemi tablosu ile aniden öldüğü zaman, 68 yaşındaydı.

    Charcot’nun ilk yayınları kronik hastalıklar ve yaşlılıkla ilgiliydi. Hemen tüm yayınları gibi bunlar da ders biçiminde düzenlenmişti: Leçons cliniques sur les maladies des vieillards et les maladies chroniques, 1868-1874 (“İhtiyarlık Hastalıkları ve Kronik Hastalıklar Üstüne Dersler”). Daha sonra patoloji temeline dayanan karaciğer, safra yolları ve böbrek hastalıkları ile ilgili dersleri yayımladı: Leçons sur les maladies du foie, des voies billianes et des reins, 1877 (Karaciğer, Safra Yolları ve Böbrek Hastalıkları Üzerine Dersler).

    Charcot’nun nöroloji ile ilgilenmesi, Duchenne’ in (1806-1875) etkisiyle başlar. Duchenne o sıralarda Paris hastanelerinde nörolojik olguları inceliyor ve özellikle çizgili kasların elektriksel uyaranlarla araştırılması üzerinde çalışıyordu. Onun da önayak olmasıyla henüz 36 yaşındaki Charcot Salpetriere’in en büyük seksiyonunun başına getirildi, ilk işi kendi parasıyla, küçük bir patoloji laboratuvarı kurmak oldu. Kısa bir süre içinde bu oda, öğrencisi Raymond’un deyimiyle “ nörolojinin geleceğini hazırlayan ” sayısız beyin omurilik parçaları ile doldu. Bu sırada klinik yeniden organize edildi. Düzenli hasta ziyaretleri başladı ve nörolojik muayene yöntemleri standardize edildi. Bugün nörolojik muayenenin ayrılmaz bir parçası olan “göz dibi” incelemesi (Oftalmaskopi) ilk kez Charcot tarafından rutin uygulamaya kondu. Termometre kullanılmaya başlandı. Modern nörolojinin temel taşlarından olan nöropatoloji, nörooftalmoloji ve klinik psikolojiyi, ayrı üniteler halinde kurdu. Daha sonra nörolojinin gelişmesine büyük katkılarda bulunacak olan öğrencilerinden Parinaud’yu oftalmoloji, Janet’yi klinik psikoloji ünitelerinin başına getirdi.

    1865’te dejeneratif bir sinir sistemi hastalığı olan “Amyotrophic laterol Sclerosis”u bir antite olarak belirledi ve tanımladı. Bu hastalık hâlâ bazı kaynaklarda Charcot Hastalığı adıyla geçer. 1866’da Bou chard’la birlikte Sifilis’in (Frengi)omuriliği tutan bir formu olan “Tabes Dorsalis”deki “elektriksel ağrı fenomenini” ve eklem değişikliklerini (Charcot eklemi), 1869’da “Progresıf Muscular Atrophy” ve “Poliomyelitis”deki (Çocuk felci), anatomopatolojik lezyonları ortaya koydu. 1886’da öğrencisi Marie ile birlikte bugün Charcot-Marie-Tooth Hastalığı olarak bilinen klinik tabloyu tanımladı. Charcot’nun 1872-1890 arasında Salpetriere’de verdiği dersler, kendisi ve öğrencileri tarafından 5 büyük cilt halinde yayımlandı: Leçons sur les maladies du systeme nerveux faites d la Salpetriere (“Sinir Sistemi Hastalıkları Üzerine Salpetriere’de Verilen Dersler”), Leçons sur les locali-sations dans les maladies de cerveau et de la moelle epiniere (“Beyin ve Omurilik Hastalıklarında Lokali-zasyon Üstüne Dersler”). Bu kitaplar o dönem için klinik nöroloji konusunda vazgeçilmez başvuru kaynakları oldular. Charcot’nun adıyla üne kavuşan Salpetriere Hastanesi ise uzun yıllar klinik nörolojinin en önemli merkezlerinden biri olarak, saygınlığını sürdürdü.

    Charcot’nun tıbba ve nörolojiye belki de en önemli katkısı, büyük bir öğretici olarak, nöroloji tarihinde bıraktığı izdir. Klinik nöroloji onun zamanında bütünlüğü olan bir tıp disiplini haline gelmiştir. Charcot bilimsel gelişmenin köşe başları sayılan büyük buluşlardan hiçbirinin sahibi değildir. Ama Wechsler’in dediği gibi, nörolojiyi “çocukluk çağından” yetişkinlik çağına ulaştıran kişi olmuştur.

    Gelelim oğluyla ilgili mevzuya;

    Charcot oğlunu da zorla doktor yapar, oğlan okur, profesörlüğe kadar da yükselir. Babası ölünce de mesleği bırakır, malı mülkü satar, bir gemi yaptırır, dünyayı gezmeye başlar. İlginç olan geminin adıdır, fransızcasını hatırlayamıyorum ama ingilzcesi şöyle: why not daddy?

    Bu hikâye ne kadar doğrudur bilmem. Aldığım kaynak da güvenilirliğinden emin değil. Benim yazacaklarım bu kadardı. Okuduysanız teşekkür ederim. Maalesef 21. yüzyılda Wikipedia’ya erişimim olmadığı için yararlandığım sınırlı kaynaklar filozof.net ve ekşisözlük’tü. Tekrar teşekkürler.
  • Kokainin kaderini belirleyen başka bir yol ise, psikoterapinin kurucusu Viyana’lı ünlü nörolog Sigmund Freud’un (1856-1939) çalışmaları olmuştur. Freud, melankolilerde ve ağır bedensel ve psikolojik bitkinliklerde ilaç olarak onu önermiştir.
  • 416 syf.
    Yaşamım ve Psikianaliz, Sigmund Freud in günlük, özel yaşamından ziyade psikianaliz tarihçesini, psikianalize başlangıç çalışmalarını ve bu dönemde yakın çevresiyle yaşadığı çatışmaları ve yollarının ayrılışını anlatıyor. İyi ya da kötü Freud tarafından çok derin şekilde etkilenmiş bir dünyada yaşıyoruz. Freud yaşamış en ünlü psikologtur ve iki asrın insanları üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Freud en iyi akademisyenlerden olmasına rağmen hiçbir keşifte bulunmamıştır. Bunun yerine on yıllarca süren büyük çabayla geliştirdiği bir zihin kuramıyla adını duyurmuştur.


    Freud' in hayat felsefesi çalışmaktı. Hep daha çok, hep daha ileri gitmek. Oldukça enerjik ve üretken olmasına rağmen bir kokain bağımlısıydı. Ama kokain sevdası bunu anestezi olarak kullanma fikrinin de buluş sebebi oldu. Tıp ve edebiyat alanında Nobel ödülüne kadar yükseldi ama hiçbirini alamadı. Tıp ödülünü Einstein yüzünden kaybetti. Einstein ' a Nobel ödülleri hakkında fikri sorulur ve bir mektup yazıp şu cevabı gönderir: "Ödülü Freud ' e vermeyin. O Nobel ödülünü hakketmiyor, o sadece bir psikolog."


    Sigmund Freud, bir yandan evrensel olarak tanınan, önemli bir entellektüel iken diğer yanda sıklıkla sevilmeyen bir şahsiyet olmuştur. Bunun sebebi kısmen karakteri, kısmen de cinsellik hakkındaki savunuları. Psikanalizin yaygınlaşması yaklaşımının sunumu ve bunun savunusunda çok fazla hırslı ve sert davranışları olmuştur. İnsanların rasyonel, iyi,saf ve temiz varlıklar olduğu kavramını yıkan, sapık, ahlaksız bir cinsel firari olarak görülmüştür, kendisini sevmeyen kesim tarafından.


    Psikianalizi dünyaya yayan, modern psikiyatristin babası Freud ölmeden yaklaşık 2 yıl önce bir ses kaydı bırakır. Bu 83 yıllık yaşam serüveninde bıraktığı tek ses kaydıdır. Bir nörolog olan Freud bu ses kaydında neden psikianaliste yöneldiğini şu sözlerle açıklamıştır. " Profesyonel etkinliğime, nörotik hastalığıma çare bulmak için başladım. Bilinçaltına ilişkin yeni bazı önemli gerçekler keşfettim." Bu amaçla yola çıkan nörolog Freud, zihnin bastırılmış alanlarında bilinçli düşünmeden uzak olan bir bölüm keşfetti ve nörolojiyi bırakıp, psikianalistliğe böyle başladı.



    İşte bu kitapta da psikianaliz tarihini, psikianaliz çalışmalarını tıbbi terimlerin ağırlıkta olduğu bir anlatımla ve bu terimlerin, kavramların kısa açıklaması olarak kaleme almıştır. Psikianaliz hakkındaki düşüncelerini paylaşan Freud' e olumlu ve olumsuz yapılan eleştiriler de " Psikianalize Karşı Direnişler " başlığı altında açık şekilde tarafından yazılmış. Emil Fluss' a gençlik döneminde yazdığı mektuplar, gezi raporları ve özyaşamı da kitapta mevcut. Kısacası bir psikianaliz ve Freud çalışmaları özeti.


    Psikolojiye ilgi duyan her okur gibi benim de favorimdir Freud. Psikianalize giriş niteliğinde olan bu kitap psikanalizin doğuşunu ve Freud i daha yakından tanımanızı sağlayacaktır...