• Seni seviyorum Ahmet Ümit, polisiye türü kitapları sevmiyorum ama seni taaa yıllar önce Eskişehir 'e imza gününe geldiğinde, kalabalık kuyrukta üzerimde üniforma, işe yetişmek için acele ettiğimi fark edip diğer okurlara " memur hanım sanırım işe yetişecek, öncelik versek" dediğin günden önce de bir kaç dakika olsa da ettiğimiz o muhabbet anında ve sonrasında da seviyorum.
    Çalıştığım yıllarda çok fazla amir sevmemiş olsam da senin Nevzat Başkomiserini seviyorum.
    Çok iyi biliyor Nevzat Başkomiser ;

    Sakin bir yaşamı unutup sahiplenmek , ait olmak zorundasındır , bu mesleği seçmeye karar verdiysen eğer.
    Boşveremezsin. Yeri gelir , herkes uyurken, bayramda, tatilde, gecenin kör bir vaktinde evinde, annenin babanın, arkadaşının, eşinin ya da sevgilinin yanında kalmayı hayal ederken , en zoru da çocuğunu o kadar özlemişken, onunla olmayı her şeyden çok isterken, çalışmak zorundasındır mesleğinin gereği için.
    Vicdanlı davranmak, en gerekenini ve en doğrusunu yapmak için hep bir duruşun , bir iş disiplinin olmak zorundadır.
    Tavrın, neşen , niyetin ve moralin ; ne yaşıyorsan yaşa, ister hastalık, ister bir yakınının vefatı , ister özlem isterse bir ayrılık acısı hep iyi olmalıdır ki, etrafındakiler de seninle birlikte iyi olabilsinler. Abla, anne, kardeş, arkadaş, sırdaş, dost, meslektaş olmak zorundasındır en samimisinden.
    Objektif bakabilmelisindir tüm olaylara . İnsan olmalısındır sırt sırta verip çalıştıklarına, üzülene , sevinene çare arayana.
    Adil olmalısındır dil, din, ırk, mezhep, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tarafsızca durabilmelisin ki kim olursa olsun yanında güvende hissetsin kendini.
    Sinirlerin çok sağlam olmak zorundadır mesela; hırsıza, tacizciye, tecavüzcüye , katile , yalancılara , psikopata, küçükten büyüğe yaşlıdan gence gıybetçiye, menfaatçiye, sahtekara, öğrenmişsindir artık anında duygusal tepki vermeye, sinirlenmeye, kızmaya küsmeye hele de alınganlığa hakkının olmadığını, aksi halde adaletli olamayacağını.
    Hep kibar olmak, gülümsemek , anlayışlı davranmak zorunda olduğunu düşünürler unutup da insan olduğunu mesela. Ama sevmek zorundasındır insanları, işini, sorgusuz sualsiz , şikayetsiz ve beklentisiz sevmek, çünkü sorumluluğun çok ağırdır polissen eğer.

    Çok detaylı anlatır Ahmet Ümit, mesleği , zorluklarını, duygularını ve olaylarını. Sadece bir cinayete, organ hırsızlığına, ya da suça bağlı değildir kitapları. Psikolojik terappide hissederken kendinizi bir bakmışsınız coğrafya turu yaptırıyor bölgelerde, kavimlerde kültürel molalar veriyorsunuz. Aşkı kayıpları, özlemleri, geleceği bir ezginin nağmesinde sorgulatıyor.
    Okurları galeyana getiren kitapları merak
    ediyorum diyorsanız deneyin pişman olmayacaksınız.
    Keyifli okumalar.
  • ''Önce, büyük büyük düşündüm.
    Sonra, büyük büyük yaşadım.
    Ne varsa, onlar aldı.
    Şimdi, bana – küçük / bir ölüm kaldı.''

    Nasıl mıyım?
    Bunu bir mektup gibi farz et. Gitmesi için yazılmış ama gitmesi gerekene hiç ulaşamayacak bir mektup gibi..
    Ben kaç gündür sadece dua ediyor ve yazıyorum başka yapacak hiç bir şeyim yokmuş gibi. Aslında gerçekten de yok.. Aa dur bi tüm duygularımı toparlayıp geleyim, bekle beni hemen gitme e mi diyorum tıpkı eskisi gibi..
    Geldim, nerede kalmıştım? Dur bi bakayım. Başlayamamışım bile, sona giden biri için başlayan olmak ne tuhaf bir kelime şimdi fark ettim bunu.
    Merak etme sana öyle içini karartacak şeylerin dolu olduğu bir mektup yazmayı düşünmüyorum. Defalarca silip tekrar yazdım bu satırları, baktım bir çok şey iç karartıyor yaşadıklarımda yazmak mı yazmamak mı dedim.
    Evet en iyisi en başından anlatmak herhalde..
    Dürüst, masumiyet besleyen ve samimi bir yazı olmasını diliyorum.
    Öyle ilginç bir tanışma öykümüz de yoktu aslında. Nerede nasıl tanıştık hiç hatırlamadık. Sanki gözümüzü birlikte açtık yıllarca hep beraber yaşamışçasına. Farklı zamanlarda farklı mekanlarda doğmuş olsak da . Her ailenin çocuğu gibi yetiştirilmedin fırsatın olmadı aslında ve suçlamadın da kimseyi boşu boşuna.
    Eylülü çok seven ben sevmeyen ise sen oldun. Büyüdükçe anladım ki kızının seni kaybettiği yaşta ,anneni kaybettiğin karanlığın idi eylül ayı. Sonsuza kadar karanlıkta kalmadın belki de ama eylül senin için yaşamını yitiren tüm sevdiklerinin sanığı oldu.
    Büyüdük koca koca insanlar olduk, ayrı yerlerde yaşasak da sık sık buluşurduk. Karşılıklı yapılan kahvaltılar, içilen kahveler, ilk aşk heyecanları ilk tek edilişler atılan bol kahkahalar…
    Peki ne oldu da böylesine güzel bir şey son buldu?
    Dün akşamdan beri gideceksin diye ; senin hediye ettiğin kitabı fırlatıp hele de kitabın içindeki defalarca gülümseyerek baktığım notu okuyamamak koyuyor.
    ''Kolay mıdır bir anda her şeyden vazgeçip gitmek?
    Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?''
    Çok tanıyorum zannederken birlikteyken farkına varamadığım şeyleri şimdi öğrenmiş olmak koyuyor.
    Acaba en çok ihtiyacın olduğun zamanlar yanımda olmadın dediğin anlar oldu mu? Olmadığım o zamanlar koyuyor.
    En çok ama en çok ne koyuyor biliyor musun?
    Dünden beri yattığın yoğun bakımda, çaresizlikten hiçbir şey yapamamak , elini tutamamak ve son sözlerini duyamamış olmak koyuyor.
    Kendini ölüme teslim ettin, yarın mezar seni sevgiyle kabul edecek. Sana emanet verilen ne varsa iade ederek acılarından hatta tüm zevklerinden vazgeçeceksin. Ailen, dostların sevdiklerin , nefretlerin arzu ettiklerinden de feragat edeceksin . Cesedinin üzerine toprak dökülecek , yeniden doğacak ve gerçek olacaksın.
    En başta dedim içini karartmayacağım diye, ''geldim veda edip gideyim bırak artık beni'' dediğini duyar gibiyim. Niye yazdım ki tüm bunlar hiçbir fikrim yok. Gücüm kalmadı dünden beri.
    Nasıl mıyım?
    Sana yüzümde hiç de sevimli olmayan bir tebessümle veda ediyorum.

    Çok eksiğim.
    Keyifli okumalar.
  • Her Kafka kitabından sonra ruhumda bir huzursuzluk, kalbimde bir yumru hissederim. İlk Dönüşüm'ü okuduğumda herhalde bir daha Franz Kafka'nın başka bir kitabını okuyamam, kendimi o strese sokamam diye düşünürken, gerek burdaki yazarın kitapları hakkında yapılan incelemeler olsun, gerek yazar hakkında edindiğim kendi bilgilerim olsun yazara karşı olan önyargılarımı kırmamı sağladı. Her hikayesinde beni tedirgin etsede, umutsuzluğa sürüklese de adam bu işi cok iyi biliyor. Yaptığı tek şey, içinde yaşadığımız sistemin çürümüşlüğünü ve bu durum karşısındaki çaresizliğimizi bize resmetmek..Ölüm belki de tek kurtuluş yoludur der gibidir Kafka.

    Yazar bu eseri özel hayatının kötü gittiği ve birinci dünya savaşının patlak verdiği yıllarda yazmış. Konusuna gelince;

    Kendi halinde bir bankacı olan Josef K. bir sabah evinde hiç bilmediği bir sebepten tutuklanır, bu gerçek bir tutuklama mıdır yoksa doğumgünü olması nedeniyle arkadaşlarının ona yaptığı bir şaka mıdır anlayamaz..Bu andan sonra tek amacı kendini bu durumdan kurtarmak olsa da önüne çıkan bürokrasi engeli onu git gide umutsuzluğa sürükler..

    Herkesin farklı anlamlar çıkaracağı bir eser "Dava"...Okunmalı.
  • İNSAN RUHU NE ANLAŞILMAZ BİR MUAMMA!

    Bonjour, Reşat Nuri Güntekin beyciğim. Beni ''Acımak'' kitabından hatırlarsınız. Sizinle tanışma keyfine orada erişmiş idim. Şimdi ise Atatürk'ün okuduğu bilhassa en sevdiği kitap ile karşıma çıkıyorsunuz ve iddianızı daha ilk sayfalardan ileri sürüyorsunuz. Evet sayın Güntekin bu kitapla da beni müthiş surette dağıtmış bulunmaktasınız. Sizi çok seveceğim geldi. 10 bin sayfa yazsanız bu kitap yine kendini okuturdu emin olun.

    Bu roman, bir aşk hikayesinden çok fazlası demek. Bu roman hepsinden öte kadının ikinci plana atıldığı ve hırpalandığı bir ortamda minnacık güzeller güzeli bir çalıkuşunun ayakta kalışını, acımasız yaşama karşı sergilediği duruşu ifade eder.

    Reşat Nuri'yi az çok hepimiz tanırız, biliriz. Çalıkuşu'ndan, Yaprak Dökümü'nden. Ancak özyaşam öyküsü hakkında eminim ki pek çoğumuz bilgi sahibi değiliz. Harika bir yazar olmasının yanısıra Çanakkale milletvekili, Fransızca öğretmeni ve büyükelçilik yapmıştır. Anadolu'yu karış karış gezen ve vatanını çok seven biri olan Reşat Nuri’ye doğduğu topraklarda vefat etmek nasip olmamış. Karacaahmet mezarlığındadır naaşı. Reşat Nuri'yi 7'den 70'e her kesimin rahatça okuyabilmesinin en değerli sebebi eserlerinde kullandığı konuşma dili elbette. Bir kısmı ikinci kez dönüp okuduğunuz çok nadir oluyor. Romanları ile alakalı soruya şöyle cevap veriyor: ''konu, pek ilkel şekilde aklıma gelir. Hiçbir zaman, hemen derhal bu konunun planını yapıp da yazmaya başladığım vaki değildir. Bulduğum konuyu, zihnimde bir kenara atarım. Onu francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senenin geçtiği de olur. Bu müddet zarfında konuda bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını atarım, çıkarırım.''

    Şimdi bunu okuyunca sormadan edemedim kendime acaba neleri çıkardı ya da ekledi de bu haliyle çıktı karşımıza Çalıkuşu. Okurken güldüğüm, iç geçirdiğim, tebessüm ettiğim, heyecanlandığım bir çok yer oldu. Aklıma hep Atatürk geldi. Ne hissetti, ne düşündü bunları okurken diye düşünmeden edemedim.

    Jane Eyre kitabı ile birçok benzerlik gösteriyor Çalıkuşu. Muhakkak bir benzerlik, aynı kader örgüsü. Kesin suretle ayrılan vakalar olduğu gibi kesinkes bağdaşan olgular da mevcut. Bir de ne dikkatimi çektimi biliyor musunuz? Sene olmuş 2019! Dünya dili İngilizce, şartlar o biçim. Yani isteyen her birey bir şekilde İngilizce'yi öğrenebilir. Zamanında Fransızca'nın cazibesi bir kısım Osmanlı ve Türkiye'nin ilk başlarında ülkemizde vakıf dilmiş. Yani düşünün Fransız okullarının yanı sıra hiç adını bilmediğimiz yerlerde bile Fransızca dersi verilirmiş. Şimdi 1900'lü yılların başlarında oluşan bilgi ortamına bakınız bir de şimdiki zamana. Bu şimdiki zamana ''ing'' takısı taksan kaçar uzaklaşır. Öyle bir fena.

    Evet Reşat Nuri Güntekin beyciğim, şimdi haddim olmadan size bir kaç eleştiri getireceğim müsaadenizle. Acaba konuları işlerken bir çok ilaveler yapıp kısımları çıkarırken bazı hatalar mı vuku buldu. Ah bu tesadüfler beni öyle bir yordu ki anlatamam. Yahu koskoca Türkiye, gezilen onca il, onca nahiyede karşılaşılan bunca tesadüfler teesüflere intikal ettiler. Böyle kaybolmuş gitmişken derinlere öyle bir açığa çıkmış bulundum ki. Neyse olur böyle şeyler, şartlar da diyemiyorum, diyemem. Beklenti arşa çıkmışken hele hiç olmaz. Bu da nazarı olsun eserinizin.

    Evet bir diğer konuya gelince sene 1100, 1200, 1300, 1900, 2000, 2018 hiç farketmiyor. Yav biz de gerçekten bir sıkıntı var çözemiyorum. Belli bir plan içinde ilerliyoruz gibi. Yani kötülükler babadan oğula geçmiş, miras kalmış bizlere. Atalarımız bize onca söz, onca güzellikler bırakmış eyvallah. Hatta edebiyatını da çok iyi yapıyoruz, en iyisi biziz, en güzeli, en hatasızı. Ancak konu çıkara gelince bir çok şeyi çıkarıyoruz içimizden: haya, edep, vefa, vicdan. Çalıkuşu, uğradığı ihanete istinaden sevdiğinden, sevdiklerinden, İstanbul'undan kaçıp gidiyor yaban ellere. Ancak sığmıyor, sığdıramıyorlar onu. Kötülük, öyle durduğu gibi durmuyor içte, dilde. Salıveriyor zehrini dışarlara. Ne kadar sinirleniyorum ben böyle şeylere! Dedikodunuz batsın, çekemezliğiniz batsın, çıkarınız batsın!

    Sonra söylemek isteyipte içimde kalan ne diye düşünüyorum, sanırım susacağım. Çünkü yazdıklarımın okunmadan beğenilmesini istemiyorsam susmalıyım. :) O kadar iç döktük, emek verdik değil mi?

    Buraya kadar geldiyseniz, okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi okumalar diliyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=rASV7F-umxo

    Bu dizeler, yürekten akmış. Bunun yazarlıkla alakası yok. Bunları ancak hissederek yazarsın:

    ''Bu son ayrılık saatinde niçin hakikati saklamalı? Bu okumayacağın defteri ben senin için yazdım Kâmran. Evet, ne söyledim, ne yazdımsa hep senin içindi. Yanlış, çok yanlış bir iş tuttuğumu bugün artık itiraf edeceğim. Ben, her şeye rağmen seninle mesut olabilirdim. Evet, her şeye rağmen seviliyordum, sevildiğimi de bilmiyor değildim; fakat bu bana kâfi gelmedi, istedim ki çok, pek çok sevileyim, kendi sevdiğim kadar değilse bile -çünkü buna imkân yok- ona yakın sevileyim. Bu kadar sevilmeye benim hakkım var.mıydı? Zannetmem Kâmran. Ben, küçük, cahil bir kızdım. Sevmenin, kendini sevdirmenin de bir yolu var, değil mi Kâmran? Halbuki ben bunları hiç, hiç bilmiyordum.''

    ''Kâmran, ben, seni sevmesini, senden ayrıldıktan sonra öğrendim. Hatta yaptığım tecrübelerle, başkalarını sevmekle sanma sakın. Gönlümün içindeki derin, hazin, ümitsiz hayalini sevmekle.''

    ''Kâmran, biz asıl bugün birbirimizden ayrılıyoruz. Ben, asıl bugün dul kalıyorum... Bütün olan, geçen şeylere rağmen, sen yine bir parça benimdin; ben bütün ruhumla senin...''
  • Kitaba giriş yapamadan önce Virgina Wolf'a değinmek gerek.
    Wolf,öncelikle büyük bir feministtir.Ona bu kimliği kazandıran,veya bürünmesinde etkili olan sadece kendi yaşadıkları değil.Tarihten beri toplum tarafından yani ataerkil zihniyet tarafından aşağılanan,evin arka odası olarak görülen sadece çocuk doğurmak,dikiş yapmakla konumlandıran kadının hikayesi onu büyük ölçüde etkilemiştir.
    Wolf kadın olmanın getirdiği zorluklar yüzündenn hiç eğitim hayatı olmamıştır.Babasının yardımı ve kendi okuma arzuyla babasının kütüphanesinden beslenmiştir.
    Annesiz babasız kalan Wolf nişanlanıp evlenmiş kocası tarafından kendi kitaplarını basması için basım evi kurulmuştur.
    Ama Wolf hem kendi yaşadıkları hem tanık olduğu kadın şiddetlerine sessiz kalamamış eserlerine yansıtmıştır.
    Wolf arkasında bir intihar mektubu bırakarak ceplerine taşlar doldurup kendini nehre atar.Ve kadın hareketinin en büyük öncüsü bu şekilde veda eder.

    Kendine Ait Bir Oda
    Wolf kurmaca yazın ve kadınlar diye giriş yapar.
    Wolf raf raf dolaşır eline bir yazar alır kadınlar hakkında ne demiş bize iletir.Aslında kimin ne düşündüğü Wolf'un pek umurunda değildir o zaten biliyor ve yaşıyor.Bunu bizim için okurları için kadınlar için yapıyor.
    Özellikle en çok dikkatimi çeken Shakespeare'nin biz kız kardeşi olsaydı diye başladığı bölüm.Evet shakespeare'in bir kız kardeşi olsaydı şayet onun kadar zeki ve yetenekli.Onun gibi yazabilme imkanı olur muydu.İş başvurunda bulunduğu patron aynı muamele ile yaklaşırdı kız kardeşine yoksa bedeninden faydalanmaya mı çalışırdı.
    Bunu neden söylüyor.Çünkü 18. yy'a kadar tanınan bir kadın yazar yok şair veya ressam kim var ki?
    Elizabeth var veya Kleopatra onların herhangi bir şiiri veya bir eseri var mı.Onlarda bulunduğu konum gereği tanınan kadınlar.
    Kadınlar sadece erkeklerin yarattığı kurmaca yazınlarda var olmuşlardır.Bir şiirde ve ya tiyatro oyununda bir erkeğin aşık olduğu ulaşmak istediği araç olmuştur.Evet şairlerin ozanların yere göğe sığdıramadığı,yaşamın ve güzelliğin timsali,mutfakta işkembe doğruyordu.
    Wolf bu kadar şeyi kadınların gözlerine önüne seriyor.Artık kendiniz olun,kendinize ait bir odanız ve bir ekonomik özgürlüğünüz olsun.Birileri ne der diye eleştirir diye yazmayın içinizden geldiği gibi yazın.Kendinizi hissettiğiniz gibi yazın ancak öyle uzun süre yaşarsanız.

    "Başkalarını etkileme düşleri kurmayın derdim.Her şeyi kendi içinde olduğu gibi düşünün." W.Wolf

    iyi okumalar dilerim...
  • YALNIZLIK

    Yalnızlık nasıl birşey biliyor musun ?

    - Güldüğünde yanındakinin sana eşlik etmemesi ,
    - ‎Yalnızlığın en kötüsü , seni anlayamayanların arasında kalmaktır .

    - Yanındaki kişiye komik miydi diye soramaman ,

    - Tek başına oturup öyle boşluğa bakmaktır ,

    - Paylaşmamak,

    - Anlatamamak,

    - Tek başına oturmaktadır YALNIZLIK ...


    Birde yalnızlığın şu boyutu var : yalnızlık paylaşılırsa yalnızlık olmaz. Ne demiş Özdemir ASAF : Yalnızlık paylaşılmaz , paylaşılırsa yalnızlık olmaz.

    Herşeyden sıkıldınız , canınız bi konuya sıkıldı. Yanınızda kimse olmasın . Rahatça düşünme fırsatım olur diyorsunuz . Unutmayın ! yalnızlık paylaşılmaz , o yüzden yanınızda kimse olmasın.

    Bir deniz kenarına gidip dalgaları izlemek , denize taş atmak öyle iyi gelir ki insana . Her attığın taş bir derdin olur bazen. Her atışta da oh bee dersin . Hele ki o dalgaları izlerken hissettiğin duygu : o dalgaların içinde kaybedersin kendini . Kimsede bulamadığım sevgiyi yalnızlık acısını dalgada bulursun. Çünkü sen deniz , dalga da seni ifade eden karakterin olmuştur artık.

    Birbirini tamamlayan olmak zordur . Sen zor olanı yaptın. Denizle dalgayı birbirine kavuşturdun .

    İkisi aynı yerde ama farklı dünyadır. Düşünceleri , görevleri farklıdır. Her zaman zıttır ikiside. Ne kadar belli olmasa da. Fark ettiniz mi ? Dalga karaya vurur , deniz ise olduğu yerde kalır . Hırçın ve asi olan dalgadır. Çoğu zaman deniz de kendi dertlerini , sıkıntılarını dalgaya anlatır . O yüzden sır dalganın asiliği ...


    Kimsede bulamadığın sevgiyi , yalnızlık acısını dalgada bulursun . Dalgayla konuşursun adeta . Her derdini denize döktüğünde dalga sana kimsenin sarılmadığı gibi , kimsenin sana sevgiyle koşmadığı gibi koşar. Asla senden gitmesini istemezsin . Çünkü dalga gibi bir dostu bulduğun zaman bırakmak istemezsin . Deniz dalgayı çağırsa bile. Senden gitmesini istemezsin.


    Bizler deniz kabuğundan gelen sesi dinlediğimizde kendimizden geçeriz. Vapur sesi, simitçi sesi, vatandaşların, ağlayan çocuk , gülen çocuk , annesinden veya babasından simit isteyen pamuk şeker isteyen çocuğun sesi , gülen insan sesi , seyyar satıcının, arabaların , akan çeşmelerin, şelalelerin, kuşların sesi bu sesleri deniz kabuğunda buluruz bazen . Çünkü deniz kabuğunu dinlerken düşüncelere dalarız. Kendimizi unuttuğumuzu fark ederiz. Meğersem yalnızlığımızı çoğu zaman seslere teslim etmişiz .


    Bir şehrin en kalabalık yerine gidip etrafı dinlemeyi denediniz mi ?

    Kulağınız da kulaklık olmadan , yanınızdakilerle konuşmadan bi süre susup etrafta neler oluyor diye dinlediniz mi ? O şehrin sesinde , yalnızlığın da kayboldunuz mu ? Sokak müzisyenlerini dinleyin , onlar çoğu zaman sokağın söyleyemediklerine tercüme olurlar . Sokağın pişmanlıklarına , keşkelerine ...
    ‎Yalnızlık , müziğin bile seni dinlemesidir ...

    @writerselma
  • Ekleyebileceğim tek bir alıntı, altını çizmeye değecek tek bir cümle bile yok...

    Uzun soluklarla ara verilmeyen bir aşk hikayesinden bahsediyor ama üzerinde durmayacağım çünkü aşkı maşallah hepiniz biliyorsunuz. Küçüklüğünde cinsel tacize uğrayıp bundan sonraki yıllarının bir kısmını zorlu bir psikolojik hastalıkla sürdüren Emre ilacı evlilikte bulur. Başta ne kadar burun kıvırsa da hatta evleneceği kızın kendinden korkması ve uzak durması maksadı ile yakın temasla üzerine yürüse de ( bu da cinsel taciz oluyor ) eşinden uzak duramaycak hale gelen aslen kendisiydi. Babasının hastalığı ve daha sonra ölümü üzerine Emre' nin hastalığı gün yüzüne çıkar ve ailesi ile ayrılık bir kez daha kapısını çalar. Elif, Emre' nin hastalığının derinine inip ne olduğunu çözmekte karalıdır. Muhteşem bir tasarımcı olan Emre, henüz lise yıllarındayken deli lakabını alır. Herkes Emre' ye deli der ama o bunu ciddi anlamda sinir eder ve garip olan nedir biliyor musunuz ? Delim kelimesi onu mutlu eder. Aradaki fark tek bir kişiye ait hissetmektir kendini. Evlenir çoluk çocuğa karışır derken gizem çözülür. Daha ayrıntıya girerdim ama aşk meşk konuları pek konuşulmaya değmiyor.