• Kaç yıl oldu. Yok daha bir, bir buçuk ay galiba. Okuyamama, yazamama, düşünmeme devri. Durakladığım devir. Daha Karlofça gelmedi herhalde. Ne zaman başladı - Evet, o apostroflu adamla. Dos'tmuş, Yaşa'masızmış. Dah'iymiş. Sanmıyorum.

    Bitmesi lazım, bitmek lazım. Bitirmem lazım, yazmam lazım yeniden ama nasıl. "Sen hiç bitirmedin ki zaten", çok biliyor, az kaldı zaten.

    Nasıl olacak, insanlar insanlar üstüste geliyor hep. "Merhaba, çok sevindik" benim de sevinmem mi lazım. Okumam lazım benim, yazmam lazım. Dört hikaye bitecek bugün, ne anladım yazardan. Hiç, yok çok şey aslında ama anlatamıyorum. Sadece övsem diğerleri gibi. Olmaz, yakışmaz. Sevgiyi en iyi anlatıyor mu, görmedim hiç. Pis biri belki. Dost öyle, Yaşamasız öyle. İçi pis, tüm erkeklerin içi pistir zaten. Kadınlar da kötü.

    Bir gün daha geçti - son iki hikaye Laedri – uzun, yaşlı zampara hikayesi bir parça , komik ama biraz. Renkli TV var mıydı o zamanlar. Bakanlık Makamına – Bu ne, bürokrat ortamları. Neyse bitti nihayet 60 anayasasıyla kitap da. Başlayacak mı gerçekten şimdi eskisi gibi. Bilmem, bekleyelim. El atan çıkar nasılsa.

    Nasıl adam, karanlık mı ,karamsar mı? Biraz- herkes kadar belki, biraz daha fazla ya da. Senden benden fazla değil ki- bu zamanda hepimiz karamsarız zaten. O zamanda peki, bilmiyorum. Karakterleri niye kötü- kendisi mi anlatan hep, kendisini mi anlatıyor, nereden bileyim daha ilk (2.) kitabı okuduğum. Birleştirmiş Yapı Kredi. Dost ilk kitabı , ilk öyküsü aynı zamanda. Ödül almış, önemli yani.Kısa cümleler, herkes anladı zaten. Hayatı anlatıyor kısa kısa. Mükemmel cümleler, o kadar da değil. Zor mu, 39 gün geçmiş başlayalı, ondan mı benden mi bilmiyorum ama.

    Diğer incelemelerine bakmalı kitabın, en kolayı o , ne diyor bilenler? Zor başta- demiştim zaten, Üstad? Olabilir , ilk kitab(lar)ı daha göremedim net. Bilinç Akışı- en güzeli. (Joyce'a öykündüğü yerler de yok değil) Oğuz Atay – orası biraz vitrin. Dahi, Mucize? zorlamak lazım inanmak için. Gökkuşağı - #34537279 , evet – güzel inceleme. Liliyar - Aşık belki yazara – ve teşekkürler bittabi, başka türlü çıkmazdı buralara kadar Bener sitede.

    Bitirsem mi, çok konuşmamışımdır herhalde - Kısa kısa öyküler olsa, farklı olsa inceleme biraz diğerlerinden. Vursam spoiler'ın gözüne gözüne. “ Ben prensip olarak tasvip etmiyorum spoiler kelimesini” - Etme

    Dost- İlk kitap ilk hikaye, ismi sevecen, kendi aldatan. Kafada ama her şey, ne demiştik erkekler pis hep

    Istakoz – Kötülük bu da, iyi gider ıstakoz şimdi vicdan yapmazsak biz

    Havva - Kadın anlatan, kıskanan, ötekileştiren , acımasız sonunda pişman ama- üzdü

    Kömür- Pis yine insan- şüpheci, aptal hem de

    Dam- Sıkılmanın hikayesi, düşmez mi damdaki adam? Belki de aylak adam

    Kibrit – Yine kuşku, yine kötü düşünceli insanlar, az kaldı alacaktı deli kadını?

    Sarhoşlar – İsmi gibi dumanlı, farklı bir tat, farklı anlatım, birbirine üstünlük kurma çabası ya da kendini küçük görme her zaman olduğu gibi (olmayanı anlatmıyor ki adam)

    Korku – Adı üstünde, korku, insanlar, kadınlardan korkanlar, korktukları için içenler, mezarlıkta içenler, vs.vs

    Akraba- Yarım yarım cümleler yine, melekle şeytanın savaşı bir nevi omuzlardaki, pis adam ama iyi aynı zamanda.

    Boş Yücelik – Konuşmalar nerede başlayıp nerede bitiyor ki? Adı üstünde hem yüce hem boş (Zorlamaya mı başladım ne?)

    Yazgı - Yine erkekler kötü, kadın kurban- ya da masum- ya da anasının gözü. İç ses, diyaloglar karman çorman, her zamanki gibi

    Suçüstü- Tipik kötü bakkal, hırsız müşteri, gözleyen adam- “Fazla tipik değil belki de”

    İlki- İkinci kitap olduğu belli, kısa her şey. Eve dönüş, köye dönüş, kısa betimlemeler güzel çok, bekliyorlar mı? Kötü mü yine- değil, sadece çaresiz belki

    Batak – Uzun uzun anlatmış burada, köy kahvesi, oyun (oyunun batsın), doktor, hasta, evet pis hala insanlar belki de yabancılaşmış her şeye

    Acamı - Yine şüphe yiyor insanı , kısa hikaye

    Kan- Erkek- Kadın hepsi kötü, Vus'at güzel ama, kitabın doruklarından biri. Şiirsel

    Maskara- Başka bir karakter, başka bir hikaye

    Anlaşılmayan – En uzunu, hastanede çeşit çeşit insan, sonsuz şey çıkar buradan

    Yaşamasız – Yaşamamış, yarım kalmış bir hikaye, aşk mı ? Aldatma mı? Sonrası mı, kocası mı? Düşünmek lazım , okumak lazım- derin ama.Pazarlık- Ev, aile, pis koca, akıllı oğul, vefakar anne- tipik Bener

    Sal – Bilinç akar, dalgalar bakar, saldaki bir kaç kişi- boğulmadılar ama “Spoiler oldu”

    “Bitmedi mi daha- şaşmamalı 39 güne” Yazma o zaman hepsini - “Hız'lı O.Zaman”

    Kovuk, Leblebici, Hasan Hüseyin - Aynı diyalog+ bilinç, tipik Bener olsa da ara sıra niye dedirtiyor

    Avuntu- Kısa, ölüm, katıksız bilinç akışı, tam kıvamında

    Barda - İşini bilen anlatıcı barda çevresini izliyor - başka bir hayat karesi

    Monolog- monolog, tiyatral hem de. Mualla esas kız, Leyla dinleyen- yabancılaşma , çoğunda var zaten hikayelerin

    Kuş- Farklı yine, anlatılmaz yaşanır belki, nesneler var, haller var, karışık

    “Çok tekrar ediyorsun kendini” - Çok hikaye var zaten

    Öfke – Geldik sonlara nihayet, Vus'at da sonlara dğoru iyice coşmuş, Bilin akışı, diyalog,monolog anlarım, her şey karşık – ama öykü düzgün

    Biraz da ağla Descartes – Eski İstanbul güzellemesi, Göndermeli (Descartes haliyle) İki asker kaçağı abanoz sokağa gidiyor, düşünme, anlama dolu hikaye

    Son ikiyi yazdım zaten yukarıda. 32 hikaye uzattı incelemeyi, okumayı. Beni başlatacak mı bilmiyorum ama.

    “ Bir şey demeyecek misin Vus'at O. Bener hakkında” Son bir şey mi ? - Okunmalı bence, farklı tatlar güzel çünkü. “Ama, final” - Gerek yok ki.
  • Bugün 1K’daki 1. yılımı doldurmaktayım. Sitenin bana kattığı çok şey oldu şüphesiz. Her şeyden önce hâlâ güzel insanların varolduğunu gördüm. Böyle bir zamanda her şeyden umudunu kesmişken doğayı, insanları, vatanını gerçekten yürekten seven insanların varlığını görmek bir umut veriyor insana. Bu kitap okumaktan da önemli çünkü çevresini sevmeyen, önemsemeyen bir kişi kitap okusa ne yazar okumasa ne yazar.
    Buraya gelmeden önce kendimi kitap kurdu felan sanıyordum gelince gördüm ki kitap tozu bile değilmişim. Eksiklerim o kadar çok, bilgilerim o kadar sıradanmış ki...Çok kaliteli okurlar/incelemeler , değişik ve kaliteli yazarlar/kitaplar gördüm ki listem kabardıkça kabardı. Bu maddi olarak bi çöküş yaşatsa da varsın ordan batalım :)

    Özellikle güçlü kadın profilleri görmek beni çok mutlu ediyor. Güçlü karakterler, kalemler, kendini çekinmeden çok güzel ifade edenler, Kemal’ciler, İlhan’cılar , Atay’cılar, Schopenhauer’cılar, Gülten, Didem, Bener’ciler ... henüz Ali’cileri göremedim neredesiniz ? :)) Siz hep varolun umarım sayılarımız her geçen gün artar.

    Kötü yanlar yok mu? Elbette fazlasıyla var. Sapıklar, Şovenistler, seksistler, narsistler, memleket diye, din diye, kim diye ayıranlar, her paylaşımdan sonra mesaj kutusunu dolduranlar, komik olmaya çalışıp daha fazla korkunç olanlar ve en önemlisi sevgisizler. Umarım sizlerde bir gün doğru yolu bulursunuz. Hayat çok kısa çünkü elli sene sonra yoksunuz. Sevmeyi, araştırmayı, sarılmayı deneyin.
    Sait Faik’in dediği gibi ;
    “Dünyayı güzellik kurtaracak bir insanı sevmekle başlayacak her şey. “

    Çok güzel dostluklar kurdum tek tek adınızı yazmıycam herkes kendini biliyor zatii sizleri seviyorum :))
    Vaktinizi çaldım kusura kalmayın. 🌺
  • Gonca, annesiyle babası mahkemeden bekar birer insan olarak ayrıldığı gün on bir yaşındaydı. Sonra çok döndü dünya, çok şey değişti. Yapraklar yeşerdi dallarda ve soldu baharlarla bir. Döküldü. Gonca tüm yaprakları toplayıp tekrar takmak isterdi dalların sivri uçlarına, o zamanlar bir aileye sahipti. Şimdiyse bir enkaza. Ağaçtan yapraklar düşer de takvimdekiler durur mu? Durmadı, onlar da döküldü elbet. Hem de yaz demeden döküldü, güz demeden. Dökülen her yaprak Gonca'ya can oldu. Serpildi, büyüdü Gonca da. İlçesindeki yatılı okulda ikinci senesine başladı. Geçinememişti babasının ikinci karısıyla. Üvey anne tanımını bile içselleştirememişti o kadına karşı. Üvey de olsa ana bilmek o kadını, koydu Gonca'ya. Evde o kadınla, açılmadan solacak gibi olunca Gonca, yatılı okula aldılar kaydını. İtiraz edemedi babası da.

    Gonca gidince babaannesi de kalamadı o evde. Ormana bir tahta ev diktiler bir hızla. Bir kuyu buldular su için. Elektrik yoktu, çok da lazım olmuyordu zaten Hafize Ana'ya. Radyosu yetiyordu. Ormana vurmadığı için ezanın yankısı, radyodan takip eder oldu namaz vakitlerini. İyiden iyiye silmemek için gönlünden, aylarca canında uyuttuğu oğlunu, uzak kalmayı yeğledi Hafize Ana oğlundan. Oysa ilk geliniyle ne de iyiydi arası. Hatırladıkça sancıdı o mazinin yarası. Ama kader dedi ve sustu. Ötesi yersizdi, yurtsuzdu.

    Şimdi duydu ki Gonca, iyi değilmiş nenesi. O da düşmüş iyice güçten kuvvetten. Oğlundan da medet uması yokmuş Allah biliyor ya. Gerçi her cuma uğrarmış mutlaka, sorarmış var mı bir arzusu diye ama bir şey demezmiş Hafize Ana. Kendi görürmüş işini çoğunluk. Ama kasabaya son vardığında onu iyi görmemiş Gonca'nın ortaokuldan arkadaşı, haber etmiş Gonca'ya. Bir görsen iyi olur demiş. Duramamış Gonca. Ertesi gün başlayacak olan sınavları görmemiş gözü. En büyük sınav bilmiş nenesine gitmeyi. Dersine bir gün geç girmeyen, devamsızlığı koca bir sıfır olan Gonca, kaçıvermiş o gece okuldan. Bu uğurda en sevdiği hocasına yalanlar söylemiş, onun başını derde sokacağını bile bile kaçmış oradan.

    Nöbetçi öğretmen, yatağında Gonca'yı değil de kendisine bıraktığı notu bulduğu sabah mart ayına uyanmış evren. Mart ayı, dert ayı demişler. Ancak hakikatin bu kadar hızlı yerini bulacağını ne Gonca ne de öğretmen tahmin edebilmiş. Geceyi bir hastanenin acilinde geçirmiş Gonca. Hastane koridorundaki banklarda. Koridordaki tüm yaşlı kadınlarda nenesini görmüş. Ne çok acı var diye düşünmüş, acı saat takmaz mı diye düşünmüş, nenem şimdi nasıldır diye düşünmüş. Düşünceler ağırlaştıkça göz kapakları da ağırlaşmış. Gece bir hastane bankında uyuduğunu fark edince şaşmış kendine Gonca, yokmuş hayatında böyle uçarılıklar, biraz daha büyümüş hissetmiş kendini. Hastane kantininden aldığı iki poğaçayı yiye yiye çıkmış hastaneden. Vurmuş kendini yollara.

    *

    Yaşar Efendi, geçen aralık ayında beş bin dolar borç aldığında dolar dört lira bile değilmiş. Ödeme yapması gerektiği mart ayı itibarıyla ise yedi lira dolaylarına tırmanmış. Zaten can çekişen kundura dükkanını son bir hamleyle kurtarmak için aldığı beş paralık borç durduk yere on lira olunca Yaşar Efendi iyiden iyiye kendini karanlık bir umutsuzluğun ortasında bulmuş. Hiçbir ölümü, doğumu, düğünü kaçırmayan Yaşar Efendi, kasabalının kalender bildiği, dürüst bildiği, namuslu bildiği Yaşar Efendi, otuz yıl sonra bir hacme sahip olduğunu düşündüğü adı kötüye çıkmasın diye, adı çıkılası işler tasarlamaya başlamış. Son on beş gündür beyninden ısırık ala ala dolaşan kırmızı karıncalar sonunda beynini tamamen yemiş. Gurur ve çılgınlığın kesişmesiyle yanlışlıklar tragedyasının perdeleri de açılmış olmuş.

    Hiçbir şey karşılıksız değil dünyada. Ölüm bile elinde faturayla, makbuzla geziyor. Yakılmak istersin para sorarlar, gömülmek istersin para. Bunu Yaşar Efendi de iyi biliyor. Ve artık ölümün mırıltısı kulağında çınlayan ihtiyarların, kefen parası diye iyi bir para tuttuğunu kenarda, iyi biliyor Yaşar Efendi. Geçen hafta çaya gittiğinde Dursun Amca'yla Şerife Tezye'ye, döşeklerinin başındaki musaftan iki bin lira çıkmıştı. Bu ilk hırsızlığıydı, en zoruydu. Kefensiz gömülen mi var diye rahatlattı içini, bulunurdu bir şekilde kefeni de parası da. Ölüm için saklanan para, yaşam için didinenlerin olsa fena mıydı? Şimdi bir ağacın gövdesine yaslanıp ormanın içindeki tahta evi izlerken, yine bu karanlık avunma cümleleriyle içindeki aydınlığı boğmaya çalışıyor.

    Düşünceli ama kararlı baktığı ev, kasabaya elli yıl önce gelin gelen Hafize Ana'nın evi. Daha el kadarken babasının dayağından kaçıp eteğinin altına saklandığı Hafize Ana. Sevip saydığı, ara ara hoşbeş edip ihtiyar çağındaki yalnızlığını örselemeye çalıştığı Hafize Ana. Çok hakkı vardı üstünde Hafize Ana'nın, çok yardımı dokunmuştu ona. Şimdi ondan son bir yardım alacaktı. İstese verirdi belki ama kendi alacaktı, dönmüştü bir kere gözü. Baktığı evin kapısı açıldı ve içeriden hafif kamburuyla ağır ağır Hafize Ana çıktı. Evden epey uzaklaştığını görünce kendisi eve epey yaklaştı ve kilitli olmayan kapıyı açarak içeri girdi.

    Günün tek haneli saatlerinde Gonca, içinde neyle karşılaşacağını bilmediği bir ormanın girişine baktı ve sonra o ormanın bir parçası oldu, içine girdi. Korkusu vardı, tedirgindi ama tereddütü yoktu. Baktı, korktu, girdi. O ormanın içine girdikçe ormana dair korkular da onun içine girdi. Korktukça hızlandı, hızlandıkça korktu. Ve artık koşarcasına ilerlediği bir anda hemen baş hizasındaki bir dalı fark edemedi. Dala çarptı ve yere düştü. Önce sivri bir acı hissetti, sonra bir ağırlık, uyuşukluk, ardından da bir sıcaklık kafasında, kan sıcaklığı. Alnıyla saçının kesiştiği bir yere çarpan dal parçası, kafasındaki tülbenti kana buladı. Bir süre öylece yattığı yerde kaldı Gonca. Sonra bir uluma çarptı kulağına, bir kurdun ağzından çıkan. Çocukluğunda dinlediği kurt hikayelerini hatırladı ve ağır ağır doğruldu uzandığı yerden. Doğrulduğunda fark etti kafasından sızan kanları. Çok sevdiği ağaçlar onu kanatmıştı, babasını hatırladı. Belli bir hızla ilerledi bir süre, ayakları kadar gözlerini de çalıştırdı bu kez ve kulaklarını. Daha dikkatliyidi.

    Yaşar Efendi kibrit kutusu kadar evde aradığını hala bulamamıştı. Tam vazgeçip gitmek üzereyken kırmızı kafalı bir şeyin eve doğru yaklaştığını gördü. Korktu. Eve gelmemesini umup görünmemeye çalıştı. Eli boş döneceği bir iş için bu kadar tehlike fazlaydı. Ancak Yaşar Efendi'nin istemediği şeylerin yaşanması bir silsile olmaya başlamıştı. Kırmızı başlıklı kız doğrudan kulübe eve doğru geliyordu. Biraz daha yaklaştığında o yaralı kızın Gonca olduğunu fark etti. Artık Gonca'yı bir şekilde atlatıp oradan ayrılmaktan başka çaresi kalmamıştı. Az evvel paraları ararken dağıttığı yazmalardan birini kafasına geçirip yorganın altına kapandı.

    Gonca eve girdi. Babaannesini yatakta uyur vaziyette gördü. Kendisi de yorulmuştu ve yaralanmıştı. Kandan kızıllaşmış tülbentini çıkardı. Yüzündeki kanları temizledi ve bir iskemleye çöktü. Odanın dağınıklığına baktı. Babaannesi evi toparlayamayacak kadar hastaydı demek. Bir süre dinlendikten sonra dağınıklığı kabaca toparlamaya başladı. Başını çevirir gibi olan babaannesine seslendi. "Nenecim ben geldim, nasılsın?" Yaşar Efendi de çok severdi Gonca'yı. Onu büyüdüğünde gelini olarak hayal ettiği çok olmuştu. O yüzden ona ve kendi itibarına zarar vermeden bu keşmekeşten bir an önce çıkmak istiyordu. Kimliğini açık ederse hırsız girmişçesine dağınık evdeki varlığını açıklayamazdı. Gonca'nın seslenmesine bir inlemeyle cevap verdi yorganın altındaki. Bekleyecekti, uygun bir anı yakalayıp tüyecekti evden. Başka türlü bir çözüm gelmiyordu aklına. Ancak yaşadığı şok ve acı yatışmaya başlayan Gonca kendinde artık başkalarının acısıyla ilgilenebilecek bir güç bulmaya başlamıştı. Bir kez daha seslendi ve yatağa doğru ilerledi. "Nene, nene bir ateşine bakayım." dedi elini yorgana uzatıp. Teşhisi doğruydu Gonca'nın, yorganın altındaki hem korkudan hem vicdandan ateşler içindeydi o an. Onu yaptıklarından daha çok korkutan şey birazdan yapmak zorunda kalabileceği şeylerdi. Bir kez daha inledi yorganın altındaki ve huysuz bir şekilde kıpırdattı yorganı. Gonca yatağa iyice yaklaştı, Yaşar Efendi bunu sezince görünmeden kaçmak için yorganı Gonca'nın üstüne fırlatıp yataktan çıktı. Tam başarılı bir şekilde evden ayrıldığını düşünürken bir ses duydu: "Yaşar Amca!" Yaşar Efendi artık bütün bütün efendiliğinden sıyrılmak zorundaydı Yaşar Efendi ismini daimi kılmak adına. Gonca'nın bu tanıklığı onun sanıklığına dönüşecekti ancak ortada bir tanık kalmazsa sanık da kalmayacaktı. Bu cihetle düşünmeden, bir karardan çok refleksle Gonca'ya saldırdı.

    Kendini Yaşar amcasından kaçar halde bulunca ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemedi Gonca. Hayat ona tüm kötü sürprizlerini arka arkaya sunuyordu. Yaşar Efendi de hareket ettikçe bataklığa saplandığının farkında olan bir insan bilincinde, artık bir saniye sonrasını dahi düşünmeden, tamamen güdüleriyle yön veriyordu eylemlerine. Artık kendini tanıyamıyordu, dışarıdan üçüncü bir göz olarak hayretle ve öfkeyle izliyordu kendini. Tarih tekerrürden ibaretti. Gonca, Yaşar Efendi'den kaçarken bir kez daha bir ağacın dalına toslayıp bilinci kapalı bir şekilde yere devrildi. Yaşar Efendi, Gonca'nın boynuna dolamak için kemerini çıkardı. Geçen hafta ilk hırsızlığını yapan Hırsız Yaşar Efendi, birazdan ilk cinayetini işleyecek ve Hem Katil Hem Hırsız Yaşar Efendi'ye dönüşecekti. Bunun, isminin önündeki son melun sıfat olmasını umdu ve Gonca'nın üstüne çömeldi. Sağ gözünün kenarından inci inci yaşlar dökerek Gonca'yı boğarken yabani bir hırlama bir an duraklamasına neden oldu. Bir kurt hırlaması. Yaşar Efendi kurtla göz göze geldiğinde artık daha fazla kötülük yapamayacağına sevinerek kendini kurdun bağışlayıcı olmasını dilediği dişlerine bıraktı.

    Gonca, az evvelki toslaması daha sert gerçekleştiği için yaşadığı son saatleri hatırlayamadı. Yalnızca burnunda Yaşar amcasının ve seneler önce ölen dedesinin kokusu vardı.
  • CİNSEL DEVRİM: ÖZGÜRLEŞTİRMEYEN ÖZGÜRLÜKLER

    Yaşadığımız dünya bir engellenmeler dünyasıdır. Toplulukla beraber olabilmek için ölene kadar arzu, istek ve fikirlerimizi kısıtlama/gizleme yoluyla yaşarız. Toplum, en küçük birim olan aileden başlayarak "yusyuvarlak bir boşluğa sığabilmek için köşelerimizi törpüleyebilmek" adına çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Bütünden kopulmaması için ödül-ceza sistemlerimiz her alanda mevcuttur.

    İsteklerin bastırılmasında en büyük güçlük cinsellik konusunda ortaya çıkmıştır. Çünkü çok güçlü bir doğal güdüdür ve başka yöne kanalize edilmesi diğer arzular kadar kolay değildir. Bu yüzden tarihsel süreçte diğer insancıl tutkulardan çok daha fazla mücadele edilmiştir. Ahlaki açıdan kötülük atfedilmesinden, sağlığa zararına kadar üzerinde sayısız spekülasyon yapılagelmiştir.

    (Bu bastırma ve yasaklama durumu bir tek cinsellik konusunda olsaydı bunu anlamakta zorlanabilirdik. Yönetenler için amaç insanın tüm isteklerinin kırılmasıdır. Hükmetme ve sömürmenin söz konusu olmadığı ilkel topluluklarda bireylerin isteklerinin kırılmasına da gerek kalmaz ve insanlar cinsel ilişkilerde suçluluk duygusuna kapılmadan yaşarlar.)

    Kitapta geçtiği şekliyle: "Sert ahlaki ilkelerin varlığı, öteden beri, temel yaşama gereksinimlerinin ve özellikle cinsel gereksinimlerin doyurulmadığını gösteren kanıt olagelmiştir. Doğal cinsel gereksinimlere kara çaldığı ya da yadsıdığı için, her türlü ahlaki düzenleme özü gereği cinsel yaşama karşıttır. Bütün ahlakçı görüşler yaşama karşıdır; özgür toplumun temel görevi, üyelerinin doğal gereksinimlerinin doyurulmasına olanak hazırlamaktır."

    Bu engellemelere rağmen kendi bireysel devrimini yaptığına inanan ve cinsel tabulari aştığını, cinselliğe fazla anlam yuklemedigini, bunun yemek-icmek kadar doğal olduğunu düşünen kişiler bile, bilinçli olarak cinselliği tercih etmeyen erkeklere gay - kadınlara ise frijit, aseksüel muamelesi yapmaktan ve bu insanları sonu nevrozla bitecek süreçle ilişkilendirmekten geri durmuyorlar. Oysaki kişiler sonuçlarını ve zararlarını göze alıyorlarsa onları doyum veren bir cinsel ilişkiye zorlayamayız. "Bir kimse, sinir hastalığına tutulma, işini ve mutluluğunu köstekleme pahasına perhizde yaşamak istiyorsa, yaşasın! Ama öbür insanlar da düzenli ve doyurucu bir cinsel yaşama kavuşmayı deneyebilsinler!"
    Cinsel devrim ise konu üzerinde dayatılan her türden fikrin özgürlüklere ket vurmasından yola çıkar. Erkeğe tavşan gibi sevişecek ortam sunmak değildir amaç. Kadının meta olmaktan çıkarılması, bireyliğinin kabul edilmesi, kimin kiminle nerede ve ne zaman seks yapacagina(ve hatta yapmayacağına) karışılmaması ve farklı cinsel tercihlerin yadırganmamasını kapsar.

    Modern insan özgürlüğünu ilmek ilmek dokumak zorunda. Fransızların güzel bir sözü vardir: her sey avantajinin dezavantajini, dezavantajinin avantajini tasir." Baudlrillad da Kötülüğün Şeffaflığı'nda bu dezavantajdan bahseder:
    "Her devrimin tuhaf sonucudur bu: belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır: göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır."

    Farklı tercih veya arzulardan dolayı duyulan utanç büyük sorunlara sebep oluyor. Yapılan bir araştırmada üniversite öğrencilerinden "kızlı-erkekli" bir çoğunlukta tecavüz fantezisi olduğu ortaya çıkmış. Kimse kendini tecavüzle ilişkilendirmek istemez ancak dile gelmeyince yok olmuş olmuyor bu arzular. Bildiğimiz kadarıyla Avrupa'da insanlar pedofili, zoofili vs türünden eğilimleri olduğunu biliyor ve tedavisiyle beraber normal hayatına devam ediyor. Bizimki gibi benliğini bulamamış ve yalpalayan toplumlarda ise pedofili, zoofili gibi yıkıcı eylemlere çok ses çıkmaz ve geçiştirilirken; standart bir kadın-erkek cinselliği, insanların sosyal hayatını bitirecek seviyeye geliyor. Normal olan anormal, anormal olan da normal olmuş durumda.

    Kendimizi kabullenmekten bahsediyorum çünkü kabullenmedikçe dikkatimizi daha çok çekmesine sebep oluyoruz. Ayrıca savaş verdigimiz ve oldugumuz gibi davranmaktan kacinmak zorunda olduğumuz bir sürü durumun içerisindeyiz zaten medeniyette. Bir de benliğe savaş açmak kazanamayacagimiz yıkıcı bir sürece girmemiz demektir. Prosut'a göre arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir; çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyece­ğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz. Yasakların cazibesi işte bundan gelir.

    Sadizme ismini veren ve cinsel hayatı oldukça sansasyonel olan Sade'in karısına yazdığı mektuptaki suçluluk duygusu dikkat çekicidir. "Şehvet düşkünüyüm ama kalbim temiz" minvalinde bir mektup. Oldukça tanıdık. Cinselliğini yaşayan insan bundan suçluluk duymaktan kendini alamıyor. Diğer insanların hakkımızdaki fikirleri olmasa yine de iç dunyamizdaki fantezilerden utanır mıydık? Kimseye zarar vermedigimiz halde üstelik, ahlak zafiyeti içinde oldugumuz düşünür muyduk? .
    Schopenhauer şunu söyler: "bir kişi, ne istiyorsa yapabilir fakat ne isteyeceğini isteyemez". Benim asıl karşı çıktığım, arzularla ilişkilendirilen utançtır. Çoğu ailenin yıkılmasında, ilişkilerin bitmesinde bu utanç duygusunun yarattığı gizlilik ve gerilim hali yatıyor.

    Günümüz toplumu her konuda olduğu gibi cinsellik alanında da yanlışların içinde. Bir tarafta popüler kültüre kurban gitmiş hedonist cinsellik, diğer tarafta insandan alınıp apayrı bir yerde konumlandırılan yasaklanmış cinsellik. Bastırılan ve yasaklanan cinsellik de insanları mutlu edemiyor, serbest ve özgür bırakılan cinsellik de. Cinselliğin kişilerin inisiyatifince yaşanması bir özgürlüktür ancak özgürleşmeyi sağlamaz. Özgürleştirmeyen özgürlüklerdendir. Çünkü insanların olaya bakışları yanlış. Karşı cinsi bir rakip, düşman ve en önemlisi bir yabancı gibi görüp, ona yararlanılması gereken bir nesne gözüyle bakıyoruz. Tıpkı doğaya ve hayata yaptığımız gibi. Ne insan, ne de onun cinselliği bir mal, bir meta ve bir tüketim aracı değildir. Ona sahip olunamaz ve o elde edilemez. Rollo May'in modern topluma dair tespiti bu durumdan bahseder: "Otantik yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için günümüzün yaygın bir pratiği sorunu gövdeye kaydırma, onu basit bir fiziksel cesaret haline getirmektir. toplumumuzda fiziksel soyunma, ruhsal ya da tinsel soyunmadan daha kolay. gövdemizi paylaşmak, daha kişisel olduğu hissedilen ve paylaşılmasının bizi daha zedelenebilir kıldığını denediğimiz fantezilerimizi, umutlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı paylaşmaktan daha kolay. tuhaf nedenlerle en önem taşıyan şeyleri paylaşmakta utangacız. böylece insanlar, bir ilişkinin daha 'tehlikeli' olan yapısından kurtulmak için hemen yatağa atlayarak kısa-devre yapıyorlar. ne de olsa gövde bir nesnedir ona mekanik davranılabilir."

    Toplumun en büyük sorunlarından biri "bastırılmış cinsellik" değil, "yanlış bastırılmış cinselliktir". Cinsellik kurallar ve din gibi şeylerle değil, bilinçle bastırılmalıdır(daha doğrusu yönlendirilmelidir) cinselliğini hiç bastırmayan toplum, ilkel kalmaya mahkumdur. Cinsel uyarımın biyolojik yapımızın derinliğinden olanca doğallığıyla ortaya çıktığını kabul etsek de, doyuma ulaşmak için yalnız eş aramayı değil, eşin onayını, cinsel eylemin gerçekleşmesinin maddi koşullarını da içerir o. Yani cinsel uyarımın doyumunu zorunlu olarak erteleten, geciktiren bazı toplumsal kültürel dış dolayımlar vardır cinsel birleşme için. Bu gizli gizli bekleyiş evresinin süresi, yalnızca bireysel olmayıp tüm insan türünü ilgilendirir. İlkel erkek bile avının üstüne atlayan bir hayvan gibi atlamıyordu kadının üstüne; kadının onayını bekliyordu. Bu onay, zamanın toplumsal ve kültürel koşullarına bağlı olup psikolojik, görel olarak karmaşık bir ilişkiler ağı barındırıyordu içinde.”

    Günümüzde de toplumsal normları, onay mekanizmasını, birey ve toplum kavramlarının sınır ve güçlerini kökten değiştirmediğin sürece birey bazında yapılacak cinsel devrim de devrimci cinsel söylemler de kişiyi yormaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü cinsellik teoride en az iki kişiyi kapsasa bile pratikte o iki kişinin de sosyal çevresinin etkisi göz önünde bulundurulğunda bireysel özgürlük duygusuna ulaşabilmek pek bir şey ifade etmiyor ve hatta kişiyi, özgürlüğünü yaşayamayacağı bir hapishaneye mecbur bırakmak suretiyle iç gerilimini arttırıyor. "Cinsel yönden hasta toplumumuz cinsel sağlığın düzeltilmesi girişimine katkıda bulunmaya yanaşmadığından, bedensel boşalma gücünün yeniden kazandırılması çalışmaları bin türlü aşılmaz engelle karşılaşır: ilk engel, hastanın, iyileşmeye yüz tuttuğu zaman rastlayabileceği cinsel yönden sağlıklı kişilerin sayısının sınırlı oluşudur; ardından da, zorlayıcı cinsel ahlakın getirdiği türlü sınırlandırmalar gelir. Cinsel yönden sağlığa kavuşan kişi, sağlıklı ve doğal cinsel yaşamının gelişmesini önleyen bütün şu toplumsal kurum ve durumlar karşısında, bilinçsiz ikiyüzlülüğü bir yana bırakıp bilinçle ikiyüzlü olmak zorunda kalacaktır. Kimileriyse, yakın çevrelerini, şimdiki toplumsal düzenin sınırlayıcı etkisini önemsiz kılacak biçimde değiştirebilme yeteneklerini geliştirirler."

    Kaldı ki bu tür devrimci çıkışlar her zaman toplumu düzeltelim, dünya daha iyi bir yer haline gelsin gayesiyle olmuyor. Aksine, çağımızın en büyük eğilimlerinden biriyle, kimlik ve ego odaklılıkla ilgili oluyor genelde. Farklı olmak isteyen birey, kendisini topluma meydan okuyan, herhangi bir konuda meydan okuyucu şeklinde konumlayarak kendi algılanmak istediği kimliğinin altını çiziyor. Buradan duyduğu tatmin de genelde toplumdan ayrışmış olmak, daha zeki ya da daha cesur olmak gibi öz kabullerle ilintili.

    Konuyla ilgili Christopher Ryan'ın Cinsel Hepçiller Miyiz? konuşmasının sonundan:
    "Umudum o ki, daha doğru, güncellenmiş bir insan cinselliği anlayışı, bizi kendimize ve birbirimize karşı daha toleranslı olmaya, alışıldık olmayan ilişki biçimlerine daha saygılı olmaya götürecek, hemcins evliliği ya da çoklu birliktelikler gibi ve sonunda, erkeklerin kadınların cinsel davranışını takip ve kontrol etmek gibi içkin ve içgüdüsel bir hakkı olduğu düşüncesini çöpe atacağız. Ve dolaptan çıkması gerekenlerin sadece eşcinseller olmadığını göreceğiz. hepimizin içinden çıkmamız gereken dolapları var. Değil mi? Ve o dolaplardan çıktığımızda kavgamızın birbirimizle olmadığını fark edeceğiz. Kavgamız; arzuyu mülk haklarıyla bir araya getiren, anlayış ve empati yerine utanç ve kafa karışıklığı yaratan, tarihi geçmiş, viktoryen bir insan cinselliği anlayışıyla. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır"
  • KENDİ KALEMİMDEN.

    Ben fil. Milyonlarca filden sadece biri. Atalarımız olan Mamutlardan sonra bizler kaldık dünyada. Düşünün neredeyse arşa değecek belki başımız. Adımlarımla ve ağırlığımla gurur duymuyorum ama bu güç içimde fırtınalar koparıyor, dinginleşiyorum. Güzel bir gün bugün. Timur'dan beri ağaçlarla aramız iyi. 1402 yılından beri ağaçlara olan mahçubiyetimiz bizle büyür, bizle yaşar.

    Aslanlar da kendini fasulyeden sayıyor ya ona yanıyorum. Haddinizi bilmiyorsanız cüssenizi bilin bir gergedanı, zürafayı bile toplaşmadan yıkamıyorsunuz, ne krallığı! Yelelerini sere sere geçiyorlar önümüzden şeytan diyor hortumu geçir boynuna sal bir o yana bir bu yana. Neyse ki şeytanı dinlemiyorum. Ormanda düzen esastır yoksa ben bilirdim onlara yapacağımı. Bugün güneş tam anlamıyla bizim muhiti kapsıyor. Hangi gölgeye sığınsam oraya geliyor güneş. Güneş uzakta olmasan ben sana yapacağımı bilirdim ama uzaktasın işte...

    Uzak diyarlarda yaşayan filler de varmış. Kafeslerde yaşarlarmış ancak yedikleri önünde yemedikleri arkasındaymış. Ne güzel! Bir de bizim halimize bak. Ormanda yaşamak zor anlayamazsınız. Haydi aslanlar neyse de şu fareler ve insanlar yok mu? İnsanların zekasından, farelerin burnuma girecek kadar küçük olmalarından tırsıyorum. Korkular esastır, diri tutar. Ben de yeterince korkuyorum, beni yanlış değerlendirmeyin. Cüssemin hakkını veririm. Hayatımın bir yerinde bir anım vardır ki, benim için her şey tamamen değişti.

    Bir gün karnım tok, sırtım pek ilerlerken, bilhassa salını salını yürürken aman Allahım nedir o? mini minnacık kıpır kıpır bir şey geçti önümden. Sarsılışımı tarif edemem. Cüssem büyük olabilir ancak sincap gibi hassas bir kalbim vardır. Ezmek için büyük çaba göstersem de bir şekilde kurtuldu koca ayaklarımdan. Ona o an çok üzüldüm, bir yandan da kıskandım. Üzüldüm çünkü sonsuz evrende minnacık bir alan kaplıyordu. Kıskandım çünkü çok hızlı ve atik ilerliyordu. Biz fillerin tatmin duygusu pek sınırsızdır. Kendime kızdım, dedim sen yüce bir filsin ne uğraşırsın böyle ufak meselelerle. Tekrar salını salını yürümeye başladım. Derken arkamdan bir ses yükseldi:

    -Başın arşa değmiş ancak sen olmamışsın fil kardeş.

    -Hoooaah! Kimsin? Nereden geliyor o ses?

    -Benim ben, daha yeni ezmeye çalıştığın. Görünce yüreğini yerinden alacak fareyim ben.

    -Şey ben, ben sadece yürüyordum.

    -Yürümek mi? Hımm. Benim adımlarımı takip ediyordun sanırım. Çünkü ölümle dans ettiğimi hatırlıyorum. Siz fillerin bazen bizi bilmeden ezdiğinize, sonra ayağınıza yapışan ölülerimizi ağaca sıyırdığınıza şahit oldum. Neden bu kadar büyük olduğunuzu bilmiyorum ancak kabasınız, ölüm saçıyorsunuz etrafınıza. Ama komik olan ne biliyor musun? Saniyeler içinde öldürebileceğiniz varlıklardan korkuyorsunuz. Kendinizden milyon kat küçük varlıklardan korkuyorsunuz.

    -Sana bunları söyleten nedir farecik? İçini kinle dolduran şey bizim size habersiz getirdiğimiz ölümler mi yani. Varlığın kadar düşüncelerin de küçük. Bak biz 1402 yılında bile isteye Anadolu'yu, Mezopotamya'yı yok etmişiz. Tek bir ağaç bırakmamışız adım attığımız yerlerde. Bundan pişmanız. Atalarımın işlediği günahlardan dahi pişmanım. Çünkü ben büyük düşünüyorum. Geçmişimi biliyorum ki geleceğim olsun. Ancak ben seni görmeden öldürüyorsam bunda benim günahım ne? Bir daha önüme aniden çıkarsan seni ezmeden uyku dahi uyumayacağımı bilmeni isterim. Şimdi izin verirsen ormanın keyfini çıkarmak istiyorum.

    -Ölmekten daha ciddi ne var şu hayatta fil kardeş?

    -Yok sanırım varsa da ben bilmiyorum. Hem ben ölmeyeceğim, dikkatli yaşıyorum. Korkularım beni ben yapan olmazsa olmazım. Sen kendine bak! Benim milyarlarca adımlarımdan herhangi biri senin kaderin oluveriyor. Teslim ediyorsun yaşamını. Belki de siz fazlasınızdır bu ormana. Göçüp gitmelisiniz insanların yaşadığı coğrafyalara. Biz fillerle güzel bu ormanlar.

    -Kibrin içine sığmıyor yazık! Hiç ölen fil görmemiş gibi konuşuyorsun. Sanıyor musun onların korkuları yoktu. Kader diye döngü var efendi. Bizi çepeçevreleyen bir döngü bu! Eninde sonunda sen de bir kuytuda teslim edeceksin canını.

    -Şimdi susmazsan canını alacağım senin! lanet hayvan, yeraltı sıçanı! Def ol! Almıyım seni ayağımın altınaaa. Def ooool.

    -Fazla vaktini alma niyetinde değilim fil kardeş. Bu dünya geçicidir bil istedim.

    -Bilmek istemiyorum, def ooool!

    -Gidiyorum ama etmiyorum eyvah!

    O günden beri ölüm fikri bir gün olsun beni terk etmedi. Her gün ölümü düşünmeye başladım. Ya fare doğru söylüyorsa? Ya korkularım beni hayatta tutmaya yetmezse. Bu düşünceler içimi kemirmeye başladı. Aştan kesildim. Artık yeşiller yeşil değildi, diğer filler ise sadece bir suretten ibaretti. Ne yapıp edip o yerden bitmeyi bulmam gerekiyordu. Bana bunların doğru olmadığını söyleyecek birileri lazım geliyordu. Diğer filler kendi halinde düşünmekten, sorgulamaktan bir haberdi. Rahatlık onların elinden düşünmek kabiliyetini almışa benziyordu.

    Bir gün yerden bitmeyle karşılaştığım yerlere gittim çömeldim onu beklemeye başladım. Günler geçti, haftalar geçti fare gelmedi. Diğer fareler bana bakıp şaşakalıyordu. Onlara ses etmedim. Benim ihtiyacım olan tek fare sendin yerden bitme. Varlığı küçük fikirleri büyük fare. Acaba onu bulup ezsem içim rahatlayacak mıydı? Onun ölümü bana hayatımı geri verebilir miydi? Ne olur gel artık. Beklemek mesele değil, ölüm korkunç. Korkularımı yenmeme izin ver. Nereden çıktın ki karşıma? Seni bulup bir daha bu muhitin yanından dahi geçmeyeceğim. Hatta adımlarıma dikkat edip hiçbir fareyi canlıyı ezmeyeceğim. Korkularıma söz verdim. Onlar hala beni hayatta tutan yegane şey.

    Bir ay geçmişti. Zayıflamış, halden düşmüştüm. Artık çömelmek benim için rahatlığı, zevki temsil etmiyordu. Halsizlikten zorunluydum böyle olmaya. Güneş yine başıma ilişti. Gözümü dahi açmaya mecal bulamıyordum ki, bir ses duydum:

    -Yerle yeksan olmuşsun fil kardeş. Ne oldu senin o dillere destan ihtişamına.

    (hoooaahhh! hıııııı)
    -Seeeen. Nerelerdesin, öldün zannettim. Keşke sana sarılabilecek kadar büyük olsaydın.

    -Keşke bana sarılabilecek kadar küçük olsaydın.

    -Çok kötüyüm fare kardeş.

    -Seni kötü yapan şey nedir? Korkuların mı?

    -Korkularım beni hayatta tutan yegane şey sanıyordum şimdi tam tersi korkularım beni öldürecek.

    -Seni korkuların değil seni sen öldürüyorsun farkında değilsin.

    -O gün konuştuklarımızdan sonra bir daha kendime gelemedim. İçime sürdüğün şüphe orduları, beni süründürüyor. Ne olur bana yardım et.

    -Sana ancak sen yardım edebilirsin.

    -Kendime yardım edebilsem bir aydır burada bekler miydim?

    -Bir ay 5 gün!

    -Neee! Sen benim burada olduğumu biliyor muydun?

    -Biliyordum hatta çokça kez karşına geldim, durdum ancak beni fark etmedin? Ne zaman fark edersen o zaman kendimi ortaya çıkaracaktım. Ancak artık dayanamadım ve geldim. Çıktım karşına çünkü sen hiç iyi değilsin. Bedenin günden güne eriyor.

    -Sen benim için üzüldün mü?

    -Üzüldüm evet.

    -Fare kardeş, sen çok iyi birisin. Ben sana haksızlık ettim. Artık benim için tüm fareler iyi, tüm filler ise kötü olacak.

    -Hala yanlış yapıyorsun? Kötülüğün dili, türü olmaz, olamaz.

    -Nasıl yani sadece sen mi iyisin?

    -Ben bir çok şeye eriştim fil kardeş. Yaşamanın bir hayalden ibaret olduğunu anladım. Ben bu hayalin içinde ne kadar iyi şeyler yapar isem benim için kazanç budur. Çünkü zaman geldiğinde kucağımda iyiliklerim, güzelliklerim kalacak. Yaşam dediğin geçenlerde de söz ettiğim gibi bir filin ayağının altında ya da insanların kurduğu bir kapanın içinde ya da aç kalıp bana bile tenezzül eden bir yılanın midesinde son bulabilir. Yaşam sendedir, senin yorumladığın kadardır. Korkularını terket, sal artık kendini.

    -Salarsam dikkatli olmaz, ölürüm.

    -Daha yeni ne demiştin bana? Korkularım beni öldürüyor demiştin.

    -Nasıl bir şey bu korku? Beni yaşatan da o öldüren de o.

    -Hayııııır! Seni yaşatacak olan da sensin öldürecek olan da sensin. Sana bir ömür biçildi. Bu ömrü güzellikler içinde geçirmelisin. Dünyayı ancak güzellik kurtaracak. Ekmezsek içimize o tohumları belki bu ormandan başlayarak tüm evren sonsuza kadar yok olabilir.

    -Ben öldükten sonra bu evrenin ne anlamı kalır?

    -Bencil olma, seninde ileride yavruların olacak. Onlara iyi bir dünya bırakabilmelisin.

    -Sonuç olarak ne diyorsun bana fare kardeş. Cüsseme bakma, kafam kalındır, geç anlarım ben.

    -Öncelikle şu içindeki egoyu öldür, güzellikleri keşfet. Attığın adımları doğru at. Attığın adımlar başkalarının kaderini sonlandırmasın ya da mahvetmesin. Çünkü sen etrafındakileri özgür kıldığın kadar özgürsündür. Özgürlük çevrende başlar sende vuku bulur. Ölümü düşünme gelecek olan daima gelir. Ölüm korkusu seni dağıtır ve dağılanları toplamaktan önüne bakamazsın. Kendini heder etme. Benim güzel fil kardeşim!

    -Senin dediklerini bir bir yapacağım fare kardeşim. Senden bir dileğim var ama.

    -Senin için ne yapabilirim söyle bana?

    -Ne olur önüme aniden çıkmayın. Korkuyorum. Evet itiraf ediyorum. Nefes boruma kaçmanızdan ölesiye korkuyorum.

    -İşte ilk iş bu! Problemi çözmeye problemi kabul ederek başlarsın. Senden olur, olacak fil kardeş. Kendim adına ve çevremdeki kardeşlerim adına söz veriyorum. Biz de adımlarımıza dikkat edeceğiz bundan sonra.

    -Anlayışın için teşekkür ediyorum. Bundan sonra seni görebilecek miyim?

    -Bakmak değil görmek istersen beni daima görebilirsin. Ölüm yeraltına uğramadığı sürece seninle burada görüşebiliriz fil kardeş.

    -hoaahhahahahaha! Sen çok iyi birisin fare kardeş. Sen de korkum gibisin. Daha 1 ay önce beni öldürecekken şimdi yaşatıyorsun. Görüşeceğiz, yine görüşeceğiz!

    -Bak kızıyorum. Seni yaşatan da öldüren de ancak sensindir. Haydi git bir şeyler ye gücün kuvvetin yerine gelsin.

    -Tamam yüce fare kardeşim. Kalıbı küçük gönlü yüce kardeşim. Görüşüürüüzz.

    O günün üstünden 1 yıl 6 ay 13 gün geçti ve ben hala etkisindeyim. Etrafımdaki fillerle şimdi daha iyi anlaşıyorum. Yolda yürürken adımlarımı daha dikkatli atıyorum. Kendimi keşfettim. Bundan ötesi yokmuş. Birinin kendisinin keşfetmesinden öte bir şey yokmuş. Ölüm gelene kadar dünyaya bilhassa ormanıma güzellikler kazandıracağım. İçimdeki ışığı ne kadar uzağa ulaştabilirsem o kadar aydınlık olur ormanım. İyi ki tanıdım seni fare kardeş. İyi ki!
  • İlkokul birinci sınıfın ilk günleri. Her taraf ağlak, sulugöz bebeler ile dolu. Onlarla nasıl geçineceğimi düşünerek sürdürüyorum bundan sonraki hayatımı. Ben ise yeni ütülenmiş beyaz yakam ve siyah önlüğüm; berbere amerikan tıraşı olsun dediğim hâlde hep alabros kesilmiş tıraşımla aralarına karışmışım. Fanusu yadsıyan kocaman bir japon balığı gibi. Tabii ki ağlamıyorum. Ne münasebet. Öyle her şeye üzülecek bir tarafım asla bulunmaz. Duygusallığa asla yer yoktur hayatımda.

    Çantamı açıyorum. Defterlerimi masaya koyuyorum. Annemin okula gitmeden önce çantama yerleştirdiği nevaleleri çıkarıyorum. Annemin en sevdiğim tarafı bana sürprizler yapması. Çantama koymuş yine en sevdiğim şeyi: Capri-Sun. Önce hüpletiyorum sonra gümletiyorum. Daha yeni ağlayan bebeler bir bakıyorum kaçışmaya başlamış. Belliydi zaten. Her şeyden korkarak yaşanılsaydı bu hayat dediğimiz şey çekilmez bir sürü yığından ibaret olurdu. Ben üstüne üstüne giderim korktuğum şeylerin. Dedem derdi: Korktuğunda aynaya bak. Aynada kendini gördüğünde bil ki asla yalnız değilsindir. Dedemin elbet bir bildiği vardı. O günden sonra ne zaman kendimi çok güçsüz ve yalnız hissetsem hep bir ayna arar olmuştum.

    Öğretmen geliyor. Birtakım uyarılarda bulunuyor. İlk kez o gün tanışıyorum otorite figürüyle. Sırama oturuyorum. Yanıma biri oturuyor. Saçlarını iki taraftan örmüş. “İstersen sıra arkadaşı olabiliriz?” diye soruyor. Daha yeni yaptığım Capri-Sun şovumdan etkilenmiş. Bir de öğretmenin gelip bana uyarılarda bulunmasına az biraz içerlemiş. “Adım Neriman. Ya sen?” diye soruyor. “Tolga ben de, ” diyorum. Şaşırıyorum ve soruyorum. “Neriman adı sence de fazla büyük bir ad değil mi hani sanki ellili yaşların üstündeki insanların sahip olabileceği bir ad.” Gülüyor kıkır kıkır. “Neden güldün,” diye soruyorum yine gülüyor. Sanırım Neriman gülmesini bilenlerden. “Babaannemin adı” diyor. “Senin adın neden Tolga,” diye soruyor. “Teyzem çok istemiş. İlle de Tolga olsun demiş. Bizimkiler de kıramamış. Tolga demişler.”

    Neriman çantasını açıyor. Kalemliğini masaya koyuyor. İçinden arı maya silgisi çıkıyor. Arı maya silginin varlığını o gün öğreniyorum. Çok güzel kokuyor. Silmeye asla kıyılamayacak cinsten. Ama zaman ilerledikçe o da eskiyecek. Eskidiğini kimse fark etmeyecek. Kimse fark etmediği için eskimiş olmasından utanıp kendiliğinden kaybolacak. Bir bakacaksın yok olmuş. Sonra yeni bir arı maya silgisi daha girecek kalem kutusunun içine.

    Akşam oluyor eve dönüyorum. Çantamı olduğu gibi evin koridoruna atıyorum. Yakayı ve önlüğü de yanına bırakıyorum. Annem yemek olana kadar izin veriyor sokakta oyun oynamama. Arkadaşım Selim aşağıda beni bekliyor. Selim, tanıdığım en mert çocuktur. Adeta futbol topuyla dans ederdi. Sürekli onu futbol sahasında gördüğümden hiç temiz göremezdim. Bir futbol topuyla yaşardı. Bakkala giderken bile sokak direklerine çalım atardı. Aldım verdimler yapıldı. Takımlar kuruldu. Akşam ezanı okundu. Beş sayı farkla önde olmamıza rağmen atan kazanırdı. Golü yedik. Kaybettik.

    Eve kir, pas içinde girdim. Annem kolumdan tuttuğu gibi banyoya girdirdi. Sonra da sobanın başında yemeğimizi yedik. Yemekten sonra babam işten gelirken getirdiği bir sürü defter kabını poşetten çıkardı. Oturuyoruz defter, kitap kaplıyoruz. Her şeyi özenerek hallediyoruz. Büyük bir titizlikle bantlıyoruz kapladığımız defterleri. Üstlerine adımızı, soyadımızı, sınıfımızı, numaramızı yazdığımız etiketler yapıştırıyoruz. Kapımız çalıyor. Yan komşumuzun kızı Tuğçe kapıda. Anneme bir şey söylemek istiyormuş. Çağırıyorum. Müsaitseniz akşam annemgil size çay içmeye gelecekler Ayten teyze, ” diyor. Annem daveti kabul ediyor.

    Komşularımız geliyor. Tuğçe ile ben halının üstüne oturmuşuz. Tuğçe benden bir üst sınıfta okuma yazmayı iyi biliyor. “Baaak ben beşlere kadar çarpım tablosunu ezbere biliyorum, naber?” diyor. Ben ise a harfinden dolayı “Ali ata bak,” fişini anlamlandırmaya çalışıyorum. Çaylar bitiyor. Saat geç oluyor. Tuğçegil kalkıyor. Kapı aralığında annemin sesi yankılanıyor “Yine bekleriz Meliha hanım, tabii tabii biz de geliriz,”

    Aylar geçiyor. Biz Neriman’la okulda çok iyi ikili oluyoruz. Gerçi Neriman’ın hiç konuşmadığından bahsetmiştim. O hep gülerdi. Bir keresinde güldüğünde ağzında vampir dişleri vardı. Çok komikti. Babası iki gün önce dişini iple çekmiş. Yastığının altına koymuşlar ve bir de yanına istediği hediyenin yazılı olduğu bir not iliştirmiş. Sabah uyandığında eğer yastığının altında dişini bulamazsa, diş perisi ona istediği hediyeyi getirecekmiş. Bulamamış. Notun altında da istediğin hediye için bana birkaç gün süre ver yazıyormuş. Bu diş perisinin de işleyişi sanırım daha farklı.

    Okuldan döndüğüm bir gün apartmanın girişinde bir nakliyat firmasının kamyonu duruyordu. Selim’i o gün ilk kez tertemiz görüyordum. Sanki bambaşka birisi var karşımda. Kucağındaki futbol topuna bakıyorum. O da tanıdık değil. Havası inmiş. Bir şeyler oluyordu sanki. “Biz başka mahalleye taşınıyoruz Tolga,” diyor. “Durduk yere nereden çıktı şimdi Selim bu taşınma fikri. Sen olmadan ben n’apabilirim. Eto’o ve Ronaldinho gibi muhteşem ikili değil miydik ileri uçta forvette. Sen asist yapmazsan ben nasıl o şutları gole çevirebilirim Selim?” diyorum. Bir şey diyemiyor. Çantasından çubuk krakerini çıkarıyor. Evlerindeki tüm eşyalar tamamen kamyona yüklenene kadar ikimiz de duvarın üstünde hiç konuşmadan oturup çubuk kraker yiyoruz. Eşyaların hepsi yüklenince Selim gitmeden bir avuç jetonu elimin içine tutuşturuyor. Gittiğimiz lunaparklardan kalma. Bir futbol topu düşüyor önüme. Uzaylamasına dikliyorum havaya. Beş yıldır boş olan bir evin balkonuna düşüyor. Aldırmıyorum. İlk kez kendimi bu kadar çaresiz hissediyorum. Eve koşarak gidiyorum. Ayna arıyorum. Aynanın karşısına geçiyorum. Bakıyorum ama asla kendimi göremiyorum…

    “Babaaaaa uyan. Uyansana baba hadi uyan.” diye bir ses bölüyor uykumu. Uyanıyorum kırk beş yaşımla. İşten eve döndüğüm gibi uykuya dalmışım, yorgunluktan. Kalkıyorum. Elimi, yüzümü yıkıyorum. Aynada biraz kendime bakıyorum. Orta yaşlı oldum artık saçım hafif kel diye mırıldanıyorum. Koridora girer girmez mutfaktan hoş bir koku geliyor. Eşim Neriman yine maharetlerini göstermiş sofrada bir kuş sütü eksik. Telefonum çalıyor. Telefonda Selim. Mahallenin en iyi çalım atan adamıydı bir zamanlar ama artık bankacı. İş, güç koşuşturmadan epeydir görüşemiyoruz diye yakınıyoruz birbirimize. Bir şeyler yapalım bir ara diye sözleşip kapıyoruz telefonları.
    Babaannesinin ısrarlarıyla adını koyduğumuz kızım Ayten, ödevi için yardım istiyor. Kızımın yanına oturuyorum. Kızım ödevlerini yapmak için defterini ve kalem kutusunu çıkarıyor. Kalem kutusunun içinde yepyeni, hiç kullanılmamış bir arı maya silgisi var Alıyorum. Kokluyorum. Yıllar geçmiş ama asla değişmemiş o koku. Neriman'a gösteriyorum. Yine gülümsüyor. Çocukluğumun kokusunu içime çekiyorum...