• 256 syf.
    Ay sonunda gerçekleşecek sınavlarımdan dolayı, ne yazık ki okuma hızımda düşüşler oldu. Sınavlarımın sona ermesiyle, eski tempomu yakalayacağıma eminim.

    Ben bu kitaba neden 1 verdiğimi, hemen hızlıca söylemek istiyorum. Çünkü çok öfkeliyim. Kitapta Prof. Dr. Afet İnan'ın Atatürk'ün manevi kızı değil, başka bir şeyi olduğu söyleniyor. Söylemek bile istemiyorum. Utanç duyuyorum Yeşilyurt ile aynı havayı solumaktan. Kendisi aynı Dr. Rıza Nur gibi mahalle dedikodularından ibaret iddialar ortaya atmış ve altını hiçbir şekilde doldurmadan (ne doldurması, bir tane şey bile söylemiyor) anlatmıştır. Yeşilyurt, bu halkın hürriyeti için canını ortaya koyan Atatürk'ü kitap içerisinde İnönü'ye sövmek için sık sık övgüler yağdırırken Afet İnan gibi konularda hakaret ediyor. Şu fikirde mutabık olmalıyız ki; Atatürk, Türkiye'nin kalbidir ve Atatürk'e yapılan her darbe bu ülkeye yapılmıştır. Yeşilyurt, kitapta İnönü'ye sık sık "vefasız" der. Bu sözleri kendisine geri iletiyorum.

    Bir defa, tarihi istediğiniz gibi çarpıtırsınız ve ölüler de buna itiraz edemez. Ne Atatürk ne İnönü açıklama yapabilirler "küs ayrıldık" diye. Bunun da ötesinde, bu ikili arasında küslük/dargınlık var mıydı, yok muydu konusunda hiçbir objektif bulgu yoktur. Bunun da ötesinde, iki yakın arkadaşın arasında geçen şeyler o iki kişi arasındadır. Atatürk ile İnönü yakın arkadaşlardı, nitekim tartışsalar da, bu iki arkadaş arasında olan bir tartışmadır ve kimseyi ilgilendirmez. Keşke Yeşilyurt, kitabı yazarken olaya bu açıyla bakabilseydi. Kendisi, her defasında Bayar savunuculuğuna karşılık İnönü düşmanlığı yaparak kutuplaşma yaratıyor. Şahsım adına, Atatürk'ün bile hatası olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bugüne kadar Atatürk'ü hep "ulaşılamayacak" düzeyde gösterip boşuna güzel hayaller kurmamamız için ellerinden geleni yaptılar. Oysa, Atatürk hayatında çektiği sayısız zorlu süreçte, bir insandı. O da bizler gibi bir insandı. Hayatını halkının çağdaşlaşmasına ve tam bağımsızlığına adamış, özgürlüğü karakter edinmiş bir insandı. İnsan olduğu için de hata yapabilir. Bunu Bayar, İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit gibi herkes yapabilir. Ancak kitapta İnönü'nün gerçekleştirdiği şeyler bile, korkunç yorumlar eşliğinde okuyucuya sunuluyor. Biraz bunları konuşalım. Ama önce şunu demeliyim ki, ben bu kitabı elime aldığımda Yeşilyurt'un kitabı diye önyargıyla almadım. Evet; Yeşilyurt'u tanıyordum ama ne olursa olsun Atatürk ile ilgili bir araştırmayı okumak benim için mutluluktur. Şahsım adına, İnönü savunuculuğu yapan biri de değilim. Fikirlerim neyse, belirli hudutlarla düzenler ve söylerim. İnönü'nün de politikada hatalar yaptığını kabul eden biriyim. Herkeste olduğu gibi. Şimdi kitapta birkaç iddiaya yanıt vereyim.

    "İnönü, iktidara gelince Atatürk'ün resimlerini paralardan ve devlet dairelerinden kaldırdı." deyip İnönü'nün nasıl vefasız ve hain olduğu söyleniyor. Belki bu iddia size tanıdık gelmiştir. Ben bu iddiayı yalanlamıyorum. Çünkü bu olmuş bir olaydır ve bunu olmamış gibi savunamam. Neyse o. Olay doğru. Ancak bu olay neden yapıldı? Yeşilyurt sanıyor mu ki, Osmanlı'da her padişah kendinden önceki büyüğünün fotoğrafını paralarda ve devlete ait kurumlarda tutuyordu. Fatih Sultan Mehmet gibi büyük bir padişah vefat ettikten sonra yerine gelen kişi, tabii ki kendi fotoğrafını koydurdu. Bu devletin kurumsallaştırılmasıdır. Neredeyse bunu tüm Türk devletlerinde ve onun haricinde birçok ülkede (Dönemin ABD'si gibi) görürsünüz. Bu uygulama, sanıyorum ki 1952'de/1953'te (tam hatırlamıyorum) Bayar'ın Cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde kaldırıldı ve kalıcı olarak Atatürk'ün resmi yerleştirildi. Bu olayı ortaya atıp İnönü'ye ağır hakaretlerde bulunmak Yeşilyurt'un haddine değildir. Gelgelelim ki, dönemin ordusu Atatürk'e mi, İnönü'ye mi daha çok bağlı? Askeriye, Atatürk'e laf söylettirir mi? Yeşilyurt'a göre tüm askeriye İnönü'cü ve Atatürk'ü unutturmaya çalışan İnönü'yü baş tacı ediyor. Kusura bakmasın da, böyle bir iddianın nereden bakarsak bak, mantıklı yönü yoktur.

    İnönü, Atatürk'e göre çok fazla geleneksel biriydi. Zaten birçok uygulamasında bunu görürsünüz. Atatürk hiç durmadan yenilenen, çağdaş ve devrimci bir ruha sahipken İnönü daha zor adımlar atan ama bu zor adımı atmasında Osmanlı'da yaşananların nüks edeceği korkusu vardır. 1881'de kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi gibi korkunç kurumlar ve etkinlikler, İnönü'yü bu konuda çok germiştir. Dolayısıyla cumhuriyet döneminde Atatürk'ün iddialı ilerlemelerine karşın hep duraksamak istemiştir. Atatürk gibi değildir. Yapılan devrimler sonucunda batabileceğimizi düşünüp adım atmaktan gerilen biridir İnönü. Bu da, Atatürk'ün İnönü'yü başbakanlıktan alma sebeplerinin başında gelir. Gayet doğal bir durumdur. Atatürk, en yakını İnönü'yü sırf arkadaşı diye görevi sürdürmesini sağlamıyor. Halk için hangisi iyiyse onu yapıyor. Bu bağlamda Celal Bayar'ın Atatürk'ün ekonomi modeline yakınması gözle görülür gerçektir. Dikkat ederseniz, Cumhuriyet Halk Partisinin simgesi haline gelmiş Altı Ok'un aralarından birinde çentik vardır ve o çentik "bireysel girişimlere olanak tanıma" anlamına gelir. Yani özel sektör. Devletçilik kuramı, başka kuramlar gibi sadece devletin, ekonomi ilişkilerinde olmasını savunmamaktadır. Atatürk'ü böyle ele almak da son derece hatalı olur. Kendisi, belirli fikirde değil, her türlü fikrin doğrusunu alıp teori koymaya çalışan büyük bir bilim insanıdır ayrıca.

    Bayar'ı övgü yağmuruna tutan Yeşilyurt (kimi yerde haklı olabilse de), nedendir ki 1950-1960 Türkiye'sinde yaşananları anlatmaz? Bayarlı yıllarda yaşananlara hiç değinmeyen Yeşilyurt, zannediyorum ki AP döneminde Atatürk'ün devrimlerine yapılan darbeleri bilmiyor! Atatürk'ün "en büyük ikinci eserim" diye hitap ettiği Cumhuriyet Halk Partisini kapama girişimleri, Atatürk'ün vasiyetinde CHP'ye bıraktığı paranın hükumet hazinesine devredilmesi adına Atatürk'ün vasiyet yazarken aklı yerinde olmadığının savunulması, köy okulları gibi insanların sorgulayıcı ve eleştirel ortamların kapatılması, birçok fabrikanın kapatılması ve yerlerine dış borca girerek yabancı devletlerden karayolları yapmalarını istemek,.... bu liste uzar ve gider. 1961 Anayasası'nın Atatürk Anayasasını çıkan bir İnönücü Anayasa olduğunu söyleyen Yeşilyurt; her fırsatta tarihi çarpıtmaya çalışıyor. En özgürlükçü anayasalardan biri olan 1961 Anayasası, ne yazık ki özgürlük olarak bizim halkımıza çok geldiği için 1982 Anayasası ile değiştirildi. 1982 Anayasası da, Atatürk devrimlerini kökten sarsan Kenan Evren'in anayasasıdır. Konuyu dağıtmadan şunu demek istiyorum, her dönem aynı değildir. Atatürk'ün o dönem uyguladığı ekonomi modeli, şuanın dünyasında uygun olmayabilir. Dolayısıyla her şeyi gününe göre değerlendirmekle mükellefiz. 1960 ihtilali sonrası yapılan anayasada, Atatürk'ün yok edilmeye çalışıldığını söylemek büyük bir ahmaklık olur. Şunu da belirtmeliyim ki; hiçbir demokraside darbe söz konusu dahi değildir. 1960 ihtilalini, bu manada kınadığımı belirtiyorum. Halkın tercihi neyse odur. Bunun alternatifi yok.

    10 Kasım 1938 sonrasında her iktidar; ülkeyi geriye götürdü. Özellikle darbeler, ülkenin sayısız adım geri gitmesine sebep oldu. Her iktidara gelen, kendine göre (İnönü de dahil) bir "Atatürkçülük" yaratmış ve insanlara böyle aşılamıştır. "Atatürk ilkelerine bağlı kalacağını" söyleyen Kenan Evren, yarattığı Atatürk heykelinin içerisini boşaltmış ve sadece görüntüde bir Atatürk ile insanları kandırmış, Atatürk devrimlerine en büyük darbeyi kendisi indirmiştir. 1980 İhtilali yaşandığında Beyaz Saray'da ABD başkanı "bizim çocuklar başardı" cümlesini kurmuştur. Bu her şeyi özetliyor.

    Atatürk, başlı başına bir düşünce şeklidir. Akılcı olmaktır, sanatçı olmaktır, insan olmaktır, canlı olmaktır, yerinde durmamaktır, yenilik yapmaktır, devrimci olmaktır, özgürlüğüne düşkün olmaktır. Atatürk gibi olmak, dünyanın en güzel şeyi olsa gerek. Böylesine kendini yenileyen bir fikri, belirli hudutlarla ideolojiye dönüştürmek düpedüz hatadır.

    Kitapta bilgilerin alındığı kaynaklar çok ilginç sunulmuş. Bazı yerlerde kaynağın nereden alındığı dahi söylenmemiş. Yeşilyurt, kafasına göre bir olay yazıp çizmiştir. Kendisinin akıl sağlığını kontrol ettirmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Uzun incelemeyi de burada sonlandırıyorum.

    Yeşilyurt'a çok kızgınım. Kendisinin okuduğum ilk ve son kitabı oldu. Tarihi bir olayı her açıdan değerlendirelim. Ben bu yüzden bu kitabı okudum. En düşük puanı verme sebebim ise; Atatürk'e düpedüz hakaret edilmesi olmuştu. Eğer bir konu hakkında kutuplaşma varsa, iki kutuptan da okuyalım. Atatürk, diyalektik düşünen biriydi. Her zaman düşüncesinin zıttını düşürür ve gerekli oranlarla hareket ederek deney yapardı. Bu bilimselliği her daim benimsememiz ve Atatürk gibi bir dünya değerini, Türkler olarak sonsuza dek övünerek savunmalıyız. Böylesine yüce bir kurucu liderimiz olduğu için ne kadar övünsem az.
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
    Yazarımızın diğer kitaplarınıda okuduğum için bana bu kitabıda çok keyif verdi.Kitap, 68 sayfa boyunca bir kadının ağzından anlatılıyor. Yıllar boyunca içinde tuttuğu platonik aşkına artık itiraf vakti geldiğindeyse bunu kendince sebeplerle gizli tutarak, isimsiz bir mektup yazmayı tercih ediyor. Stefan Zweıg erkek bir yazar olarak, karşı cinsin duygusunu o kadar güzel anlatmış ki hayran kalmamak elde değil. Kitabı okurken gerçek bir yaşam mı yoksa sadece bir hikaye mi bilemedim ama çok etkilendiğim bir gerçek.
    Kitap anlatımı, içselliği ve o naif aşkın bu kadar ince sözlerle harmanlanmasıyla bütün övgüleri kesinlikle hak ediyor. Fakat bir nokta da bu kitapta psikolojik bir savaş var. Düşünün ki, bir kadının hayatı sadece bir adamdan ibaret olsun. Bu kadın yaşamı boyunca sadece onu düşünüyor ve yaptığı her şeyden ya da hayattan ne kadar zevk aldığı meçhul. Bana bir noktada aşktan çok takıntılı bir hastalık gibi geldiğini saklamak istemiyorum. Bir hayat tek bir aşkın uğruna heba olmamalıydı ve bu kadın sadece unutmayı tercih etmeliydi diyorum.Tüm yaşamı boyunca o saçma sıkıntılara göğüs gereceğine, çıkıp karşısına işte böyle böyle demeliydi. Bu noktada bilinmeyen kadına çok kızgınım. Tüm hayatını aşk denilen bir duygunun içine hapsederek ve tek kelime etmeden korkakça bir köşede kendini düşürebileceği en alçak şekilde yaşamayı tercih ettiği ve aşkını da yine sessiz sedasız itiraf ettiği için. Yinede kitabın verdiği hazzı es geçmemeliyim tavsiye edeceğim kitaplar arasına ekledi diyebilirim.
    Kitapla kalın
    Sevgilerle :)
  • Bir kitap da okumuştum,
    Bir kız amansız bir hastalığa yakalaniyor ve sevdiğine söyleyemiyor.
    Aradan zaman geçiyor ve sevdiği hastalığını öğreniyor.
    Kizin tek istediği sevdiğinin mutluluğuydu.
    O gülümser ise ben de gülümserim diyor.
    Sevdiğine kalbini yalniz bırakma der.
    Ve sevdiği ağlar.
    O gün kabullenemesede bu sözüne kizin.
    Onun mutluluğu için kabul eder.ve bir başkasını ailesi vasıtasıyla tanır.
    Ve kız bunu öğrenir.
    Öğrendiğinde içinde bir burukluk acı hissetsede sevdiği için mutludur.
    Adam kizin mutlu olduğunu görünce sevinir.ama hala seviyordur
    Bir gün adam kizin yattığı hastaneye ziyarete gitmiş ve kizin vefat ettiğini öğrenmiş ve adam orda baygınlık geçirmiş.
    Kendine geldignde hemşire ye sevdiğini sormuş vefat ederken gülümsüyordu demiş. Adam o zaman acısını kalbine sevdasını da kalbine gömmüş..
    *
    Bir gün değil.her gün ölümlü dünya sabaha uyanacagimizin garantisi yok.kimeyi kırmayin.fedakarlık sevdadan da sevgiden de önce gelir.
    Ben seni sevmek için senden Vazgeçtim. Bunu bi kalbim bilir.kimse bilmez. Aci dolu ama mutlu olmak isterim.bunu unutma.,.
  • 176 syf.
    ·4 günde·9/10 puan
    TANRI İNANCI DÜNYADAN NEDEN KAYBOLUYOR?

    Kısacık ama üzerine bir o kadar düşünülmesi gereken bir eser Şeytan Tozu. Leo Perutz özgün bir yazar ve bu eseri de Leonardo'nun Yahudası'ndan sonra okuduğum ikinci kitabı. İkisini de çok beğendim.

    Şeytan Tozu; gözlerini bir hastane kanadında açan Doktor Amberg, oradaki başhekimden beş haftadır komada olduğunu öğrenir. Ancak Amberg' in kendince yaşadıkları ve hastaneye kaldırılma nedeni tamamen farklıdır.
    Görev için gittiği Morwede isimli bir kasabada Baron von Malchin ile tanışır. Baronun amacı monarşiye bağlı kalarak Kutsal Roma İmparatorluğu 'nu canlandırmak ve Tanrı inancını yeniden diriltmektir. Bu amaçla bir varis bile yetiştirmektedir. Hizmetinde çalışan kimyagerlerle çavdarmahmuzunu damıtarak bir tür uyuşturucu elde ederler. Amaçları köy halkını dine tamamen bağlı kıldırmak ve kendi emellerine ulaşmaktır. Ancak damıtılma işi biter ve bir organizasyonla bütün köylü halka uyuşturucu verilir ismine de kadim zamanlardan kalma Şeytan Tozu denir. İşler Baronun istediği gibi gitmez ve halk ayaklanır, sömürülmekten ve kullanılmaktan yılmışlardır. Haklarını aramak için Baronun evini basarlar. Baron ve hizmetindekiler için felaket kaçınılmazdır. Doktor Amberg 'de bu arbadede yaralanarak hastaneye kaldırılır. Tabi rüya ve gerçekler birbiri içine geçer. Çünkü Amberg' in hikayesini doktorları imkansız bulmakta ve ona inanmamaktadırlar. Sonunda hangisinin gerçek olduğuna inanmak biz okuyuculara kalmıştır.
    "Cimri hayatın bizden esirgediğini, rüya bol keseden verir. Hem gerçeklik dediğimiz nedir ki? Neye dönüşür, ondan geriye ne kalır. Yaşadıklarımız da bir süre sonra hayal gibi gelir bize, zamanla rüya gibi solup gider onlar da."
    Kitap çok temel sorularla harmanlanarak derin düşüncelere daldırıyor biz okuyucuları. Doktor şu soruların cevaplarını arıyor hikaye boyunca; Tanrı inancı neden günümüzde kayboluyor? Günümüzün inancı ne?
    Hatta Şeytan Tozu, Nazilerin iktidara gelmesiyle yasaklanmış. Sebebi ise kitleleri ayaklanmaya teşvik etmekmiş. Eh tabi her şeye el koyan, kendine peşkeş çeken ve kitleleri uyuşturmada çok başarılı olan Nazi iktidarının, insanların düşünmeye başlamasından ve kendilerine baş kaldırmalarından korkarak yasaklaması anlaşılmayacak bir olay değil :(
    Başarılı ve felsefi altyapısı olan Şeytan Tozu sorgulayıcı bir okuma oldu benim için. :)
    Şunu da belirtmeliyim ki Karl Marx'ın dediği gibi "Dinler kitlelerin afyonudur." Bir topluma inançla boyun eğdirip her istedikleri yaptırılıyor siyasiler tarafından ne yazık ki!
    Kendi aklımızı kullanabilme cesareti gösterebildiğimiz günlere diyorum ve bu umuda tutunuyorum...
  • 212 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Net bir ifade bir âlim zattan : Dünyaya geldim gitmeye !
    Yani çok da değer vermemeli. Burası bir araç aslında amaç değil. Asıl vatanın öteler olduğunu hep bilmeli aslında insan. O yüzden bir toprak parçası arsaya, bir demir çelik yığını arabaya çok da gönül bağlamamali...
    Mustafa Kutlu'nun okuduğum 2.kitabı. Uzun Hikaye gibi bu da sizi alıp içinde yaşatan size dokunan bir güzel bir hikaye. Köyde hiç yaşama imkanınız olmadıysa bile köy yaşamı ile alakalı çok güzel esintiler sunuyor bir nebze fikir sahibi oluyorsunuz köy yaşamı hakkında. Bir bahçeye sevdalanan adamın tüm hikâyesi. Ve anlatıldığı dönemi çok güzel yansıtan bir kitap.
    İnsan günlerin kendisine ne için verildiğini düşünüyorsa işte onun uğrunda vakit harcamissa ona göre o günü boş geçmemiştir. Okumaya geldiğini düşünen okumussa; kulluk için geldiğini düşünen kulluk yapmışsa ; ve bir bahçe ekmeye gelmiş olduğunu düşünen bir bahçe ekmisse..
    Bence okunabilecek güzel bir kitap
  • vaktiyle, göğü dinleyen cinleri, dinlediklerinden alıkoyan da O'ydu.
    dediler ki: "Bilmiyoruz, yeryüzündekiler hakkında bir kötülük mü mûrad edildi yoksa Rableri onlar için bir iyilik mi diledi?"
    (Cin:10)
    Artık onlar Allah'ın (ﷻ) Resulü'ne (ﷺ) 'bu büyücüdür, sihirbazdır, mecnundur...' diyemeyeceklerdi.
    Fakat dediler,
    "Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, "Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil" derlerdi." (En'âm 7)
    O inkârcılar, onlar ki inkârlarındaki ısrardan ötürü "hakikati inkâra şartlanmış olanlar"...
    Onların hakikatleri inkâr ile tahdîddir, muhakkak mühürlüdür onların kalpleri.