• 400 syf.
    ·7/10
    ---DİKKAT HAFİF SPOILER İÇERİR---

    Harika bir roman, vasat bir polisiye. Ahmet Ümit gibi üretken ve zeki bir yazardan, insan her seferinde daha da iyisini bekliyor. Yükselen beklenti ile de, kitaplara ön yargı ile yaklaşıyoruz sanırım.

    Ahmet Ümit, romanlarının çoğunda seçtiği ilginç temalarla ilgimizi taze tutar ve bu temaya dair yaptığı kapsamlı araştırmalarla bize hep yeni bir şeyler öğretir. Fakat maalesef bu romanda, milletçe yaşadığımız sosyokültürel problemlere o kadar yoğun değinilmiş ki, bizim ilgimizi çeken ilginç temalar ortadan kaybolmuş. Suriyeli göçmenler, organ ticareti, çocuk istismarı, toplumsal linç gibi konular hikayenin göbeğinde. Yanlış anlaşılmasın, bu değişim kötü bir şey değil. Yalnızca alışageldiğimiz anlayışının dışında. Ahmet Ümit bu durumun da hakkından gelmiş, gayet akıcı, empati kurmaya müsait, vurucu ve merak unsuru yüksek bir roman ortaya çıkarmış. Ama yine de insan, Beyoğlu Rapsodisi'ndeki gibi minik bilgi notları aramıyor değil :)

    Ayrıca ne şiş yansın, ne kebap mantığıyla da yazılmış bir roman da değil bu. Toplumsal problemlerimize değinirken, yazarın hiçbir kesime yaranma çabası yok. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyor.

    Ama polisiye kısmında birazcık hayal kırıklığına uğradığımı söylemem gerekir. Tek yıldızı da bu sebeple kırmak zorunda hissettim. Bu romandaki en temel eksiklik bence buydu.

    Ahmet Ümit'in tarzını seven okuyucular, bu kitapla da hayal kırıklığına uğramayacaklar. Hala cesur, hala düşündürücü, hala sürükleyici. Fakat biraz daha az polisiyeli :) Herkese iyi okumalar dilerim...
  • 48 syf.
    ·10/10
    Emile Zola’nın Yüzbaşı Dreyfus’un Mahkumiyetine İlişkin ‘’Suçluyorum’’ Başlıklı Açık Mektubunda Ceza Muhakemesinin Temel İlkeleri

    1) ‘’… ancak daha ilk kuşku Dreyfus’un üzerine düşer düşmez, Binbaşı Du Paty de Clam sahneye çıkar. Bu andan sonra, Dreyfus’u bulgulamış olan odur, olay onun kişisel olayı olur. Haini şaşırtmak, eksiksiz itiraflara yöneltmek savındadır.’’ (s. 21-22)
    Zola’nın buradaki Binbaşı Clam tarafından Dreyfus üzerinde baskı kurulması mealindeki -açıklamaları ‘’İfade Alma ve Sorguda Yasak Usuller’’ başlığı altında ele alınmalıdır.
    Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanan sanık; Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘waterboarding’ tekniğiyle sorgusu yapılan bir şüpheli ya da Guantanamo Bay’de suçsuz bir mahkum; burada bahsi geçen kişiler yalnızca farklı zaman dilimlerinin insanlardır. Ceza Muhakemesi tarihsel süreç içerisinde değişim ve dönüşüm geçirmiş olsa da, şüphelinin ifadesinin alınmasında ya da sanık sorgusunda, devlet görevlilerinin, temel hak ve özgürlüklere müdahale oluşturacak nitelikte sorgulama yaptıkları tespit edilebilecektir.
    Başta işkence, kötü muamele, aldatma, yorma vb. birçok yöntemi içeren yasak usullerin Dreyfus’a karşı uygulandığı açıktır. O ‘suçsuzum’ derken kimse onu dinlememiş, Binbaşı Clam, eşi Madam Dreyfus’u korkutmuştur. Zola soruşturma hakkında şu tespiti yapar; ‘’Soruşturma işte bu biçimde, tıpkı bir IV. yüzyıl güncesinde olduğu gibi, gizem içinde, yabanıl çıkış noktaları karıştırılarak yapılmıştır.’’ Gerçekten de Ortaçağ baskı ve tehditlerle itirafların elde edildiği karanlık bir dönemdir.

    2) ‘’… En sıkı kapalı oturum istenir. Bir hain, Alman İmparatorunu Notre-Dame’a kadar götürmek üzere sınırı düşmana açmış olsaydı, bu denli sıkı sessizlik ve gizlilik önlemleri alınmazdı.’’ (s. 23)
    Zola burada ‘’Halka Açıklık (Aleniyet) İlkesi’’ ne atıfta bulunmaktadır. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere yargılamaların aleni olması birçok amaca hizmet etmektedir ve tarihi bir tecrübeye dayanmaktadır.
    Ceza muhakemesinin kapalı kapılar ardında yapılması insan hakları açısından korkunç sonuçlara yol açar. Nitekim Ortaçağ Avrupa’sında bunun birçok örneği mevcuttur. Halka açıklık ilkesi kamuoyunun yapılan yargılamaları kontrol edebilmesine, yargılamanın kapalı kapılar ardında yapılmamasına ve adil bir yargılama yapılmasına hizmet eder. Aleni yargılanma hakkı, adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak ele alınmaktadır. Yapılan aleni yargılama sonucu yargılama organlarının tarafsızlığı ve bağımsızlığı kamunun vicdanı ile yüzleşme fırsatı bulur.

    3) ‘’Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bir insanın bu suçlamaya dayanılarak cezalandırılabilmesi bir haksızlık mucizesidir. Dürüst insanları bunu okumaya çağırıyorum, bakalım orada, Şeytan Adası’nda çekile ölçüsüz cezayı düşününce, yürekleri öfkeyle hoplamadan ve başkaldırılarını haykırmadan okuyabilecekler mi?’’ (s. 23-24)
    ‘’Kısacası, kala kala bordro (mektup) kalıyordu, onun üzerinde de uzmanlar anlaşmaya varamamışlardı. Anlatıldığına göre, kurul odasında, yargıçlar aklama kararı vereceklerdi. Ve, o anda, sanığın cezalandırılmasını haklı çıkarma yolundaki umutsuz inat, bugün gizli, altından kalkılmaz bir belgenin, her şeyi haklı çıkaran, görünmez ve anlaşılmaz Tanrı gibi önünde eğilmemiz gereken bir belgenin varlığından söz edilmesi çok iyi anlaşılıyor. Ben bu belgenin varlığını yadsıyorum, tüm gücümle yadsıyorum.’’ (s. 24)
    ‘’Dreyfus’u tanıklıklarıyla ezmeye gelmiş olan yirmi üç subaydan da söz ediliyordu. Şimdilik onların sorgulanmaları konusunda hiçbir şey bilmiyoruz ama tümünün onu suçlamamış olduğu kesin; ayrıca, hepsinin savaş bürolarından olması dikkat çekici.’’ (s. 24)
    Zola burada ‘’Delillerin Tartışılması ve Delillerin Serbestçe Değerlendirilmesi’’ hususunda yargılamada yapılan yanlışlara yer vermiştir. Açıkça belirtmek gerekir ki, mahkeme delili (mektubu) yeterince incelememiş ve tarafların tartışmasına sunmamıştır.
    En açık ifadesiyle ceza muhakemesinin amacı, adil yargılanma hakkına sadık kalarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve bu suretle cezai uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıdır. Bu amacı gerçekleştirmeye yönelik faaliyet de ispattır. Bu nedenle ispat konusu ile ceza muhakemesinin amacı arasında sıkı bir bağlantı vardır. Nitekim ispat, maddi olayın oluş biçiminin, bir diğer deyişle maddi sorunun çözülerek gerçeğe ulaşılmasıdır.
    Ceza davasına konu suçun (maddi olayın) işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği konusunda hakimin, vicdani kanaate ulaşması için toplanan ve ortaya konulup tartışılan delilleri değerlendirmesi gerekmektedir. Delillerin değerlendirilmesi, yargılamaya konu olayla ilgili bütün deliller toplanıp duruşmada ortaya konulduktan ve tartışıldıktan sonra hâkimin, hükümde göstermek zorunda olduğu tüm konular hakkında mevcut delillerden yola çıkarak bir oluş ve sonuç çıkarmaya yönelik yaptığı zihinsel bir faaliyettir. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere delil değerlendirmesi sadece hakim tarafından yapılacak ve onun zihninde gerçekleşecektir. Ancak hakimin bunu gerekçede ortaya koyması ve anlaşılır kılması gerekir. Hâkimden başka duruşmaya katılan diğer süjelerin yaptığı değerlendirme ise delillerin tartışılması niteliğindedir.
    Sonuç olarak duruşmada ortaya konulmayan, kamuoyunun ve tarafların bilmediği, üzerinde tartışılamayan bir delile dayanılarak hüküm verilemez.

    4) ‘’Askerlerin kanında bulunan üstün disiplin düşüncesi, doğruluk yetkesini saptırmaya yetmez mi? Disiplin demek boyun eğme demektir. Büyük önder, Savaş Bakanlığı, ulusal temsilcilerin alkışları arasında, yargılanmış konunun kesin yetkesini herkesin önünde ortaya koyduğu zaman, bir Savaş Kurulu’nun bunu kesin bir biçimde yalanlanmasını mı bekliyorsunuz? Aşama düzenine göre, buna olanak yoktur. General Billot demeciyle yargıçları etkiledi, onlar da ateşe gitmeleri gerektiği gibi, karşı düşünceler geliştirmeden yargıladılar. Kürsülerine kafalarında getirdikleri önceden oluşmuş kanıları şuydu kesinlikle: ‘Bir Savaş Kurulu Dreyfus’un ihanet suçuyla hüküm giymesine karar verdi, öyleyse suçludur; biz de Savaş Kurulu olarak onu suçsuz ilan edemeyiz; öyleyse Esterhazy’nin suçluluğunu kabul etmenin Dreyfus’un suçsuzluğunu ilan etmek olacağını biliyoruz.’ Hiçbir şey onları buradan çıkaramazdı.’’ (s. 30)
    Zola burada ‘’Bağımsız ve Tarafsız Hakim İlkesi’’ ne atıf yapmaktadır. Hak aranılan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı adil yargılanmanın temel şartıdır. Davaya bakacak olan hakimin, davanın taraflarına karşı eşit, tarafsız ve önyargısız durması, hiçbir telkin ve baskı altında kalmadan, hukuk kuralları çerçevesinde vicdani kanaatine göre karar vermesi gerekir.

    5) ‘’Yarbay Picquart konusunda, şu yüz kızartıcı işin yapıldığını da gördük: Bir Fransız mahkemesi bir muhbirin bir tanığa herkesin önünde saldırmasına, onu işlenen tüm hatalardan suçlamasına izin verdikten sonra, bu tanık yüzleşmek ve kendini savunmak üzere salona alındığı zaman, kapalı oturuma geçti. Açıkça söylüyorum ki, bu da fazladan bir suçtur ve bu suç evrensel bilinci ayaklandıracaktır. Gerçekten de, askeri mahkemelerin çok tuhaf bir adalet anlayışı var.’’ (s. 32)
    Zola burada ‘’Çelişmeli Muhakeme İlkesi’’ ne atıfta bulunmuştur. Çelişmeli muhakeme ‘hüküm faaliyetlerine katılacak olan süjelerin düşüncelerini karşılıklı olarak bildirmeleri olanağının sağlanması’ olarak nitelenebilir. Esas olan ceza muhakemesinde taraflar arasında bir dengenin sağlanmış olmasıdır. Yüzbaşı Dreyfus’a suçlanmasına esas olan belge gösterilmeyerek çelişmeli muhakeme ilkesi ağır bir şekilde ihlal edilmiş, içeriğinin bilmediği bir şeye karşı savunma yapmak zorunda bırakılmıştır.

    6) ‘’Dreyfus olayı tamamen odur, onu ancak edimleri ve sorumlulukları dürüst bir soruşturmayla açıklıkla belirlendiği zaman tanıyacağız.’’ (s. 20)
    ‘’… Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın. Bekliyorum.’’ (s. 35)
    Zola’nın açık mektubunun ana teması Yüzbaşı Alfred Dreyfus hakkında adil bir yargılamanın yapılmadığıdır. ‘’Adil Yargılanma (Dürüst İşlem) İlkesi’’ ceza muhakemesinin yürüyüşünde her aşmada dikkate alınması gereken temel ilkedir.
    Adil yargılanma (dürüst işlem) ilkesi ile ceza muhakemesi işlemlerinin; kandırma, yanıltma veya zorlama gibi irade serbestisini engelleyen veya savunmayı kısıtlayan yollara sapılmaksızın, hukuk devleti ilkesine uygun olarak, önceden kanunlarla gösterilmiş esaslar çerçevesinde yapılması kastedilmektedir.
    Adil yargılanma ilkesinden anlaşılması gereken tabii, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılamanın yapılması, görülmekte olan davaların makul sürelerde bitirilmesi, yapılan yargılamaların aleni ve duruşmalı olarak yapılması ve hakkaniyete uygun hareket edilmesidir. Adil yargılanma hakkı kapsamında, yargılamanın adil olup olmadığı, yargılamanın ‘bütünü’ dikkate alınarak değerlendirilir.
    Adil yargılanma ilkesi ile bağlantılı olan bir hak da savunma hakkıdır. Muhakeme işlemleri sırasında yargılama, iddia ve savunma makamlarının eşit haklara sahip olması gerekmektedir (silahların eşitliği ilkesi). Bu kapsamda sanığa olayla ilgili olarak yapılan isnad hakkında bilgi verilmeli ve sahip olduğu haklar hatırlatılmalıdır. Gerçekten de Yüzbaşı Dreyfus hakkındaki isnadı bilmeden tutuklanmıştır. Muhakeme boyunca birçok hakkında mahrum bırakılmıştır.

    7) Açık mektuptan çıkarılabilecek diğer ilkeler;
    - ‘’Şüpheden Sanık Yararlanır (in dubio pro reo) İlkesi’’ : Yargılama makamı eğer ki kişinin o suçu işlediğine kanaat getiremiyorsa ve bu yönde de şüpheye mahal bırakmayacak deliller mevcut değilse kişinin o fiili işlemediğinin kabulü gerekmektedir. Yüzbaşı Dreyfus’un elinden çıktığı iddia edilen bordro(mektup) üzerinde birçok belirsizlik ve şüphe var iken mahkumiyet kararı çıkmıştır. Delilin değerlendirilmesi oldukça zayıf kalmıştır. Birçok şüpheli olmasına karşın Dreyfus bambaşka saiklerle suçlu bulunmuştur.
    - ‘’Maddi Gerçeğin Araştırılması İlkesi’’ : Hakime taraf beyanlarıyla veya dosyadaki diğer delillerle yetinmeyip kendiliğinden araştırma yapma yükümlülüğü yükler. Yargıç, maddi gerçeğe ulaşmak için her türlü delili mahkemeye getirtip tartıştırmalı ve değerlendirmelidir.
    Bu davada maddi gerçeğin gereği gibi araştırılmadığı açıktır. Zola açık mektubunun sonunda, suçlamalar bölümünde üç yazı uzmanını aldatıcı ve hileli raporlar düzenlemiş olmakla suçlamaktadır.
    - ‘’Masumiyet Karinesi’’ : Bir suçtan dolayı yargılanan bir kimsenin işlediği iddia edilen suç hakkında suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmediği sürece hükümlü sıfatı ile değerlendirilemez. Masumiyet karinesi, sanığa mahkemelerin tarafsızlığı garantisini veren, yargılama süresince bir ön yargı oluşmayacak nitelikte suçlu gibi muamele görmesini önleyen bir haktır.
    ‘’Bir aile duruşmasıdır bu, kendi aralarındadırlar, şunu akıldan çıkarmamak gerekir: genelkurmay davayı istemiş, onu yargılamıştı, şimdi bir kez daha yargıladı.’’ dediği bölümde Zola, davada masumiyet karinesinin en baştan itibaren gözardı edildiğini vurgulamıştır.

    Son Not:

    Bu çalışma akademik bir gayeden öte yapılan bir okumanın daha verimli hale getirilmesi amacıyla yapılmıştır. Faydalı olması dileğiyle…
    Yasin DİNÇER
  • Başı kapalı kadınları gördüğün de "yobaz ve cahil" yakıştırmasını
    vurup,oracıkta gömen ön yargılı bakışın artık tamamen değişmesi ve tedavülden kalkması gerekiyor.
    Bugün kapalı giyim tarzında olan ama Rus edebiyatından,Alman edebiyatına kadar,Nazım'dan Sabahattin Ali'ye kadar pek çok önemli kitapları okuyan ve öğrenen özellikle genç arkadaşlarımız var. Ve inanın bana sizi de o ön yargılarınızı da hem teorik hemde pratik olarak tarumar edecek kadar da donanımlı ve bilgililer.
    Açık ve kapalı ayrımı yapmadan edebiyata ve felsefeye meraklı yeni jenerasyonla gurur duymak gerekiyor.
    Ön yargıların yerini değişimin güzelliklerine bırakın!
  • İnsan değişebilen bir varlıktır.İki tür değişim vardır insanoğlu için. Birincisi yorulursun değişirsin.Bu mecburi bir değişikliktir. .Gücün kalmadığından, ne kadar çabalarsan çabala olmayacağını anladığında, elinden bir şey gelmeyince yorulursun ve değişirsin. İkincisi ise, sevildiğini anlayınca değişenler vardır. Sen çabaladıkça karşı taraf emin oluyor sevildiğinden. Sevgi onu güzelleştirmesi gerekirken arsızlaşıyor. Sana ulaşmak için can atan insan gitmiş de yerine bambaşka insan gelmiş gibi hissettiğin noktada bil ki gerçek yüzünü görüyorsun.
    Asla ama asla onu ilk tanıdığın haliyle anımsama. Neden böyle oldu diye düşünme. Çünkü aşkı hevesle karıştırdı. İster ön yargı deyin, ister önsezi ama bazı hisler insanı hiç yanıltmıyor.
  • 484 syf.
    ·5 günde
    (İncelemeden ziyade,eleştiri niteliğinde)

    İlk defa bir incelemeyi yapıp yapmamakta kararsız kaldım. Yaklaşık bir hafta öncesine kadar Livaneli'nin kitaplarına sıcak bakmıyordum,daha doğrusu hiç ilgimi çekmemiş merak uyandırmamıştı.
    Herhangi bir olumsuz yorum da almamıştım oysaki.
    Arkadaşımla yaptığımız bir konuşma sonucu acaba kitaba haksızlık ediyor muyum, bu desteği olmayan ön yargı nedir ? diyerek okumaya başladım.

    Gelişen hikaye Maya (36) isimli bir kadının gözünden anlatılıyor. Tam da burada bende film koptu.
    Erkek bir yazar, kadının gözünden objektif olarak nasıl yazar? derken yazamadığını fark ettim.

    İnsanlığa olan bakışını çok sevdim öyle şeyler okudum ki şu cümlelerin alnı olsa da öpsem dedim, özellikle ;

    "Aramızdaki temel fark ne,biliyor musun ?
    Sen insanlarla baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun.
    Peki sen ne görüyorsun bakalım ?
    İnsan,sadece insan. Seven,acı çeken, acıkan,üşüyen,korkan bir insan."

    bu şekilde dinin,rengin yada yaşadığı sınırların önemsiz,önemli olanın, özellikle var olmamızın tek sebebinin kalbimiz, insanlara karşı sevgimiz olduğunu vurgulaması mutluluk verici..

    Fakat kadınlara olan bakış açısı ( ki tamamiyle benim hayata ve kadınlara baktığım yerden ) hiç de hoş değil.

    Örneğin ;

    Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba ?
    ...
    Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini. Son nefesini içi arzularla, hey anlarlar dolu bir kız olarak verir. Ama değişim yaşar.

    Hayat o kızı sürekli değiştirir...
    ve bu değişimlerin hiç şaşmayan bir faktörü vardır : Erkek. (!)

    yada bir diğer örnek.

    illede bu hayattan bıktım, türünden sözler mi etmeliyim? işim çok dediğimde bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri....


    özellikle bu cümleyi birkaç defa okundum.
    Bir kadın bir erkeğe ihtiyaç duyar mı ? daha doğrusu bir erkek olmasa işlerinin yada zorlukların altından kalkamaz mı ?

    Yada ilk örnekte olduğu gibi kadının değişmesinde en önemli faktör (!) erkek midir ?


    Bence değil.
    Kadın kimseye ihtiyaç duymadan yaşamını idare ettirebilir.

    Hemde insanları kendisine imrendirecek biçimde...!



    Sonuç olarak içimden gelen sesin ne kadar haklı olduğunu anlamış oldum.

    Siz kitapları değil,kitaplar sizi seçsin.

    Sağlıcakla kalın... :)

    .