• Düşüncelerim sonu olmayan bir kuyu gibi derin, çekiyor içinden en derin yalnızlıklarımı.. Dalıp gidiyorum kendi içime sorgusuzca.. Birbirine düğümlenmiş ağları arasında, yosun tutmuş saklılarım çıkıyor ortaya.. Hislerim yok olmaya başlıyor, yerini sonsuz bir ağırlığa bırakıyor sessizce. Anlıyorum ki, ruh da yorulur.. Hücrelerim en küçük zerreciklerine kadar ayrılmak istiyor bedenimden.. Ruhun kapıları ardında şiddetli fırtınalar kopuyor çünkü..ve çarpıtırıyor tüm dalgalarını acımasızca duvarlarıma. Durulduğu zamanlar da oluyor.. Ama o zaman da durmadan küçük kırıntılara takılıp düşmekten yorulan ruhum, dizlerinde bıcak kesiği gibi küçük ama derin yaralarla dolaşıyor etrafta çaresizce.. Fırtına sonrası esen ılık rüzgarlar arasında bir boşlukta, kendi içimde kendimi yitiriyorum yavaşça..

    Sevinc*
  • Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan başta
    Burak ‘a ve bu etkinliği düzenleyen Gökçe ‘ye çok teşekkür ederim. Güzel bir Ramazan etkinliği oldu. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. Esere gelecek olursak...

    Bir yazar düşünün,bir mütefekkir ömrünü diriliş mücadelesine adayan. Fizik dünyanın,materyalizmin,kapitalizmin… insanın ruhuna ördüğü bütün ağları yırtmakla,parçalamakla geçen...Bir ibadet düşünün,bir nimet,bir rızık,bir silah...insanı cismaniyetten çıkarıp ona ruhunu hatırlatan, onu bedenin esaretinden kurtaran,dünyadan geçirip ahirette meylettiren,onu nefisle olan mücadelesinde büyük cihatta yalnız bırakmayan…İşte “Samanyolunda Ziyafet”, bu iki diriliş erinin hikayesini,birlikteliğini,çocukluktan başlayarak, dört mevsime yayarak, iftarıyla sahuruyla teravihiyle bayramıyla insanın nasıl fizikten fizikötesine, dünyadan ahirete,maddeden manaya,bedenden ruha yöneldiğini anlatıyor.

    Yazarımız genel olarak Ramazanın özelde ise orucun üzerinde duruyor.Ramazanın bir ruh olarak geldiğini,her şeyin olağan olduğu her şeyin normalleştiği gaflet ortamında insanın kendine yabancılaşması sonucu kirlenen ruhlara Ramazanın bir Ruh-ül Kuddüs gibi destek olduğunu vurguluyor. Orucun
    ruhlara şifa ,
    ruhun aldığı manevi bir gıda ,
    orucun da namaz gibi inananların miracı,
    olduğunu ayrıca belirtiyor.

    Yine Sezai Karakoç müslümanın sürekli mücahede içinde olduğunu söylüyor.Tüm şeytani düşüncelere karşı vahiyle, zulme karşı adalet ile, cehalete karşı irfan ile, şehvete karşı oruç ile, benliği kutsamaya karşı namaz ile… müslümanın devamlı mücahede içinde olduğunu ifade ediyor.

    Her türlü izmin ruhlarımızı yağmaladığı,her şeyin aklın sınırları içerisine hapsedilmeye çalışıldığı,ruhların tükenmeye yüz tuttuğu bu asırda orucun nasıl ruhları diriltici bir güç,kuvvet olduğunu güzel bir üslupla anlatıyor bizlere Sezai Karakoç...Adım adım dirilişi anlatırken nasıl hiç ölmeyeceğimizi,ruhumuzu sonsuzluğa nasıl taşıyacağımızı da gösteriyor.

    Muhtemelen inşallah önümüzdeki Ramazanlarda da elime alacağım bu güzel eseri bütün ruhu muhtaçlara tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
  • İki gül kafesi. Bir şarkı sesi. Denize açılan bir pencerenin sesi. Munis uyumlarla bir araya getirilmiş bir evcilik oyununun en masum ve en kalıcı köşesi. Değil mi ki seni oraya yerleştiren el yok artık. Kal. İstersen sonsuza değin uzan. Hiç fark etmez. Örümcek ağları. Toz birikintisi. Zamanın rengi. Uzamın sesi. Tek şey var. Eşyaya sinen ruhun eksiltisi.
  • stefan zweig öyle bir roman yazmış ki anlatmaya ,övmeye nereden başlasam bilemiyorum. neredeyse herkes, vicdanın çok değerli olduğu ve insanlığımızı kaybetmemek için gerekli olduğu konusunda hemfikirdir.
    bunu neden söylüyorum? çünkü stefan zweig vicdan konusuna başka bir açıdan bakmamı sağlamıştır. acımak ve vicdanın farklı şeyler olduğunu düşünmeme neden oldu oysa benim kafamda acımak ,vicdanın bir alt başlığı gibiydi.yazacaklarımın devamı az biraz spoiler içerecek.
    !---- spoiler ----!

    olaylar silsilesi toni hofmiller'in kekesfalva konağına gitmesi ile başlıyor. baloda toni yanlışlıkla belden aşağısı felçli olan edith'i dansa davet edince kız sinir krizine giriyor bunun üzerine toni kendisini suçu hissediyor ve sonrasında yaşanacaklar için kontrolünü kaybediyor.
    aslında ne kadar basit bir olay basit bir özür dilendikten sonra kapatılabilirdi. o zaman da bu romanın yazılmasına gerek kalmazdı biz de okumazdık. ama tabi ki öyle olmuyor toni kekesfalva konağına özür dilediğini anlatan bir çiçek buketi gönderiyor. çiçeği gönderince konaktakiler bu soylu davranış üzerine toni hofmiller'i konağa tekrar davet ediyorlar işler iyice çığrından çıkıyor. konaktakilerle tanışan ve bu insanları çok seven toni hofmiller artık konağa sık sık gidip gelmeye başlıyor.

    para , şöhret her zaman mutluluğu getirmiyor özellikle çare bulunamayan bir sağlık sorunu varsa. edith felçli olduğu için evde adeta herkes onun gözlerinin içine bakıyor istediklerini yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapılıyor. bu durum edith'in engelinden dolayı çevresinden, sağlıklı insanlardan bir nevi intikam alması için uygun bir zemin hazırlıyor. tabi edith'i davranışları nedeniyle suçlamak biraz zalimce olabilir gencecik bir yaşta koşamayacak ,yürüyemeyecek ,dans edemeyecek olaması nedeniyle sonsuz bir öfke duyuyor ve çevresine kendi mutsuzluğunu hissetiriyor.
    işte böyle bir genç kız ile tanışıyor toni hofmiller . peki toni hofmiller'i vicdan ,acıma ve iyi olanı yapma baskısı içine sokan şey neydi ?
    bence küçük yaştan itibaren askeri düzen içinde bulunmasıdır. askeriye içeri giren insanları türlü zorlu şartlarda yaşayabilecek , itaat edecek ve her zaman düzen içinde kalacak şekilde sert bir disiplin içinde yetiştirir. toni 'nin davranışlarının arkasında yatan nedenler bunlardır. acımanın ,aile sıcaklığının olmadığı askeri düzenden çıkıp ,ona renkli gelen bir hayatın olduğu kekesfalva konağına gidince elinde olmayarak iradesini kaybetmiştir .iyi insan olduğunu ispat etmek için vicdan fetişizmi içine düşmüş bu yüzden iradesini kaybettiğini anladığında çok geç olmuştur.

    edith insanların duygularını öyle iyi hissediyor ve kullanıyor ki toni 'nin zayıflığını anlaması çok güç olmuyor onu yavaşça ağları içine alıyor ve çaresiz bırakıyor.

    ''iki tür acıma duygusu vardır .birincisi ,duygusal ve zayıf olan ,başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırısızlığıdır. bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur. diğeri , tek gerçek acıma duygusu ise yaratıcı olan , ne istediğini bilen ;sabırla, gücü yettiğince hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı bir insanın acıma duygusudur ''
    toni'nin edith'e duyduğu acıma duygusu yaratıcılıktan uzaktı. faydası yoktu çünkü herhangi bir çözüm üretmiyordu. sonuçta zweig'ın dediği gerçek olmayan acıma duygusu edith'in sonunu getirmiş toni' ye ise kalıcı bir vicdan azabı bırakmıştır.

    stefan zweig insan psikolojisinden , davranışlarımızdaki nedenselliği çok iyi çözmüş. her zweig kitabı okuduğumda hayretle karşılıyorum. kitapta toni'nin benimle benzer davranış eğiliminde olması romanı içselleştirmeme neden oldu .
    zweig harika bir şaheser yazmış üzerine daha çok düşünülecek, yazılacak bir kitap. okuyunuz okutunuz.