• بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA Sümeyye Mert amak-ı hayal Ruh-u Revan, هرة. Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı
  • 528 syf.
    ·41 günde·Puan vermedi
    Selamün aleyküm sevgili okurlar..
    Evet bir Şehnaz Gülşen kitabını daha bitirdim şu an çok karmaşık duygular içerisindeyim, öncelikle kitaptan bahsedeyim sizlere;

    "Öksüz ve yetim olan Berçem,
    Düğün gününde kocası öldürülen Berçem, kaynı ile evleniyor.
    Burada biraz durup empati kurmaya çalışalım...
    Düşünün şimdi en mutlu gününüzde eşiniz vefat ediyor ( Allah korusun)
    Ve siz de verilen hükümle eşinizin erkek kardeşiyle evleniyorsunuz, sizi sevmeyen bir adamla hatta o adamın bir de evlenme hayalleri kurduğu sevdiği başka bir kadın var... Aklınız almıyor değil mi?

    Yakışıklı karakterimiz Barzan bey 'emanet gelin'ini istemiyor ona değer vermiyor, sevmiyor, saygı göstermiyor, sürekli eziyor.. kitabın başı bu tabikide

    Berçem in ondan ayrılmasıyla anlıyor onun değerini, ona olan sevgisini ve Berçem'ı babasının evinden kaçırıyor bu süreçte hala evliler ama evli olduğu karısını kaçırıyor. Ona değer veriyor seviyor bir şekilde yuva kuruyorlar.

    Bu acılı ve bir o kadar da yürek yakan serüvende benim ders çıkardığım konular çok oldu örnek aldığım verler var, ben o kitabı okumuyorum o kitabı yaşıyorum en derinden yaşıyorum hem de.

    En çok da bir evliliğin nasıl gideceğini, eşlerin birbirine olan saygısını bağlılığını ve sorunlarının kendilerinin cozmeleri etkiliyor beni, malum günümüzdeki evlilikler en fazla 1 yıl sürüyor.
    Kitabı okurken bana kattığı bilgiler sayesinde olgunluğum artıyor düşünce yapım gelişiyor. Hatta şöyle bir anımı da anlatayım sizlere;
    Geçtiğimiz hafta salı günü kurstayım. Kurstaki arkadaşlar da bir arkadaşın evliliği hakkında yorum yapıyorlar, dinliyorum onları hepsi ayrı ayrı konuşuyor.
    "Güzel bir kadın aslında, kocası onu neden aldattı ki"
    "Kız bir kere aldatmadı onu kaç kadınla aldattı üstelik çocukları yakalamış adamı"
    " kız da ne diye katlanıyorsa o adama güzel kız ay ben olsam boşardım o kacayı!"
    İşte bu cümleden sonra artık dayanamıyorum giriyorum araya
    " öyle söylemeniz çok yanlış. Hepiniz evlisiniz burada, hepinizin de çocuğu var. Biz nereden bilelim kadın o evin içinde ne yaşıyor. Başkalarının mahremiyeti hakkında konuşmak doğru değil. Karı koca arasında bu ilişkiler bize laf söz söylemek düşmez.."
    Benim bu konuşmam onlarla hayli dokundu sonra ona lar üstüme geldiler.
    " Sen evli bile değilsin bize akıl veremezsin, senin yaşındakiler bunları düşünmüyor, sen ne söylediğinin farkındamısın. Sen önce bir evlen biz de seni görelim..." Evet konuşmanın sonlarına doğru yaklaşık 2 saat tartıştık onların söylemek istediği nokta şuymuş "evli değilim, öyle bir tecrübem yok, o yüzden benim konuşmam çok yanlışmış."

    Dönelim kitabımıza kitaptan beğendiğim bir bölümü de sizlerle paylaşmak istiyorum.


    Evrenin bahsettiği nice güzelliği kıymete bindirecek idrake sahip olmayan insan topluluğu içinde nefes alıp vermek can yakıyor. Kimi elinin tersiyle itiyor, kimi anlamıyor, kimi görmezden geliyor.

    Paylaşmanın tadına varmayan hatta paylaşmayı bile cok gören bir topluluğun içinde nefes alıp verebiliyoruz. Çoğumuz aynı espiriye gülerken, çoğumuz aynı acıya ağlayabiliyoruz.
    İnsan olarak var edilmiş ancak insan olamamışız.
    Koca bir mutluluk küçük bir paylaşımla başlayıp bir gülücükle sonlanıyordu. Mutluluğunu tek başına yaşamayı yeğleyip başaramayan nice örneğimiz de vardı. Hayatta hep şu dersi çıkarmıştır insanoğlu:
    Paylaşmayı bilene mutluluk daimidir.
    Paylaşmayı bilmeyene mutsuzluk cezadır.


    Şuraya da şunları bırakayım
    #42282101

    #42281230

    #42056872
    Hayatin 2 kuralı #40438674
  • Hikayeme başlamadan önce affınıza sığınıyorum. Çok uzun zaman olmuş bir şeyler karalamayalı, zorlandım açıkçası. Boşluklar kaldığını düşünüyorum, fikirlerinizi benimle paylaşırsanız memnun olurum. Daha yaratıcı bir hikaye adına da açığım doğrusu. Buyrun keyifli okumalar efem.

    Hikaye Adı: Fikri Hür Vicdanı Hür


    IS-TE-MI-YO-RUUUMM!!!

    Ve telefonu kapattı annesinin yüzüne. Aslında kavga etmek, onu üzmek istemiyordu fakat annesi neden böyle yapıyordu?

    "Yaşın kaç oldu?"
    "X dayının oğlu?"
    "Y teyzenin komşusu?"

    Her doğan gün,her allahın günü tam 3 yıldır bunun kavgasını veriyordu. Okumuştu, yüksek lisansını bile yapmıştı. Üstelik 18 yaşından beri büyük şehirde yaşadığı için çalışıyordu. Kimseye yük olduğu da yoktu.

    Kazandığını dilediğince harcıyor, özgürce geziyor kimseye bağımlı yaşamıyordu. Kimseye hesap vermek zorunda değildi. Koca da neydi?

    Hem hadi evlendi. Ondan sonra istekler bitecek miydi? Başkalarını mutlu etmek yitecek miydi?

    Ofisteki kadın arkadaşlarından duyuyordu; kocası aş istiyor, anası torun istiyor, kaynanası hergün kendisine gelinsin istiyordu.

    En yakın arkadaşıyla her konuştuğunda, yakınma işitiyordu.

    - "Sen en iyisini yapıyorsun şekerim". Ben herkese yetişeyim derken,kim olduğumu unutuyorum.

    Bu düşünceler ve sinirle bir yeni güne daha başladı. Tam da o sırada telefona bir mesaj:

    "Kadınlar gününüz kutlu olsun". Mesaj kullandığı hat şirketinden geliyordu ve devamında sadece 1 günlük kampanya içeriği vardı.

    Hah!dedi. Tam da her şeyin üstüne.

    Bugünün değerini biliyor mu bu insanlar?derken bir mesaj daha geldi.
    Bu sefer annesindendi. Yine ne istiyordu?

    "Günüm kutlu olsun! Sen de birgün evlenirsen, senin de kutlu olur!"

    Arayıp aramamakta muallakta kaldı. İşe de gecikecekti. Aramadı, bu zihniyetteki annesine bir açıklama yapmayacaktı. Üstelik konunun nereye gideceğini de biliyordu.

    Hazırlandı ve çıktı hemencecik.
    Durağa doğru yürürken; sabah sabah ellerinde çiçekli kadınlar mı istersin yoksa erkekler mi?

    Gerçekten bu muydu yani? Bugünün anlam ve önemi erkeklerin sevgililerine, eşlerine çiçek ve pahalı hediyeler almaları mıydı?

    Kadın olmak sadece evli olmak mıydı? Bir erkeğe bağımlı olmayınca; insanî haklardan niye mahrum oluyordun?

    Yılın sadece 1 günü evine elinde çiçekle gelen koca adam mı oluyordu?

    Çiçek satıcısından çiçek alıp ofisteki arkadaşlarına götürmeyi düşünmesi ve "herkesin canı cehenneme" düşüncesi aynı anda geçti aklından.
    Bugünü kendi bildiği, istediği gibi yaşayacaktı.

    Her şeyden şikayet ederken, kendisinin de bir şey yapmadığını düşündü ve kendine kızdı.
    Kızmak çare değildi elbet.

    Müdüresi daha 1 hafta önceden bilmem nereye kocası tarafından tatile götürüldüğü için şefini aradı.

    Şefiyle aralarında bir anlaşmazlık yoktu. Çok da bir şey açıklamak istemeden:
    "Şef"dedi. "Aramakta bu kadar geciktiğim için beni bağışla ama fena rahatsızım, gelemiyorum. Üstelik haftasonu da geldi zaten dinlenirsem toparlarım."

    Bu kadar iyi çalışanını kırmak istemedi şefi. Yaz,kış,bayram,seyran demeden çalıştığını biliyordu. "Tamam, geçmiş olsun, yapabileceğim bir şey olursa ara" diyerek kapattı telefonu.

    Böylesine kolay olacağını biliyordu zaten. Şimdi düşünmesi gereken; bugün neyi, nasıl farklı kılacağı idi.

    Bu sırada önüne hesabının bulunduğu banka geldi. Ve tam da bankanın karşısında 3-5 çiçekçi kadın, çiçekleri satsın diye, bekleşiyorlardı.

    Zihninde fikir aniden parladı. Bu kadınların bütün çiçeklerini alacak, onların mutlu birgün geçirmesine katkıda bulunacak, bu aldığı çiçekleri de bankalara,dükkanlara girip kadınlara dağıtacaktı.

    Belki birinin hayatının değişmesine katkıda bulunabilirdi. Kelebek etkisine inanıyordu.
    Önce gidip çiçekçi kadınlarla konuşmaya karar verdi. Çünkü parayı ona göre çekecekti.

    Yanlarına gitti, "günaydın,kolay gelsin" diyerek selamladı.
    Kadınlar alışmış ve çok da umursamadan karşılık verdiler. Gencecik bir kızın alacağı en fazla 1 demet çiçek olabilirdi.

    "Ablalar dedi. Şimdi size bir şey diyeceğim ve dediklerime kulak verip yapacaksanız; hepinizin çiçeklerini alacağım."

    Kadınlardan bir uğultu yükseldi. İçlerinden en yaşlıcası; "buyur kızım seni dinliyoruz" dedi.

    Kadınlar günlerini kutladı, tek tek isimlerini sordu ve çiçeklerin fiyatlarını sordu. Önce hepsi aynı fiyatı söylediler. Ama çiçeklerin hepsi aynı değildi. Gerçek fiyatları söylemeleri konusunda ısrar edip cevabı da aldıktan sonra;

    "Şimdi ne diyeceğimi merak ediyorsunuz değil mi?"dedi. Gerçekten de kadınlar merak içindeydiler.
    İçlerinden birisi:
    "Bizimle maytap geçip de rızkımıza mâni olma, de hadi ne diyeceksen" dedi.
    Sizden önce kendinize sonra da bana bir söz vermenizi istiyorum diyerek söze başladı. Bu parayla kendinize güzel bir şeyler yapacaksınız. Kızlarınız varsa onlara harcayacaksınız diye devam etti.

    Evin ihtiyaçları, kocalar vb.diye itirazlarla karşılaşsa da en nihayetinde ikna etmeyi başardı.
    Herkes ikna olduktan sonra, satıcılar bütün gün beklemedikleri için mutlu, kızımız bir şeyler yapmaya başladığı için mutluydu.

    1 saat içinde bankalar,dükkanlar, işhanları, teyzeler,kız çocukları derken kucak dolusu demetler de bitmişti.

    Günü; bilgisayarda kadınlar günü adına, o fabrikada olan olayı konu alan kurgu-belgesel tadında bir filmi, elde bir şarap eşliğinde izleyerek tamamladı.
    Bugün, babasının prensesi, evinin hanımı, kocasının kraliçesi değildi belki.
    O bugün, kendi vicdanı ile bir işe kalkıştığı için öncelikle kendinin sonra da birilerinin hayatlarına dokunduğundan,onların yaşamını birgün de olsa değiştirdiğinden emin olduğu için o kimselerin kahramanıydı.

    Bu birgün kendi ve dokunduğu kadınlar için bir milâttı belki de. Belki de kelebek etkisiyle her şeyi düzeltecek ve dünyayı kurtaracak sevginin fitilini ateşlemişti. Kim bilir...
  • Hep aynı saatte gelsen daha iyi olur, dedi tilki. Örneğin öğleden sonra dörtte geleceksen ben saat üçte mutlu olmaya başlarım, saat ilerledikçe de içimdeki mutluluk artar. Dört olunca da içim kıpır kıpır olur ve artık meraklanmaya başlarım, daha da önemlisi mutluluğun değerini anlamaya başlarım. Ancak sen herhangi bir anda çıkıp gelirsen kalbim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez ve aklım hep sende kalır.
  • Gözlerimin içine bakarsan yalan söylemediğimi görürsün... Senin değerini bir tek ben bilirim, bütün gerçeği ben söyleyebilirim sevgilim... Benimle gelecek misin? Bırakmayacaksın beni, değil mi?
  • Biraz da hemcinslerimizden bahsedelim istedim. Erkek şiddeti belki de daha ön planda olduğundan daha çok göze sokulduğundan kadının kadına gösterdiği şiddet çok dikkat çekmiyor ve belki fark etmeden ben de dahil bir noktasından buna destek oluyoruz. Bu yüzden karşıma çıkan bir kaç olayı dilim döndüğünce ve biraz da hayal gücümü katarak anlatmaya çalıştım.
    "Her ne kadar sürçülisan ettikse affola!"

    KADINLARIMIZ

    "Hişt!"
    "Efendim."
    "Benim sevgilime yazıyormuşsun." Aslında o bana yazıyordu. Olur olmadık yerde karşıma çıkıyor, göz hapsine alıyor ve dünyanın en muhteşem erkeğiymiş gibi 'benden iyisini mi bulacaksın' bakışları atıyordu. Tüm kadınlar onunla olmak için yanıp tutusuyorlarmis da 'bak ben seni seçtim, değerimi bil' pozu veriyordu.

    "Hayır o bana yazıyordu." Ama gidip ona hesap soramazsın tabi, ya beni terk ederse ne yaparım diye düşünüyorsun, bulunmaz Hint kumaşı çünkü. Sinirini benden çıkarmak daha kolay.

    "Ya ahahahaah. Seni kim ne yapsın, dönüp aynada baktın mı hiç kendine?" Baktım ve bir sorun bulamadım. Ve bundan iki gün önce sen de bana baksan bir sorun bulamazdın. Ama şimdi düşmanınım hem de hiçbir şey yapmamışken. Sevgilin sana ihanet ettiği için, her ihtimale karşı bir kenarda bir yedek tutmak istediği için , belki de senden ayrılmak istediği ama bir gün bile boş kalmak istemediğinden önce başka birini ayarlamaya çalıştığı için ve bu durumda tercih edilen ben olduğum için bana düşmansın. Sadece ben olduğumu da düşünmüyorum gerçi. Hepsiyle aynı konuşmayı yaptın belki. Hepsi onu ayartmaya çalıştı, hepsi onun peşinden koştu ama o masumdu ve hep sana sadıktı. Buna inanıyor musun gerçekten?

    "Uğraşamayacağım seninle, git sevgilinle hallet sorununu. Ona da söyle beni rahatsız edip durmasın." Arkamı dönüp uzaklaşmaya başladım ama nefretini duydum 'kevaşe'. Neler olduğunu o da biliyor ama aldatılmayı, bir değeri yokmuş gibi kenara atılmayı kendine yediremiyor, suçu başkasına atmak daha kolay geliyor. Ben sevgilisinin aklını çeldim, ben onu benimle olması için zorladım. Sevgilisinin gözünde hala en değerlisi o. Keşke aldatılmanın onun değerini zerre kadar düşürmediğini, birine bağlı olmadan da sadece kendi başınayken bile, sadece bir canı olduğu için bile çok değerli ve kıymetli olduğunu anlasa. Hatta ona sevgilisinden daha çok benim değer verdiğimi görse.

    Otobüsteyim, eve gidiyorum. Bir  kız arkadaş grubu oturuyor önümdeki koltuklarda, sanırım liseliler. Sınıflarındaki göğüsleri fazla büyük kızı konuşuyorlar. Çok belli oluyormuş, çok çirkin görünüyormuş, acaba hamile miymiş hamile olunca göğüsler büyürmüş, zaten sevgilisiyle yapmadıkları kalmamış (+Ne yapmışlar ki? - Ne biliyim herkes öyle diyor. +Ne diyor? - Of Seda ne diyorlarsa diyorlar.), koşarken çok sallanıyormuş erkekler hep dalga geçiyorlarmış, müdür yardımcısı sürekli bakıyormuş ve geçende odasına çağırmış, yoksa... (+Ama sınavda birinci olduğundan tebrik etmek için çağırmamış mıydı? - Ne biliyim Seda, bi sus). Seda susuyor ve sonraki durakta iniyor. Hemen arkasından konuşmalar başlıyor:

    "Gerizekalı gerçekten."
    "Aynen. Azıcık aklı olsa kilo verirdi zaten. Bir de etek giymiyor mu, millet meraklıydı senin duba gibi bacaklarına."
    "Dikkat çekmeye çalışıyor. Bugün bankta futbol oynayan erkekleri izlerken bacak bacak üstüne atıyor, eteğini yukarı çekiyor falan. Yollu işte." Kendilerine uymayan, her dediklerini onaylamayan, azıcık da olsa karşı çıkan herkes karşı tarafta ve hepsi yollu, kaşar, bazen kezban bazen fahişe... O sırada bir teyze müdahale ediyor:

    "Kızım ayıp, mahalle karısı gibi dedikodu yapmayın. Bir de sesli sesli gülüyorsunuz, aranıyor gibi." Teyze söylediklerinden gururlu. O eski zamanın insanı olarak terbiyesini çok iyi almış ama yeni nesil çok kötü, böyle bir terbiye dersi lazımdı. Kızlardan biri cevap veriyor:

    " Teyze sanane ya. Sana giren çıkan mı var?" Sonra arkadaşına dönüp teyze de duysun diye yüksek bir fısıltıyla ekliyor "Olmadığından böyle zaten, iyi bir *** lazım." Teyze sinirden kıpkırmızı, başlıyor saydırmaya; gençlerin hiç terbiyesi kalmamış da, ana-babaları hiç mi bir şey öğretmemiş bunlara da... Teyze konuştukça sinirleniyor, sinirlendikçe kafasında az önce gördüğü kızlarla ilgili yeni hikayeler yazıyordu; kim bilir nerelerde sürtüyor kimlerle yatıp kalkıyorlar da, kesin patlaktırlar bir de utanmadan insan içine çıkmışlar da, kız mıymışlar kadın mıymışlar belli değilmiş de... Teyze konuşurken kızlar iniyorlar. Teyze de sakinlesiyor ve verdigi dersten gururlu hemen yanındakine dönüyor:

    "Görüyorsun demi bunlar da ileride ana olacak, çocuk yetiştirecek. Kimbilir kimler geçti üstlerinden yazık bunları alacak adamlara." Yanındakinden ses çıkmayınca ısrarla konuşmaya devam ediyor, hakettiği takdiri alamadı. "Ahlak diye bir şey kalmadı kimsede, azmış hepsi. Başlarını bağlayıp kurtulacaksın bunlardan, gittikleri yerde illaki adama benzetirler." Hala bir tepki bekliyordu, cevap verdim ben de:

    "Sana benzemesinler yeter teyze. Onlar bir iki seneye büyür, akıllanır ama senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." Şaşırdı kaldı. Destek çıkmamı bekliyordu çünkü söylediklerinde yanlış bir şey yoktu.

    "Kimsede saygı kalmamış." Ben de kötü oldum birden. İçinden bana da neler diyor kim bilir. Belli bir yaşı geçenlerin herkese herseyi deme hakkını kendinde bulup, bir başkası onu eleştirince hemen terbiyesizlikle, saygısızlıkla yaftalamaları nasıl bir düşüncenin ürünüdür. Uzatmıyorum, hata yaptığını bile düşünmüyor ki nerede hata yaptığını anlatayım. Bir sonraki durakta da ben iniyorum.

    Apartmana giderken alt komşunun bakkalının önünden geçiyorum. Adam ben geçerken dışarı çıkıyor, açık açık çıplak bacaklarıma bakıyor. İçinden etek giymeseymiş diyor, ben bakayım diye giymiş işte, sırf beni tahrik etmek için giymiş, benim bir suçum yok, ona bakmam için zorluyor beni. Ben de insanım, benim de iradem bir yere kadar. Kafasını çevirmeyi seçebilir ama seçmiyor çünkü iğrenç bir insan ve daha da kötüsü ne kadar iğrenç olduğunun farkında değil.

    Merdivenleri çıkıyorum, komşu kadınlar bizim evden çıkıyorlar. Boşanma haberi duyulduğundan beri her gün bizim evdeler, sözde destek için. Annem kapıyı kapattığı anda başlıyorlar dedikoduya "karı dediğin karılığını yapmazsa adam tabi gider başkasına" Bunu söyleyen de bakkalın karısı ama o tabi ki karılık görevlerini yerine getiriyor, kuyruk sallayan ben olduğum için kocasının aklı çekiniyor. "bazen iki üç gece eve gelmediği oluyor fark ediyorum ben. Koca yatakta beklesin sen git elin adamlarıyla uğraş" "diğer kadın da hiç utanmıyor muymuş evli adamla oynaşmaya" Evli adam hiç utanmıyor muymuş diğer kadınla oynaşmaya.

    Merdivenlerde beni görünce susuyorlar, bazıları utanmış numarası bile yapmıyor. Kapının önüne gelip zile basıyorum. Kadınlar evlerine dağılıyorlar ama merdivenlerde seslerini duyuyorum. "Kadın başına bu koca kıza nasıl mukayyet olacak. Açılmış saçılmış şimdiden" "Birini bulmak lazım, söyleyeyim de benim şu yeğenle baş göz edelim kızı. Bir erkek dursun başlarında." Kendilerince kötü yola düşmekten kurtardılar beni. Kendilerini çok yardımsever, çok düşünceli, iyilik meleği gibi hissettiklerine eminim şuan.

    Annem açıyor kapıyı, belli ağlamış. Evden ayrılmadan neler söylediler kim bilir. Alttan alta kendilerince hangi yetersizliklerini, hangi yanlışlarını vurguladılar da kendilerini yüceltip nasıl mükemmel kadın, nasıl mükemmel anne olduklarını anlatıp onu aşağı gördüler, suçladılar. İçeri girip sarıldım sıkı sıkı. "İyi ki benim annemsin anne. Senin kızın olmaktan gurur duydum hep. Hep sana özendim hep ben de annem gibi olacağım dedim. Ne baban okumayacaksın dediğinde okulundan vazgeçtin ne kocan çalışmayacaksın dediğinde işinden vazgeçtin ne annen boşanmayacaksın dediğinde gururundan vazgeçtin. Herkes karşı dursa ben senin yanındayım anne." Kendimiz için de ağladık; kendine saygısı olmayan, var olmak için hep başkasına ihtiyaç duyan, değer görmek için hep birilerinin bir şeyi olmak zorunda olduklarını düşünen kadınlar için de ağladık. Attık içimizdekileri, boşalttık ne varsa.
  • Bir adını biliyorum, bir de yaşını… Yüzünü görmedim ya sen yaşta kızkardeşim var. Mutlak ona benzersin. Başkaca düşünemem. Sen Cezairden bir can’sın, ben Türkiyeden. Ayrı suların, ayrı toprakların çocuklarıyız ama kardeşiz.
    Ben, bu kahrolası yazıya oturanda, senin idâmın için hazırlıklar yapılıyordur. Karşında Lejyon’dan bir manga… Dünyamızı, hayatı, bir solucan kadar olsun, anlamaktan, sevmekten korkanların mangası. Onlar, hep öyledirler. Silâhı, insan avını zulmu severler. Kim bunlar? Kimlerin soyundan inip gelirler? Aklım duracak… Belli ki ömürlerinde bir sefer olsun, bir çocuk, bir çiçek, bir türkü sevmemişler. Namusla, yürekle, alın akıyla, seven bir kadının koynuna girememişler. Mertlik, can saygısı, dünya sevdası, bir lahza bile yüreklerine konuk olmamış.


    Ve hiç utanmadan da İncîl-î Şerif’i kitâb bilirler. Oysa yaptıklarının hiçbir kitapta yeri yok! Onlar ki her iki cihanda da yüzleri kara! Senin o Meryem’den bin daha aziz, bin daha bakir canının değerini ne bilecekler…
    Karşında bir manga. Ölüm mangası. Parayla, yalan-dolanla, o murdar korkuyla aldatılmışlar. Bundan ötürü küstah, bundan ötürü zalim… İncecik, tazecik çocuk kolların, arkadan bağlı. Bilirim gözlerini bağlatmazsın sen. Namlular karşısında dimdik ve espas’sız duruşunu hayalliyorum. Kavgandan bir marş, bir mısrâ mı son sözün? Anana kardeşlerine selâm mı yoksa?
    Ondokuz yaşındasın. Sakın, gençliğime doymadım, deme! Şimdiden ölümsüzsün. Niceleri var ki bin yıl yaşasa, sencileyin bir haysiyet katamaz yaşamaya. Yarının CEZAİR’inde, kurtarılmış CEZAİR’de, okullarda bebeler, önce senin adını belliyecekler. Sonra dünyayı!.
    İnan, seninle birlik, ya da senin yerine, kurşuna dizilmeyi çok isterdim. Ölümüne nisbet, yaşamak silik ve anlamsız, CEMİLE.