Emre, Yüzyıllık Yalnızlık'ı inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazar, babaannesinin anlattığı gerçeküstü hikâyelerden yola çıkar. Gerçek hayattan beslenebildiği için dünya çapında bilinen ve sevilen bir kitaptır. Marquez kitabının arkasında Yüzyıllık Yalnızlık adına kendi dilinden şunları söyler;
"Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”
Kitap fantastik öğeler içermekle birlikte sıradan insanların hayatlarını anlatmakta. Sıradanlığın ve fantastiğin iç içe geçmişliği ile hayranlık uyandıracak derecede zengin bir içeriğe sahip roman çıkmıştır ortaya. Ian Jonston’un deyimiyle;
“Baştan sona, konuda ve karakterlerdeki dikkat çekici derecede enerji dolu ve eğlendirici yaratıcılığın altını çizen, trajik bir ironiyle kaynaşmış harikulade bir mizah anlayışı.”

Roman, bir yerleşim yeri olan Macondo’nun kuruluşunu, gelişimini, yok oluşunu ve bu yerleşim yerinin en önemli ailelerinden Buendia’ların tarihini anlatıyor. Bunun içinde destansı bir anlatıma başvuruyor yazar. Büyücüler, uçan halılar, sihir yapan çingeneler, ölüler diyarından çıkıp gelen ruhlar, birkaç kere öldükten sonra çıkıp gelen Melquiades, büyük kırmızı karıncalar, toprak yiyen kız.. Ve öte yandan gerçek yaşamın sıradanlığı. Hâsılı epik bir roman ortaya koymaktadır yazar. Her epik romanda olduğu gibi bu romanında belli bir toplumun tarihsel gerçekliğiyle bağlantıları var.Latin Amerika ülkesi olan Kolombiya’nın tarihi ile bağlantılıdır aslında romanda anlatılanlar. Roman, Kolombiya’nın, 19.yy’ın başlarında İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmesi ile başlayan tarihi süreci de konu ediniyor. 19.yy’ın sonlarındaki iç savaş romanda hiç bitmeyecek gibi süregiden iç savaş şeklinde, 5 Aralık 1928’de Cienaga’da yaşanan katliam da romanda istasyon meydanını dolduran binlerce kişinin katledilmesi şeklinde anlatılmıştır. Kolombiya’nın ağırlıklı olarak siyasi tarihini anlatması romanda belli bir siyasi mesaj mı var sorusunu akıllara getirmiştir. Ian Johnston bu soruya bir yazardan yaptığı alıntı ile cevap vermektedir:“[Romanın] cazibesi tüm ideolojileri cezbeder: solcular, onun toplumsal mücadeleleri ve emperyalizm portrelerini ele alışını beğenir; muhafazakârlar, bu mücadelelerin suiistimal edilişleri ve/veya başarısızlıkları ve ailenin ayakta kalan, destekleyici rolüyle yüreklendirilir; nihilistler ve tevekkül içinde olanlar bedbinliklerinin teyit edildiğini görürler; apolitik hazcılarsa anlatılan seks ve kabadayılık taslama öyküleriyle avutulurlar.” Romanda istasyon meydanında gerçekleşen, tarihte ise 1928 yılında Cienaga’da meydana gelen katliama değinmek gerekecek. Zira bize göre yalnızlık temasını bir kenara koyarsak romanın ana teması bu olaya dayanmaktadır. Romana göre istasyon meydanında gerçekleşen katliamın nasıl gerçekleştiğini anlatmak için öncelikle muz şirketinin kuruluşunu anlatmak yerinde olacaktır.

Macondo kasabasında henüz demiryolu yoktur. Albay Aureliano Buendia’nın gayri meşru çocuklarından Aureliano Triste ve Aureliano Centeno birlikte buz ticaretine atılırlar. İşi öyle geliştirirler ki, kasabanın dışına da buz ticaretini taşımak isterler. Bu arada Buendia ailesinde erkek çocuklara hep Aureliano ve Jose Arcadio ismi verilmektedir. Bu isimlerle birlikte hem yaşadıkları hem kişisel özellikleri tekerrür eder. Bu da romandaki döngüsel tarih anlayışının varlığını gösterir. Tabi sadece döngüsel tarih anlayışı değil doğrusal tarih anlayışı da mevcuttur romanda. Macondo’nun sıfırdan kuruluşu, iç savaş yaşaması, sonra ekonomik refaha ermesiyle birlikte manevi çöküşe sürüklenmesi ve nihayetinde fiziksel olarak yok olması, döngüsel tarih anlayışının göstergesidir. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, buz ticaretini kasaba dışına da taşımak isteyen Aureliano kardeşlerin aklına bir fikir gelir;

“Buraya demiryolu getirmeliyiz.” Ancak yazarın trenin gelişine yorumu şöyle olacaktır; “Bir yığın kuşku ve kesinliği, bir yığın tatlı ve tatsız olayı, bir yığın değişikliği, felaketi ve özlem duygusunu Macondo’ya bu sapsarı, masum tren getirdi.”

Trenin gelişi aynı zamanda yeni yüzlerin, farklı kültürlerin ortaya çıkması demekti. Yani ‘yabancılar’ gelmişti kasabaya. Ve Macondo git gide yabancılaşıyordu. Bunlara birde kuzeyden gelen Muz Şirketi eklendi. Ancak Muz Şirketi, işçileri insandan bile aşağı görüyor ve onları sömürüyordu. Çalışma koşulları hiç iyi değildi. İşçiler için yapılan lojmanlarda tuvalet bile yoktu. Sıhhi tesisatları yoktu ve sağlık hizmetlerinden yoksundular. Her gün çalışıyorlar, pazar günü çalışmak istemiyorlardı. Muz Şirketi için önemli olan olabildiğince çok muzu pazara sürmek ve patronların ceblerini doldurmaktı. Ancak işçiler greve başlar. Muz şirketi ile sözleşme yapmak ister. Hatta şirketin patronuna bir şekilde toplu sözleşmeyi imzalatırlar. Fakat patron, siyah takım elbiseli avukatlarının türlü oyunları ile sözleşmeyi imzalamadığını ‘ispat eder’. İşçiler istasyon meydanında çağırdıkları yakınları, arkadaşları ile büyük bir eylem gerçekleştirirler. Muz şirketi yöneticileri aslında sadece Muz Şirketini değil sahip olduğu ekonomik güç ve hükümet içindeki adamları sayesinde hükümeti de yönetmektedir. Bu yüzden hükümet istasyon meydanına askerlerini gönderir ve halkı katleder. Ve istasyon meydanındaki bu olay kasabalılardan saklanır. Adeta resmi tarih yazmamaktadır bu olayı. Tabi ülkemizde de resmi tarih yazımında birçok olayın üstü örtülmüş, bazı olaylar konusunda üstü örtülmek şöyle dursun, olay tamamıyla farklı anlatılmıştır. Kolombiya tarihinde vuku bulan olay romanda kısaca böyle geçmektedir.

Ateşbaz
Açılır Gönüller,Coşan Kalbe İlahi Aşk Düşünce
Akıl Başka Yerde Gezer,Gözler Başka Hayalde

Suz-i Bir Nefes,Ah İle Çıkar Boğazdan
Ateş Aman Diler,AteşBazdan


Suz-i :Yanma,Tutuşma

AteşBaz : Ateşle Gösteri Yapan,Hünerler Gösteren Kimse.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Karanlığa Selam Ver...Karart Bütün Dünyanı...Söndür Işıkları...Bırak Ruhunu Uçsun Aşkın Diyarına...Ney Dinlerken Oku Okuyacaklarını...
Bedenin Dinlesin Aşk İle Üflenen Neyden Bir Taksim...

Hayalin Gitsin Gidebildiği Yerlere...Okuyacakların Hayalden de Öte...Götürecektir Seni Hakikate Ve Yaşanmış Gerçeklere...Aşkın Sırlarına Varacaksın Bu Gece...Sır Merdivenlerinden Çıkacaksın Adım Adım Aşkın...

Önce Aşkı Anlayacaksın....Sonra İnsanın İnsana Olan Aşkını...Enson Anlayacaksın Ve Çıkacaksın Aşkın Merdivenindeki Son Basamak Olan Aşkullahı...


Beden Elbisen Et,Kas Ve Kemik...Önemli Değil...İster Kadın Ol İster Erkek...Yahut Her İkisinden Müteşekkil...Erkek Gibi Kadın,Kadın Gibi Erkek...

Aşkın Cinsiyeti Olmadığını Bileceksin...Ve Nelere Kadir Olduğunu Göreceksin...Aşkın Kerametini Anlayacaksın Bu Gece...

Aşıklara Saygı İle Rüku Edeceksin...Onların Peşinden Sürünerek Gideceksin...Ama Asla Vuslata Eremeyeceksin...Hep Hasretle Aşkın Acısını Duyacak,Ah İle Peşlerinden Gideceksin...
Varılmaz Diyarın Yolunda Aşk İle Ağlayacak Ve Aşk İle Güleceksin....

Aşksız Geçen Ömrünün Nasıl Işığa Hasret Kaldığını Fark Edeceksin...İşte O zaman Karanlığa Bir Kibrit Yakacaksın...

Karanlığa Bir kibrit Çakıldı...Dumanı Kıvrım Kıvrım Yukarı Çıkarken,Ateşin Işığı Karanlıkta Etrafı Aydınlattı....

Gözlerin Bir Müddet Karanlığa Alıştığı İçin,O Kibritten Yayılan Ateşin Işı Gözlerini Acıtıyor...

Ve Etrafına Bakıyorsun Nerede Olduğunu Anlamak İçin...Ayakta Durmana Rağmen Tavan Görünmüyor...Sanki Gökyüzüne Doğru Karanlıkta Uzayan Duvarlar Her İki Yanında...Ama Ne Tavanı Var Nede Sonu...

Kollarını Yanlara Doğru Açsan Duvarlara Değecek'sin Sanki...Ama Senin İlgini Çeken O Sonsuz Yukarı Çıkan Ve Tavanı Olmayan Duvarlar Değil...
O Duvarlara Yazılmış Olan Milyonlarca İsimler Senin Dikkatini Çekiyor...

O İsimlerin Altında Nasıl Hayat Yaşadıkları Yazılmış...Kimi Bilindik İsimler Kimide Hiç Duyulmadık İsimler...
O İsimlerin İçinden Tanıdığın Ne Kadar İsim Varsa Hepsinin Ortak Bir Yönü Olduğunun Farkına Varıyorsun...

Hallac-ı Mansur,Nesimi,Yunus Emre,Mevlana Ve Daha Niceleri Gibi Bildiğin İsimler Sana Bir Fikir Veriyor...Hepsininde Ortak Bir Yanı Olan "Aşk" Kelimesini Hatırlıyorsun...

Ama Bilmediklerinden Bir İsim Dikkatini Çekiyor...Ve Yanaşıp Okumaya Başlıyorsun...

Adı : Habbab Bin Eret....

Mesleği : Demirci Ustası

Aşk İle Tanıştığı Yaş : 18-20

Aşk Uğruna Çektiği İşkenceler : 13 Yıl Boyunca Her Gün.

Aşk İle Dünyadan Göçtüğü Yaş : 72

Ve Okumaya Devam Ediyorsun Yeni Yaktığın Kibrit İle...

İki Kabilenin Çatışması Sonunda Annesi Ve Babası Ölmüş,Kendide 10 Yaşında Esir Düşüp Köle Olarak Satılmıştır...Onu Alan Ümmü Anmar Adında İslam Düşmanı Bir Kadın...

Habbab'ın El Becerileri Sayılamayacak Kadar Çoktur...Her İşe Yatkındır Elleri...Ama O ; İlerde Bir Mucizeyi,Aşkın mucizesini Ve Kerametini Göstereceği Bir Mesleği Seçmiştir Farkında Olmadan...

Aşk ; İlahi Yazgısını Ve Kaderini Çoktan Yazmıştır Onun İçin...Her Ne Kadar O Demircilik İşini Kendi İradesiyle Seçtiğini Zannetsede.

İkamet Ettiği Yerde Ondan Daha Maharetli Bir Kimse Yoktu...Kızgın Ateşin İçinden Çıkarıp Çekiçle Dövdüğü O Nar Gibi Kızarmış Kızgın Demire Öyle Şekiller Verirdi ki,Bir Benzerini Yapmak Şöyle Dursun,Onun Yakınından Bile Geçemezdi....

Kim Derdi Ki Bir Gün,Şekil Verdiği O Kızgın Ateş,Kendisini İşkencelerle Yakacak...

Bir Aşk Yüzünden Vücudu Yanarak Tanınmaz Hale Gelecek...

Habbab Bunların Bilincinde Değildi Elbet...Taki Rahmet Peygamberi Gelip Onu İslam Üzere Yetiştirene Kadar...

Bir Avuç Olan Müslümanların Sayısı 7...Tedbir Amaçlı Kimselere Söylemeyin Denmesine Rağmen,O İçinde Yanan Aşk Ateşi İle Çoktan Duyurmuştu Müslüman Olduğunu...


Ve Aşk ; Onu Denemek İçin En Izdıraplı İmtihan İle Sınamaya Başladı...
Efendisi Olan Kadın Ve Onun Akrabaları,Habbabı Aşkından Döndürmek İçin Kızgın Demirlerle Başını Dağlamaya Başladılar...

Demirden Elbise Giydirip,Saatlerce O Kavurucu Güneşin Altında Yanmasını İzlediler...

Ama Habbab Dizlerinin Üstünde O Demirden Gömlekle Yanarken Bile İçinde ki Aşka İhanet Olur Diye Acısını Bastırıyor Ve Onlara Belli Etmemeye Gayret Ediyordu...

Onun Bu Aşkını Anlamayan Ve Kibrinden Daha Azgınlaşarak Zalimleşen Efendisi,Bu Kezde Ateşler Yakıyor Ve Onu Sırt Üstü O Ateşlerin İçinde Yanmasını İzliyordu...

Habbab Derki :"O Ateşler Sönmek Bilmezdi.Vücudumdan,Derimin Altından Çıkan Yağlar O Ateşleri Söndürürdü...Buna Benzer Nice İşkenceler Durumlar Tam 13 Yıl Sürdü"

"Ama Ben Yinede Aşkımdan Dönmedim..."Der...


Tam O Esnada Sen Elindeki Kibritin Sona Geldiğini,Ateşin Yakmasıyla Acı Duyarak Anlayacaksın...Ve Hemen Bir Tane Daha Kibrit Yakacaksın...Merak Ve Aceleyle...Devam Edeceksin Okumaya.


Bu Haller İçinde Geçen Günler Habbabı Daha da Aşka Bağlamış Ve Kendi Acılarını Bile Duymayacak Hale Gelerek,Sürekli Aşkın Verdiği Acı İle Yanmaya Devam Ederken,Kadim Bir Dost Onun Dikkatini Çeker...

Başı Önünde Yalnız Yürüyor,Sanki Dünyadan Kopmuş Ve Artık Maddenin Gösterişli Süsüne Aldanmaktan Bıkmış,Eşya'nın Kıymetsizliği Ve Yalancılığı İle Ömrünü Geçirmek İstemeyen Bir Dostunu Görür Habbab...

Kendisi İle Arasında 2 Yaş Vardır Bu Dostunun...Habbab 20,Dostu İse 18 Yaşında...
Çadırdan Kurulmuş Pazarın İçinde Yürürken,Onu Görenler Nefesini Tutuyor,Selvi Boyuna Bakıyor,İpek Elbisesi İle Rüzgar Sanki Onu Havada Süzülen Bulut Gibi Gösteriyordu...


Yakışıklılığı Anlatılamayacak Derecede Güzel,Karakteri İse Tarif Edilemeyecek Kadar Herkesler Tarafından Sevilen Ve Saygı Duyulan Biridir.

Bulunduğu Yerin En Zengin Ailesi Olması Ve Yediği Önünde Yemedi Arkasında Hazır Bulunması Onun İstediği Şeyler Değildi...

Hangi Bir Eşyayı İsterse Hemen Almaya Yetecek Kadar Parası Vardı,Ama O Maddenin Geçici Yalan Huzur Vermesinden Bıkmıştı...

Çoğu Geceler Bir Tepeye Çıkıp Şehiri İzler Ve Düşünce Ufkuna Dalardı...
Gecenin Huzurunu Saatlerce İçine Çekerek Adeta Gündüzleri Kıskandırırdı...
Mütebessim Yüzünü Görenler İse ona Karşı Dayanılmaz Bir Duygu İle Bakarlardı...


Fakat O Gülen,Tebessümüyle Herkesin "aaah" Çektiği Yüz Bu Defa Dalgın Dalgın Yürüyordu...

Habbab Aşk İnsanı Olmuştu Artık...Ve Aşkı Arayanın Halinden Anlardı...
Bu Gelen Dostu ; Yakışıklılığı Ve Zenginliği İle Meşhur Olan Musab bin Umeyr di...

Henüz Yaşı 18...Dünya Zevki Adına İstediği Herşeyi Alabilecek Ve Her İstediğini Yapabilecek Bir Yaştı...

Ama Bunlardan Geçmişti...

Habbab Onu Bu Halde Görünce Demirci Çadırından Seslendi En Yakın Dostuna...

Musab,Habbabın Gözlerine Bakıyor Sanki Aradığı Şeyin Ne Olduğunu Dostu Bulmuş Gibi Görüyordu Onun Gözlerinde...

Habbabın Yüzünde Gördüğü İşkencelerin Acısı Vardı...Bedenin deki Yanıklar Yüzünden Belli Oluyordu Herşey...

Ama Bu Acı İfadelerle Bakan Yüzde Bir Farklılık Vardı...Sanki Acı, Sevinçlere Mağlup Olmuş Gibi Habbabın Gözlerinde Görülüyordu...

Musab Dayanamadı Ve Sordu : Nedir Bu Sendeki Hal?

Çünkü Gözleri Bu Durumu Daha Önce Hiç Şahit Olmamıştı...Musabın Aklı Almıyordu...Dünya Kanunlarına Aykırı Bir Durum Vardı...Bir Yanda Yüzde Belirmiş Bir Acı,Diğer Yanda İse Neşe Ve Sevinçle Huzurla Bakan Gözler...

Fizik Kurallarını Alt Üst Etmişti Adeta...

Ve Habbab Cevap Verdi :"Aşk" Diyerek...


Musab Bir Kelime İle Bunca Olan Bitenin Tarif Edilmesinede Hayretle Bakmıştı...Nasıl Olurda Birtek Kelime Bütün Bu Olan Biten Durumu Kısaca Açıklaya Bilirdi...

Ve Musab Dayanamayarak Tekrar Sordu :"Peki Vücudun Acımıyormu?"

Habbab Zaten Anlamıştı Onun Bir Arayışta Olduğunu...Gerçek Acının Ne Olduğunu Göstermek İçin,Saatlerdir Ateşin İçinde Olan Kızgın Demiri Aldı Ve Eliyle Tuttu O Eriyecek Halde Olan Demiri...


Ve Habbab Dediki :"Bu Elimdeki Kızgın Ateş,Yüreğimdeki Aşkın Acısından Daha Çok Acıtmıyor Canımı!!!"

Aşkın Kerametini Gördü Musab...Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Oldu...Nefesi Hızlandı,Kelimeleri Toparlayamadı Ve Bir Cümle Oluşturamadı...

Çünkü Ömrü Hayatında İlk Defa Aşk İle Karşılaşmış Ve Aşkın Kudreti Karşısında Dili Tutulup Öylece Kala Kalmıştı...


İmkansızı Olduran Bu Aşk Neydi Nasıl Bir Şeydi Diye Meraklandı...
Ve Aşkın Kerameti Karşısında Aman dileyecek Hale Geldi...
Sanki Aradığını Bulmuştu Musab...

Dünya Malında Gözü Yoktu Zaten...Eğlence Ve Yalan Huzurundan Bıkmıştı...Aşkı Aradığını Ve Onu Bulduğunu Fark Etti...
Ve Bu Aşkı Bir Dostunda Bulması Onu Dahada Sevindirdi...

Ve Sen Bu Satırları Okurken Bitmekte Olan Kibritin Verdiği Acıyı Hissediyorsun...Hızla Ve Merakla Bir Tane Daha Yakıp Devam Ediyorsun...
Ve Kitaplara Geçmemiş Ama Habbabın Kalbindeki Şu Şiiri Okuyorsun....

Ölmeden Gördüm Dünyada Cehennemi
Azap İle Yaktıkça Yaktılar Bedenimi

Habbabım Ateşlerde Yandım Yakıldım
Hey Hat Ne Acı Nede Sızı Duymadım

Aşkın Ateşi Yaktı Acıttı Kalbimi
Aşka Düşünce Unuttum Canı Teni


Ve Devam Eder Duvardaki Yazı...

Hiç Bir Kitap Yazmamıştır Onun Kalbinden Geçen Bu Sözleri...Pek Az İnsan Bilir Habbab-i Aşkı Sevgiyi...

Aşk Diyarına Düşenler Okuyacak Ve Anlayacaktır Aşkın Manasını...

Bir An Duvarda Başka Bir Yazıya İlişiyor Gözün...Herkesin Dilinde Olan Ve Uğruna Kimileri Yakılmış Habbab Gibi,Kimi Asılmış Hallacı Mansur Gibi...
Canlı Canlı Derisi Yüzülmüş Nesimi'nin Bile Dilinden Düşürmediği O kelime..."Aşk"

Sanki Tanıtıyor Kendini...Anlatıyor Ne Olduğunu Nasıl Birşey Olduğunu...Ne Yaşı Var Nede Bir Canı...Ama Anlatıyor Bir Şekilde Kendini...

Benim Adım Aşk :

Züleyhayı Önce Yusufa Yandırdım...Yıllarca Süründürdüm Onu...Yaktım...Güzelliğini Soldurdum...Gençliğini Aldım Yaşlandırdım...Ben Yusufu Hakka Yakmıştım Zaten...O Haktan Emir Almadan Hareket Edemezdi...Ama Züleyhaya Yusufu Gösterip Bahane Ettim...Sonra Züleyhanın Aşkını Hakka Çevirdim...Yusuftan Vazgeçince
Hakka Döndürdüm...

Benim Adım Aşktır...Önce Kulu Kul İle Yakarım...Sonra Onu Elinden Alır Yalnız Başına Yakarım...Hakkın Aşkına Layıkmı Bakarım...Hazır Olduğu Vakit Onu Hakka Sunarım...

İşte Benim...Adım Aşk...Züleyhayı Yusufa Böyle Hazırladım...

Mecnuna'da Aynını Yaptım Ferha'da,Kereme'de...

Benim Adım Aşktır...Ben Olmadan Hakka Varılamaz...Ben Olmadan Namaza Bile Durulamaz...

Benim Adım Aşk...Beni Bilmeyen Canından Teninden Vazgeçemez...Ölmeye Arzu Duyamaz...Yanmaya Razı Gelmez...
Ben Yakmak İstediğimi Yakarım...

Her Kulu Değil Layık Olanı Yakarım...Tevafuklar Çıkarır Bahaneler Bulurum...Kimi İstersem Onu Yakarım...Benden Kaçış Yok...

Her Yol Hakka Çıkar Amma Ben O Yolda Yakmadığım Sürece Kimse Hak Aşkı İle Yanamaz...

Kimini O Yolda Delirtirim,Kimine Dağı Deldiririm...İşte Benim...Aşk

Benim Yaktığımı Hiç Bir Ateş Yakamaz...
Benim Yaktığım Kimse AteşBaz Olur...Ateşten Korkmaz...Bedeni Hissetmez Ateşin Acısını...Çünkü Ben O Ateşten Daha Çok Yakarım Kalbini Canını...

Sen Hele Bir Niyetlen Bana...O Zaman Görürsün Nasıl Dünyanı Kararttığımı...Nasıl Canını Yaktığımı...

İŞTE BENİM...AŞK

Bu Korkunç Yazıyı Okuyorsun Ve Dehşete Düşmüş Gibi Olduğun Yerde Donup Kalıyorsun...

Kendini Anlatan Aşkın Bu Yazısını Okurken Etraf Birden Kararacak Ve Sen Farkına Varmayacaksın Elindeki Kibritin Parmaklarını Yaktığını Ve Söndüğünü...

Aşka Uğramaya Ve Onun Ateşi İle Yanmaya Korkacaksın...Onu Nasıl Birşey Olduğunu Anlamadan Kaçmaya Çalışacaksın O Zifiri Karanlık İçinde...

Artık Ne Kibritin Kalmıştır Ne Görebilecek Gözün...O Karanlığın İçinde "İmdaaat" Diye Haykırdığın Anda Yatağında Uyanacaksın...

Bu Gördüklerin Hakikat mi Yoksa Rüyamıydı Diye Düşüneceksin...
Günlerce Etkisinde Kalarak Düşüneceksin...

Ve Farkında Olmadan Sende Aşkın Tuzağına Düşmüş Olacaksın...
Düşüncelerin Korkuyla Başlayacak,Aşk Bana Gelmesin Diye Yalvaracaksın...Karmaşıklaşmaya Başlayacak Düşüncelerin...Sonra Şekillenecek Her Olaya Tefekkürle Bakacaksın...

Ama Aşkın Tuzaklarından Biri Olan "Düşünmeye Ve Tefekküre" Çoktan Yakalanmışsındır...Fakat Sen Bununda Farkında Değilsin...

Düşündükçe Ufkun Açılacak,Düşündükçe Yalnızlaşacaksın...Her Şeye Tefekkürle Bakacaksın Her Yeni Gelen İnsana Ve Gittiğin Yerlere...

Artık Aşkın Ateşi Kalbinde Başladı...Sönmesine İmkan Yok...Hergün Biraz Daha Yakacak Seni...Yıllar İçinde Büyüyecek...Ve Sen Artık Onun Ateşi İle Yandığının Farkında Bile Olmayacaksın...

Onun İlk Tuzağıdır Korkutmak...İkinci Tuzağı Düşündürmektir...
İstediğin Kadar Kork Ve Kaçmaya Çalış Nafile...Seni Yakmaya Karar Verdiyse, Sana Hem Geçmiş Olsun Hemde Hayırlı Olsun...


Aşk İle Geceniz Bu Mübarek 3 Aylarda Hayırlı Olsun...

Allaha Emanet Aşka Yakalanmanız Her An Olsun...

Bu Gece Okuduklarınızda Bir Hatamız Kusurumuz Oldu İse Af Ola...

Bir Başka Gecede Buluşmak Ümidi İle...

Muhabbet İle...

Saygılarımla : Emrah Yıldırım
@MenDehliZeman

"Yaşamanın bütün değerlerini yitirmiş, onu yıllarca her yönünden saran bağları bir anda koparıp atmıştı. Ölecekti. Buraya ölmek için gelmiş olmalıydı."

Eser, bir bakanlıkta genel müdür sıfatıyla iş gören Ömer adlı kahramanın müsteşarın suratına üç yumruk atmasıyla başlıyor. İki çocuğunu, eşini, parlak mesleğini kısacası tüm hayatını bırakarak İstanbul'a gidip orada intihar etmeyi düşünen Ömer, gelişen olaylar içerisinde (özellikle de gençken sevdiği kız olan Gönül'e rastlaması) ölmesi değil istediği gibi yaşamasının gerektiği olduğunu anlıyor ve hayatını buna göre düzenlemeye karar veriyor.

Herkes tarafından sevilen, işinde başarılı olan, saf bir birey, nasıl olur da kendisini öldürme seviyesine gelebilir ki? Sanırım cevap fazlasıyla basit: İstemediğin yerde olmak, istemediğin işi yapmak ve bunu rutin hale getirmek. Ömer bu rutin hayatın kendisi üzerindeki yarattığı olumsuzlukları şu sözcüklerle ifade ediyordu: "Demek ki yıllar yılı baştan aşağı yalancı bir kişiliği hep aynı tempo içinde sürdürebilmek pahasına çocuklarımı bile tanıyacak zaman bulamamıştım."

Yazar, bize şu mesajı vermek istiyor: İnsan ancak istediği yerde olursa, istediği şeyi yaparsa mutlu olacak, kalbi yaşama heyecanıyla dolup taşacaktır. Birey sevdiği işi rutin hale getirmez ondan farklı şekillerde yararlanmak suretiyle zevk almaya çalışır. O yüzden biz insanoğlu; bize kazanç, saygınlık vb. nitelikler kazandıracak diye istemediğimiz yerde ve işte yer almamalıyız. Orhan Hançerlioğlu vermek istediği mesajı romanın kahramanı olan Ömer'e bile söyletmiş:
"Delilik bu benim yaptıklarım... Ama yapmak istiyorum. Bundan sonra benim için yaşamak demek, ancak istediklerimi yapabilmek demektir."


(Bordamıza Vuran Deniz- Yedinci Gün, Remzi Kitabevi, 2.Baskı)

Peace, bir alıntı ekledi.
03 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Sabır
Ani tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz. Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.

Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor. Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz. Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor. Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.

Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız, en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere, bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.

Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir. Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.

Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla, başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz. Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.

Sabreden öğrenir.

Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez, Kemal SayarBiraz Yağmur Kimseyi İncitmez, Kemal Sayar
Ceyda Küçükoruç, Elveda Haziran'ı inceledi.
20 Haz 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

June, kendini işine adamış, haliyle kariyerinde zirveye oturmuş otuzlu yaşların ortasında bir kadındır. Kız kardeşi ve annesiyle arasında yıllardır süren bir gerginlik olduğundan çocukluğunun geçtiği Seattle'dan kopup, New York'un en gösterişli yerinde süper lüks bir dairede yaşamaktadır. Kariyeri, işi, bol parası ve New York'ta hayatın çok hızlı akması sayesinde yalnızlığını düşünecek vakti olmayan June'un, kendince mutlu bir hayatı vardır.

Bir gün aklının en ücra köşelerine attığı Seattle'dan bir mektup alır. Ailesinde değer verdiği ve son dönemlerde oldukça ihmal ettiği sevgili teyzesinin ölüm haberini okuduğunda yıkılır. Teyzesinin yılardır işlettiği kitabevini June'a miras bırakmış olması onu tekrardan Seattle'a gitmeye mecbur bırakmıştır. June, kitabevinin satışını yapma planını aklına koyar, birkaç gün içinde işini bitirip dönmek ve artık orayla bağlarını tamamen koparmak niyetiyle yola çıkar. Fakat kitabevinde kendisini bekleyen sırlar ve güzel sürprizlerden tabi ki haberi yoktur...

Dünyanın en ünlü ve en sevilen çocuk kitabı yazarı Margaret Wise Brown ile teyzesi Ruby'nin yakın dostlukları kendi ailesine ışık tutmasına, geçmişi ve kardeşini affetmesine yeterli olacak mıdır?

Seattle'da onu bekleyen sürpriz bir aşk erkeklere olan güvensizliğini yıkmasına yetecek midir?

Mavi Kuş Kitabevi bir müteahhite satılıp yerine bir alışveriş merkezi ya da otel mi dikilecektir?

Kitabevinin iflası engellenebilecek midir?

Peki ya romanda ortaya çıkan sürpriz isimler kimler acaba?

Gerçek hayattan bildiğimiz bu kişilerin romanda bize göz kırpması çok hoş bir detay olmuş bence.

Zaten bu roman, gerçekten yaşamış, çocuklara çok güzel masallar hediye etmiş eşsiz bir kadından esinlenerek yazıldığı için yaşadığımız hayat ile bağlantısı muhteşem.

Aile bağları üzerine kurulmuş oldukça güzel bir roman.
Bu roman bize, birini affedebilmenin omuzumuzdaki yüklerden kurtulmanın tek yolu olduğunu, aksi takdirde hayatta hep yorgun, mutsuz ve eksik kaldığımızı hatırlatıyor.

Kitap ile ilgili tek olumsuz eleştirimi yazmak isterim:
Kitabın orjinal adının "Goodnight June" olmasının bir sebebi var. Kitabın son cümlesi bu. Çünkü June, bütün sıkıntılarından, kalp ağrılarından, vicdani yükümlülüklerinden kurtulup, hayata birlikte sarılabileceği bir çift el daha buluyor. Ve sonunda ilk defa bir gece huzurlu bir uyku çekmek için yatağına yatıyor. Başucunda saçlarını okşayan sevgilisi ona bu cümleyi söylüyor. Peki kitabın Türkçe basımında neden isim Elveda Haziran olarak yazılmış? Hadi geçtim onu, şahıs isimlerinin türkçeleştirilmesi de nedir? Misal Yağmur'un Rüyası isminde çok hoş bir çocuk kitabı var. (YKY-Filiz Özdem) onun ingilizce basımını yapmak istesek Rain's Dream filan mı yazacağız kitabın kapağına? Dil bilimci değilim ama bana saçma geldi o yüzden belirtmek istedim. Benimle aynı ya da farklı görüşte olanlar fikirlerini paylaşırsa çok sevinirim.

Sarah Jio'nun yazdığı 7 romanın yedisini de okudum. Her birinde farklı bir tema üzerinden kocaman bir hayat, hatta hayatlar okuyoruz. Bu konuda oldukça başarılı olan yazarın yeni romanını merakla bekliyorum.
Bu arada, Sarah Jio, bu yıl TÜYAP Kitap fuarına katılacağını instagram hesabından duyurdu. Umarım geçen seneki gibi bir aksilik çıkmaz...

Keyifli okumalar

* Hepimize tek bir hayat verildi. Bizim görevimiz onu faydalı, güzel ve doyurucu kılmak. Istırap çekeceğimiz, nefret edeceğimiz şeyleri yapmanın bir anlamı yok. Sonunda bize tahammülümüz için ödül verilmeyecek. Geride sadece harcanmış bir hayat kalacak. (sy:117)

(Aslında sevmediğimiz işleri yapıp olmak istemediğimiz kimliklere bürünüp mutluymuş gibi yapan insanlarız biz. Gerçekten kim olmak ve ne yapmak istediğini yüksek sesle herkese söyleyebilen ve tüm tepkilere rağmen bunu başaran Gavin'in lafına kulak verelim bence. Not: June da onu dinledi :)