• Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.

     

    2.KİTABIN ÖZETİ:

     

     Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister.  Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…

             Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:

             Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da  bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.

             Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.

             Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.

             Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda  hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.

             Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!..  Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.

             Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da  ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.

    3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.

    4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

    Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.

    Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.

    Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir  esnaftır.

    Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.

    Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.

    Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.

    Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.

    Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler. 

    5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.

    6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
  • Açılır Gönüller,Coşan Kalbe İlahi Aşk Düşünce
    Akıl Başka Yerde Gezer,Gözler Başka Hayalde

    Suz-i Bir Nefes,Ah İle Çıkar Boğazdan
    Ateş Aman Diler,AteşBazdan


    Suz-i :Yanma,Tutuşma

    AteşBaz : Ateşle Gösteri Yapan,Hünerler Gösteren Kimse.

    -----------------------------------------------------------------------------------------------------
    Karanlığa Selam Ver...Karart Bütün Dünyanı...Söndür Işıkları...Bırak Ruhunu Uçsun Aşkın Diyarına...Ney Dinlerken Oku Okuyacaklarını...
    Bedenin Dinlesin Aşk İle Üflenen Neyden Bir Taksim...

    Hayalin Gitsin Gidebildiği Yerlere...Okuyacakların Hayalden de Öte...Götürecektir Seni Hakikate Ve Yaşanmış Gerçeklere...Aşkın Sırlarına Varacaksın Bu Gece...Sır Merdivenlerinden Çıkacaksın Adım Adım Aşkın...

    Önce Aşkı Anlayacaksın....Sonra İnsanın İnsana Olan Aşkını...Enson Anlayacaksın Ve Çıkacaksın Aşkın Merdivenindeki Son Basamak Olan Aşkullahı...


    Beden Elbisen Et,Kas Ve Kemik...Önemli Değil...İster Kadın Ol İster Erkek...Yahut Her İkisinden Müteşekkil...Erkek Gibi Kadın,Kadın Gibi Erkek...

    Aşkın Cinsiyeti Olmadığını Bileceksin...Ve Nelere Kadir Olduğunu Göreceksin...Aşkın Kerametini Anlayacaksın Bu Gece...

    Aşıklara Saygı İle Rüku Edeceksin...Onların Peşinden Sürünerek Gideceksin...Ama Asla Vuslata Eremeyeceksin...Hep Hasretle Aşkın Acısını Duyacak,Ah İle Peşlerinden Gideceksin...
    Varılmaz Diyarın Yolunda Aşk İle Ağlayacak Ve Aşk İle Güleceksin....

    Aşksız Geçen Ömrünün Nasıl Işığa Hasret Kaldığını Fark Edeceksin...İşte O zaman Karanlığa Bir Kibrit Yakacaksın...

    Karanlığa Bir kibrit Çakıldı...Dumanı Kıvrım Kıvrım Yukarı Çıkarken,Ateşin Işığı Karanlıkta Etrafı Aydınlattı....

    Gözlerin Bir Müddet Karanlığa Alıştığı İçin,O Kibritten Yayılan Ateşin Işı Gözlerini Acıtıyor...

    Ve Etrafına Bakıyorsun Nerede Olduğunu Anlamak İçin...Ayakta Durmana Rağmen Tavan Görünmüyor...Sanki Gökyüzüne Doğru Karanlıkta Uzayan Duvarlar Her İki Yanında...Ama Ne Tavanı Var Nede Sonu...

    Kollarını Yanlara Doğru Açsan Duvarlara Değecek'sin Sanki...Ama Senin İlgini Çeken O Sonsuz Yukarı Çıkan Ve Tavanı Olmayan Duvarlar Değil...
    O Duvarlara Yazılmış Olan Milyonlarca İsimler Senin Dikkatini Çekiyor...

    O İsimlerin Altında Nasıl Hayat Yaşadıkları Yazılmış...Kimi Bilindik İsimler Kimide Hiç Duyulmadık İsimler...
    O İsimlerin İçinden Tanıdığın Ne Kadar İsim Varsa Hepsinin Ortak Bir Yönü Olduğunun Farkına Varıyorsun...

    Hallac-ı Mansur,Nesimi,Yunus Emre,Mevlana Ve Daha Niceleri Gibi Bildiğin İsimler Sana Bir Fikir Veriyor...Hepsininde Ortak Bir Yanı Olan "Aşk" Kelimesini Hatırlıyorsun...

    Ama Bilmediklerinden Bir İsim Dikkatini Çekiyor...Ve Yanaşıp Okumaya Başlıyorsun...

    Adı : Habbab Bin Eret....

    Mesleği : Demirci Ustası

    Aşk İle Tanıştığı Yaş : 18-20

    Aşk Uğruna Çektiği İşkenceler : 13 Yıl Boyunca Her Gün.

    Aşk İle Dünyadan Göçtüğü Yaş : 72

    Ve Okumaya Devam Ediyorsun Yeni Yaktığın Kibrit İle...

    İki Kabilenin Çatışması Sonunda Annesi Ve Babası Ölmüş,Kendide 10 Yaşında Esir Düşüp Köle Olarak Satılmıştır...Onu Alan Ümmü Anmar Adında İslam Düşmanı Bir Kadın...

    Habbab'ın El Becerileri Sayılamayacak Kadar Çoktur...Her İşe Yatkındır Elleri...Ama O ; İlerde Bir Mucizeyi,Aşkın mucizesini Ve Kerametini Göstereceği Bir Mesleği Seçmiştir Farkında Olmadan...

    Aşk ; İlahi Yazgısını Ve Kaderini Çoktan Yazmıştır Onun İçin...Her Ne Kadar O Demircilik İşini Kendi İradesiyle Seçtiğini Zannetsede.

    İkamet Ettiği Yerde Ondan Daha Maharetli Bir Kimse Yoktu...Kızgın Ateşin İçinden Çıkarıp Çekiçle Dövdüğü O Nar Gibi Kızarmış Kızgın Demire Öyle Şekiller Verirdi ki,Bir Benzerini Yapmak Şöyle Dursun,Onun Yakınından Bile Geçemezdi....

    Kim Derdi Ki Bir Gün,Şekil Verdiği O Kızgın Ateş,Kendisini İşkencelerle Yakacak...

    Bir Aşk Yüzünden Vücudu Yanarak Tanınmaz Hale Gelecek...

    Habbab Bunların Bilincinde Değildi Elbet...Taki Rahmet Peygamberi Gelip Onu İslam Üzere Yetiştirene Kadar...

    Bir Avuç Olan Müslümanların Sayısı 7...Tedbir Amaçlı Kimselere Söylemeyin Denmesine Rağmen,O İçinde Yanan Aşk Ateşi İle Çoktan Duyurmuştu Müslüman Olduğunu...


    Ve Aşk ; Onu Denemek İçin En Izdıraplı İmtihan İle Sınamaya Başladı...
    Efendisi Olan Kadın Ve Onun Akrabaları,Habbabı Aşkından Döndürmek İçin Kızgın Demirlerle Başını Dağlamaya Başladılar...

    Demirden Elbise Giydirip,Saatlerce O Kavurucu Güneşin Altında Yanmasını İzlediler...

    Ama Habbab Dizlerinin Üstünde O Demirden Gömlekle Yanarken Bile İçinde ki Aşka İhanet Olur Diye Acısını Bastırıyor Ve Onlara Belli Etmemeye Gayret Ediyordu...

    Onun Bu Aşkını Anlamayan Ve Kibrinden Daha Azgınlaşarak Zalimleşen Efendisi,Bu Kezde Ateşler Yakıyor Ve Onu Sırt Üstü O Ateşlerin İçinde Yanmasını İzliyordu...

    Habbab Derki :"O Ateşler Sönmek Bilmezdi.Vücudumdan,Derimin Altından Çıkan Yağlar O Ateşleri Söndürürdü...Buna Benzer Nice İşkenceler Durumlar Tam 13 Yıl Sürdü"

    "Ama Ben Yinede Aşkımdan Dönmedim..."Der...


    Tam O Esnada Sen Elindeki Kibritin Sona Geldiğini,Ateşin Yakmasıyla Acı Duyarak Anlayacaksın...Ve Hemen Bir Tane Daha Kibrit Yakacaksın...Merak Ve Aceleyle...Devam Edeceksin Okumaya.


    Bu Haller İçinde Geçen Günler Habbabı Daha da Aşka Bağlamış Ve Kendi Acılarını Bile Duymayacak Hale Gelerek,Sürekli Aşkın Verdiği Acı İle Yanmaya Devam Ederken,Kadim Bir Dost Onun Dikkatini Çeker...

    Başı Önünde Yalnız Yürüyor,Sanki Dünyadan Kopmuş Ve Artık Maddenin Gösterişli Süsüne Aldanmaktan Bıkmış,Eşya'nın Kıymetsizliği Ve Yalancılığı İle Ömrünü Geçirmek İstemeyen Bir Dostunu Görür Habbab...

    Kendisi İle Arasında 2 Yaş Vardır Bu Dostunun...Habbab 20,Dostu İse 18 Yaşında...
    Çadırdan Kurulmuş Pazarın İçinde Yürürken,Onu Görenler Nefesini Tutuyor,Selvi Boyuna Bakıyor,İpek Elbisesi İle Rüzgar Sanki Onu Havada Süzülen Bulut Gibi Gösteriyordu...


    Yakışıklılığı Anlatılamayacak Derecede Güzel,Karakteri İse Tarif Edilemeyecek Kadar Herkesler Tarafından Sevilen Ve Saygı Duyulan Biridir.

    Bulunduğu Yerin En Zengin Ailesi Olması Ve Yediği Önünde Yemedi Arkasında Hazır Bulunması Onun İstediği Şeyler Değildi...

    Hangi Bir Eşyayı İsterse Hemen Almaya Yetecek Kadar Parası Vardı,Ama O Maddenin Geçici Yalan Huzur Vermesinden Bıkmıştı...

    Çoğu Geceler Bir Tepeye Çıkıp Şehiri İzler Ve Düşünce Ufkuna Dalardı...
    Gecenin Huzurunu Saatlerce İçine Çekerek Adeta Gündüzleri Kıskandırırdı...
    Mütebessim Yüzünü Görenler İse ona Karşı Dayanılmaz Bir Duygu İle Bakarlardı...


    Fakat O Gülen,Tebessümüyle Herkesin "aaah" Çektiği Yüz Bu Defa Dalgın Dalgın Yürüyordu...

    Habbab Aşk İnsanı Olmuştu Artık...Ve Aşkı Arayanın Halinden Anlardı...
    Bu Gelen Dostu ; Yakışıklılığı Ve Zenginliği İle Meşhur Olan Musab bin Umeyr di...

    Henüz Yaşı 18...Dünya Zevki Adına İstediği Herşeyi Alabilecek Ve Her İstediğini Yapabilecek Bir Yaştı...

    Ama Bunlardan Geçmişti...

    Habbab Onu Bu Halde Görünce Demirci Çadırından Seslendi En Yakın Dostuna...

    Musab,Habbabın Gözlerine Bakıyor Sanki Aradığı Şeyin Ne Olduğunu Dostu Bulmuş Gibi Görüyordu Onun Gözlerinde...

    Habbabın Yüzünde Gördüğü İşkencelerin Acısı Vardı...Bedenin deki Yanıklar Yüzünden Belli Oluyordu Herşey...

    Ama Bu Acı İfadelerle Bakan Yüzde Bir Farklılık Vardı...Sanki Acı, Sevinçlere Mağlup Olmuş Gibi Habbabın Gözlerinde Görülüyordu...

    Musab Dayanamadı Ve Sordu : Nedir Bu Sendeki Hal?

    Çünkü Gözleri Bu Durumu Daha Önce Hiç Şahit Olmamıştı...Musabın Aklı Almıyordu...Dünya Kanunlarına Aykırı Bir Durum Vardı...Bir Yanda Yüzde Belirmiş Bir Acı,Diğer Yanda İse Neşe Ve Sevinçle Huzurla Bakan Gözler...

    Fizik Kurallarını Alt Üst Etmişti Adeta...

    Ve Habbab Cevap Verdi :"Aşk" Diyerek...


    Musab Bir Kelime İle Bunca Olan Bitenin Tarif Edilmesinede Hayretle Bakmıştı...Nasıl Olurda Birtek Kelime Bütün Bu Olan Biten Durumu Kısaca Açıklaya Bilirdi...

    Ve Musab Dayanamayarak Tekrar Sordu :"Peki Vücudun Acımıyormu?"

    Habbab Zaten Anlamıştı Onun Bir Arayışta Olduğunu...Gerçek Acının Ne Olduğunu Göstermek İçin,Saatlerdir Ateşin İçinde Olan Kızgın Demiri Aldı Ve Eliyle Tuttu O Eriyecek Halde Olan Demiri...


    Ve Habbab Dediki :"Bu Elimdeki Kızgın Ateş,Yüreğimdeki Aşkın Acısından Daha Çok Acıtmıyor Canımı!!!"

    Aşkın Kerametini Gördü Musab...Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Oldu...Nefesi Hızlandı,Kelimeleri Toparlayamadı Ve Bir Cümle Oluşturamadı...

    Çünkü Ömrü Hayatında İlk Defa Aşk İle Karşılaşmış Ve Aşkın Kudreti Karşısında Dili Tutulup Öylece Kala Kalmıştı...


    İmkansızı Olduran Bu Aşk Neydi Nasıl Bir Şeydi Diye Meraklandı...
    Ve Aşkın Kerameti Karşısında Aman dileyecek Hale Geldi...
    Sanki Aradığını Bulmuştu Musab...

    Dünya Malında Gözü Yoktu Zaten...Eğlence Ve Yalan Huzurundan Bıkmıştı...Aşkı Aradığını Ve Onu Bulduğunu Fark Etti...
    Ve Bu Aşkı Bir Dostunda Bulması Onu Dahada Sevindirdi...

    Ve Sen Bu Satırları Okurken Bitmekte Olan Kibritin Verdiği Acıyı Hissediyorsun...Hızla Ve Merakla Bir Tane Daha Yakıp Devam Ediyorsun...
    Ve Kitaplara Geçmemiş Ama Habbabın Kalbindeki Şu Şiiri Okuyorsun....

    Ölmeden Gördüm Dünyada Cehennemi
    Azap İle Yaktıkça Yaktılar Bedenimi

    Habbabım Ateşlerde Yandım Yakıldım
    Hey Hat Ne Acı Nede Sızı Duymadım

    Aşkın Ateşi Yaktı Acıttı Kalbimi
    Aşka Düşünce Unuttum Canı Teni


    Ve Devam Eder Duvardaki Yazı...

    Hiç Bir Kitap Yazmamıştır Onun Kalbinden Geçen Bu Sözleri...Pek Az İnsan Bilir Habbab-i Aşkı Sevgiyi...

    Aşk Diyarına Düşenler Okuyacak Ve Anlayacaktır Aşkın Manasını...

    Bir An Duvarda Başka Bir Yazıya İlişiyor Gözün...Herkesin Dilinde Olan Ve Uğruna Kimileri Yakılmış Habbab Gibi,Kimi Asılmış Hallacı Mansur Gibi...
    Canlı Canlı Derisi Yüzülmüş Nesimi'nin Bile Dilinden Düşürmediği O kelime..."Aşk"

    Sanki Tanıtıyor Kendini...Anlatıyor Ne Olduğunu Nasıl Birşey Olduğunu...Ne Yaşı Var Nede Bir Canı...Ama Anlatıyor Bir Şekilde Kendini...

    Benim Adım Aşk :

    Züleyhayı Önce Yusufa Yandırdım...Yıllarca Süründürdüm Onu...Yaktım...Güzelliğini Soldurdum...Gençliğini Aldım Yaşlandırdım...Ben Yusufu Hakka Yakmıştım Zaten...O Haktan Emir Almadan Hareket Edemezdi...Ama Züleyhaya Yusufu Gösterip Bahane Ettim...Sonra Züleyhanın Aşkını Hakka Çevirdim...Yusuftan Vazgeçince
    Hakka Döndürdüm...

    Benim Adım Aşktır...Önce Kulu Kul İle Yakarım...Sonra Onu Elinden Alır Yalnız Başına Yakarım...Hakkın Aşkına Layıkmı Bakarım...Hazır Olduğu Vakit Onu Hakka Sunarım...

    İşte Benim...Adım Aşk...Züleyhayı Yusufa Böyle Hazırladım...

    Mecnuna'da Aynını Yaptım Ferha'da,Kereme'de...

    Benim Adım Aşktır...Ben Olmadan Hakka Varılamaz...Ben Olmadan Namaza Bile Durulamaz...

    Benim Adım Aşk...Beni Bilmeyen Canından Teninden Vazgeçemez...Ölmeye Arzu Duyamaz...Yanmaya Razı Gelmez...
    Ben Yakmak İstediğimi Yakarım...

    Her Kulu Değil Layık Olanı Yakarım...Tevafuklar Çıkarır Bahaneler Bulurum...Kimi İstersem Onu Yakarım...Benden Kaçış Yok...

    Her Yol Hakka Çıkar Amma Ben O Yolda Yakmadığım Sürece Kimse Hak Aşkı İle Yanamaz...

    Kimini O Yolda Delirtirim,Kimine Dağı Deldiririm...İşte Benim...Aşk

    Benim Yaktığımı Hiç Bir Ateş Yakamaz...
    Benim Yaktığım Kimse AteşBaz Olur...Ateşten Korkmaz...Bedeni Hissetmez Ateşin Acısını...Çünkü Ben O Ateşten Daha Çok Yakarım Kalbini Canını...

    Sen Hele Bir Niyetlen Bana...O Zaman Görürsün Nasıl Dünyanı Kararttığımı...Nasıl Canını Yaktığımı...

    İŞTE BENİM...AŞK

    Bu Korkunç Yazıyı Okuyorsun Ve Dehşete Düşmüş Gibi Olduğun Yerde Donup Kalıyorsun...

    Kendini Anlatan Aşkın Bu Yazısını Okurken Etraf Birden Kararacak Ve Sen Farkına Varmayacaksın Elindeki Kibritin Parmaklarını Yaktığını Ve Söndüğünü...

    Aşka Uğramaya Ve Onun Ateşi İle Yanmaya Korkacaksın...Onu Nasıl Birşey Olduğunu Anlamadan Kaçmaya Çalışacaksın O Zifiri Karanlık İçinde...

    Artık Ne Kibritin Kalmıştır Ne Görebilecek Gözün...O Karanlığın İçinde "İmdaaat" Diye Haykırdığın Anda Yatağında Uyanacaksın...

    Bu Gördüklerin Hakikat mi Yoksa Rüyamıydı Diye Düşüneceksin...
    Günlerce Etkisinde Kalarak Düşüneceksin...

    Ve Farkında Olmadan Sende Aşkın Tuzağına Düşmüş Olacaksın...
    Düşüncelerin Korkuyla Başlayacak,Aşk Bana Gelmesin Diye Yalvaracaksın...Karmaşıklaşmaya Başlayacak Düşüncelerin...Sonra Şekillenecek Her Olaya Tefekkürle Bakacaksın...

    Ama Aşkın Tuzaklarından Biri Olan "Düşünmeye Ve Tefekküre" Çoktan Yakalanmışsındır...Fakat Sen Bununda Farkında Değilsin...

    Düşündükçe Ufkun Açılacak,Düşündükçe Yalnızlaşacaksın...Her Şeye Tefekkürle Bakacaksın Her Yeni Gelen İnsana Ve Gittiğin Yerlere...

    Artık Aşkın Ateşi Kalbinde Başladı...Sönmesine İmkan Yok...Hergün Biraz Daha Yakacak Seni...Yıllar İçinde Büyüyecek...Ve Sen Artık Onun Ateşi İle Yandığının Farkında Bile Olmayacaksın...

    Onun İlk Tuzağıdır Korkutmak...İkinci Tuzağı Düşündürmektir...
    İstediğin Kadar Kork Ve Kaçmaya Çalış Nafile...Seni Yakmaya Karar Verdiyse, Sana Hem Geçmiş Olsun Hemde Hayırlı Olsun...


    Aşk İle Geceniz Bu Mübarek 3 Aylarda Hayırlı Olsun...

    Allaha Emanet Aşka Yakalanmanız Her An Olsun...

    Bu Gece Okuduklarınızda Bir Hatamız Kusurumuz Oldu İse Af Ola...

    Bir Başka Gecede Buluşmak Ümidi İle...

    Muhabbet İle...

    Saygılarımla : Emrah Yıldırım
    @MenDehliZeman
  • "Yaşamanın bütün değerlerini yitirmiş, onu yıllarca her yönünden saran bağları bir anda koparıp atmıştı. Ölecekti. Buraya ölmek için gelmiş olmalıydı."

    Eser, bir bakanlıkta genel müdür sıfatıyla iş gören Ömer adlı kahramanın müsteşarın suratına üç yumruk atmasıyla başlıyor. İki çocuğunu, eşini, parlak mesleğini kısacası tüm hayatını bırakarak İstanbul'a gidip orada intihar etmeyi düşünen Ömer, gelişen olaylar içerisinde (özellikle de gençken sevdiği kız olan Gönül'e rastlaması) ölmesi değil istediği gibi yaşamasının gerektiği olduğunu anlıyor ve hayatını buna göre düzenlemeye karar veriyor.

    Herkes tarafından sevilen, işinde başarılı olan, saf bir birey, nasıl olur da kendisini öldürme seviyesine gelebilir ki? Sanırım cevap fazlasıyla basit: İstemediğin yerde olmak, istemediğin işi yapmak ve bunu rutin hale getirmek. Ömer bu rutin hayatın kendisi üzerindeki yarattığı olumsuzlukları şu sözcüklerle ifade ediyordu: "Demek ki yıllar yılı baştan aşağı yalancı bir kişiliği hep aynı tempo içinde sürdürebilmek pahasına çocuklarımı bile tanıyacak zaman bulamamıştım."

    Yazar, bize şu mesajı vermek istiyor: İnsan ancak istediği yerde olursa, istediği şeyi yaparsa mutlu olacak, kalbi yaşama heyecanıyla dolup taşacaktır. Birey sevdiği işi rutin hale getirmez ondan farklı şekillerde yararlanmak suretiyle zevk almaya çalışır. O yüzden biz insanoğlu; bize kazanç, saygınlık vb. nitelikler kazandıracak diye istemediğimiz yerde ve işte yer almamalıyız. Orhan Hançerlioğlu vermek istediği mesajı romanın kahramanı olan Ömer'e bile söyletmiş:
    "Delilik bu benim yaptıklarım... Ama yapmak istiyorum. Bundan sonra benim için yaşamak demek, ancak istediklerimi yapabilmek demektir."


    (Bordamıza Vuran Deniz- Yedinci Gün, Remzi Kitabevi, 2.Baskı)
  • Ani tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz. Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.

    Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor. Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz. Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor. Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.

    Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız, en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere, bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.

    Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir. Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.

    Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla, başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz. Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.

    Sabreden öğrenir.
  • June, kendini işine adamış, haliyle kariyerinde zirveye oturmuş otuzlu yaşların ortasında bir kadındır. Kız kardeşi ve annesiyle arasında yıllardır süren bir gerginlik olduğundan çocukluğunun geçtiği Seattle'dan kopup, New York'un en gösterişli yerinde süper lüks bir dairede yaşamaktadır. Kariyeri, işi, bol parası ve New York'ta hayatın çok hızlı akması sayesinde yalnızlığını düşünecek vakti olmayan June'un, kendince mutlu bir hayatı vardır.

    Bir gün aklının en ücra köşelerine attığı Seattle'dan bir mektup alır. Ailesinde değer verdiği ve son dönemlerde oldukça ihmal ettiği sevgili teyzesinin ölüm haberini okuduğunda yıkılır. Teyzesinin yılardır işlettiği kitabevini June'a miras bırakmış olması onu tekrardan Seattle'a gitmeye mecbur bırakmıştır. June, kitabevinin satışını yapma planını aklına koyar, birkaç gün içinde işini bitirip dönmek ve artık orayla bağlarını tamamen koparmak niyetiyle yola çıkar. Fakat kitabevinde kendisini bekleyen sırlar ve güzel sürprizlerden tabi ki haberi yoktur...

    Dünyanın en ünlü ve en sevilen çocuk kitabı yazarı Margaret Wise Brown ile teyzesi Ruby'nin yakın dostlukları kendi ailesine ışık tutmasına, geçmişi ve kardeşini affetmesine yeterli olacak mıdır?

    Seattle'da onu bekleyen sürpriz bir aşk erkeklere olan güvensizliğini yıkmasına yetecek midir?

    Mavi Kuş Kitabevi bir müteahhite satılıp yerine bir alışveriş merkezi ya da otel mi dikilecektir?

    Kitabevinin iflası engellenebilecek midir?

    Peki ya romanda ortaya çıkan sürpriz isimler kimler acaba?

    Gerçek hayattan bildiğimiz bu kişilerin romanda bize göz kırpması çok hoş bir detay olmuş bence.

    Zaten bu roman, gerçekten yaşamış, çocuklara çok güzel masallar hediye etmiş eşsiz bir kadından esinlenerek yazıldığı için yaşadığımız hayat ile bağlantısı muhteşem.

    Aile bağları üzerine kurulmuş oldukça güzel bir roman.
    Bu roman bize, birini affedebilmenin omuzumuzdaki yüklerden kurtulmanın tek yolu olduğunu, aksi takdirde hayatta hep yorgun, mutsuz ve eksik kaldığımızı hatırlatıyor.

    Kitap ile ilgili tek olumsuz eleştirimi yazmak isterim:
    Kitabın orjinal adının "Goodnight June" olmasının bir sebebi var. Kitabın son cümlesi bu. Çünkü June, bütün sıkıntılarından, kalp ağrılarından, vicdani yükümlülüklerinden kurtulup, hayata birlikte sarılabileceği bir çift el daha buluyor. Ve sonunda ilk defa bir gece huzurlu bir uyku çekmek için yatağına yatıyor. Başucunda saçlarını okşayan sevgilisi ona bu cümleyi söylüyor. Peki kitabın Türkçe basımında neden isim Elveda Haziran olarak yazılmış? Hadi geçtim onu, şahıs isimlerinin türkçeleştirilmesi de nedir? Misal Yağmur'un Rüyası isminde çok hoş bir çocuk kitabı var. (YKY-Filiz Özdem) onun ingilizce basımını yapmak istesek Rain's Dream filan mı yazacağız kitabın kapağına? Dil bilimci değilim ama bana saçma geldi o yüzden belirtmek istedim. Benimle aynı ya da farklı görüşte olanlar fikirlerini paylaşırsa çok sevinirim.

    Sarah Jio'nun yazdığı 7 romanın yedisini de okudum. Her birinde farklı bir tema üzerinden kocaman bir hayat, hatta hayatlar okuyoruz. Bu konuda oldukça başarılı olan yazarın yeni romanını merakla bekliyorum.
    Bu arada, Sarah Jio, bu yıl TÜYAP Kitap fuarına katılacağını instagram hesabından duyurdu. Umarım geçen seneki gibi bir aksilik çıkmaz...

    Keyifli okumalar

    * Hepimize tek bir hayat verildi. Bizim görevimiz onu faydalı, güzel ve doyurucu kılmak. Istırap çekeceğimiz, nefret edeceğimiz şeyleri yapmanın bir anlamı yok. Sonunda bize tahammülümüz için ödül verilmeyecek. Geride sadece harcanmış bir hayat kalacak. (sy:117)

    (Aslında sevmediğimiz işleri yapıp olmak istemediğimiz kimliklere bürünüp mutluymuş gibi yapan insanlarız biz. Gerçekten kim olmak ve ne yapmak istediğini yüksek sesle herkese söyleyebilen ve tüm tepkilere rağmen bunu başaran Gavin'in lafına kulak verelim bence. Not: June da onu dinledi :)