• KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.

     

    2.KİTABIN ÖZETİ:

     

     Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister.  Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…

             Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:

             Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da  bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.

             Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.

             Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.

             Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda  hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.

             Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!..  Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.

             Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da  ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.

    3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.

    4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

    Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.

    Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.

    Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir  esnaftır.

    Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.

    Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.

    Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.

    Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.

    Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler. 

    5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.

    6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
  • Açılır Gönüller,Coşan Kalbe İlahi Aşk Düşünce
    Akıl Başka Yerde Gezer,Gözler Başka Hayalde

    Suz-i Bir Nefes,Ah İle Çıkar Boğazdan
    Ateş Aman Diler,AteşBazdan


    Suz-i :Yanma,Tutuşma

    AteşBaz : Ateşle Gösteri Yapan,Hünerler Gösteren Kimse.

    -----------------------------------------------------------------------------------------------------
    Karanlığa Selam Ver...Karart Bütün Dünyanı...Söndür Işıkları...Bırak Ruhunu Uçsun Aşkın Diyarına...Ney Dinlerken Oku Okuyacaklarını...
    Bedenin Dinlesin Aşk İle Üflenen Neyden Bir Taksim...

    Hayalin Gitsin Gidebildiği Yerlere...Okuyacakların Hayalden de Öte...Götürecektir Seni Hakikate Ve Yaşanmış Gerçeklere...Aşkın Sırlarına Varacaksın Bu Gece...Sır Merdivenlerinden Çıkacaksın Adım Adım Aşkın...

    Önce Aşkı Anlayacaksın....Sonra İnsanın İnsana Olan Aşkını...Enson Anlayacaksın Ve Çıkacaksın Aşkın Merdivenindeki Son Basamak Olan Aşkullahı...


    Beden Elbisen Et,Kas Ve Kemik...Önemli Değil...İster Kadın Ol İster Erkek...Yahut Her İkisinden Müteşekkil...Erkek Gibi Kadın,Kadın Gibi Erkek...

    Aşkın Cinsiyeti Olmadığını Bileceksin...Ve Nelere Kadir Olduğunu Göreceksin...Aşkın Kerametini Anlayacaksın Bu Gece...

    Aşıklara Saygı İle Rüku Edeceksin...Onların Peşinden Sürünerek Gideceksin...Ama Asla Vuslata Eremeyeceksin...Hep Hasretle Aşkın Acısını Duyacak,Ah İle Peşlerinden Gideceksin...
    Varılmaz Diyarın Yolunda Aşk İle Ağlayacak Ve Aşk İle Güleceksin....

    Aşksız Geçen Ömrünün Nasıl Işığa Hasret Kaldığını Fark Edeceksin...İşte O zaman Karanlığa Bir Kibrit Yakacaksın...

    Karanlığa Bir kibrit Çakıldı...Dumanı Kıvrım Kıvrım Yukarı Çıkarken,Ateşin Işığı Karanlıkta Etrafı Aydınlattı....

    Gözlerin Bir Müddet Karanlığa Alıştığı İçin,O Kibritten Yayılan Ateşin Işı Gözlerini Acıtıyor...

    Ve Etrafına Bakıyorsun Nerede Olduğunu Anlamak İçin...Ayakta Durmana Rağmen Tavan Görünmüyor...Sanki Gökyüzüne Doğru Karanlıkta Uzayan Duvarlar Her İki Yanında...Ama Ne Tavanı Var Nede Sonu...

    Kollarını Yanlara Doğru Açsan Duvarlara Değecek'sin Sanki...Ama Senin İlgini Çeken O Sonsuz Yukarı Çıkan Ve Tavanı Olmayan Duvarlar Değil...
    O Duvarlara Yazılmış Olan Milyonlarca İsimler Senin Dikkatini Çekiyor...

    O İsimlerin Altında Nasıl Hayat Yaşadıkları Yazılmış...Kimi Bilindik İsimler Kimide Hiç Duyulmadık İsimler...
    O İsimlerin İçinden Tanıdığın Ne Kadar İsim Varsa Hepsinin Ortak Bir Yönü Olduğunun Farkına Varıyorsun...

    Hallac-ı Mansur,Nesimi,Yunus Emre,Mevlana Ve Daha Niceleri Gibi Bildiğin İsimler Sana Bir Fikir Veriyor...Hepsininde Ortak Bir Yanı Olan "Aşk" Kelimesini Hatırlıyorsun...

    Ama Bilmediklerinden Bir İsim Dikkatini Çekiyor...Ve Yanaşıp Okumaya Başlıyorsun...

    Adı : Habbab Bin Eret....

    Mesleği : Demirci Ustası

    Aşk İle Tanıştığı Yaş : 18-20

    Aşk Uğruna Çektiği İşkenceler : 13 Yıl Boyunca Her Gün.

    Aşk İle Dünyadan Göçtüğü Yaş : 72

    Ve Okumaya Devam Ediyorsun Yeni Yaktığın Kibrit İle...

    İki Kabilenin Çatışması Sonunda Annesi Ve Babası Ölmüş,Kendide 10 Yaşında Esir Düşüp Köle Olarak Satılmıştır...Onu Alan Ümmü Anmar Adında İslam Düşmanı Bir Kadın...

    Habbab'ın El Becerileri Sayılamayacak Kadar Çoktur...Her İşe Yatkındır Elleri...Ama O ; İlerde Bir Mucizeyi,Aşkın mucizesini Ve Kerametini Göstereceği Bir Mesleği Seçmiştir Farkında Olmadan...

    Aşk ; İlahi Yazgısını Ve Kaderini Çoktan Yazmıştır Onun İçin...Her Ne Kadar O Demircilik İşini Kendi İradesiyle Seçtiğini Zannetsede.

    İkamet Ettiği Yerde Ondan Daha Maharetli Bir Kimse Yoktu...Kızgın Ateşin İçinden Çıkarıp Çekiçle Dövdüğü O Nar Gibi Kızarmış Kızgın Demire Öyle Şekiller Verirdi ki,Bir Benzerini Yapmak Şöyle Dursun,Onun Yakınından Bile Geçemezdi....

    Kim Derdi Ki Bir Gün,Şekil Verdiği O Kızgın Ateş,Kendisini İşkencelerle Yakacak...

    Bir Aşk Yüzünden Vücudu Yanarak Tanınmaz Hale Gelecek...

    Habbab Bunların Bilincinde Değildi Elbet...Taki Rahmet Peygamberi Gelip Onu İslam Üzere Yetiştirene Kadar...

    Bir Avuç Olan Müslümanların Sayısı 7...Tedbir Amaçlı Kimselere Söylemeyin Denmesine Rağmen,O İçinde Yanan Aşk Ateşi İle Çoktan Duyurmuştu Müslüman Olduğunu...


    Ve Aşk ; Onu Denemek İçin En Izdıraplı İmtihan İle Sınamaya Başladı...
    Efendisi Olan Kadın Ve Onun Akrabaları,Habbabı Aşkından Döndürmek İçin Kızgın Demirlerle Başını Dağlamaya Başladılar...

    Demirden Elbise Giydirip,Saatlerce O Kavurucu Güneşin Altında Yanmasını İzlediler...

    Ama Habbab Dizlerinin Üstünde O Demirden Gömlekle Yanarken Bile İçinde ki Aşka İhanet Olur Diye Acısını Bastırıyor Ve Onlara Belli Etmemeye Gayret Ediyordu...

    Onun Bu Aşkını Anlamayan Ve Kibrinden Daha Azgınlaşarak Zalimleşen Efendisi,Bu Kezde Ateşler Yakıyor Ve Onu Sırt Üstü O Ateşlerin İçinde Yanmasını İzliyordu...

    Habbab Derki :"O Ateşler Sönmek Bilmezdi.Vücudumdan,Derimin Altından Çıkan Yağlar O Ateşleri Söndürürdü...Buna Benzer Nice İşkenceler Durumlar Tam 13 Yıl Sürdü"

    "Ama Ben Yinede Aşkımdan Dönmedim..."Der...


    Tam O Esnada Sen Elindeki Kibritin Sona Geldiğini,Ateşin Yakmasıyla Acı Duyarak Anlayacaksın...Ve Hemen Bir Tane Daha Kibrit Yakacaksın...Merak Ve Aceleyle...Devam Edeceksin Okumaya.


    Bu Haller İçinde Geçen Günler Habbabı Daha da Aşka Bağlamış Ve Kendi Acılarını Bile Duymayacak Hale Gelerek,Sürekli Aşkın Verdiği Acı İle Yanmaya Devam Ederken,Kadim Bir Dost Onun Dikkatini Çeker...

    Başı Önünde Yalnız Yürüyor,Sanki Dünyadan Kopmuş Ve Artık Maddenin Gösterişli Süsüne Aldanmaktan Bıkmış,Eşya'nın Kıymetsizliği Ve Yalancılığı İle Ömrünü Geçirmek İstemeyen Bir Dostunu Görür Habbab...

    Kendisi İle Arasında 2 Yaş Vardır Bu Dostunun...Habbab 20,Dostu İse 18 Yaşında...
    Çadırdan Kurulmuş Pazarın İçinde Yürürken,Onu Görenler Nefesini Tutuyor,Selvi Boyuna Bakıyor,İpek Elbisesi İle Rüzgar Sanki Onu Havada Süzülen Bulut Gibi Gösteriyordu...


    Yakışıklılığı Anlatılamayacak Derecede Güzel,Karakteri İse Tarif Edilemeyecek Kadar Herkesler Tarafından Sevilen Ve Saygı Duyulan Biridir.

    Bulunduğu Yerin En Zengin Ailesi Olması Ve Yediği Önünde Yemedi Arkasında Hazır Bulunması Onun İstediği Şeyler Değildi...

    Hangi Bir Eşyayı İsterse Hemen Almaya Yetecek Kadar Parası Vardı,Ama O Maddenin Geçici Yalan Huzur Vermesinden Bıkmıştı...

    Çoğu Geceler Bir Tepeye Çıkıp Şehiri İzler Ve Düşünce Ufkuna Dalardı...
    Gecenin Huzurunu Saatlerce İçine Çekerek Adeta Gündüzleri Kıskandırırdı...
    Mütebessim Yüzünü Görenler İse ona Karşı Dayanılmaz Bir Duygu İle Bakarlardı...


    Fakat O Gülen,Tebessümüyle Herkesin "aaah" Çektiği Yüz Bu Defa Dalgın Dalgın Yürüyordu...

    Habbab Aşk İnsanı Olmuştu Artık...Ve Aşkı Arayanın Halinden Anlardı...
    Bu Gelen Dostu ; Yakışıklılığı Ve Zenginliği İle Meşhur Olan Musab bin Umeyr di...

    Henüz Yaşı 18...Dünya Zevki Adına İstediği Herşeyi Alabilecek Ve Her İstediğini Yapabilecek Bir Yaştı...

    Ama Bunlardan Geçmişti...

    Habbab Onu Bu Halde Görünce Demirci Çadırından Seslendi En Yakın Dostuna...

    Musab,Habbabın Gözlerine Bakıyor Sanki Aradığı Şeyin Ne Olduğunu Dostu Bulmuş Gibi Görüyordu Onun Gözlerinde...

    Habbabın Yüzünde Gördüğü İşkencelerin Acısı Vardı...Bedenin deki Yanıklar Yüzünden Belli Oluyordu Herşey...

    Ama Bu Acı İfadelerle Bakan Yüzde Bir Farklılık Vardı...Sanki Acı, Sevinçlere Mağlup Olmuş Gibi Habbabın Gözlerinde Görülüyordu...

    Musab Dayanamadı Ve Sordu : Nedir Bu Sendeki Hal?

    Çünkü Gözleri Bu Durumu Daha Önce Hiç Şahit Olmamıştı...Musabın Aklı Almıyordu...Dünya Kanunlarına Aykırı Bir Durum Vardı...Bir Yanda Yüzde Belirmiş Bir Acı,Diğer Yanda İse Neşe Ve Sevinçle Huzurla Bakan Gözler...

    Fizik Kurallarını Alt Üst Etmişti Adeta...

    Ve Habbab Cevap Verdi :"Aşk" Diyerek...


    Musab Bir Kelime İle Bunca Olan Bitenin Tarif Edilmesinede Hayretle Bakmıştı...Nasıl Olurda Birtek Kelime Bütün Bu Olan Biten Durumu Kısaca Açıklaya Bilirdi...

    Ve Musab Dayanamayarak Tekrar Sordu :"Peki Vücudun Acımıyormu?"

    Habbab Zaten Anlamıştı Onun Bir Arayışta Olduğunu...Gerçek Acının Ne Olduğunu Göstermek İçin,Saatlerdir Ateşin İçinde Olan Kızgın Demiri Aldı Ve Eliyle Tuttu O Eriyecek Halde Olan Demiri...


    Ve Habbab Dediki :"Bu Elimdeki Kızgın Ateş,Yüreğimdeki Aşkın Acısından Daha Çok Acıtmıyor Canımı!!!"

    Aşkın Kerametini Gördü Musab...Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Oldu...Nefesi Hızlandı,Kelimeleri Toparlayamadı Ve Bir Cümle Oluşturamadı...

    Çünkü Ömrü Hayatında İlk Defa Aşk İle Karşılaşmış Ve Aşkın Kudreti Karşısında Dili Tutulup Öylece Kala Kalmıştı...


    İmkansızı Olduran Bu Aşk Neydi Nasıl Bir Şeydi Diye Meraklandı...
    Ve Aşkın Kerameti Karşısında Aman dileyecek Hale Geldi...
    Sanki Aradığını Bulmuştu Musab...

    Dünya Malında Gözü Yoktu Zaten...Eğlence Ve Yalan Huzurundan Bıkmıştı...Aşkı Aradığını Ve Onu Bulduğunu Fark Etti...
    Ve Bu Aşkı Bir Dostunda Bulması Onu Dahada Sevindirdi...

    Ve Sen Bu Satırları Okurken Bitmekte Olan Kibritin Verdiği Acıyı Hissediyorsun...Hızla Ve Merakla Bir Tane Daha Yakıp Devam Ediyorsun...
    Ve Kitaplara Geçmemiş Ama Habbabın Kalbindeki Şu Şiiri Okuyorsun....

    Ölmeden Gördüm Dünyada Cehennemi
    Azap İle Yaktıkça Yaktılar Bedenimi

    Habbabım Ateşlerde Yandım Yakıldım
    Hey Hat Ne Acı Nede Sızı Duymadım

    Aşkın Ateşi Yaktı Acıttı Kalbimi
    Aşka Düşünce Unuttum Canı Teni


    Ve Devam Eder Duvardaki Yazı...

    Hiç Bir Kitap Yazmamıştır Onun Kalbinden Geçen Bu Sözleri...Pek Az İnsan Bilir Habbab-i Aşkı Sevgiyi...

    Aşk Diyarına Düşenler Okuyacak Ve Anlayacaktır Aşkın Manasını...

    Bir An Duvarda Başka Bir Yazıya İlişiyor Gözün...Herkesin Dilinde Olan Ve Uğruna Kimileri Yakılmış Habbab Gibi,Kimi Asılmış Hallacı Mansur Gibi...
    Canlı Canlı Derisi Yüzülmüş Nesimi'nin Bile Dilinden Düşürmediği O kelime..."Aşk"

    Sanki Tanıtıyor Kendini...Anlatıyor Ne Olduğunu Nasıl Birşey Olduğunu...Ne Yaşı Var Nede Bir Canı...Ama Anlatıyor Bir Şekilde Kendini...

    Benim Adım Aşk :

    Züleyhayı Önce Yusufa Yandırdım...Yıllarca Süründürdüm Onu...Yaktım...Güzelliğini Soldurdum...Gençliğini Aldım Yaşlandırdım...Ben Yusufu Hakka Yakmıştım Zaten...O Haktan Emir Almadan Hareket Edemezdi...Ama Züleyhaya Yusufu Gösterip Bahane Ettim...Sonra Züleyhanın Aşkını Hakka Çevirdim...Yusuftan Vazgeçince
    Hakka Döndürdüm...

    Benim Adım Aşktır...Önce Kulu Kul İle Yakarım...Sonra Onu Elinden Alır Yalnız Başına Yakarım...Hakkın Aşkına Layıkmı Bakarım...Hazır Olduğu Vakit Onu Hakka Sunarım...

    İşte Benim...Adım Aşk...Züleyhayı Yusufa Böyle Hazırladım...

    Mecnuna'da Aynını Yaptım Ferha'da,Kereme'de...

    Benim Adım Aşktır...Ben Olmadan Hakka Varılamaz...Ben Olmadan Namaza Bile Durulamaz...

    Benim Adım Aşk...Beni Bilmeyen Canından Teninden Vazgeçemez...Ölmeye Arzu Duyamaz...Yanmaya Razı Gelmez...
    Ben Yakmak İstediğimi Yakarım...

    Her Kulu Değil Layık Olanı Yakarım...Tevafuklar Çıkarır Bahaneler Bulurum...Kimi İstersem Onu Yakarım...Benden Kaçış Yok...

    Her Yol Hakka Çıkar Amma Ben O Yolda Yakmadığım Sürece Kimse Hak Aşkı İle Yanamaz...

    Kimini O Yolda Delirtirim,Kimine Dağı Deldiririm...İşte Benim...Aşk

    Benim Yaktığımı Hiç Bir Ateş Yakamaz...
    Benim Yaktığım Kimse AteşBaz Olur...Ateşten Korkmaz...Bedeni Hissetmez Ateşin Acısını...Çünkü Ben O Ateşten Daha Çok Yakarım Kalbini Canını...

    Sen Hele Bir Niyetlen Bana...O Zaman Görürsün Nasıl Dünyanı Kararttığımı...Nasıl Canını Yaktığımı...

    İŞTE BENİM...AŞK

    Bu Korkunç Yazıyı Okuyorsun Ve Dehşete Düşmüş Gibi Olduğun Yerde Donup Kalıyorsun...

    Kendini Anlatan Aşkın Bu Yazısını Okurken Etraf Birden Kararacak Ve Sen Farkına Varmayacaksın Elindeki Kibritin Parmaklarını Yaktığını Ve Söndüğünü...

    Aşka Uğramaya Ve Onun Ateşi İle Yanmaya Korkacaksın...Onu Nasıl Birşey Olduğunu Anlamadan Kaçmaya Çalışacaksın O Zifiri Karanlık İçinde...

    Artık Ne Kibritin Kalmıştır Ne Görebilecek Gözün...O Karanlığın İçinde "İmdaaat" Diye Haykırdığın Anda Yatağında Uyanacaksın...

    Bu Gördüklerin Hakikat mi Yoksa Rüyamıydı Diye Düşüneceksin...
    Günlerce Etkisinde Kalarak Düşüneceksin...

    Ve Farkında Olmadan Sende Aşkın Tuzağına Düşmüş Olacaksın...
    Düşüncelerin Korkuyla Başlayacak,Aşk Bana Gelmesin Diye Yalvaracaksın...Karmaşıklaşmaya Başlayacak Düşüncelerin...Sonra Şekillenecek Her Olaya Tefekkürle Bakacaksın...

    Ama Aşkın Tuzaklarından Biri Olan "Düşünmeye Ve Tefekküre" Çoktan Yakalanmışsındır...Fakat Sen Bununda Farkında Değilsin...

    Düşündükçe Ufkun Açılacak,Düşündükçe Yalnızlaşacaksın...Her Şeye Tefekkürle Bakacaksın Her Yeni Gelen İnsana Ve Gittiğin Yerlere...

    Artık Aşkın Ateşi Kalbinde Başladı...Sönmesine İmkan Yok...Hergün Biraz Daha Yakacak Seni...Yıllar İçinde Büyüyecek...Ve Sen Artık Onun Ateşi İle Yandığının Farkında Bile Olmayacaksın...

    Onun İlk Tuzağıdır Korkutmak...İkinci Tuzağı Düşündürmektir...
    İstediğin Kadar Kork Ve Kaçmaya Çalış Nafile...Seni Yakmaya Karar Verdiyse, Sana Hem Geçmiş Olsun Hemde Hayırlı Olsun...


    Aşk İle Geceniz Bu Mübarek 3 Aylarda Hayırlı Olsun...

    Allaha Emanet Aşka Yakalanmanız Her An Olsun...

    Bu Gece Okuduklarınızda Bir Hatamız Kusurumuz Oldu İse Af Ola...

    Bir Başka Gecede Buluşmak Ümidi İle...

    Muhabbet İle...

    Saygılarımla : Emrah Yıldırım
    @MenDehliZeman
  • "Yaşamanın bütün değerlerini yitirmiş, onu yıllarca her yönünden saran bağları bir anda koparıp atmıştı. Ölecekti. Buraya ölmek için gelmiş olmalıydı."

    Eser, bir bakanlıkta genel müdür sıfatıyla iş gören Ömer adlı kahramanın müsteşarın suratına üç yumruk atmasıyla başlıyor. İki çocuğunu, eşini, parlak mesleğini kısacası tüm hayatını bırakarak İstanbul'a gidip orada intihar etmeyi düşünen Ömer, gelişen olaylar içerisinde (özellikle de gençken sevdiği kız olan Gönül'e rastlaması) ölmesi değil istediği gibi yaşamasının gerektiği olduğunu anlıyor ve hayatını buna göre düzenlemeye karar veriyor.

    Herkes tarafından sevilen, işinde başarılı olan, saf bir birey, nasıl olur da kendisini öldürme seviyesine gelebilir ki? Sanırım cevap fazlasıyla basit: İstemediğin yerde olmak, istemediğin işi yapmak ve bunu rutin hale getirmek. Ömer bu rutin hayatın kendisi üzerindeki yarattığı olumsuzlukları şu sözcüklerle ifade ediyordu: "Demek ki yıllar yılı baştan aşağı yalancı bir kişiliği hep aynı tempo içinde sürdürebilmek pahasına çocuklarımı bile tanıyacak zaman bulamamıştım."

    Yazar, bize şu mesajı vermek istiyor: İnsan ancak istediği yerde olursa, istediği şeyi yaparsa mutlu olacak, kalbi yaşama heyecanıyla dolup taşacaktır. Birey sevdiği işi rutin hale getirmez ondan farklı şekillerde yararlanmak suretiyle zevk almaya çalışır. O yüzden biz insanoğlu; bize kazanç, saygınlık vb. nitelikler kazandıracak diye istemediğimiz yerde ve işte yer almamalıyız. Orhan Hançerlioğlu vermek istediği mesajı romanın kahramanı olan Ömer'e bile söyletmiş:
    "Delilik bu benim yaptıklarım... Ama yapmak istiyorum. Bundan sonra benim için yaşamak demek, ancak istediklerimi yapabilmek demektir."


    (Bordamıza Vuran Deniz- Yedinci Gün, Remzi Kitabevi, 2.Baskı)
  • Ani tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz. Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.

    Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor. Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz. Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor. Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.

    Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız, en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere, bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.

    Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir. Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.

    Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla, başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz. Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.

    Sabreden öğrenir.
  • June, kendini işine adamış, haliyle kariyerinde zirveye oturmuş otuzlu yaşların ortasında bir kadındır. Kız kardeşi ve annesiyle arasında yıllardır süren bir gerginlik olduğundan çocukluğunun geçtiği Seattle'dan kopup, New York'un en gösterişli yerinde süper lüks bir dairede yaşamaktadır. Kariyeri, işi, bol parası ve New York'ta hayatın çok hızlı akması sayesinde yalnızlığını düşünecek vakti olmayan June'un, kendince mutlu bir hayatı vardır.

    Bir gün aklının en ücra köşelerine attığı Seattle'dan bir mektup alır. Ailesinde değer verdiği ve son dönemlerde oldukça ihmal ettiği sevgili teyzesinin ölüm haberini okuduğunda yıkılır. Teyzesinin yılardır işlettiği kitabevini June'a miras bırakmış olması onu tekrardan Seattle'a gitmeye mecbur bırakmıştır. June, kitabevinin satışını yapma planını aklına koyar, birkaç gün içinde işini bitirip dönmek ve artık orayla bağlarını tamamen koparmak niyetiyle yola çıkar. Fakat kitabevinde kendisini bekleyen sırlar ve güzel sürprizlerden tabi ki haberi yoktur...

    Dünyanın en ünlü ve en sevilen çocuk kitabı yazarı Margaret Wise Brown ile teyzesi Ruby'nin yakın dostlukları kendi ailesine ışık tutmasına, geçmişi ve kardeşini affetmesine yeterli olacak mıdır?

    Seattle'da onu bekleyen sürpriz bir aşk erkeklere olan güvensizliğini yıkmasına yetecek midir?

    Mavi Kuş Kitabevi bir müteahhite satılıp yerine bir alışveriş merkezi ya da otel mi dikilecektir?

    Kitabevinin iflası engellenebilecek midir?

    Peki ya romanda ortaya çıkan sürpriz isimler kimler acaba?

    Gerçek hayattan bildiğimiz bu kişilerin romanda bize göz kırpması çok hoş bir detay olmuş bence.

    Zaten bu roman, gerçekten yaşamış, çocuklara çok güzel masallar hediye etmiş eşsiz bir kadından esinlenerek yazıldığı için yaşadığımız hayat ile bağlantısı muhteşem.

    Aile bağları üzerine kurulmuş oldukça güzel bir roman.
    Bu roman bize, birini affedebilmenin omuzumuzdaki yüklerden kurtulmanın tek yolu olduğunu, aksi takdirde hayatta hep yorgun, mutsuz ve eksik kaldığımızı hatırlatıyor.

    Kitap ile ilgili tek olumsuz eleştirimi yazmak isterim:
    Kitabın orjinal adının "Goodnight June" olmasının bir sebebi var. Kitabın son cümlesi bu. Çünkü June, bütün sıkıntılarından, kalp ağrılarından, vicdani yükümlülüklerinden kurtulup, hayata birlikte sarılabileceği bir çift el daha buluyor. Ve sonunda ilk defa bir gece huzurlu bir uyku çekmek için yatağına yatıyor. Başucunda saçlarını okşayan sevgilisi ona bu cümleyi söylüyor. Peki kitabın Türkçe basımında neden isim Elveda Haziran olarak yazılmış? Hadi geçtim onu, şahıs isimlerinin türkçeleştirilmesi de nedir? Misal Yağmur'un Rüyası isminde çok hoş bir çocuk kitabı var. (YKY-Filiz Özdem) onun ingilizce basımını yapmak istesek Rain's Dream filan mı yazacağız kitabın kapağına? Dil bilimci değilim ama bana saçma geldi o yüzden belirtmek istedim. Benimle aynı ya da farklı görüşte olanlar fikirlerini paylaşırsa çok sevinirim.

    Sarah Jio'nun yazdığı 7 romanın yedisini de okudum. Her birinde farklı bir tema üzerinden kocaman bir hayat, hatta hayatlar okuyoruz. Bu konuda oldukça başarılı olan yazarın yeni romanını merakla bekliyorum.
    Bu arada, Sarah Jio, bu yıl TÜYAP Kitap fuarına katılacağını instagram hesabından duyurdu. Umarım geçen seneki gibi bir aksilik çıkmaz...

    Keyifli okumalar

    * Hepimize tek bir hayat verildi. Bizim görevimiz onu faydalı, güzel ve doyurucu kılmak. Istırap çekeceğimiz, nefret edeceğimiz şeyleri yapmanın bir anlamı yok. Sonunda bize tahammülümüz için ödül verilmeyecek. Geride sadece harcanmış bir hayat kalacak. (sy:117)

    (Aslında sevmediğimiz işleri yapıp olmak istemediğimiz kimliklere bürünüp mutluymuş gibi yapan insanlarız biz. Gerçekten kim olmak ve ne yapmak istediğini yüksek sesle herkese söyleyebilen ve tüm tepkilere rağmen bunu başaran Gavin'in lafına kulak verelim bence. Not: June da onu dinledi :)