• iktisat bilimi denilip öğretilenin, öğrenilenin aslında bilimle değil, ideolojiler dünyasıyla ilgili olduğu gözden kaçıyor. Nasıl vakti zamanında (kısmen şimdilerde de) din uleması ve/veya ruhban sınıfı, kutsallık adına geçerli geleneksel iktidarları, egemenlik sistemlerini meşrulaştırıyorduysa, modern zamanlarda da iktisatçılar ve “sosyal bilimciler” taifesi, bilim ve bilimsellik adına burjuva egemenlik sistemini meşrulaştırıp sürekliliğini sağlıyorlar,
  • Bir kişi kendisinin yanılabileceğini, hata yapabileceğini kabul etmiyorsa bütün hakikatı elinde tuttuğunu idda ediyor demektir.mutlak hakikatı insanın elde etmesi mümkün olmadığına göre diğer insanların düşüncelerine açık olmalıdır.Hakikatin bütünü insanların ve tarihin bütününün malıdır.. İnsanların ortaya koyduğu dini anlayış kutsal değildir.Din kutsaldır ama...
  • "Bir işsiz gibi bir milyarderin de ekmek çalması yasaktır. Fakat sorun  ikisi için aynı şekilde ortaya konmamaktadır.
    Roger Garaudy
  • Türkiye, konut sahipliği oranında Avrupa' da birinci sırada.
    Konut sahipliği oranı yüzde 68 seviyesinde hesaplanan Türkiye;
    İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsviçre gibi ülkeleri
    geride bıraktı. Ev sahipliğinde Türkiye, ABD ve Japonya'yı bile
    geçti!
    Peki ... Türkiye zar zor elde ettiği sınırlı yatırım kaynağını neden
    betona / konuta gömüyor? Girişimciler kendilerini neden bir
    tek inşaat sektöründe güvende hissediyor? AKP l Erdoğan iktisat
    politikalarının bu yatırım seçiminde katkısı nedir? Mülkiyet belgesi
    tapu, nasıl "kutsallık mertebesine" ulaşlırıldı?
    Soruları çoğaltabiliriz.
    Yeni bir tüketici ahlakı oluşturuldu:
    Evin var saygınsın!
    Araban var saygınsın!
    Kredi kartın kadar saygınsın!
    Cep telefonunun markası kadar saygınsın!
    Tüketim-marka çılgınlığı Müslümanları da derinden etkiledi.
    Mücahit, müteahhit olurken; "tek lokma tek hırka" anlayışı
    lüks yaşama dönüştü.
    Bir dönem hep karşı çıktıkları modern hayat, artık pazarladıklarıydı!
    Tek istekleri vardı, para kazanmak! Bu nedenle dillerinden
    düşürmedikleri "inşaat ya resulullah" oldu!
    Sürekli tarım alanlarını yok edip rant alanları açan spekülatif
    konut sektörünün simgesi TOKİ "kabe"leriydi artık!
    Havuzlu sitelerden daire almak için kültürel değerlerini askıya
    aldılar.
    Sadece yeşile düşmanlık etmediler.
    Dillerinden düşürmedikleri Osmanlı'ya en büyük kötülüğü
    yaplılar; Osmanlı mimari geleneğini yok ettiler. Geleneksel
    Osmanlı-Türk evlerini yıkıp talan ettiler.
    Ucube binalar dikerek tüm şehirleri, semtleri birbirine benzettiler.
    N eymiş, öğrencinin Osmanlı mezar taşını okuması gerekiyormuş,
    okullara Osmanlı ca dersi koydular! Güzel. Peki,öğrenci Osmanlı'nın ahşap binalarını / mimarisini nerede görecek?
    Avrupa' dan farklı ahşap karkası olan "rumış" türünü nasıl
    öğrenecek? "DaIma direği" nedir gidip görebilecek mi? Hepsini
    biçtHer. Onlar için ahşap ev, köhne yapılardı!
    Kentsel dönüşüm rantçılığıyla tarihi mimariyi yok ettiler. Mahalle
    kültürünü betonlara gömerek toplumsal değerleri çürüttüler.
    İnsan kimliğini salt tüketime göre biçimlendirdiler.
    Bu sebeple Türk tarımının katili olmaları hiç şaşırtıcı değil...
    Soner Yalçın
    Sayfa 255 - Kırmızı Kedi
  • Okuduğum Nutuk, Alfa Yayınlarından 2017 yılında çıkan 736 sayfadan oluşan bir kitap. Nutuk “1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım”. cümlesi ile başlıyor, Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi ile sona eriyor. Nutuk, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını ve 1919’dan 1927’ye kadar olan süreçte ulusal egemenliğe dayalı, çağdaş bir cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlatmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele için büyük fedakarlık ederek mesleğinden istifa ediyor ve mücadeleye başlıyor. İstifa ettikten sonraki süreçte Kazım Karabekir Paşa’nın sahiplenişini unutmamak gerekir. Hatta şunu da belirtmek gerekir ki Kazım Karabekir olmazsa Milli Mücadele de olmazdı. Nutuk'u sonradan yazdığı için Nutuk’ta olayların bazılarında derine inerken bazılarında yüzeysel kalmıştır. Nutuk’un açıklamadığı olayları daha iyi anlayabilmemiz için Nutuk’la beraber Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir’in de anılarını okumak gerekir. Bunları neden diyorum, bir iki örnekle açıklayayım;
    Mustafa Kemal Atatürk ; Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay gibi Paşaların İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olmasını “İsmet Paşa’nın Milli Mücadeleye en son katıldığı için karşı çıkıyorlar” diye söylüyorlar. Okuduğum başka bir kitapta ise “Meclis Başkanı olarak Mustafa Kemal'in Genelkurmay Başkanlığına kimi seçeceği merak konusuydu. Kazım Karabekir Erzurum'da Kolordu Kumandanı olduğuna göre, akla ilk olarak Fevzi Paşa veya Milli Mücadelenin önemli isimlerinden Ali Fuat Paşa gelmekteydi. Mustafa Kemal Paşa, beklenenin tam aksine Ankara'ya en son gelen Albay(miralay) rütbesindeki İsmet Bey'i Genel Kurmay Başkanı yaptı. Bu şaşılacak bir durumdu.” diyor. Karşı çıktıkları hem geç katılması hem de rütbe bakımından aşağı olması.
    Meclisi Mebusan’ın neden İstanbul’da toplanıldığını Rauf Orbay’dan okumak lazım. Çünkü daha detaylı anlatıyor kitabında.
    Nutuk 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktım diyor ama onun öncesinde ne oldu. Birden mi karar verildi? Onu da Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’dan okumak lazım.
    Bir de Nutuk 1927 yılında yazılırken sanki İsmet Paşa’nın biraz etkisinde kalınmış gibi. İsmet Paşa’ya övgüler yağdırılırken, Milli Mücadelenin diğer komutanlarına aynı tarzda yaklaşılmamış. Bu konuda Kazım Karabekir’i okumanızı tavsiye ediyorum, çünkü günlük yazdığı için olaylara daha hakim ve Milli Mücadelede görev yapanlara hakkını veriyor.1933 yılında Kazım Karabekir Paşa’nın günlüklerine ve kitaplarına el konulduğunu burada yeri gelmişken söyleyeyim. Üst tarafta İsmet Paşa’ya övgüler gelmiş dedim ya mesela Nutuk’ta Genelkurmay Başkanlığı ve Cephe komutanlıklarında İsmet Paşa liyakat ve üstün gayretli diyor. Eğer başarılıysa Kütahya ve Eskişehir savaşlarından sonra Mustafa kemal Paşa ve Fevzi Çakmak Paşa neden cepheye gidiyor? sorusu aklıma geliyor haliyle.
    Bir de Sivas Kongresinde tartışılan şu Manda meselesine gelelim. Kurtuluş çaresi ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bu devletlerden yalnız biri ile bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu yüzden Amerika Kongresinden memleketimizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir heyet davet etmek için bir mektup kaleme alınıyor. Atatürk "Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim." diyor. Ama mektubun hemen arkasından, yani sadece 10 gün sonra, ABD Kongresi’nin Sivas’a inceleme yapmak ve rapor tutmak maksadıyla gönderdiği General Harbord’la Mustafa Kemal Paşa görüşmüştür. Bununla ilgili yine Kazım Karabekir Paşa'nın söyleyecekleri var.

    Bizim tarihimizde şöyle bir alışkanlık vardır. Doğru veya yanlış olmasına bakılmaksızın bir dönemde bir bilgi veya bir iddia ortaya atılır. Giderek o bilgi kutsallık kazanır ve ona iman edilir. Artık o bilgiyi değiştirmek bir yana tartışmaya kalkmak bile bazıları tarafından imana bir saldırı gibi algılanır. Bu yüzden Tarih için farklı kaynakları okumakta fayda var diyerek sözümü bitiriyorum.
  • Canım İstanbul
    Bambaşka bir şehirdir İstanbul. Güzellik ve çirkinlik zenginlik ve yoksulluk, kutsallık ve sıradanlık iç içedir bu kentte. Inancın her türü, hem de en keskin çizgileriyle burada görülür: çok tanrılılık, tek tanrılılık, hristiyanlık, müslümanlık... Saltanat da buradadır, kıyımlar da. Iktidar da iktidarsızlık da...
    Alíntí