• Beraberdik, birlikte yol aldığımızı sanıyordum. Öyle değilmiş oysa. Senin bir ajandan varmış, şu köşeyi dönünce sen bizi bırakacakmışsın. Biz ancak dönünce kavradık. Saflığımız ihanetleri ancak gerçekleştiğinde fark edecek kadar geçerli. Giderken kendini gerçekleştirdiğini bağırıyordun. Annenle, babanla, cümle geçmişinle, etrafındaki sayısız dostunla içinde biriktirdiğin gerilimi öyle bir çırpıda bitirdiğini söylüyordun. Hadi yolun açık olsun, demek buraya kadarmış, demek bu kadarmış. Meğer ne çok fitne fücur şeyler varmış sırtında taşıdığın. Meğer ne zehirli oklar taşıyormuşsun omuzunda. Meğer ne mermilerin varmış zehirli, ne kahırların varmış azaplı.
    Sen şu kendini “gerçekleştirme denen” şeyi yanlış anladın. Sen de etrafındakiler de hayat boyu çekiştiğiniz, aşmaya ve uzaklaşmaya çalıştığınız kirli bir hikâyenin içinden ancak bu şekilde sıyrılacağınızı umdunuz. Yapıp ettikleriniz, üzerinde dolandığınız sokakları bir bir terk etmek oldu. Arada selam verdiklerinizi, hâl hatır sorduklarınızı unutmak sizin kendinize gelebilmeniz için neredeyse biricik bir şart oldu. Etrafınızı boşalttınız, sevenlerinizi küstürdünüz, sizi bilerek bilmeyerek arkalayanları bir hamlede saf dışı bıraktınız. Bütün bunları "Ben, siz olmadan da varım!" demek için yaptınız, "Biz, siz olmadan da yolumuza devam ederiz!" demek için.
    Oysa kendini gerçekleştirmek ne kadar da güzel bir hedef. Hem kim kendini en yalın en şeffaf en net hâliyle ortaya koymak istemez ki? Siz yanlış anladınız. Evet ortaya koyduğunuz tamı tamamına kendiniz, ama bunun adı kendini gerçekleştirme değil. Yanlış anladınız, yanlış.
    Bir kere neyi devraldıysanız onu yerle bir ettiniz. Hikâyenizde neler vardı, neler yoktu bilmiyorum. Ama size parlak bir gelecek vaat eden bir koltuğa bile kavgayla oturdunuz. Yerinizden edecekleri tasfiye ettiniz, ortamı değiştirdiniz, havayı yerle bir ettiniz. Kendinizi gerçekleştirip, "İşte hiç adam yerine koymadığınız biri olarak ben bakın neler yaptım, neleri hallettim, hem de hiçbirinize muhtaç olmadan!” falan diyebilmek için neler neler yaptınız.
    Gelenek ayak bağınızdı, tanınmaz hâle getirdiniz. Modernlik fantezi cetvelinizdi, büyüttükçe büyüttünüz. Hayat tüm çekiciliğiyle umurunuzdaydı. Daha başından öyleydi. Çocukken, daha ağzınızda yalancı emziklerle dolaşırken bile o küçük yumurcak hâlinizle bile derdiniz memeden kurtulmaktı. Birinin sizden alacaklı olmasını, birine vefa duyacak bir ilişki içinde olmayı istemediniz. Hayatınızda size bir bardak su verene bardağın dibindekini fırlatarak cevap verdiniz, elinizden tutanın kolunu kırdınız, arkanızda saf tutanları cemaatten tart ettiniz. Onlar zaten yanılmıştı ama siz hiç yanıltmamıştınız. Öyleydiniz zaten, yine öylesiniz.
    Ağlanacak durumda olan varsa biziz, kandırılanlar, aldatılanlar, çeldirilenler. Biz hepimiz kaldık dağlar başında.
    Kendini gerçekleştirmek insanın kendini olduğu gibi kabul etmesiyle başlıyordu oysa. Bütün eksikliğiyle bütün fazlalığıyla, olanıyla olmayanıyla önümüzde duran şey kendimizdik. Önemli olan onlarla barışık olmaktı. Sen öyle yapmadın. İçinde kapatılmaz yaralarınla yüzleşmeyi göze alamadın. Kaybettiklerini geri getirmek için belki emek gerekirdi, hayır sen başkalarına kaybettirmeyi seçtin. Yıkıldığın pek çok şey vardı, birbirini kovalayan hayal kırıklıkların dillere destandı. Sen önüne geleni yıkıp devirmeyi, başkalarını hayal kırıklığına uğratmayı seçtin.
    İnsandık, kusurlarımızla malûldük, birinde olan birinde yoktu. Birine verilen kıyılıp da verilmişti, birinde olmayan kıyılmamış da verilmemişti. Hem nasip diye bir şey vardı sonuçta. Ama sen bütün bu kuralları, insanların varlıkta da yoklukta da kendini rahatlatabileceği cevapların hiçbirini hesaba katmadın. Kendine bir cevap bulmaktan hep kaçtın, sen de etrafındakiler de, hepiniz aynısını yaptınız. Yıktınız, yağmaladınız, kırdınız, döktünüz sonra da kalkıp “işte bu”, “hepsi bu” dediniz. Yazık.
    Nerede neyin var bir oturup bakmadın bile. Sana verilen nimetlerin şükründen vazgeçtik, oturup bunların bir çetelesini bile tutmadın. Sahi aklın ne durumdaydı, ruhun nerelerde geziniyordu? Bedeninle neler yapmaya kadirdin? Nefsin nasıl çalışırdı? Aklınla kalbin arasında bir yakınlık var mıydı? Çevrendekiler nerede kaldı? Sen onları hangi arada yolda bıraktın? Hangi arada onları tanınmaz hâle getirdin? Bir ardına bakmadın.
    Oysa kendini gerçekleştirmek etrafındakilerin enerjisini tepe tepe kullanarak eriştiğin yer değil. Kendini gerçekleştirmek sana dualarıyla kanat gerenleri profesyonel haşhaşilerle kurutmak hiç değil. Kendini gerçekleştirmek bir bakiye bildirimi belki. Belki bir “z raporu”. Belki daha fazla bir şey. Oturup bakarsınız, neyim var neyim yok? Nelere kadirim, nelerden uzak durmalıyım? Kim yanı başımdadır, kim fersah fersah uzaktadır? Hiçbirine tenezzül etmediniz. Sağlam ve güçlü tekmelerin sana yetti. Esaslı vuruşlarınla, acıtıcı sözlerinle yaralayıp gittin.
    Şimdi erişilmesi güç bir yerde olduğunu düşünüyorsun. Sanıyorsun ki bu hepimizin ulaşmak için can attığı bir yerdir. Ah bir bilsen, ah sana bir söyleyen olsa. Kartallar leşlerini hep o zirvede yer. Kartallar en yüksek yerlerde uçar, çünkü ancak oralarda bitirebilirler o pis işlerini. Ah bir bilsen.
    Neyse sana kocaman bir koltuk verildi. Duvarları yeniledin. Kapıları yeniden taktırdın. Her yöne dönen bir ufkun, her yana çevrilen hayallerin, hiç devrilmeyen kararlılığın var.
    Kendini gerçekleştirdiğini sanıyorsun. Yaptığın kendini taşlaştırmak.
    Necdet Subaşı
  • Geçmişi acıklı kılan, bir daha dönmemek üzere gittiğini bilmek. Terk eden bir sevgilinin verdiği acıya benziyor bu. Ne kadar sevildiğinden bağımsız, her terk eden geride acı bırakır, çünkü hatıra bırakır. Geri gelmeyecek bir zamanın soluk lekesini.
  • Göçmen olmak tarihin her döneminde zorluk demektir. Bir yerden bir yere istemeden, zorla gönderilme psikolojik, ekonomik, kültürel, siyasi, dini çeşitli sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Örneğin şu an yanı başımızda Suriye'de yaşanan kirli savaş yüzünden binler, milyonlar kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. Galiba savaşlar olduğu sürece bu göçmenlik bitmeyecek.

    Kitabın girişi de bu şekilde bir deri bir kemik kalmış birinin kaçarak, engelleri aşarak bir ülkenin sınır birliğine teslim olmasıyla başlıyor. 2.Dünya Savaşı sırasında Alman kamplarında doktorluk yapan Dr.Adam Kelno'nun hikayesi de bu şekilde başlar.

    Alman ve Rus işgali altında olan Polonya'nın acı kaderini paylaşıyor bizlerle. Bir ülke ikiye bölünmüş ve bir kısmı Almanların bir kısmı Rusların elinde ve orada yaşam
    mücadelesi veren insanların hikayesine de konuk oluyoruz.

    Bir macera başlıyor. Polonya ve İngiltere arasında ki esir krizi. Polonya, İngiltere'den bu doktoru niye istiyor? Doktor esir kamplarında insanlara yardımcı oldum derken yalan mı söylüyordu? Polonya'nın 'bu adam Almanlarla işbirliği yaparak, Yahudilerin ölmelerine sebep oldu ' derken, İngiltere niçin doktoru Polonya'ya teslim etmez. Gerçekten suçlu mu, yoksa büyük bir iftira ile karşı karşıya mı kalmış? Niçin Dr.Adam Kelno önemli?

    Anlatım dili yalın, öyle çok kelime oyunu bulunmuyor. 'Olduğu gibi ya da duyduğum gibi' olayları anlatarak, diyaloglara da yer veriyor.

    Anlatılanlar gerçek mi yoksa yalan mı, kim haklı kim haksız hepsi bir arada 7 Numaralı Mahkeme kitabında.

    2.Dünya Savaşı bitiminde İngiltere'ye giden doktor, bu sefer kendisine yeni hayat kurmak amacıyla İngiltere'den de ayrılarak, bilinmeyen uzak bir yere göç eder ve orada başlayan yeni hayatla ilgili çeşitli anlatılar romanı süslüyor. Artık çok uzak bir coğrafyada ve hiç bilmediği yerel adetlerden, yeni
    yeni tanımaya başladığı yerel insanlar arasında Dr.Adam Kelno

    Yerel kültürle karşılaştığı andan itibaren yaşadığı sıkıntıları da okuyoruz. İlaç, iğne yerine geleneksel anlayış etkisiyle 'kötü ruhlardan korunmak için yaptıkları ayinlerden' bahseden düşünce yapısıyla çatışmasını da okuyoruz.

    Uzun yıllar İngiltere'nin dışında yaşam süren aile sonunda İngiltere'ye döner. Döndüklerinde ise savaşın harap ettiği İngiltere yerine müze, kiliseler yanında yeni yeni binalarla da karşılaşırlar. Ve başka bir soru karşılarına çıkar: Kim daha özgür ya da kim daha ilkel. İki farklı coğrafya ve kültürü yakından tanıyan kişinin burada karşılaştığı yeni şartlar altından sorduğu soru bu.

    Ve sonra devreye 'Abraham Cady' giriyor. Yazdığı bir kitapta Dr.Adam Kelno'nun 5 numaralı barakada Nazilerin emriyle deneysel ameliyatlar yaptığından bahseder. Abraham (Abe) Cady, ailesinin köklerine inip, Rusya'dan Filistin bölgesine ve oradan Amerika'ya olan yolculuğuna; evlenip çocuklarının büyümesine, ailenin büyümesi ve yeni düşünce, olaylara tanıklık edeceğiz.

    Aile içinde yaşanan okul, iş, yaşam üzerine konuşmalar ve çatışmalar anlatılır. Abe'nin uzun bir geçmişi, yaptıkları ve edebiyat dünyasındaki yeri hakkında bilgiler verildikten sonra esas mevzuya girilir. Yani Nazi zulmü altında ölmüş, yaralanmış, işkence görmüş, hor görülmüş insanların hikayeleri anlatılmaya başlanır. Yazdığı kitabın adını da 'Kurbanlar' koyuyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Polonya'da Nazi toplama kamplarından birinde yaşanan kötü muamelelerin aydınlatılması üzerine kurgulanmış bir roman.
    Nazi toplama kampında Yahudileri ameliyat eden doktor haklı mı haksız mı? Doktor ameliyat etti mi, ettiyse ne tür ameliyatlara girdi, zorla mı ameliyatlara girdi yoksa isteğiyle mi gibi çeşitli sorularla olay çözümlenmeye çalışılıyor.

    Konu 3 farklı başlığa ayrılmış. Hepsi kendi içinde bir bölüm ama final bölümü ise iki parçanın bir araya getirildiği, sebep sonuç ilişkisinin kurulduğu bir yer. Anlatım dili akıcı, sürükleyici, yormuyor. İlerleyen sayfalarda paralel anlatımla konu birbiri içine dahil edilerek ayrı parçalar birleştiriliyor.

    Kitabın özellikle 4.bölümü olan 'Duruşma' kısmı sürükleyici niteliğe sahip olduğu için kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
    3 Bölümde mahkeme süreci öncesi kişilerin hayalarının hikayeleri anlatılarak, son bölümün alt yapısı hazırlanıyor.


    Kitabı bitirdiğinizde kitabı baştan sonra götüren bir ana karakter yerine bölümler içindeki karakterlerin son 'duruşma' kısmında bir araya geldiğini ama bunun yanında duruşmada etkin olanın da dersine iyi çalışan avukat ve davalılar grubu içersinde yer alan 'Yahudi' örgütler olduğunu görüyorsunuz.

    Bir doktor, bir yazar ve bir avukat. Avukatın hem şahsi hem de çok iyi organize olan yapının içinde yer alması neticesinde davanın seyrinin nasıl da değişebileceğini gösteriyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında Almanların kendilerinden olmayan ve özellikle Yahudilere karşı uyguladığı insanlık dışı muamelelerinin yansıtılmaya çalışıldığı kitapta, bu kamplarda görev yapan Doktor'un bu vahşetin içinde mi yoksa dışında mı olduğunun durumu aydınlatılmaya çalışılıyor.

    Duruşma salonunda, bir sağa bir sola bakarak anlatılanlara kulak kabartıp, gözden ve kulaktan bir şeyin kaçmaması için
    pür dikkat kesilip, iddia makamı, savunma makamı çerçevesinde gerçeğin ortaya çıkmasına bakacağız.

    Anlatıcının olayı anlatırken bazen 'davacı'ya ön yargıyla baktığını da görebiliyoruz. Olumsuz nitelemelerde bulunuyor. Ama 'anlatıcı' burada hiçbirinin ağzından konuşmadan, dışarıdan olayı anlatması daha iyi olurdu. Ama genelde tüm tarafları konuşturmaya çalışmış.

    Bir doktor, Nazi toplama kampında bilimsel deney adı altında erkek ve kadınlara -istekleri dışında- ameliyatlar yaptı mı? Yaptıysa ne kadarını kendi ne kadarını Naziler istediği için yaptı? Duruşmaya çağrılan toplama kampından, savaş bittikten sonra özgürlüğüne kavuşan mağdurların anlatacağı olaylara doktor ne diyecek?

    Kim haklı? Doktor gerçekten de baskı altında mı bu ameliyatları yaptı? Yoksa...
    Kim haklı? Bilimsel deney adı altında insanlara eziyet edilmesinin haklı bir tarafı var mı?
    Kim haklı? Kamptan sağ kurtulanlar ne anlatıyor?
    Kim haklı? Sırf Yahudi, çingene diye insanların insanlık dışı muameleye tabi tutulması gerekir mi?
    Kim haklı? Doktor, doktor olarak mı orada görev yapmtı yoksa bilinç altında anti-semitik düşüncelerin etkisi altında mı hareket etti?
    Kim haklı? Doktora gerçekten de iftira atılmış olamaz mı?

    Özellikle Duruşma kısmı gerçekten de çok sürükleyici. Polonyalı doktorun Polonya'da bulunan Alman Nazi toplama kamplarındaki rolü sorgulanıyor.

    Ezcümle: Leon Uris'in tüm kitaplarını (az İstanbul'daki sahafları dolaşmadım, az fuarlara gitmedim) topladım ve yavaş yavaş hepsini okuyorum ve bu kitabı da beğendim.

    Notlar:

    + Kitap, 2 baskı yapmış. Bende 2 baskısı da var fakat okuduğum baskı ilk baskı 1972'ye ait. Kapak resimleri farklı ve aşağıda bu konuyla ilgili bilgilendirme yazdım.

    + İlk başta anlam veremediğim o kapak resmine (ilk basım 1972) tekrar baktığımda gerçekten de çok iyi uyarlanmış bir kapak resmi yapıldığını farkettim. Kapak resmine ilk önce baktığınızda çok fazla bir şey çıkaramıyorsunuz ama kitabı bitirince tam yerinde diyeceğinize eminim. 2.Baskıda ise kapAk resmi değiştirilmiş, ilk bakışta biraz daha anlaşılır kılınmış ama o esas vurgudan eser yok. Türkçe çevirisi Aziz Üstel tarafından yapılan kitabın kapak tasarımı ise Fahri Karagözoğlu yapmış.

    + Kitap esas konuya girmesi için uzatıldıkça uzatılmış. Bu çoğu Amerikalı yazarın kitabında da mevcut. Bazen yan karakterler çoğaltırken, mekan, yer analizlerine aşırı yer verilerek sayfa sayısı arttırılır. Bu kitap araştırma-inceleme kitabı değil; doğrudan konu, sebep sonuç ilişkisi kurulup, arada da diğer konular serpiştirilip konu bağlanabilirdi diye düşünüyorum. Tabi yazar o, biz sadece okuyucuyuz sadece düşüncemizi belirtmek istedim o kadar. Çoğu romanın kalın olmasının sebebi de bu değil mi?

    + Yazdıkça yazmış, yaw bunu insan okuyacak be arkadaş, biraz elinin ayarı olsun demekten başka çaremiz yok.

    + 'Duruşma' bölümüyle esas mevzu başlıyor. Kitabı okurken bir taraftan da internetten kitap hakkında bilgi araştırırken, bu kitaptan uyarlanan bir dizinin ABD'De yayımlandığını gördüm ve kitabın okuması bittiğinde gerçekten de bu kısım senaryo, dizi, film şeklinde kurgulanmış; bir duruşma ile o hava, o olaylar yaşatılmaya çalışılmış. Bence başarılı olmuş.

    + Kitabın özgün adı QB VII (Queen's Bench Courtroom Number Seven -Kraliçe'nin 7 numaralı mahkemesi.)
    QB Leon Uris'in 1970 yılında yayımladığı dramatik bir mahkeme romanıdır. Dört parçalı roman, Birleşik Krallık (İngiltere'de)'ta bir iftira davası yaşanan olayları anlatıyor. Anlatırken de geçmişe gidiliyor.

    + Bu kitabı 17-20/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, 19 Kasım 2018 tarhinde yazısını yazıp siteye ekledim.
  • بســـم الله الرحمن الرحيم


    İbn Teymiyye'nin Mısır'dan annesine yazdığı mektup. Bu mektupta İbn Teymiyye hem bir evlat ve hem de bir alim olarak, üzerine düşen sorumlulukları dile getirmektedir.?
    (el-Fetava : C. 28, sh: 48-50. Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye: İbrahim b. Ahmed el-Feyyani, sh: 37-38. İbn Abdil-Hadi: el-Ukud ed-Darriye. sh: 257.)

    Ahmed b. Teymiyye'den saadetli anneciğime...
    Allah, gözünü nuru ve nimetiyle aydınlatsın ve seni bol keremine bürüsün ve seni kadınların en hayırlısı kılsın.
    Allah'ın selamı rahmeti bereketi üzerinize olsun!
    Kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah'a hamdederek mektubuma başlıyorum. O hamdleri kabul eden ve o her şeye gücü yetendir.
    O'ndan Nebilerin hatemi muttakilerin İmamı, kulu ve Resulü Muhammed'e (Allah'ın selamı ve salatı O'nun üzerine olsun) salat ve selam getirmesi niyazıyla.
    Bu mektubum size Allah'ın bir nimeti, O'nun büyüklüğü ve kerametli minnetinden ve büyük ayetlerindendir. Bundan ötürü Allah'a çok şükrediyor ve O'nun fazl-ı kereminden daha ziyade istiyoruz.
    Biliyorsunuz bizim şu anda bu ülkede bulunmamız, bazı zorunlu nedenlerden dolayıdır. Ne zaman amelde ihmalde bulunursak, dünyaya ve ahirete dair işlerimiz fesada uğruyor.
    Allah bilir ki biz, sizden isteyerek uzak kalmayı seçmedik. Eğer şu havada uçuşan kuşlar bizi kanatlarına alıp getirebilseydi bir an önce kavuşmak için sevinciyle kuşların kanadıyla size uçuşurduk.
    Ne yazık ki "gaib" in özrü kendisiyle beraberdir. Eğer sizler durumların iç yüzünü bilmiş olsaydınız -Allah'a Hamd olsun- siz de şu anda içinde bulunduğumuz durumu seçmek isterdiniz. Biz burada sürekli kalmaya karar vermiş değiliz. Biz burada her gün kendimiz ve sizin için "istihare" de bulunuyoruz. Bize hayır duada bulunun. Allah'tan dileğimiz bize, size ve tüm Müslümanlara hayır olan şeyi seçmesini ve seçtiğinde de hayır ve afiyet ihsan buyurmasıdır.
    Bununla beraber, Allah, bize öyle hayır, rahmet, hidayet ve bereket kapıları açtı ki, bu daha önce ne aklımıza ve ne de hayalimize gelmezdi.
    İşte biz böyle bir halde, her an içimizde bir sefer (yolculuk) duygusuyla yaşıyoruz ve Allah-ü Teala'ya sürekli "İstihare" de bulunuyoruz. Sakın sizden birisi, dünyalık herhangi bir şeyi size yakınlığımıza tercih ettiğimizi sanmasın. Aksine öyle bazı dini meseleler var ki (dinde sizin yakınlığınız) bundan daha hayırlı olduğu için sizin yakınlığınız (sıla-i rahmi) tercih ediyoruz.
    Fakat öyle büyük meseleler var ki, bunun ihmalinden ötürü zarar Müslümanların hepsine vereceğinden korkuyoruz. Şahid, görmeyenin gördüğünü görür diye bir darb-ı mesel vardır, bunu siz de bilirsiniz.
    Sizden ricamız bize çokça dua etmenizdir. Çünkü Allah bilir, biz bilemeyiz, O takdir eder, biz edemeyiz, O gizlilik aleminde olanları bilir.
    Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem):
    "İnsanoğlunun, Allah'ın kendisine (bela, imtihan veya rızık olarak) verdiklerini hayırlı bulup (istihare etmesi) razı olması onun mutluluğundandır. İnsanoğlunun istihareyi terk etmesi ve Allah'ın kendisine takdir etmiş olduğuna gazap etmesin de onun mutsuzluğundandır."
    Tacir yolculuğunda mallarından bazısının zarar ve ziyana uğramasından korktuğu için kendinden emin oluncaya kadar, gittiği yerde ikamet edebilir. Ama bizim içinde bulunduğumuz durum, dille anlatılamayacak kadar güzel.
    "La Havle vela Kuvvete illa billah"
    Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi size ve evde bulunan büyük, küçük, herkese, komşu ve akrabaların tek tek üzerine olsun! Salat ve Selam Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ve O'nun âli ve ashabının üzerine olsun!
  • Hz. Peygamberin mümeyyiz vasfının EMİN olduğunu bilen, inancı dilinde değil, gönlünde olan, akıl ve izan ölçülerini asla terk etmeyen, hakka hukuka riayet eden, kandırmayan, kandırılmayan, işinin hakkını veren, emanet, sadakat ve liyakat ilkelerini kendine düstur edinen dostların kandili KUTLU OLSUN! Kandilimiz kandillerde kalmasın gönüllerimizde yansın...
    Aygün Akyol
  • Makyaj Yapan Ölüler; elimde olan ama tüm diğer eldeki kitaplar gibi ne zaman okunacağına dair akıbeti belli olmayan kitaptı. ‘Sevgili Dost’ hitabıyla bizlere seslenerek dostluktan yana güzel bir aksin meydana gelmesine vesile olan inci Hoca’nın büyük emek sarf ederek oluşturduğu etkinlik (#35410111) sayesinde kitabı okumuş oldum. Dolayısıyla kendisine teşekkürle ithaf olunur.

    Ali Ural edebiyatın çeşitli türlerinde eserler veren bir yazar. Şiir, deneme ve öykü çalışmaları var. Denemelerinde akıcı ve anlaşılır bir dil tercih ediyor. Bununla birlikte denemelerinde türler arası geçiş yapması da dikkat çekici. Yani kullandığı dil ve üslupla kimi zaman öyküye kimi zaman da şiire göz kırpıyor. Bu da okurun, eseri sıkılmadan kolaylıkla okumasını sağlarken, yazarın edebiyat alanındaki maharetine de işaret ediyor.

    Kitaptaki denemeler, gazete haberlerinin yazarda uyandırdıklarından oluşuyor. Her bir deneme kaynağını zamanında yayınlanmış gazete haberinden alıyor. Günümüzde hızlı bir hayat yaşadığımız için genellikle gazete okumalarımız da kısa anlara sıkışıyor. Elimize gazeteyi alıp şöyle hızlıca bir bakıyoruz. Dikkatimizi çeken haber olursa içeriğine şöyle bir göz atıyoruz. Ama artık her şeyi kanıksamaya başladığımız için arada geçen bazı haberler de bizlerde dikkat uyandıramıyor maalesef. Yazarın çabası da bazen trajik bazen ilginç olan haberler üzerinden insanın hikâyesini anımsatarak vicdanlara dokunmak üzerine. Çünkü bizler dediği gibi şairin, hızlı yaşadığımız için durup o incelikli şeyleri görmeye vakit bulamıyoruz. Kalp terazisi hassas olan birilerinin durup, bizi durdurup o ince tarafı göstermesi gerekiyor ki o noktaya teveccüh gösterebilelim, tabi hala aklımız ve kalbimiz bu hengamede onarılamaz bir hasar almamışsa. Bu açıdan bakarsak Makyaj Yapan Ölüler isminin ne kadar ironik olduğunu da görürüz.

    Eser içeriğine bakacak olursak; yazar, bir gözlemde bulunuyor, yaşadığı hayatı dikkate alarak. Önce fotoğraf makinesini eline alıyor, vizörünü ayarladıktan sonra deklanşöre basıyor ve bir olayı resmederken bir durumu da fehmediyor. Resimdeki ince tarafı yakınlaştırıyor (hani şu bizim akıllı dokunmatik cihazlarımızda baş parmak ve işaret parmağımızı birbirine yaklaştırıp ekran üzerinde birbirinden uzaklaştırdığımız gibi). Söze bazen öykülemeyle giriyor bazen şiirsel bir dille. Genel bir giriş yaptıktan sonra bazen bir imgeyle ya da tarihi bilgiyle sizi bir yere getiriyor, sonrasında ise gazete haberinde o ilgisini çeken yakınlaştığı ince tarafla bu geldiği yeri birbirine bağlıyor. Haberi ve o ince noktayı sonlarında söylediği için her seferinde işin ucu nereye gidecek diye merak ediyorsunuz haliyle. Ancak her şeyi yazar söylemiyor size, haberle bağlantı kurduğu yerde sözü ve yorumu size bırakıyor. Orada siz düşünüyor ve hissediyorsunuz.

    Bazen çalınan bir tablodan yola çıkıyor bazen faili meçhul sökülen ağaçlardan, bazen yoksulluğun getirdiği çaresizlikten yola çıkıyor bazen dibinde yaşadığı halde denizi görmeyenlerden, bazen yaşlı intiharlarından yol çıkıyor bazen ömründe hiç fotoğraf çekilmeden dünyayı terk edenlerden, trajik kazalardan bazense teknolojinin insanın hayatını nasıl bir yere doğru götürdüğünden. Her bir haber, dikkat çekilen noktayla birlikte sizde de farklı çağrışımlar meydana getiriyor. Soru soruyor, kendinizce bir yorumda bulunuyorsunuz ister istemez.

    Misal, müzik evreninde yapılan bir yolculuktan sonra Klasik Türk Musikisi ve Klasik Müzik icra eden bazı sanatçıların hayatlarına dair ilginç bilgiler verildiğinde, sonrasında da en güzel sesli ünlü Stradivarius kemanının sırrının uzun ve soğuk kışlarla kısa ve ılık yazlar yaşamış ağaçlardan yapıldığı üzerine bir haberi de gördüğünüzde aklınızda; “unutulmaz güzel bestelerin de ömründe anlamsal olarak uzun ve sert kışlarla, kısa ama unutulmaz güzellikte baharlar yaşamış sanatçılardan geldiği” üzerine bir düşünce meydana gelebiliyor. Bu yazının benim aklıma düşürdüğü, o nokta başka okumalara ve çağrışımlara da müsait. Bunun gibi daha çok çağrışım oluyor. Güzel tarafı denemelerin böyle etkileşim uyandıracak nitelikte tasarlanmış olması. Ama kitap mükemmel mi? derseniz, bunu dersek adaletsizlik yapmış oluruz. Kitapta güzel denemelerin yanında vasat denemeler de var. Ancak denemelerin kısa kısa oluşu bu okuma yolculuğunda alacağınız tadın bozulmasına mâni oluyor.
  • Sevgili Ali Ural ile tanışmam "Posta Kutusundaki Mızıka eseri ile olmuştu.Beni tam manasıyla tanımlayan eser hangisi derseniz, hiç şüphesiz bu eser derim tekniğine vs.takılmadan.İnce detaylarla yaşamımıza şıklık katıyor çünkü bu eser.
    Etkinlik yazarı tanımam için müthiş bir katkı sağlamış oldu.Bu eserle birlikte 6.kitabimi okumuş oldum.Etkinlikler her daim apayrı bir lezzet veriyor bana.Birlikte okuma,birlikte yorumlama firsatıyla aktif okumaya geçerek, okuma eylemi daha bir canlılık kazanıyor.Aynı zamanda etkinlikler vesilesiyle bir yazarın aynı anda birçok eseri hakkında fikir edinebiliyor,hangisini okumamız hususunda daha kolay karar verebiliyoruz.Türler konusunda az çok bilgi sahibi olabiliyor,tercihlerimizi ona göre yapabiliyoruz.İste 1k'nın en büyük faydalarından birisi de bu!

    Gelelim Ay Tirad'ına.Ansızın nedense çokça beğeneceğimi düşünerek, büyük bir heyecanla esere başlamış oldum.Sıcacık, tazecik,buhurdanlığı henüz üzerinde tüten bu eser tatlı bir uyanış hissiyle kalbimin yaslandığı,sarıp sarmalandığı bir yenilik ambalajı içinde müthiş bir ikram oldu latifelerime.Evet bazı eserler öze dokunur ya,işte sol yanıma yapılan cerrahi bir ameliyat nevinden sadece bir kereliğine başrolünü oynayabileceğim ömrüme ikinci bahar misali yepyeni bir diriliş ,yepyeni bir uyanış vesilesi oldu adeta.

    Yazar diğer eserlerinden farklı bir metod izlemiş bu eserde "tirad" seçiminin kullanımıyla.İlk defa böylesine bir tür okumuş oldum.Yazar "uzun ve kesintisiz düşünme ve konuşma" seçeneğiyle konular arasında bağlantıyı koparmadan, art arda olaylara devam ederek, vermek istediği mesajı sürdürerek amaçladığı tiradını sonlandırıyor.

    Gayet farklı ve güzel olmuş.İnsan ömrü de öyle değil midir nihayetinde.Yolculuktayız ileriye doğru, kesintisiz devam eden yolculuklar...Ancak yoldaki geçici güzelliklere kapılıp,esas güzergahımızı unutuyor oluşumuz, asıllarını terk ediyor oluşumuz varmak istediğimiz yere bir türlü götürmüyor bizleri.Sadece ömrümüzü malayaniyatla zayi etmekten başka elde avucumuzda hiçbir şey kalmıyor.Yanımıza kıyafet,azık nevinden bavulumuza aldığımız ihtiyaçlarımız yetmiyor bizlere.Bundan dolayı hem dünyadaki yolculuk hem de dünyadan yolculuk için Efendimiz'in (sav) Ebu Zerr'e nasihati misali azığımızı tastamam yanımıza almalı.Hani yolculuğa çıktığımız zaman gerek yazlık gerekse de kışlık nevinden ne olur ne olmaz her türlü ihtimali hesaba katarak, yolculuk hali diyerek önümüzü görememenin endişesi içerisinde her ihtiyacımızı tedarik etmeye çalışırız ya onun gibi.Bundan dolayı yol boyunca bizlere lazım olmayacak yüklerin boş yere hamallığını yapmamalı.Önümüzdeki zorlu engelleri,sarp yokuşları düşünebilmeli bir insan.Belimizi bükecek ağırlıklarla asamayız o uzun mesafeleri.Cehennem’e yakıt olacak bütün dünyevîlikler yüktür insanın sırtında.Nedir bunlar; küfür,zulüm,kibir,kalp kırma,bencillik,gurur,tamahkarlık,atalet vs.gibi her bir günah yüktür bizlere.Arınmalı ve hafiflemeli insan!

    Ahh İnsan! Gün gelecek bir sinema şeridi gibi nasıl bir ömür sürdürdüysen hepsi naklen yayın misali yansıtılacak sana da.Oynamış olduğun filmin galasında,rolünü başarılı bir şekilde gerçekleştiren oyuncular misali yüzün gülecek mi yoksa rolün hakkını verememenin utancıyla saklanacak yer mi arayışına gireceksin? Nereye kadar saklanabilirsin ki ? Aydınlatma düğmesine basılacak "şak" diye bir dokunuşla gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.Sana doğru çevrilerek gözlerini kamastiran ışıklar yüzünden rahatsızlık duyacaksın tüm gözler üzerinde.İste o zaman son demde keşke'lerle yamamaya çalışacağın ömrün sana fayda vermeyecek.Tekrar talebin cevapsizlikla can verecek.Kullarının gizli ve aşikâr işledikleri tüm fiil ve sözleri bilen Rabbin "El-Habir",her şeyden haberdardır lütfen unutma.

    İnsan için doğduğu andan itibaren geriye sayım başlamıştır.Çocukluk,gençlik,
    yaşlılık gibi menzillerde geçici olarak konaklayıp,kimisi için bu konaklarda misafir olmak nasip olmadan belki ömrünü tamamlayıp dünyasını arkada bırakarak ahiret güzergahına varacak.

    Yazarın deyimiyle insan pişirmek zor zanaat.Demir bile çok yüksek sıcaklıklarda erimeye yüz tutarken ah insan,ne zor yumuşuyor kalbi.Nasıl da kin,öfke gibi duygularla derin kuyular açıyoruz kendimize ulasmamız aşılması güç olan.Nasıl da menfaatlerimiz ve egomuzun albenisiyle acımasızca insan harcıyoruz.Küskünlük,nefret gibi ağırlıkları kendimize yük ederek nasıl da yaşamı dayanılmaz,karşı koyulamaz,aşılamaz hale getiriyoruz?Nasıl da kalbimiz rahat soluk alabiliyor,ayağımızın altında ezip geçtiğimiz yaşayan kalpleri çiğneyerek,görmezden gelerek.Ardımızda kocaman enkazlar bırakarak.Ahh insan bozuldun mu nasıl da aşağılık bir mahluka dönüşebiliyorsun,
    içindeki kış uykusuna yatırdığın vahşi hayvanları uyandırarak, pençelerini uzatarak yırtıcılıkla nasıl da saldirganlasiyorsun,
    çirkinleştiriyorsun insan olma keyfiyetini.

    Nasıl da lekeler bırakıyorsun kalp aynana,izleri hiç silinmemecesine.Ah insan,oysaki bir psikologun deyimiyle 'kitaptaki sevdiğin cümlelerin altını çizmek gibi,her insanda altı çizilecek güzel taraf bulunur,kimse üstü çizilecek kadar kötü değildir' diye.

    Hayat başlı başına bir imtihan.Kimsenin yaşamı güllük gülistanlik değil,içinin saklısında neler var hiç bilmiyoruz.Ama şuna inanmalisin sabır ayarlamasını düzgün yapmalı,yanlış yerde veya yanlış zamanda gücümüzü boş yere tüketerek sabır israfı yapmamak lazım.İste o zaman bekleyislerimizle baş edecek gücü kendimizde bulabilir,kaderin sillesini yediğimiz zaman ayağa kalkabilecek gücü kendimizde yeniden bulabiliriz.

    Çocuklar diyor yazar devamında ve günümüzün ağır yarasına dokunuyor.Merhametimizi kanatıyor.Masallarda mesela; Kırmızı Başlıklı Kız kurdu görür görmez ona selam vermek yerine 'çıglık' atabilseydi, Kül Kedisi üvey annesinin ve üvey kız kardeşlerinin eziyetlerine maruz kalınca 'çığlık' atabilseydi diyor yazarımız, dünyanın tek harikası olan çocuklarımıza kabuslar erisemeyecekti belki de.Ölümün o soğuk nefesi tek kurtuluş seçeneği olmayacaktı belki de onlar için neşelerini uykuya yatırarak.

    Çocuklarımızın o rengarenk dünyalarını kıyaslama sisi,paylaşamama sisi,yarış sisi,bencillik,yetinmeme gibi sislerle bizim kirliliklerimizi üstlerine yorganlarını örtercesine onlara bulaştırmasaydık,hayal dünyalarını karanlığa gark etmeseydik,bakışlarını bulandirmasaydık,görüş alanlarını daraltmasaydık; onların o gülen gözleri çağın kurtuluşu için herkese yeterliydi.Busesini kondurdugu her karanlık bağırda ışıltılı hayatlar filizlenip,tatlı bahar esintileri ruhlarını oksayabilirdi.

    Eveeet, hızla geçen ömrümüzün tiradinda cizgimizi hecelerken yazar "Dönüş Allah'a"ayetinin fısıltısıyla yuvaya dönüşün tuğlalarını örüyor,yaşamımıza zarafet katarak.

    Yalnızlık ve çaresizlik seni çepeçevre kuşatmış olabilir.İmtihanlar karşısında harap ve bitap düşmüş olabilirsin.Gidebilecek hiçbir kapın olmadığını düşünebilirsin.
    Karanlığın en koyu demlerinde ışığın kırıntısına bile muhtaç olabilirsin.İste böyle bir çıkmazda sana gönlünü açan güzel insanlar,dostlar illa ki vardır.O dostlar ki 'onların kalplerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar' demiş ya bir yazar.Kıymet gerek.Ondan da ötesi Sevgili Dost, en ince şeylerin bütün inceliklerini bilen,bilemediğimiz ve de sezemediğimiz faydalar ulaştıran,güzellikler lutfeden,ruhunun en ince noktalarına sızabilen,kalbinin en güzel yerinde seninle her daim beraber olan,sen O'nu unutsan da defalarca bıkmadan,senden ümit kesmeden,yoluna davet eden "Latif" olan Rabbim ne güzel dost,ne de güzel arkadaş...Sevdiğine mukabele gerek!Gecikmisligini telafi gerek!
    Siz Allah'ı seversiniz; ta ki Allah da sizi sevsin diye fısıldıyor ayet.