Georges Perec

Georges Perec

8.0/10
270 Kişi
·
743
Okunma
·
149
Beğeni
·
7.476
Gösterim
Adı:
Georges Perec
Unvan:
Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı
Doğum:
Paris, Fransa, 7 Mart 1936
Ölüm:
Ivry-sur-Seine , Fransa, 3 Mart 1982
Şaşırtıcı özgünlükteki yapıtlarıyla, anlatı üslubuna ve şiire getirdiği yeniliklerle edebiyat dünyasında ayrı bir yer edinen Georges Perec, 7 Mart 1936'da Paris'te doğdu, 3 Mart 1982'de Ivry'de öldü. Neredeyse tüm yaşamı boyunca Paris'te yaşadı. İkinci Dünya Savaşı'na katılan babası 1939'da öldürüldü. Almanlar Fransa'yı yavaş yavaş ele geçirirken, Perec akrabaları tarafından kırsal bölgeye götürüldü. 1942 yılı sonlarında Paris'te kaybolan annesinin de daha sonra Auschwitz'de ölmesiyle, altı yaşında öksüz kaldı ve halasıyla eniştesi tarafından büyütüldü. Yahudi kökenli oluşunu ve anne babasını savaşta kaybetmesini hiçbir zaman açıkça irdelemese de, bunlar yapıtlarında alttan alta her zaman var olan unsurlar oldu.

Perec eğitimini tamamladıktan sonra, bazı dergilere yazılar yazmaya başladı. 1965'te ilk romanı Les Choses. Une histoire des années soixante (1965; Şeyler - Altmışlı Yılların Bir Hikayesi, çev.: Sevgi Tamgüç, Metis Yay., 1998) ile Renaudot Ödülü'ne layık görüldü. O tarihten itibaren birbiriyle hiçbir benzerlik taşımayan yirmiden fazla kitap yayımladı.

Perec, 1960'ta Raymond Queneau ve François Le Lionnais tarafından kurulan, Paris merkezli OuLiPo'nun (Ouvroir de Littérature Potentielle-Potansiyel Edebiyat Atölyesi) üyelerindendi. Italo Calvino, Harry Matthews, şair ve matematikçi Jacques Roubaud'nun da üyesi olduğu, matematik, mantık ya da satranç gibi başka alanlardan biçimsel olarak yararlanan, edebiyatı bu alanlardan ödünç aldığı yeni yapılar ve örneklerle genişletmeye çalışan OuLiPo'nun başını çeken edebiyatçılardan biri oldu.

Perec, romanlardan toplu çapraz bulmacalara, denemelerden taşlamalara, şiirlerden sözcük oyunlarına çeşitlilik gösteren yapıtlara imza attı. Tersinir sözler, evirmeceler, sözcük oyunları Perec'in yapıtlarından hiç eksik olmadı.

1969'da hiç "e" harfi kullanmadığı La Disparition (Kayboluş) adlı romanı yazdı. Kayboluş bir adamın ortadan kayboluşunun hikâyesidir ve adamın kaybolduğu dünyada "e" harfi de kaybolmuştur, ancak romanın hiçbir karakteri dildeki yer değiştirmelerin, benzetmelerin, tahrif etmelerin ve böyle bir evrenin boşluğu doldurmak için giriştiği sonu gelmeyen hilelerin farkına varmaz. Böyle bir dünyada arkadaşları Anton Ssliharf'i boşuna arar ve birer birer yok olurlar.

İnsanın yaşadığı ortamı keşfe çıkan Perec, kimi zaman sivri dilli bir alaycılıkla, kimi zaman da takıntılı bir yöntemcilikle romanlar yazdı. Özel hayatı konusunda her zaman ketum olsa da, yapıtları otobiyografik unsurlarla doludur. 1973 yılında yazdığı La Boutique Obscure, 1975'te kaleme aldığı W ou le souvenir d'enfance (W Ya da Bir Çocukluk Hatırası, çev.: Sosi Dolanoğlu, Metis Yay., 2001), 1978'de yayımlanan Je me souviens, otobiyografik özellikleri daha öne çıkan yapıtlarıdır.

Perec'in en önemli yapıtlarından biri de, 1978'de yayımlanan ve Medici Ödülü'ne layık görülen La vie mode d'emploi'dır (Yaşam Kullanma Kılavuzu, çev.: İsmail Yerguz, Yapı Kredi Yayınları, 2001).

Harflerle ve sözcüklerle oynamayı çok seven Perec, dili neşeli bir oyun ve keşif alanına, kapıları şiire olduğu kadar derin felsefi düşüncelere de açılan bir laboratuvara çevirmiştir.
Angut, zırtapoz, andavallı, ibiş, saloz, kıçı kırık, daltaban, hanzo, hışır, hödük!
Georges Perec
Sayfa 151 - Ayrıntı Yayınları, 2.basım, Çevirmen : Cemal Yardımcı
Bazen saatlerce bir ağaca bakarak öylece duruyorsun, onu betimliyor, didik didik inceliyorsun; kökleri, gövdeyi, dalları, yaprakları, her bir yaprağı, yapraktaki her bir damarı, sonra yeniden her bir dalı inceliyorsun, ve böylece, aç bakışının ısrarla görmek istediği ya da yarattığı ilgisiz biçimlerin sonsuz oyunu sürüp gidiyor: surat, şehir, labirent ya da yol, armalar ve atlı seferler. Algıların geliştikçe, giderek daha sabırlı ve daha esnek oldukça, ağaç paramparça oluyor ve yeniden doğuyor, yeşilin binbir çeşidi, aynı ama yine de farklı binlerce yaprak. Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlakı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü - bu eski eğretilemelerden hala kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer - bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu su götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla asla diyaloğa girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir., ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Köpeklerin tanrısı, kedilerin tanrısı, yoksulların tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Bir gün hayatımın nasıl bir roman olduğunu anlayacaksın.
Georges Perec
Sayfa 101 - Ayrıntı Yayınları. 2.baskı, Çevirmen : Cemal Yardımcı
İnsan bir ad, bir sözcük istiyor. Haykırmak istiyor: Çözümü bulduğunu, bunalımının kaynağına indiğini haykırmak istiyor. Bu abuk sabuk karmaşık laf yığınından sıçrayıp çıkmak, bu sözcük bataklığından kaçıp kurtulmak istiyor insan. Ama artık bir sıçrama taşı da yok, tutunacak bir dal da. Hayal gücünün dibini boylamaktan başka yol yok.
Georges Perec
Sayfa 40 - Ayrıntı Yayınları, 2. baskı
Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden?

Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin?
Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketlerde...
Topluma ayak uyduramayanların uyuyan adam olarak nitelendiği, ötelendiği ; düzene ayak uyduran otomatik beyinlerin, denileni koşulsuz yerine getirenlerin, ölmemek için yaşayanların uyanık kabul edildiği topluma karşı yapılmış ironilerle dolu bir fırçalama. Her bir kelimenin özenle seçildiği o kadar belli ki… Okurken cümleler su gibi akıp gidiyor ve siz kitabın bitmesini hiç istemiyorsunuz. Son zamanlarda okuduğum en iyi, kütüphanemin ince ama etkili kitaplar kısmında başlara oynayacak bir kitap.
Sorgulattığı şey sayısı kitaptaki cümle sayısından kesinlikle daha fazla. Kitabı okurken zihninizde şimşekler çakıyor ve kahramanın bulunduğu ortama gidip onunla beraber yaşamak istiyorsunuz. Onun gibi düşünmek, onun gibi yemek yemek, onun gibi görmek… Ama kitap bu işte, bittiği an kendi dünyanızla baş başa kalıyorsunuz. Ama emin olun kitaptakinden farklı bir dünyada yer almıyorsunuz.
Topluma ve sisteme yabancılaşan bir insansanız bu kitap size çok iyi gelecek. Perec kelimeleriyle sizi ele geçirmeyi çok iyi başarıyor.
Son olarak Perec'ten bahsetmek istiyorum. Edebiyatı laboratuvar gibi kullanmış garip bir yazardır. Her bir kitabında farklı bir teknik kullanmıştır. Örneğin içinde hiç "e" harfi kullanmadığı bir kitabı mevcuttur. Bu ve buna benzer çok farklı yazım şekillerine imzasını atmış, toplum kurallarına aykırılığıyla tanınan, ülkemiz insanı tarafından az bilinen ama kaliteli kitaplara sahip bir yazar. Herkese iyi okumalar diliyorum.
Çok yorucu bir okumadan geldim, kitaba dair ne anlatabilirim diye düşünüyorum dünden beri.

Kitabın “e” harfi bulundurmayışı, çevrildiği diğer dillerde de “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş olması tam bir reklam kampanyası olmuş. Yazarın bunu “Auschwitz” kampında “kaybolan” annesine ithafen yazdığını okumayan da kaldıysa tekrar belirtmiş olayım. E harfi kullanmamak demek bir kitabı yazarken sadece içeriği değil biçimi de kurgulamak demek. Kitabın kategorilendirildiği alandaki en başarılı örneklerden birisi sayılmasının da sebebi işte bu biçim kaygısı.

Neyse efendim bu e harfi olayına kanıp okumaya başladım kitabı; ama ilerlemeye çalıştıkça kitap bir bataklık misali ilerlememe engel oluyor sanki, okuyorum anlamıyorum, okumak istemiyorum, zorluyorum… Zaten okuduğum sırada göçebe yaşam tarzını benimsemiş, tekerlekli valizi ikinci kolunun yerini almış ilçeler ve şehirlerarası bir gezgin modumdayım. İçimdeki şeytan “Yarım bırak en iyisi, zaten bir halt anlamıyorsun! Uzaklaştın da kaç gündür zaten!!” diye dürteleyip duruyor, ben direnmeye uğraşıyorum.

Kitap Anton Ssliharf adlı karakterin uyku sorunuyla başlıyor. Bu karakterimizi bir türlü uyku tutmuyor ve karakter buna çözüm arıyor. Hatta bu bölümü yazar “Uyuyan Adam” isimli kitabına atfetmiş. (“Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.” – Anton Ssliharf kısmı/ 1. Bölüm açılış yazısı… ) Karakter rüya mı görüyor, kafasında mı kurguluyor, kendisi bir roman mı yazıyor gibi pek çok soru işaretleriyle boğuştum. Sonra işe polisiye kısım giriyor, Anton kayboluyor, sonra günlüğünden ve kendilerine yollanan mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak onu aramaya çıkan arkadaşları da bir bir kaybolmaya başlıyor.

Bu kısımlar tam bir işkence... Kitap ne anlatıyor, konu ne, olay ne... Tam bir keşmekeş var, içinden çıkmaya çalışırken anlamlandırmaya çalıştığınız kısım daha da bir artıyor. Bu kısmı okurken bir noktadan sonra anlama işini akışına bırakıp anladıklarımla yetinip, ileride bir düzene oturacağına dair inancıma tutunarak okumayı sürdürdüm. Keşmekeşin düzene oturması yaklaşık 14. Bölüme doğru oluyor, 14 bölüm böyle yarı anlayıp yarı anlamlandıramayarak gidiyor. Buraya kadar sabredip okumayı bırakmazsanız sanki okuduğunuz kitaba sihirli bir değnek değmiş gibi kitap bambaşka bir hale geliyor ve tüm kördüğüm yavaş yavaş gözünüze nakış gibi gelmeye başlıyor. #25647119

Başında anlamlandıramadığınız tüm olaylar keyifli bir şekilde birbirine bağlanıyor. Yazar da bunu aslında bize taa kitabın başında söylemiş fakat kurguyu yakalamaya çalışırken bunun farkına varmak zor. #25648503

Gizem çözülmeye, hikaye şekillenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Ben 7 saatlik otobüs yolculuğunun nasıl bittiğini anlayamayacak kadar kaptırdım mesela kendimi bu noktadan sonra.

Kitapta yazarın sık sık kitabı okuyucuyla birlikte yazıp-okuyormuş gibi bir his vermesini çok sevdim, bizim okurken kaybolmuş hissettiğimiz kadar, yazar da yazarken kaybolmamak için belki de hatırlatma notlarını kitabın içine saklamış ve bunu kurguya çok başarılı bir şekilde yedirmiş. Sanki bu kısımdan sonra böyle yazmayı düşünmüştüm, tekrar nereden bağlayacağımı görmek için okuduğumda unutmamak adına bunu da buraya yazayım şeklinde bir yol izlemiş. Tabii bu benim uydurmam da olabilir. =) #25627947

Bu kitapla birlikte adını duyduğum, kitabın da en önemli örneklerinden sayıldığı “Oulipo” (Ouvroir de littérature potentielle, anlamı; "potansiyel edebiyat için atölye) diye bir akım varmış, bu akım Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahip, edebiyat ile matematiği harmanlamış, içeriğinde bulmacalar, labirentler, iç-içe geçmiş karmaşık hikayeler barındıran farklı edebiyat tarzları yaratmayı amaçlıyormuş. Şimdi bu akımla ilgisi var mı ya da neyle ilgisi var bilmiyorum ama kitapta çok fazla 3, 6 ve özellikle 29 rakamı vardı. Bunlar bir yere bağlanır umudu ile epey bir not aldım farkına ilk vardığımda fakat sonra başa çıkamayıp bıraktım, üzerine oldukça kafa yorsam da bir sonuca varamadım, varabilen veya bir bilgi bulabilen olursa yorumda konuşalım üzerine lütfen. Sadece sayı değil aslında ak sözcüğü de çok fazla vardı ama bunları çıkarmaya üşendim. :) Şuradaki ekran görüntüsünde, şizofrenik şekilde Lost’taki sayılar gibi takıntı yaptığım sayılarla ilgili bir takım notları görebilirsiniz. =) https://i.hizliresim.com/g9QMAR.png

Yunusla ilgili de bir metafor var sanırım bu da en sık kullanılan sözcüklerden birisiydi.

Bir sürü yazar, heykeltraş, kitap, sanatçı adı geçiyor. Takip etmekten sıkılacağınız kadar çok. :-x

Evet kitap alışık olduğumuz tarzın çok dışında ve belki de bu sebeple okunması oldukça zahmetli, fakat yazar arada bizi kitap kahramanı yaparak nasıl bir yol izlediğimizi, izleyeceğimizi yazmış ve bir nevi özür gibi kitabı böyle yazmasındaki amacını belirtmiş. Kitabın giriş, gelişme, sonuç biçimsel kaygısını linklerdeki alıntılarda özetlemiş. #25626286 #25626368 #25626543 #25630943 #25630974

Böyle cebelleşip okuyup bir yere varabildiğim kitaplardan daha ayrı bir tat alıyorum bitirdikten sonra. Hep aynı tarz kitaplar okursak, nasıl etrafımızdaki farklılıkları kabullenebiliriz ki zaten… Bu yüzden sıkılsanız da, okumaktan soğusanız da pes etmeyin derim; belki de Lowry’nin dediği gibi “Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”
Şimdi ben buraya neden çıktım? Niçin çıktım? Nasıl çıktım? Bunu izaha gerek yok. Gördünüz yürüdüm çıktım. Ama çıkmamış da olabilirim. Çıkmışsam çıkmışımdır, çıkmamışsam çıkmamışımdır. Görünen köy uzakta değildir. Buraya çıktık da sonradan çıkmadık mı dedik? Bunlar birtakım uydurma laflardır. Sahi ya ben buraya neden çıktım. Kim çıkardı ulan beni buraya?! -Kemal Sunal

Replikten alıntıladığım ilk paragrafta bahsedildiği gibi karakterler neyi, neden yaptığını bilmez. Kim, nerede, neden olduğunu bilmez. Sonra birden bir şeyler olur, birileri birilerini dövmeye, birilerine sövmeye başlar. Olay örgüsü kayıp. Kelimeler zaten kayıp. Zaman desen kayık... Romanın ana dili olan Fransızca'da hiç "e" harfi kullanılmaması bir sebebi olduğu için anlarım fakat bu Türkçe'ye de böyle çevrilmek istendiğinde çok zorlama kelimelere, cümlelere ve dolayısıyla da bir kitaba dönüşmüş. Eğer Fransızca biliyorsanız bu kitabı lütfen ana dilinde okuyunuz. Kitaba başlamadan önce incelemeyi de "e" harfi kullanmadan yazayım dedim, o konuda bile şevk bırakmadı namussuz.

Verdiğim 4 puan Perec'in neredeyse tüm hayatı boyunca Paris'te yaşamış olup da Paris'e duyduğu aşktan dolayı böyle çok kültürlü bir roman yazmış olması. Ayrıca kitabın Son Durak filmini andırması. Sanki ölümün kovaladığı birtakım insanlar var fakat ölüm bile kaybolmuş bunların arasında o kadar garip bir durum. Olumlu yön olarak bazen kendinizi karakterlerin arasında yaşanan dönüşlü bir ölüm vakasının Konya'daki semazenlerin dönüşüne benzetildiğini, bazen Ankara'daki polislerle makara kukara yapıldığını, olumsuz yön olarak da bazen düşüneceğiniz her türlü hayvana tecavüz için arzu duyan bir adamı okuyabiliyorsunuz.

Sanırım bu romandaki her karakter için Athena'nın Bu Adam Fezadan şarkısındaki şu sözler söylenebilir :
Aldatılmışsın, sevdin sanarken
Kaçırmış son treni de koşmaz
Kaybetse de ne fark eder

Ayrıca kitabı okumadan nasıl bir kitap olduğunu anlamak isterseniz sizi şuraya alalım : https://twitter.com/...s/894297209537277957

Not : Bu romanı okuyanlardan tek bir şey bile anlayan olmuşsa yorum olarak yazabilir ya da mesaj kutumu yeşillendirebilir, zira benim kaçırdığım noktalar da olmuş olabilir.
Uyanmak için uyumak gerekiyor. Uykudayız ama uyanmak o derece kolay değil. Oysaki biz ne zaman uykuya daldık hatırlamıyoruz bile. Yaşamımızda o kadar çok uyku getiren unsur var ki üzerimizden atamadığımız ağırlık ve sersemlikle tekdüze yaşamaya çalışıyoruz. Esasen uyuduğumuzun farkına varabilsek uyanmak o derece zor olmayacak düşüncesinde ısrar etmek istiyorum. Uykuda mıyız değil miyiz nasıl fark edeceğiz, bu hususta Perec yardımcı olacak mı dersiniz?

Bana göre Perec oldukça iyi bir iş çıkarmış kitabında… Kitap yerine roman demek isterdim lakin romana uzak bir yazımı var öyle ki karşısına almış bir kopya Perec, anlatıyor da anlatıyor sen şöyle yaptın böyle yaptın diye. Farklı… Bu sebeple bir türe yakın göremedim ben. Doğrusu kitabı okuyacak olursanız beni daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Perec, bir eylemsizlik ya da sessizlikle öyle ya yalnızlığı da eklemek gerekecek; yalnızlıkla, Dünya maskesini düşürsün diye gelip kendini bilhassa yazarımıza sunmasını bekliyor. Bir anlamda, Perec ’de kendi uyanışını tıpkı Kafka gibi bir sabah, eylemsiz bir uyanışla anlatmaya başlıyor. Böceğe dönüşmüyor da şiddetli bir algısal kırılma ile bir sınav sabahına uyanıyor. Uyumadığı halde kalkmıyor yataktan, henüz vakti varken bir eylemde bulunmuyor yani giyinmiyor, duş almıyor ya da tıraş olmuyor. Gündelik yaşamın anlamsızlığına bir darbe vuruyor. Gündelik yaşam, varoluş, zaman, dünya ve hissetmek üzerine sessiz ve eylemsiz bir direniş başlatıyor. Ve bu direnişle bir anlamda saydığım kavramları yok saymakla aslında bir hükümdarlık da başlatmış oluyor. Sonrasında kendi kurallarıyla yeni (gerçek) dünyada gezintiye çıkıyor ki hep yanında eski dünyanın anlamsız akışına eleştiriler savurduğu bir Perec var. Hani dedim ya yukarıda karşısına alıyor kopya bir Perec de anlatıyor diye aslında şimdi bir düzeltme yapmak gerekecek; yanında yol aldığı kopya Perec değil de uyuyan Perec olsa daha yerinde bir tabir olacak.

Tedavi önce hastanın, hastalığını kabul etmesiyle başlarmış. İşte bu nedenle uyanmak istiyorsak uykuda olduğumuz gerçeğini kabul etmemiz gerekecek. Uyanık olanların çevremizde gürültü yapması sinirimizi mi bozacak yoksa yeni bir güne başlamak için bir iyilik olarak mı göreceğiz bu gürültüyü? Tüm mesele bunun ayrımına varmakta olsa gerek. Keyifli okumalar dilerim.
Her türlü yoruma açık kitapları oldum olası sevmişimdir. Bir kitap illa da hayattaki bir sorunu temsil etmek ya da ona eleştiri yapmak için yazılmamalıdır. Yazılan eser her türlü yoruma açık olacak şekilde bir 'yazılar dizisi' de olmalıdır. Uyuyan Adam benim için bu türden bir eser. Bu türden eserlerde karakterlerin ismi, olaylar dizisi veya zaman öğeleri önemini yitirir. Tek önemli olan şey bu yazılar karmaşasından herkesin bir pay çıkarması olur. Uyuyan Adam'ın ismi belirtilmiyor (belki de ismi bile yok?) fakat tüm roman boyunca 'yazılar dizisi' ona hitaben yazılmış. Uyuyan Adam nasıl bir insan diye soracak olursanız verebileceğim bir cevabın olmayacağına, benim de onun gibi duvardaki desenleri incelemeye başlayacağıma garanti verebilirim. Çünkü Uyuyan Adam bildiğiniz türden bir roman değil.

Kitabın ilk bölümünde olağanüstü bir tasvir bölümü var. Şahsen bu ilk bölüm bile beni kitabı beğendiğime ikna etmeye yetti. Tasviri yapılan şey hepimizin bildiği bir yer. "Yer" olarak adlandırdım çünkü Perec'e göre de orası bir yer. Tasvir edilen yer bizim uykuya dalmak için beklerken gözlerimizi kapattığımızda görmüş olduğumuz karanlık. O karanlık düzlemde zaman zaman oluşan şekiller, karanlık uzamda istemsizce hareket edişimiz ve o uzamda uykuyu aramak için o an bize sonsuzmuş gibi gelen istemsizce yürüyüşümüz. Özellikle bu sahne tasvirini okuduğum anda hayatta kimsenin şahit olmadığı bir halimi, Perec en yakın haliyle anlatıyormuş gibi şaşırdım. Çünkü o 'uzam'ı yalnızca biz biliriz. Tıpkı eşyaların bizde uyandırdığı duygular gibi. Bir insan gül gördüğü zaman duygularını, onun yaşadığı gibi asla anlayamayız. Bu açıdan uykunun arandığı uzam da böyledir, o uzamı yalnızca biz biliriz. Fakat bunun tasviri ve de bu tasvirin benim uzamıma yakın oluşu okurken beni çok şaşırttı. Bu yüzden de daha baştan anladım Perec'in özel bir yazar olduğunu.

Tabii kitap sadece "uykudan önceki karanlık uzamı" anlatmıyor. Kitap boyunca devam eden bir durağanlık hali mevcut. Bir örnek verelim mesela: Yarın, yani cuma günü çok önemli bir toplantınız ya da sınavınız olsa ve bu sınav erken bir saatte olsa ne yaparsınız? Muhtemelen akşamdan hepimiz geç kalmamak için alarm kurar, biraz da tedirginlik içinde o 'uzam'a giriş yaparız. Ama bir de bunun tam tersini düşünün; sabah alarm çalıyor, duyuyorsunuz ama kalkmıyorsunuz. Alarm sustuğunda ise yeniden uykuya bile dalmıyorsunuz, sadece duvarları izliyorsunuz. İşte bu hayattaki o koşuşturmaca denilen tuzağı atlatma yöntemidir. Hayattaki istemsiz koşuşturmacayı bir an olsun kıramıyoruz, kıranlar ise (varsa eğer bu kişiler) hemen toplum dışı damgası yiyerek dışlanıyorlar. Aylak oluyorlar ya da tutunamayan. Bu dışlanmanın Uyuyan ya da Uyuyanlar adı altında toplandığı bir eser Uyuyan Adam.

İnsanların sürprizsiz bir yaşamı sırf güvenliğinden dolayı tercih etmeleri de bolca eleştirilmiş. Aslında sorgulama kavramı dahi sürprizli bir hayata sahip olmakla aynı doğrultuda sayılabilir. Çünkü sorguladığınızda karşınıza ne çıkacağını çoğu zaman bilemezsiniz, bu da bir maceradır, sürprizdir. Normal hayat olarak adlandırdığımız çoğu şeyin uzağında karakterimiz. Fakat bu uzaklık aynı zamanda yok; çok yakın bir uzaklık bu, aslında hayatın kendisini yaşıyor karakterimiz. Dışarı çıkıp insanlar gibi yürüyor, eve geliyor, uyuyor, uyanıyor, uyuyor, uyanıyor. Fakat bunları tuhaf bir şekilde dıştan bakarak yapıyormuş gibi geliyor okuyucuya. Yani tıpkı toplumun dışladığı bir insanın tekrar toplumun içine girip onlara inat onlar gibi davranmasının ironik havası gibi bir havada yazılmış Uyuyan Adam. Bu da elbette Perec'in ustalığını gösteren bir diğer etmen.

Toplumsal düzene ayak uydur(a)mama kavramı roman boyunca irdelenmiş. Öyle ki, kitabın her bir cümlesi kendi içinde bir farklılık içeriyor. Hitap edilen kişiye sanki "toplum böyle yapıyordu ama sen böyle yaptın" benzeri cümleler kullanarak sesleniyor Perec. Tek tip insan düzenine belki de bu dinginlik içinde dahi karşı çıkıyordu karakterimiz. Düşünüyorum, bir dinginlik içinde bile sisteme karşı çıkılabiliyorsa eğer, insanları engelleyen şey ne? İnsanları sürü psikolojisine iten şey ne, kurtulmak bu denli kolayken? Perec belki de bunu da vurgulamak istemiş. Sistemin dışında olmak, işsiz veya tembel olmak anlamına da gelmez. O 'işşiz' insanlar 'işli' insanlardan köleleştirilme kavramının daha çok farkında ise bu işsizlik olmaz. Bu durumda 'işli' olan 'işsiz' konumuna düşer. Tıpkı uyanık olanların aslında uyuyan, Uyuyan'ların da uyanık konumunda olduğu gibi.

Her birimiz uyuyan bir insan olduğumuzu iddia edebiliriz, belki de daha derin uyumak ve o uzamı daha çok yaşamak adına Uyuyan Adam'ı bir okumalıyız derim. Daha derin uyumamız dileğiyle...
George Perec'i ilk defa okudum. Girişte yaklaşık 20 sayfa kadar evdeki eşyaların betimlemeleriyle geçiyor. O kısımları okurken biraz dikkatim dağıldı ve kitaba başlarda pek giremedim. Ama sonradan karakterler ortaya çıkınca konu ve kurgu yavaş yavaş belli olmaya başlayınca kitaba küçük bir kıvılcım çakmış oldu.

Konu Jerome ve Slyvia etrafında dönüyor. Bu iki karakterin daha önce yaşadıkları da anlatıldığı için karakterler hakkında oldukça doyurucu bilgiye sahip oluyorsunuz. Geçmişe Flash Backler yapılarak sürdürülen roman hayatın zorlukları ve bu iki karakterlerin bu durum karşısında bitmez tükenmez bir direniş göstermeleri sonucunda yaşadıkları çeşitli olayları konu alıyor. Perec'in diğer romanlarını da okumayı istiyorum. Olmazsa olmaz bir roman değildi ancak hanenize güzel bir artı yazar.
Okuduğum ilk Georges Perec eseri...

Bir askerin, Fransız işgali altındaki Cezayir'e gitmemek için çavuşundan onu çürüğe çıkarmasının uzun öyküsünü okurken gülümsemekten kendimi alamadım. Sebebi ise yazarın nüktedanlığı. Bir olayı anlatırken kurduğu cümlelerin ekleri anlamsız da olsa kafiyeli. Bu da okurun gülümsemesine sebep oluyor. Yazar sanki karşınızdaymış da sizinle sohbet ediyor gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Adı her sayfa da değişen Yunan asker, Karalelli, Karakiri, Karapşu'ya yardım etmeye çalışan çavuşu ve bir düzine askerin, savaşın kötülüğü üzerine Karalelli'yi göndermemek üzere yaptıkları esprili, zihin yorucu, merak uyandırıcı planlarını okurken, yazarın ara ara okurlara hitap etmesi ise çok hoştu...

İçinde barındırdığı bir çok yabancı kelime ise kitabın son sayfalarında okuyucuya sunulmuş...
Keyifli okumalar...
Uyuyan Adam, senin, benim ve bizim gibilerin vücut bulmuş halidir. Çünkü hepimizin içinde barındırdığı uyuyan, aslında zamanla perçinlenerek ölen kişiye hitap eder.

Kitap tamamen bir insan varoluşunu esas alıyor. Realist-Pesimist düşüncelere hâkim bir çok kişi de bu duyguları yaşamaktadır. Topluma ayak uyduramayan, kalabalıklar içinde boğulan, sessiz, kuytu köşeye geçince onları uzaktan izleyen ve hep, türlü fikirlerle her bir bireyi analiz eden kişinin dünyası bu. Aslında yaşadığı dünya Sabahattin Ali'nin dediği gibi: " gerçek dünyadan ziyade, kafasının içinde yaşadığı dünya."
Uyuyan adam, ismi gibi metafor, gerçek dünyaya uyuyor, yani bildiğiniz ayak uyduruyor işte. Yaşamak zorunda olduğu için yaşıyor. Ölemiyor da, çünkü bu da onun nezdinde bir yere varamamaktır.
Varoluş zaten budur, varolamamak. Hiçbir yere ait olamayıp, hiçbir yerde kendini bulamamak, Gittiği her yerde bir arayış harbine tutulmak, ama ne aradığını bilememek. Bilinmezlikte kaybolmak. Uyuyan Adam'da hep bunu yaptı, aradı, taradı, gezdi, gördü, ve ulaşamadı, mutlak tatminkarlığa erişemedi, sürüklendi fikirlerince, ne yapsa emanet gibi durdu hayatın bir köşesinde.
Kafka'nın dediği gibi: " Paltomu taşıyamıyorken ben, koskoca dünyayı nasıl sırtımda taşırım" bütün bir kitabın, özeti gibi cümle.
Perec'in tasvirleri o kadar güzel ki, kitap başından sonuna kadar betimlemelerden ibaret. Kişi, öğe yer, zaman önemli değil, tek önemli olan, değindiği nokta. Bunun ötesine çıkmıyor. Kimliksiz bir kişi üzerinden kendi hayatını anlatıyor sanki.
Ben ve benim gibilerde kendini bulduğu için seviyor ve 'anlamak' eyleminden öte anlıyorlar.
Her cümleyi, kafanızda düşünüp okuduğunuzda, 'bu benim dünyam' diyebiliyorsunuz.
Konusu, bir insan hayatının kesitleri olduğu için fazlasıyla geniş. Bu yüzden çok fazla üzerine konuşulur ve yazılır çizilir bir eser. Kitap için sıkıcı ve tekrara düşmüş derseniz, rutinliği anlatmak da rutinliği yaşatmaktan geçer.

Bir kaç noktada ele aldığı toplum tasviri, Küçük Prens ve Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin bilim kurguyla karışık ironiye aldığı toplum tasviri gibi, ki bu da günümüzdeki insanların vaziyetini birebir yansıtıyor. Oradaki Megatronların dünyası gibi her şey, çünkü Kapitalist düzende rutinlikten öteye çıkamıyoruz ve onun getirileriyle yaşıyoruz. Uyuyan Adam'da bundan yakınıyor. Sessizce, acı çekerek, kaçarak, kaybolmaya çalışarak.. Ama asla ölümü çare görmüyor.

Kitabı okurken bir çok kitap ve karakterleri aklıma geldi. Az da olsa benzettim ya da bana anımsattı. Yazar da esinlenmiş olabilir tabii. Camus'un Yabancı'sı, Gogol,un Palto'su, Kafka'nın Dönüşüm'ü gibi gibi.. Gregor Samsa'yla birebir özdeştirdim bile diyebilirim. Çünkü dediğim gibi, bu düşüncelere hâkim olan herkes bunları yaşıyor. Ve benim gibi, kitabın içinde kendini bulanlar daha bir seviyor.
Herkese iyi okumalar.....
Kitap hakkında inceleme yapmadan önce sizinle kitapla alakalı olacağını düşündüğüm bir anımı paylaşacağım:


Lise yıllarımda Felsefe Hocamla aramızda kısa bir konuşma geçti,o yıllarda tek derdimiz üniversite sınavı idi,sanki sınavı kazanırsak tüm dertlerimiz tümüyle bitecek diye düşünecek kadar hayalperesttik.çocuktuk...İşte bende yüz yüze ve sadece ikimizin olduğu bir ortamda felsefe hocama bunu dile getirdim çocuk saflığı ile üniversite sınavını kazansam da...diye başlayan bir sürü hayal ile devam eden cümleler...Hocam ise hafızamdan hiç silinmeyen bir cevap verdi bana: ''Üniversite sınavını bitirdikten sonra da dert bitmez,mezun olma telaşı,mezun olduktan sonra iyi bir işe girme endişesi,işe sahip olduktan sonra,toplum tarafından yapılan evlenme baskısı,evlilik içinde iken büyüklerden gelen çocuk yap baskısı,çocuk olduktan sonra onu büyütme-okutma-evlendirme...kısaca ölene kadar bir yığın dert,üzüntü,telaş peki kişisel özgürlüğe,kişisel heveslere ne olacak ? '' demişti.


Yine kitap ile alakalı internet sitelerinde okuduğum bir yorumu sizinle paylaşayım:

GENÇ iken(Üniversite yılları) (Güç var,zaman var,ama para yok)
ORTA YAŞLARDA(Çalışma Çağında ) (Para var,güç var ama zaman yok)
YAŞLI iken(Emeklilik yılları) (Para var,zaman var,ama güç yok)

(zaman sözcüğü burda boş vakit anlamında kullanılmışken güç sözcüğü ise sağlık-kuvvet anlamında kullanılmıştır,paradan söz etmeye gerek yok maalesef hepimiz onun ne olduğunu biliyoruz )



Bu kısımdan sonra SPOİLER içerir !


ŞEYLER kitabında genç evli çiftimiz,zenginlik hülyaları kurmaktadır herkes gibi.İleri de şunlarım şunlarım olsun diye tatlı hayallere dalarlar.Bu amaçlarını gerçekleştirmek için karşılarında iki yollları vardır ya herşeyden feragat(mümkün olduğunca para harcamaksızın) edip hiç dinlenmeksizin çalışmak(boş vakitten feragat edip) ya da arasıra kaçamaklar yapıp,günü yaşayarak ara sıra parada savurganlık yapmak ama tatlı düşleri her daim diri tutmak.Çiftimiz GÜNÜ(ANI) yaşayarak ikinci yolu seçiyorlar(CARPE DİEM-ANI YAŞA)


İlk yolu seçenler zamanla yaşlanırlar ve istediklerine ulaşsalar bile hayallerine ulaştıkları anda yaşlı olacakları için ulaştıklarının keyfini süremezler.


Genç çiftimiz gibi İkinci yolu seçenler ise hiçbir zaman isteklerine ulaşamazlar,anın getirdiği zevklerle avunurlar.Aynı zamanda çiftimiz genç iken bazı siyasal olaylara karışırlar az da olsa sisteme karşı bir mücadelenin yapıldığı eylemlerde bulurlar kendilerini.Ama bu hırs-mücadele azimleri de kısa zamanda söner.


Aslında bu noktada yazar hem burjuva özentimizi eleştirerek dile getirirken hem de her iki yolunda hatalı olduğunu belirtiyor.Reklamlar bizi hiçbir zaman sahip olamayacağımız(yatlar-katlar...) şeyleri özendirir.Oysa basit İktisat deyimiyle dünyadaki şeyler(para-maddiyat) sınırılıdr,ancak sınırlı sayıda zengin vardır,günümüzdeki gibi kapitalist bir sistemde herkesin zengin olması asla mümkün değildir ki ! İşte sistemi yönetenler bunu biz fakirlerden çok daha iyi bildikleri için bizi reklamlarla kandırarak bizim zenginlik hayallerimizi gündemde tutarak bizi sisteme adapte olmaya davet ederler.Yazar bu eleştirilerini de satır aralarına gizlemiş.


Modernizm ve konforizm eleşitrisi yapan yazar aynı zamanda bizim asla gerçekleşmeyecek burjuva özentimize,tüketim köleliğimize de atıfta bulunur.Bu eleştiriyi yaparken ise ŞEYLER yani yaşamımıza yön veren NESNELER ve onların bize etkisini vurgulayarak anlatır.


Evli çiftimiz yaşamlarında değişiklik yapmak için TUNUS'TAKİ bir iş teklifine evet derler ve yaşamlarını bir süre orada devam ettiriler(MONTAİGNE kendinden kaçamazsın çünkü her gittiğin yere kendini de götürürsün der yazdığı denemelerde).Bu kısımları da çok beğendim,NOSTALJİ özlemi,yabancı bir ülkedeki UYUM SORUNUNU çok iyi anlatmış yazar.Çiftimiz yine umduğunu bulamaz,yine hayeller,hiç bitmeyen umutlar...



Tatar Çölü kitabını bu kitaba çok benzettim şu açıdan,her iki kitapta da ilk gençliğimizde ilk yaşama mücadelesine adım attığımızda hiç gerçekleşmeyecek çocukluk hayallerimiz,sonra ise yetişkinlik istekleri...sonunda ise ölüm.Ama ŞEYLER kitabı bana daha derin bir kitap izlenimi bıraktı,NESNELER ve onların yaşamımıza etkisini güçlü bir şekilde esere yedirdiği için ŞEYLER kitabını daha çok sevdim.


ŞEYLER kısaca hepimizi anlatır,dünyayı anlatır,yaşam mücadelesini anlatır.Hayallerimiz ,arzularımız ve bunların ne kadarına sahip olabileceğimizi sorgular.
Hani bir yazarın okumadığımız bir eserini okuruz da "şaşırtmadı" gibi yorumlarda bulunuruz ya memnuniyetimizi belirtmek için. Söz konusu Perec olduğunda memnuniyetimizi belirtmek için "şaşırttı" ifadesini kullanmak gerekir belki de. Uyuyan Adam'ı okumuş bir okur olarak Paralı Asker ile Uyuyan Adam'ı karşılaştıracak olursam aralarında onlarca fark bulabileceğime inanıyorum. Şayet Perec bu eserinde (ilk eseri) Uyuyan Adam'ı andıran yöntemler elbette ki kullanmış. Fakat verilen duygu olsun, eserdeki genel psikolojik algı olsun birbirlerinden çok farklı. Perec'in her eserinin birbirinden çokca farklı olduğunu duymuştum, bu eserini okuduktan sonra bunu doğrulamış oldum. Evet, Perec bu sefer de şaşırttı.

Kitap hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan, sadece kapağına ve ismine bakarak bu kitap hakkında çok değişik düşüncelere varabilirsiniz. Polisiye bir roman ya da ortaçağ romanı olarak düşünebilirsiniz Paralı Asker'i. Hayır bunlardan hiçbiri değil. Polisiye öğelerden yararlanılsa da polisiye bir roman değildir bana göre Paralı Asker. Bir özgürleşme çabasıdır bu eser. Hikayemizin kahramanı Gaspard Winckler. Gaspard sahte tablolar yapıp bir şekilde onları satan bir düzenin içinde 'sahteci' olarak çalışıyor. Örneğin Van Gogh'un bir eserinin tıpkısını yapıyor, ya da başka bir ressamın bir tablosunu dikkate alaraktan onun tarzını yansıtan sahte bir eser ortaya çıkarıyor ve bu sahte eserler çeşitli yollarla pazarlanıyor. İşte Gaspard bu halkanın en son zinciri. Bu sahte resimleri yapan kişi.

Çok ayrıntıya girmeden bazı olaylar üzerine giderek bende hissettirdiği duyguları açıklamak isterim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki kitap bir cinayetle başlıyor. Gaspard bu cinayeti öylesine derinlikte anlatmış ki, o hareketli bölümleri okurken siz de ister istemez paniğe kapılıyorsunuz. İnsanlar genel olarak paniğe kapılmaya çok elverişlidir. Panik sebebi olan normal-dışı durumu zihin ilk başta kabul edemez. Bu, bana göre diğer algı çeşitlerinden çok daha yavaş gerçekleşir. Kötü bir haber alındığında insanlar istemsizce "nasıl olur?" diyebilir örneğin. İşte benim için Paralı Asker, "nasıl olur?"'un bir tür açılımsal türden tasviri diyebilirim. Eser boyunca hissettirilen duygu okuyana da panik veriyor, tıpkı Gaspard gibi. Antonello de Messina adlı ressamın 1475'te yaptığı bir tablodur Paralı Asker. Kitabın kapağındaki resim de o tabloya aittir. Bahsettiğimiz üzere 'sahteci' rolünü üstlenen, zincirin son halkası olan Gaspard bu işi de üstlenir. Fakat bu iş ona bazı şeyleri sorgulatacak, dolayısıyla ona çeşitli "nasıl olur?"'lar getirecektir.

Gaspard kimi zaman öyle bir noktaya gelir ki özgün bir yapıt ile sahte bir yapıt arasındaki karmaşık ilişkide kendini dahi kaybeder. Dolayısıyla arka kapakta da bahsedildiği gibi şunu sorgular ister istemez: Sahte bir sanat eseri üreterek gerçeğin kendisine ulaşılabilir mi? Gerçeği aramaya çalışan ama yanlış bir yolda olan birinin öyküsüdür biraz da Paralı Asker. Yanlış bir yoldan doğruya giden bir geçit var mıdır? Varsa bu geçit bulunabilir mi? İşte bunları sorguluyor Gaspard hikaye boyunca. Panik hali aslında bir nevi 'ani deliliktir'. İnsan kendi olamaz o anda, başka biriymiş gibi kendine ait olmayan hareketler yapmaya başlar. Kimi şizofreni hastalarında bir anda yere çömelip başını kollarıyla kapama eğilimi vardır, bunun nedeni istemsiz panik yaşamalarıdır. İlk bölümdeki cinayetten itibaren başlayan Gaspard'daki, dolayısıyla kitaptaki panik, bana göre ani delilik hali son bölüme değin sürüyor. Ancak sonda anlayabiliyorsunuz bu ani deliliğin nedenini.

Belki de bu neden Gaspard'a saçma geldiği için öğrenemiyoruz kitabın sonuna dek. Kimi psikolojik rahatsızlığı olan kişilerde de bu böyledir; en büyük sorunlarını ya asla anlatamazlar ya da çok sonralarda pes edip, kendilerini kasarak ve zorlayarak anlatırlar. Birbirlerini seven ama bunu ilan edemeyen iki utangaç kişinin iki kelimesi gibidir bu sorunlar. Ağızdan çıkarken dahi insan o kelimelerin altında ezilir kalır. Kendi kelimelerinin altında. Gaspard da bu ezilmeyi son bölümlerden birinde, basit bir cümle ile yaşıyor: "Hiç pişman değilim!". Ayrıca kitap boyunca süregelen Kafka'varimsi bir umutsuzluk da alıp başını gitmiş. Öyle ki tek çözüm yolunun kalması insana sorunlardan çıkışı ifade etmez çoğu zaman. Çözüm yolunun onu başa götüren dolambaçlı bir yol olup olmadığını insan asla bilemez. Biraz da bu 'bilememezliğin' romanı Paralı Asker.

Eser için bir özgürleşme çabasıdır demiştik başta. Bu öyle umutsuz bir çaba ki zorunlu olmayan bir bağımlılık söz konusu. Gaspard'ın zorunlu olmayan bağımlılık halini anlayamaması, dolayısıyla paniğe başka bir deyişle ani delilik haline giriş yapmasını anlatır Paralı Asker. Panik dediğimiz şey insana her şeyi yaptırabilecek potansiyeldedir. Hatta bir sahnede, odada kilitli kalan Gaspard, odadan dışarıya çıkan bir tünel kazmayı bile o anda düşünebilmiştir. Hani panik anlarında beynimiz böyle hızlı ama anlamsız çalışır ya bu eser de aynı öyle. Hızlıca okunup bitiyor, fakat anlamsızlıklardan anlam çıkarmak biz okurlara kalıyor. Teşekkür ederim sana Perec, bizlere anlam çıkarma yetisini panik yoluyla da olsa vermeye çabaladığın için. Çağımızda bazı şeylerden anlam çıkarabilmek için paniklemek gerekiyorsa dahi paniklemeli insanlar, belki de bunu söylemeye çalışmış Perec. Anlam uğruna yaşanan ani, geçici delilikler. Paralı Asker bana yansıttıkları ve hissettirdikleri olsun gerçekten yeterli bir eserdi. Tanışmayanların Perec'le tanışması, tanışanların da bu eseriyle de 'şaşırması' dileğiyle...

Yazarın biyografisi

Adı:
Georges Perec
Unvan:
Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı
Doğum:
Paris, Fransa, 7 Mart 1936
Ölüm:
Ivry-sur-Seine , Fransa, 3 Mart 1982
Şaşırtıcı özgünlükteki yapıtlarıyla, anlatı üslubuna ve şiire getirdiği yeniliklerle edebiyat dünyasında ayrı bir yer edinen Georges Perec, 7 Mart 1936'da Paris'te doğdu, 3 Mart 1982'de Ivry'de öldü. Neredeyse tüm yaşamı boyunca Paris'te yaşadı. İkinci Dünya Savaşı'na katılan babası 1939'da öldürüldü. Almanlar Fransa'yı yavaş yavaş ele geçirirken, Perec akrabaları tarafından kırsal bölgeye götürüldü. 1942 yılı sonlarında Paris'te kaybolan annesinin de daha sonra Auschwitz'de ölmesiyle, altı yaşında öksüz kaldı ve halasıyla eniştesi tarafından büyütüldü. Yahudi kökenli oluşunu ve anne babasını savaşta kaybetmesini hiçbir zaman açıkça irdelemese de, bunlar yapıtlarında alttan alta her zaman var olan unsurlar oldu.

Perec eğitimini tamamladıktan sonra, bazı dergilere yazılar yazmaya başladı. 1965'te ilk romanı Les Choses. Une histoire des années soixante (1965; Şeyler - Altmışlı Yılların Bir Hikayesi, çev.: Sevgi Tamgüç, Metis Yay., 1998) ile Renaudot Ödülü'ne layık görüldü. O tarihten itibaren birbiriyle hiçbir benzerlik taşımayan yirmiden fazla kitap yayımladı.

Perec, 1960'ta Raymond Queneau ve François Le Lionnais tarafından kurulan, Paris merkezli OuLiPo'nun (Ouvroir de Littérature Potentielle-Potansiyel Edebiyat Atölyesi) üyelerindendi. Italo Calvino, Harry Matthews, şair ve matematikçi Jacques Roubaud'nun da üyesi olduğu, matematik, mantık ya da satranç gibi başka alanlardan biçimsel olarak yararlanan, edebiyatı bu alanlardan ödünç aldığı yeni yapılar ve örneklerle genişletmeye çalışan OuLiPo'nun başını çeken edebiyatçılardan biri oldu.

Perec, romanlardan toplu çapraz bulmacalara, denemelerden taşlamalara, şiirlerden sözcük oyunlarına çeşitlilik gösteren yapıtlara imza attı. Tersinir sözler, evirmeceler, sözcük oyunları Perec'in yapıtlarından hiç eksik olmadı.

1969'da hiç "e" harfi kullanmadığı La Disparition (Kayboluş) adlı romanı yazdı. Kayboluş bir adamın ortadan kayboluşunun hikâyesidir ve adamın kaybolduğu dünyada "e" harfi de kaybolmuştur, ancak romanın hiçbir karakteri dildeki yer değiştirmelerin, benzetmelerin, tahrif etmelerin ve böyle bir evrenin boşluğu doldurmak için giriştiği sonu gelmeyen hilelerin farkına varmaz. Böyle bir dünyada arkadaşları Anton Ssliharf'i boşuna arar ve birer birer yok olurlar.

İnsanın yaşadığı ortamı keşfe çıkan Perec, kimi zaman sivri dilli bir alaycılıkla, kimi zaman da takıntılı bir yöntemcilikle romanlar yazdı. Özel hayatı konusunda her zaman ketum olsa da, yapıtları otobiyografik unsurlarla doludur. 1973 yılında yazdığı La Boutique Obscure, 1975'te kaleme aldığı W ou le souvenir d'enfance (W Ya da Bir Çocukluk Hatırası, çev.: Sosi Dolanoğlu, Metis Yay., 2001), 1978'de yayımlanan Je me souviens, otobiyografik özellikleri daha öne çıkan yapıtlarıdır.

Perec'in en önemli yapıtlarından biri de, 1978'de yayımlanan ve Medici Ödülü'ne layık görülen La vie mode d'emploi'dır (Yaşam Kullanma Kılavuzu, çev.: İsmail Yerguz, Yapı Kredi Yayınları, 2001).

Harflerle ve sözcüklerle oynamayı çok seven Perec, dili neşeli bir oyun ve keşif alanına, kapıları şiire olduğu kadar derin felsefi düşüncelere de açılan bir laboratuvara çevirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 149 okur beğendi.
  • 743 okur okudu.
  • 23 okur okuyor.
  • 1.016 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları