Georges Perec

Georges Perec

Yazar
8.0/10
775 Kişi
·
2.507
Okunma
·
395
Beğeni
·
13528
Gösterim
Adı:
Georges Perec
Unvan:
Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı
Doğum:
Paris, Fransa, 7 Mart 1936
Ölüm:
Ivry-sur-Seine , Fransa, 3 Mart 1982
Şaşırtıcı özgünlükteki yapıtlarıyla, anlatı üslubuna ve şiire getirdiği yeniliklerle edebiyat dünyasında ayrı bir yer edinen Georges Perec, 7 Mart 1936'da Paris'te doğdu, 3 Mart 1982'de Ivry'de öldü. Neredeyse tüm yaşamı boyunca Paris'te yaşadı. İkinci Dünya Savaşı'na katılan babası 1939'da öldürüldü. Almanlar Fransa'yı yavaş yavaş ele geçirirken, Perec akrabaları tarafından kırsal bölgeye götürüldü. 1942 yılı sonlarında Paris'te kaybolan annesinin de daha sonra Auschwitz'de ölmesiyle, altı yaşında öksüz kaldı ve halasıyla eniştesi tarafından büyütüldü. Yahudi kökenli oluşunu ve anne babasını savaşta kaybetmesini hiçbir zaman açıkça irdelemese de, bunlar yapıtlarında alttan alta her zaman var olan unsurlar oldu.

Perec eğitimini tamamladıktan sonra, bazı dergilere yazılar yazmaya başladı. 1965'te ilk romanı Les Choses. Une histoire des années soixante (1965; Şeyler - Altmışlı Yılların Bir Hikayesi, çev.: Sevgi Tamgüç, Metis Yay., 1998) ile Renaudot Ödülü'ne layık görüldü. O tarihten itibaren birbiriyle hiçbir benzerlik taşımayan yirmiden fazla kitap yayımladı.

Perec, 1960'ta Raymond Queneau ve François Le Lionnais tarafından kurulan, Paris merkezli OuLiPo'nun (Ouvroir de Littérature Potentielle-Potansiyel Edebiyat Atölyesi) üyelerindendi. Italo Calvino, Harry Matthews, şair ve matematikçi Jacques Roubaud'nun da üyesi olduğu, matematik, mantık ya da satranç gibi başka alanlardan biçimsel olarak yararlanan, edebiyatı bu alanlardan ödünç aldığı yeni yapılar ve örneklerle genişletmeye çalışan OuLiPo'nun başını çeken edebiyatçılardan biri oldu.

Perec, romanlardan toplu çapraz bulmacalara, denemelerden taşlamalara, şiirlerden sözcük oyunlarına çeşitlilik gösteren yapıtlara imza attı. Tersinir sözler, evirmeceler, sözcük oyunları Perec'in yapıtlarından hiç eksik olmadı.

1969'da hiç "e" harfi kullanmadığı La Disparition (Kayboluş) adlı romanı yazdı. Kayboluş bir adamın ortadan kayboluşunun hikâyesidir ve adamın kaybolduğu dünyada "e" harfi de kaybolmuştur, ancak romanın hiçbir karakteri dildeki yer değiştirmelerin, benzetmelerin, tahrif etmelerin ve böyle bir evrenin boşluğu doldurmak için giriştiği sonu gelmeyen hilelerin farkına varmaz. Böyle bir dünyada arkadaşları Anton Ssliharf'i boşuna arar ve birer birer yok olurlar.

İnsanın yaşadığı ortamı keşfe çıkan Perec, kimi zaman sivri dilli bir alaycılıkla, kimi zaman da takıntılı bir yöntemcilikle romanlar yazdı. Özel hayatı konusunda her zaman ketum olsa da, yapıtları otobiyografik unsurlarla doludur. 1973 yılında yazdığı La Boutique Obscure, 1975'te kaleme aldığı W ou le souvenir d'enfance (W Ya da Bir Çocukluk Hatırası, çev.: Sosi Dolanoğlu, Metis Yay., 2001), 1978'de yayımlanan Je me souviens, otobiyografik özellikleri daha öne çıkan yapıtlarıdır.

Perec'in en önemli yapıtlarından biri de, 1978'de yayımlanan ve Medici Ödülü'ne layık görülen La vie mode d'emploi'dır (Yaşam Kullanma Kılavuzu, çev.: İsmail Yerguz, Yapı Kredi Yayınları, 2001).

Harflerle ve sözcüklerle oynamayı çok seven Perec, dili neşeli bir oyun ve keşif alanına, kapıları şiire olduğu kadar derin felsefi düşüncelere de açılan bir laboratuvara çevirmiştir.
Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun.
Sen bulanık bir gölgeden, sert bir kayıtsızlık çekirdeğinden, bakışlardan kaçan nötr bir bakıştan başka birşey değilsin.
Bazen saatlerce bir ağaca bakarak öylece duruyorsun, onu betimliyor, didik didik inceliyorsun; kökleri, gövdeyi, dalları, yaprakları, her bir yaprağı, yapraktaki her bir damarı, sonra yeniden her bir dalı inceliyorsun, ve böylece, aç bakışının ısrarla görmek istediği ya da yarattığı ilgisiz biçimlerin sonsuz oyunu sürüp gidiyor: surat, şehir, labirent ya da yol, armalar ve atlı seferler. Algıların geliştikçe, giderek daha sabırlı ve daha esnek oldukça, ağaç paramparça oluyor ve yeniden doğuyor, yeşilin binbir çeşidi, aynı ama yine de farklı binlerce yaprak. Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bu ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur; bu ağacın sana söyleyebileceği tek şey de bir ağaç olduğudur: kök, sonra gövde, sonra dallar, sonra da yapraklar. Ağaçtan daha başka bir hakikat bekleyemezsin. Ağacın sana önerecek bir ahlakı, sana verecek bir mesajı yoktur. Onun gücü, görkemi, ömrü - bu eski eğretilemelerden hala kimi anlamlar çıkarmayı, biraz cesaret toplamayı umuyorsan eğer - bunlar huzur veren tarlalar, uyuyan sinsi sular, tek başlarına, pek yükseklere olmasa da kahramanca tırmanan küçük patikalar, güneşte salkımların olgunlaştığı güler yüzlü yamaçlar kadar abes görüntülerden, hoşluklardan başka bir şey değildir.
İşte bu yüzden senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu su götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. Hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. Minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. Bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Oysa bir ağaçla asla diyaloğa girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen Tanrı olmanı isteyecektir. Oysa ağaç senden bir şey istemez. Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir., ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun.
Biraz canını yakacaklar, sonra bıkacak ve seni rahat bırakacaklar. Evet, canını yakıyorlar, ama duyduğun ağrıya karşı, algıladığın tüm duyumlara, aklından geçen tüm düşüncelere, sende uyanan tüm duygulara karşı olduğu gibi, tam bir ilgisizlik içindesin. Hayret ettiğini hiç hayret etmeden, şaşakaldığını hiç şaşakalmadan, cellatlar tarafından hırpalandığını hiç acı çekmeden görüyorsun.
Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden?

Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun. Ama sen herkesten daha sessiz değil misin?
336 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Çok yorucu bir okumadan geldim, kitaba dair ne anlatabilirim diye düşünüyorum dünden beri.

Kitabın “e” harfi bulundurmayışı, çevrildiği diğer dillerde de “e” harfi kullanılmadan çevrilmiş olması tam bir reklam kampanyası olmuş. Yazarın bunu “Auschwitz” kampında “kaybolan” annesine ithafen yazdığını okumayan da kaldıysa tekrar belirtmiş olayım. E harfi kullanmamak demek bir kitabı yazarken sadece içeriği değil biçimi de kurgulamak demek. Kitabın kategorilendirildiği alandaki en başarılı örneklerden birisi sayılmasının da sebebi işte bu biçim kaygısı.

Neyse efendim bu e harfi olayına kanıp okumaya başladım kitabı; ama ilerlemeye çalıştıkça kitap bir bataklık misali ilerlememe engel oluyor sanki, okuyorum anlamıyorum, okumak istemiyorum, zorluyorum… Zaten okuduğum sırada göçebe yaşam tarzını benimsemiş, tekerlekli valizi ikinci kolunun yerini almış ilçeler ve şehirlerarası bir gezgin modumdayım. İçimdeki şeytan “Yarım bırak en iyisi, zaten bir halt anlamıyorsun! Uzaklaştın da kaç gündür zaten!!” diye dürteleyip duruyor, ben direnmeye uğraşıyorum.

Kitap Anton Ssliharf adlı karakterin uyku sorunuyla başlıyor. Bu karakterimizi bir türlü uyku tutmuyor ve karakter buna çözüm arıyor. Hatta bu bölümü yazar “Uyuyan Adam” isimli kitabına atfetmiş. (“Burada, bir zamanlar yazdığımız bir romandaki gibi mışıl mışıl uyuyan bir adam anlatılır.” – Anton Ssliharf kısmı/ 1. Bölüm açılış yazısı… ) Karakter rüya mı görüyor, kafasında mı kurguluyor, kendisi bir roman mı yazıyor gibi pek çok soru işaretleriyle boğuştum. Sonra işe polisiye kısım giriyor, Anton kayboluyor, sonra günlüğünden ve kendilerine yollanan mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak onu aramaya çıkan arkadaşları da bir bir kaybolmaya başlıyor.

Bu kısımlar tam bir işkence... Kitap ne anlatıyor, konu ne, olay ne... Tam bir keşmekeş var, içinden çıkmaya çalışırken anlamlandırmaya çalıştığınız kısım daha da bir artıyor. Bu kısmı okurken bir noktadan sonra anlama işini akışına bırakıp anladıklarımla yetinip, ileride bir düzene oturacağına dair inancıma tutunarak okumayı sürdürdüm. Keşmekeşin düzene oturması yaklaşık 14. Bölüme doğru oluyor, 14 bölüm böyle yarı anlayıp yarı anlamlandıramayarak gidiyor. Buraya kadar sabredip okumayı bırakmazsanız sanki okuduğunuz kitaba sihirli bir değnek değmiş gibi kitap bambaşka bir hale geliyor ve tüm kördüğüm yavaş yavaş gözünüze nakış gibi gelmeye başlıyor. #25647119

Başında anlamlandıramadığınız tüm olaylar keyifli bir şekilde birbirine bağlanıyor. Yazar da bunu aslında bize taa kitabın başında söylemiş fakat kurguyu yakalamaya çalışırken bunun farkına varmak zor. #25648503

Gizem çözülmeye, hikaye şekillenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Ben 7 saatlik otobüs yolculuğunun nasıl bittiğini anlayamayacak kadar kaptırdım mesela kendimi bu noktadan sonra.

Kitapta yazarın sık sık kitabı okuyucuyla birlikte yazıp-okuyormuş gibi bir his vermesini çok sevdim, bizim okurken kaybolmuş hissettiğimiz kadar, yazar da yazarken kaybolmamak için belki de hatırlatma notlarını kitabın içine saklamış ve bunu kurguya çok başarılı bir şekilde yedirmiş. Sanki bu kısımdan sonra böyle yazmayı düşünmüştüm, tekrar nereden bağlayacağımı görmek için okuduğumda unutmamak adına bunu da buraya yazayım şeklinde bir yol izlemiş. Tabii bu benim uydurmam da olabilir. =) #25627947

Bu kitapla birlikte adını duyduğum, kitabın da en önemli örneklerinden sayıldığı “Oulipo” (Ouvroir de littérature potentielle, anlamı; "potansiyel edebiyat için atölye) diye bir akım varmış, bu akım Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yere sahip, edebiyat ile matematiği harmanlamış, içeriğinde bulmacalar, labirentler, iç-içe geçmiş karmaşık hikayeler barındıran farklı edebiyat tarzları yaratmayı amaçlıyormuş. Şimdi bu akımla ilgisi var mı ya da neyle ilgisi var bilmiyorum ama kitapta çok fazla 3, 6 ve özellikle 29 rakamı vardı. Bunlar bir yere bağlanır umudu ile epey bir not aldım farkına ilk vardığımda fakat sonra başa çıkamayıp bıraktım, üzerine oldukça kafa yorsam da bir sonuca varamadım, varabilen veya bir bilgi bulabilen olursa yorumda konuşalım üzerine lütfen. Sadece sayı değil aslında ak sözcüğü de çok fazla vardı ama bunları çıkarmaya üşendim. :) Şuradaki ekran görüntüsünde, şizofrenik şekilde Lost’taki sayılar gibi takıntı yaptığım sayılarla ilgili bir takım notları görebilirsiniz. =) https://i.hizliresim.com/g9QMAR.png

Yunusla ilgili de bir metafor var sanırım bu da en sık kullanılan sözcüklerden birisiydi.

Bir sürü yazar, heykeltraş, kitap, sanatçı adı geçiyor. Takip etmekten sıkılacağınız kadar çok. :-x

Evet kitap alışık olduğumuz tarzın çok dışında ve belki de bu sebeple okunması oldukça zahmetli, fakat yazar arada bizi kitap kahramanı yaparak nasıl bir yol izlediğimizi, izleyeceğimizi yazmış ve bir nevi özür gibi kitabı böyle yazmasındaki amacını belirtmiş. Kitabın giriş, gelişme, sonuç biçimsel kaygısını linklerdeki alıntılarda özetlemiş. #25626286 #25626368 #25626543 #25630943 #25630974

Böyle cebelleşip okuyup bir yere varabildiğim kitaplardan daha ayrı bir tat alıyorum bitirdikten sonra. Hep aynı tarz kitaplar okursak, nasıl etrafımızdaki farklılıkları kabullenebiliriz ki zaten… Bu yüzden sıkılsanız da, okumaktan soğusanız da pes etmeyin derim; belki de Lowry’nin dediği gibi “Kim ki yorulmadan uzağa, daha uzağa koşmaya gönüllüdür ancak onu kurtarabiliriz.”
112 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Her türlü yoruma açık kitapları oldum olası sevmişimdir. Bir kitap illa da hayattaki bir sorunu temsil etmek ya da ona eleştiri yapmak için yazılmamalıdır. Yazılan eser her türlü yoruma açık olacak şekilde bir 'yazılar dizisi' de olmalıdır. Uyuyan Adam benim için bu türden bir eser. Bu türden eserlerde karakterlerin ismi, olaylar dizisi veya zaman öğeleri önemini yitirir. Tek önemli olan şey bu yazılar karmaşasından herkesin bir pay çıkarması olur. Uyuyan Adam'ın ismi belirtilmiyor (belki de ismi bile yok?) fakat tüm roman boyunca 'yazılar dizisi' ona hitaben yazılmış. Uyuyan Adam nasıl bir insan diye soracak olursanız verebileceğim bir cevabın olmayacağına, benim de onun gibi duvardaki desenleri incelemeye başlayacağıma garanti verebilirim. Çünkü Uyuyan Adam bildiğiniz türden bir roman değil.

Kitabın ilk bölümünde olağanüstü bir tasvir bölümü var. Şahsen bu ilk bölüm bile beni kitabı beğendiğime ikna etmeye yetti. Tasviri yapılan şey hepimizin bildiği bir yer. "Yer" olarak adlandırdım çünkü Perec'e göre de orası bir yer. Tasvir edilen yer bizim uykuya dalmak için beklerken gözlerimizi kapattığımızda görmüş olduğumuz karanlık. O karanlık düzlemde zaman zaman oluşan şekiller, karanlık uzamda istemsizce hareket edişimiz ve o uzamda uykuyu aramak için o an bize sonsuzmuş gibi gelen istemsizce yürüyüşümüz. Özellikle bu sahne tasvirini okuduğum anda hayatta kimsenin şahit olmadığı bir halimi, Perec en yakın haliyle anlatıyormuş gibi şaşırdım. Çünkü o 'uzam'ı yalnızca biz biliriz. Tıpkı eşyaların bizde uyandırdığı duygular gibi. Bir insan gül gördüğü zaman duygularını, onun yaşadığı gibi asla anlayamayız. Bu açıdan uykunun arandığı uzam da böyledir, o uzamı yalnızca biz biliriz. Fakat bunun tasviri ve de bu tasvirin benim uzamıma yakın oluşu okurken beni çok şaşırttı. Bu yüzden de daha baştan anladım Perec'in özel bir yazar olduğunu.

Tabii kitap sadece "uykudan önceki karanlık uzamı" anlatmıyor. Kitap boyunca devam eden bir durağanlık hali mevcut. Bir örnek verelim mesela: Yarın, yani cuma günü çok önemli bir toplantınız ya da sınavınız olsa ve bu sınav erken bir saatte olsa ne yaparsınız? Muhtemelen akşamdan hepimiz geç kalmamak için alarm kurar, biraz da tedirginlik içinde o 'uzam'a giriş yaparız. Ama bir de bunun tam tersini düşünün; sabah alarm çalıyor, duyuyorsunuz ama kalkmıyorsunuz. Alarm sustuğunda ise yeniden uykuya bile dalmıyorsunuz, sadece duvarları izliyorsunuz. İşte bu hayattaki o koşuşturmaca denilen tuzağı atlatma yöntemidir. Hayattaki istemsiz koşuşturmacayı bir an olsun kıramıyoruz, kıranlar ise (varsa eğer bu kişiler) hemen toplum dışı damgası yiyerek dışlanıyorlar. Aylak oluyorlar ya da tutunamayan. Bu dışlanmanın Uyuyan ya da Uyuyanlar adı altında toplandığı bir eser Uyuyan Adam.

İnsanların sürprizsiz bir yaşamı sırf güvenliğinden dolayı tercih etmeleri de bolca eleştirilmiş. Aslında sorgulama kavramı dahi sürprizli bir hayata sahip olmakla aynı doğrultuda sayılabilir. Çünkü sorguladığınızda karşınıza ne çıkacağını çoğu zaman bilemezsiniz, bu da bir maceradır, sürprizdir. Normal hayat olarak adlandırdığımız çoğu şeyin uzağında karakterimiz. Fakat bu uzaklık aynı zamanda yok; çok yakın bir uzaklık bu, aslında hayatın kendisini yaşıyor karakterimiz. Dışarı çıkıp insanlar gibi yürüyor, eve geliyor, uyuyor, uyanıyor, uyuyor, uyanıyor. Fakat bunları tuhaf bir şekilde dıştan bakarak yapıyormuş gibi geliyor okuyucuya. Yani tıpkı toplumun dışladığı bir insanın tekrar toplumun içine girip onlara inat onlar gibi davranmasının ironik havası gibi bir havada yazılmış Uyuyan Adam. Bu da elbette Perec'in ustalığını gösteren bir diğer etmen.

Toplumsal düzene ayak uydur(a)mama kavramı roman boyunca irdelenmiş. Öyle ki, kitabın her bir cümlesi kendi içinde bir farklılık içeriyor. Hitap edilen kişiye sanki "toplum böyle yapıyordu ama sen böyle yaptın" benzeri cümleler kullanarak sesleniyor Perec. Tek tip insan düzenine belki de bu dinginlik içinde dahi karşı çıkıyordu karakterimiz. Düşünüyorum, bir dinginlik içinde bile sisteme karşı çıkılabiliyorsa eğer, insanları engelleyen şey ne? İnsanları sürü psikolojisine iten şey ne, kurtulmak bu denli kolayken? Perec belki de bunu da vurgulamak istemiş. Sistemin dışında olmak, işsiz veya tembel olmak anlamına da gelmez. O 'işşiz' insanlar 'işli' insanlardan köleleştirilme kavramının daha çok farkında ise bu işsizlik olmaz. Bu durumda 'işli' olan 'işsiz' konumuna düşer. Tıpkı uyanık olanların aslında uyuyan, Uyuyan'ların da uyanık konumunda olduğu gibi.

Her birimiz uyuyan bir insan olduğumuzu iddia edebiliriz, belki de daha derin uyumak ve o uzamı daha çok yaşamak adına Uyuyan Adam'ı bir okumalıyız derim. Daha derin uyumamız dileğiyle...
112 syf.
·7 günde·5/10
Şeyler...

Bahçeli evler, otomobiller, çini vazolar, antika eşyalar, deri koltuk takımları, ipek eşarplar, pahalı seyahatler, sinema biletleri, pikaplar ve geriye kalan her şey...

Hepsinden ve hiçbirinden biraz var hayatımızda... Tanımlamak çok zor onları, hayatımızın neresine koymak gerektiğini kestirmek güç ya da verdigimiz kararların alınmasındaki rollerini tespit etmek neredeyse imkansız...

Araçların amaçlandığı bir çağda, somutlaşan bir zamanın (-belki de kayıp bir zamanın) izinde, bir gün mutlaka gelecek olan ama geldiğinde de aceleyle geçmişe kovalayacağımız bir geleceğin içinde, şimdiki zamanı halının altına süpürerek adına yaşam dediğimiz ve gittikçe soyutlaşan bu karanlık kuyuda şeylere olan bağımlılığımız; tıpkı rengarenk bir tablonun tuval üzerindeki ilk eskizleri gibi zamanla silikleşen, renklerin altında kaybolan, dahası, yakına gelindiğinde o renkli dünyaya hiçbir katkısının olmadığı farkedilen insanın değersizleşmesi, yoksunlaşması, huzursuzluğu bir yaşam biçimi haline getirmesi noktasında oldukça hızlı ve hiç olmadığı kadar aleni bir şekilde bizi kontrolü altına alıyor...

--------------------

Kitaptan yaptığım ve neredeyse kitabın kısa bir özeti sayılabilecek şu alıntıya belki denk gelmişsinizdir;

“Çok şey vaadeden ve hiçbir şey vermeyen bu dünyada gerilim çok fazlaydı.” #62209606

İnsan düşünmeden edemiyor; biz hep böyle gergin insanlar mıydık yoksa algılarımıza oynayan ve asla ulaşılamayan dünya nimetleri mi bizi bu kadar geriyor? Özünde bir besin zinciriyle sadeleştirilen ihtiyaç hiyerarşisi günümüzde zincirlerinden kopmuş bir vaziyette ve kopardığı zincirle yüzümüze sırtımıza (artık neresi denk gelirse) vura vura bir motorsiklet çetesi gibi çevremizde daireler çiziyor...

Şeyler kimi zaman bir Tanrı kimi zamansa bir Şeytan gibi üflüyor ruhumuza... O yüzdendir ki, Tanrı’ya inananlar da, şeytanın izinden yürüyenler de çoğu zaman eşitleniveriyor şeylerin karşısında... En muhafazakarımız, en sekülerimiz, en dindarımız, en liberalimiz, en sosyalistimiz, en bohemimiz, en entelektüelimiz, şeylerin açtığı bir patikada birbirimizin omuzlarını tutarak, kenetlenerek, birlenerek düşe kalka yürüyoruz birer köle gibi...

Köle gibi ama ayağımızda pranga yok... Köle gibi ama arkamızda bizi gözetleyen, sırayı bozunca kırbaçlayan kimse yok... Köle gibi ama tek tip bir kıyafet yok üzerimizde, tam tersi her birimiz birer moda ikonu gibi ışık saçıyoruz etrafa...
Efendisiz bir kölelik; tamamen kendi irademizle, her yönüyle meşru, kefaletle satın alınamayacak kadar sahiplendiğimiz, gerçek bir esaret yolculuğu...

------------------------

Perec’in penceresinden manzaraya baktığımızda insanları iki kutba ayırmak mümkün (iki tarafa veya sadece ikiye de diyebilirdim ama içinden geçtiğimiz çağın popüler jargonunu kullanmayı tercih ettim); ilk kutupta, düzenli bir iş ve maaş sahibi olan ama anlık ihtiyaçlarını ve yaşama sevincini zaman yokluğundan dolayı sürekli ertelemek zorunda kalanlar var... Diğer kutupta ise, geçici işler edinerek kazandıklarını anlık zevklerine harcayan, ve bu anlık zevklere değer yükleyen, gelecek belirsizliğinin doğuracağı kaygıdan dahi bir haz duyabilen, kısacası hayatı gelişine yaşayanlar yer alıyor...

Kitap, ikinci kutbun iki genç temsilcisi, Jerome ve Sylvie çifti üzerinden ilerlese de bu iki seçim (veya zorunluluk) arasında kırmızı çizgiyle çekilmiş bir övgü veya yergi yazar tarafından ön plana çıkartılmıyor... Her iki yaşam tarzının getirileri ve götürüleri satır aralarına serpiştiriliyor... Öyle ki, günümüzde de pek çok sevilen, öykünülen, ortamlarda bir imaj olarak yüklenmeye çalışılan ‘carpe diem’ (anı yaşa, günü yakala) mottosu, kitabın akışında da görüleceği üzere, kalıcı bir mutluluk sunmadığı gibi kahramanlarımızı zaman zaman tercih edilmeyen diğer yaşam biçiminin sınırlarına zorunlu bir ziyareti dayatıyor...

Muhtemelen roller değişseydi de akışta değişen bir şey olmayacaktı. Yani Jerome ve Sylvie, SSK’lı bir işi olan, 9-6 mesai yapan iki efendi beyaz yakalı olsaydı da, buldukları ilk fırsatta ‘acaba mutluluk diğer tarafta mı’ diye mutlaka kafalarını kaldırıp şöyle bir bakacaklardı nehrin öteki yakasına...

---------------------

Kutupları birbirinden ayrıran sınır ilk bakışta para gibi görünse de (çünkü düzenli iş ve gelir sahibi olmak hem kitapta hem de gündelik yaşamda bir eşik gibi algılanıyor) üzerinde biraz düşünüldüğünde aslında paranın da nicelik olarak olmasa da nitelik olarak yetersiz kalabileceği durumların olabileceği konusunda ikna olmanız mümkün...

Çünkü ‘şeylerin’ baskısı, sizin yaşam biçiminize, kişisel zevklerinize, hayallerinize, hedeflerinize, ideallerinize aldırmaksızın hem bedeninizi hem de ruhunuzu yoğun bir radyasyon etkisine uğramış gibi etkisiz hale getirebiliyor... Satın alabildikleriniz veya alamadıklarınız, geçmişte almayı istedikleriniz, gelecekte almayı isteyeceğiniz her şey, asla içinden çıkamayacağınız bir labirentin içine sokuyor sizi... Yani paraya sahip olmak, alınabileceklerin alınmasına yetmiyor, bir nebze yetse dahi bu sefer de olunmak istenenler noktasında yetersiz kalıyor. Aynı şekilde paraya sahip olamamak da alınmak ve olunmak istenenler üzerine kurulan hayallere bir sınır getirmiyor... Sınırsız talep, sınırsız mutsuzluk...

Şeyler bir Tanrı gibi her an her yerdeler... Şeyler bir peygamber gibi sonsuz ve belirsiz bir mesaj ulaştırıyorlar zihinlerimize... Şeyler bir şeytan gibi hem kalbimizden hem aklımızdan hem de zaaflarımızdan yakalayıp kandırmak istiyor bizi... Kimi zaman hiçbir şey yapmamak için her şeyi yapabilecek enerjiyi buluyoruz içimizde... Kimi zamansa her şeyi yapmamıza rağmen hiçbir şeye sahip olamadığımızın acı gerçeğiyle yüzleşiyoruz...

Son bir soru; şeylerle mutluluğu yakalayabilen biri var mı aranızda?

Herkese keyifli okumalar dilerim...
336 syf.
·4 günde·4/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kayboluş kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Şimdi ben buraya neden çıktım? Niçin çıktım? Nasıl çıktım? Bunu izaha gerek yok. Gördünüz yürüdüm çıktım. Ama çıkmamış da olabilirim. Çıkmışsam çıkmışımdır, çıkmamışsam çıkmamışımdır. Görünen köy uzakta değildir. Buraya çıktık da sonradan çıkmadık mı dedik? Bunlar birtakım uydurma laflardır. Sahi ya ben buraya neden çıktım. Kim çıkardı ulan beni buraya?! -Kemal Sunal

Replikten alıntıladığım ilk paragrafta bahsedildiği gibi karakterler neyi, neden yaptığını bilmez. Kim, nerede, neden olduğunu bilmez. Sonra birden bir şeyler olur, birileri birilerini dövmeye, birilerine sövmeye başlar. Olay örgüsü kayıp. Kelimeler zaten kayıp. Zaman desen kayık... Romanın ana dili olan Fransızca'da hiç "e" harfi kullanılmaması bir sebebi olduğu için anlarım fakat bu Türkçe'ye de böyle çevrilmek istendiğinde çok zorlama kelimelere, cümlelere ve dolayısıyla da bir kitaba dönüşmüş. Eğer Fransızca biliyorsanız bu kitabı lütfen ana dilinde okuyunuz. Kitaba başlamadan önce incelemeyi de "e" harfi kullanmadan yazayım dedim, o konuda bile şevk bırakmadı namussuz.

Verdiğim 4 puan Perec'in neredeyse tüm hayatı boyunca Paris'te yaşamış olup da Paris'e duyduğu aşktan dolayı böyle çok kültürlü bir roman yazmış olması. Ayrıca kitabın Son Durak filmini andırması. Sanki ölümün kovaladığı birtakım insanlar var fakat ölüm bile kaybolmuş bunların arasında o kadar garip bir durum. Olumlu yön olarak bazen kendinizi karakterlerin arasında yaşanan dönüşlü bir ölüm vakasının Konya'daki semazenlerin dönüşüne benzetildiğini, bazen Ankara'daki polislerle makara kukara yapıldığını, olumsuz yön olarak da bazen düşüneceğiniz her türlü hayvana tecavüz için arzu duyan bir adamı okuyabiliyorsunuz.

Sanırım bu romandaki her karakter için Athena'nın Bu Adam Fezadan şarkısındaki şu sözler söylenebilir :
Aldatılmışsın, sevdin sanarken
Kaçırmış son treni de koşmaz
Kaybetse de ne fark eder

Ayrıca kitabı okumadan nasıl bir kitap olduğunu anlamak isterseniz sizi şuraya alalım : https://twitter.com/...s/894297209537277957

Not : Bu romanı okuyanlardan tek bir şey bile anlayan olmuşsa yorum olarak yazabilir ya da mesaj kutumu yeşillendirebilir, zira benim kaçırdığım noktalar da olmuş olabilir.
352 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Çünkü biri kayıp.

Sanrıların ortasında yokluğa doğru kayan, yasaklanmışı, kaybolanı düşünüp duran, tümümüzü yutacak o büyük yarığın farkında olan, kimi zaman bir filmin ortasına hapsolmuş, mışıl mışıl uyumanın hayalini kuran Anton Ssliharf mi kayıp yoksa?

Ya da o harf mi?
Rastlantı sonucu adı Gayb olan insanlar mı?
Ya da üstü kapalı olarak büyüttüğü çığlıkta yokluğuna bir türlü alışamadığı, onu doğuran kadın mı kayıp?

Yoksa romanın 5. bölümü mü?

"Kim kayboldu?
Kim?
Nasıl?
Anlamıyorum.."

Hadi ama, o kadar korkunç olmamalı. Kurgudaki muazzam ustalık sonucu sayfaların arasında yitip durmak, arkanda bıraktığın bütün kazanımların bir solukta yok olduğuna şahit olmak, dahası yazarın sizi bağladığı sözcük oyunlarında tüm kitaba onun nazarından bakmaya çalışmak, yokluğunun farkına dahi varmadığınız artılar sunacak.

Yeter!! Buraya kadarmış. :))
Yüz - yüz elli kelimeyi bile 'e' harfini kullanmamaya çalışarak yazmak, anlatmak istediğim şeyleri başka şekillerde sunmak için uğraşmak ne kadar zormuş, çok iyi anladım.

Kaldı ki tek bir 'e' harfi bile kullanılmadan yazılmış, anlatım ve dil olarak oldukça başarılı, bu başarıya okuru savurup duran bir kurgunun da eşlik ettiği 57002 sözcük, 370430 harften bahsediyorum.

Içerisinde şiirler ve bulmacalar bile var. Belirli bir teknikle sonuna kadar giden metinde, hani bilmeseniz, bir harfin hiç kullanılmadığını farketmeniz muazzam derecede zor. Çünkü hiçbir yerde bir kopukluk, eksiklik, zorlama, anlam kayması vs hissetmiyorsunuz.

Işte bu noktada, bu kelime oyunları arasında, yokluğuna rağmen eksik değilmiş gibi yaşadığımız pek çok değerin, varlığın, insanın, şeyin içimi tırmaladığını hissettim.

Yazarın, Yahudi toplama kamplarında kaybolan annesinin geride bıraktığı boşluk, kitap boyunca içimde büyüdükçe büyüdü.
Onun deyimiyle arkası karanlık olan ak boşlukları düşündüm. Bütün olayın düğümü burada, dediği yerde ben daha çok düğümlendim.

Olaylar Anton Ssliharf'in uykusuzluk sorunu çekmesiyle başlıyor. Kahramanımızın gizemli bir not göndererek aniden ortadan kaybolmasıyla devam ediyor. Herkes onu aramaya, gizemi çözmeye çalışsa da, başarılı olamıyorlar, kitabın sonuna kadar. Karışık olay örgüsünün içinde siz de kaybolduğunuzu hissediyorsunuz.

Değinmek istediğim iki önemli konu daha var.
Birincisi, yazar, Türk kültürüne şaşılacak derecede hakim. Özellikle kullandığı bazı isimler ve yer adları bunu çok açık bir şekilde gösteriyor. Doğrusu, haberdar olmadığım bu ayrıntıyla beni şaşırtmayı başardı.

Diğeri ve asıl önemlisi ise çevirmen Cemal Yardımcı hakkında. Öncelikle tıpkı metnin orjinalinde olduğu gibi 'e' sesini hiç kullanmadan yaptığı çeviriyi kesinlikle çok beğendiğimi belirtmem lazım.

Kitaba, önsöz dışında, eklediği kısımlar sebebiyle, bir çevirmenin esere bu kadar müdahil olma durumuna ilk kez şahit oluyorum.
Yapısı itibariyle yorumlanmaya fazlasıyla müsait olan bu eser, çevirmenin heyecanını öylesine diri tutmuş ki, yaptığı katkıları küçük kusurlar olarak tanımlıyor.
Küçük kusurlar ama, bir yosmanın baştan çıkarıcılığını artıran küçük kusurlar, şeklinde. Orijinal metne sadık kaldığını da belirtiyor.
Hatta kitabın normalde kayıp olan beşinci bölümünü kendisi yazarak, orada kendisini 'yarı yazar' sözüyle tasvir ediyor. Bu fazla iddialı kalıbı neden kullandığını açıkladığı kısımlar, beni fazlasıyla tatmin etti.

Bunu gereksiz bulmak ya da etik olmadığını düşünmek bir tarafa, başka hangi kitabı Cemal Yardımcı çevirisinden okuyabilirim, diye araştırmama bile vesile oldu.
Fazlasıyla beğendim.

Perec'e gelince..
Şu ana kadar okuduğum kitapları bir tarafa, Kayboluş bir tarafa, diyorum. Her hamlesiyle beni büyülemeyi başardı.




Keyifli okumalar. :)
112 syf.
·7 günde·9/10
Uyanmak için uyumak gerekiyor. Uykudayız ama uyanmak o derece kolay değil. Oysaki biz ne zaman uykuya daldık hatırlamıyoruz bile. Yaşamımızda o kadar çok uyku getiren unsur var ki üzerimizden atamadığımız ağırlık ve sersemlikle tekdüze yaşamaya çalışıyoruz. Esasen uyuduğumuzun farkına varabilsek uyanmak o derece zor olmayacak düşüncesinde ısrar etmek istiyorum. Uykuda mıyız değil miyiz nasıl fark edeceğiz, bu hususta Perec yardımcı olacak mı dersiniz?

Bana göre Perec oldukça iyi bir iş çıkarmış kitabında… Kitap yerine roman demek isterdim lakin romana uzak bir yazımı var öyle ki karşısına almış bir kopya Perec, anlatıyor da anlatıyor sen şöyle yaptın böyle yaptın diye. Farklı… Bu sebeple bir türe yakın göremedim ben. Doğrusu kitabı okuyacak olursanız beni daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Perec, bir eylemsizlik ya da sessizlikle öyle ya yalnızlığı da eklemek gerekecek; yalnızlıkla, Dünya maskesini düşürsün diye gelip kendini bilhassa yazarımıza sunmasını bekliyor. Bir anlamda, Perec ’de kendi uyanışını tıpkı Kafka gibi bir sabah, eylemsiz bir uyanışla anlatmaya başlıyor. Böceğe dönüşmüyor da şiddetli bir algısal kırılma ile bir sınav sabahına uyanıyor. Uyumadığı halde kalkmıyor yataktan, henüz vakti varken bir eylemde bulunmuyor yani giyinmiyor, duş almıyor ya da tıraş olmuyor. Gündelik yaşamın anlamsızlığına bir darbe vuruyor. Gündelik yaşam, varoluş, zaman, dünya ve hissetmek üzerine sessiz ve eylemsiz bir direniş başlatıyor. Ve bu direnişle bir anlamda saydığım kavramları yok saymakla aslında bir hükümdarlık da başlatmış oluyor. Sonrasında kendi kurallarıyla yeni (gerçek) dünyada gezintiye çıkıyor ki hep yanında eski dünyanın anlamsız akışına eleştiriler savurduğu bir Perec var. Hani dedim ya yukarıda karşısına alıyor kopya bir Perec de anlatıyor diye aslında şimdi bir düzeltme yapmak gerekecek; yanında yol aldığı kopya Perec değil de uyuyan Perec olsa daha yerinde bir tabir olacak.

Tedavi önce hastanın, hastalığını kabul etmesiyle başlarmış. İşte bu nedenle uyanmak istiyorsak uykuda olduğumuz gerçeğini kabul etmemiz gerekecek. Uyanık olanların çevremizde gürültü yapması sinirimizi mi bozacak yoksa yeni bir güne başlamak için bir iyilik olarak mı göreceğiz bu gürültüyü? Tüm mesele bunun ayrımına varmakta olsa gerek. Keyifli okumalar dilerim.
76 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Uyuyan adam ikinci kez" bir kitabın ortasında " inceleme yazılır mı? EVET! cevaplı ..çünkü "güzel " ve mutlaka okunmalı listelerinde yerini almalı ..
Incecik ve mini mini .. fakat "bitmesin" denilenlerden ..

Spoiler#

Ilk defa Perec okuyorum ve sanırım doğru kitapla başladım ve bu adamı okumaya devam edeceğim ..

"Uyuyan adam " aslında dünyada "uyu"duğumuzu hissettiriyor ..sorgulamadan sorgulattırıyor bize ..o umrumda değil dediğinde sizde 'umur" larınızı yokluyorsunuz usulca ..

Etrafına bakışı sizi de bakmaya yöneltiyor içtiğiğiniz kahve fincanı ve yarım sigaranızdan ,okuduğunuz kitaplara. .
Bir ağaca (ki hiç bir zaman sahip olamayacağınız ) kedilere ,köpeklere ..insan hallerine boş koşuşturmalarımıza ,otomatik el sıkışmalarımıza ,sahte dostluklara..kimliklerimize ?içimizin _dışa vuran maskeleri ve .önünüze koyulmuş yaşam kurallara (kim koyar bu kuralları ?) ..
SAT RUHUNU ŞEYTANA !! demek geliyor okurken içinizden ..

Planlanmış bir hayatı yaşamak ..
Her şeyi kalıbına uygun yaşamak..
Tüm duyguları derinlere gömmek için mi VARIZ ? ...

öyleyse eğer ..
çoktan ölümümüz için ağıt yakacak kadınların arasında kendimize de bir yer bulalım , bizde bir başkasının cenazesinde "planlı programlı " ağlayalım. .

Ya da uyuyalım.

Kendi sessiz odalarımızda. .
Tavan aralarında ...

Dip not...
Perec güzel kelimeler kullanan 'şiir"sel bir yazar ..
Tam "sevdiğim " gibi. .
Ve kıvamında ..
Diğer kitaplarıyla yola devam ..
Sevgiler ...
631 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Nereden başlayalım?:)

Plaine Monceau Semtinde, 17. Arrondissement'da, Médéric, Jadin, De Chazelles ve Léon Jost sokaklarının oluşturduğu dörtgeni yanlamasına kesen Simon Crubellier Sokağı'nın aşağı yukarı ortasındaki binadayız.

Serdik bütün parçaları önümüze. Elimizdeki yapboz tamamen bitince anlam kazanacak, biliyoruz.

Tıpkı Perec'in söylediği gibi, tek kişilik bir oyun değil yapboz. Çünkü o, yapabileceğimiz her yerleştirme hareketini daha biz oyuna başlamadan hesaplamış hatta kararlaştırmış. Bütün kombinasyonları incelemiş.

Daha başlarda öyle bir tasvir yeteneğiyle karşılaşıyoruz ki, Perec'in o hiçbir ayrıntıyı atlamayan zihninin alnından öpmek geliyor içimizden.

Başta söylediğim gibi nereden başlamak lazım acaba. Çünkü kitabın sonunda (553. sayfada) binanın bir planı yer alıyor. Baştan itibaren daire daire, oda oda, en ince ayrıntısına kadar tasvir ettiği mekanları, bu planlara bakarak zihnimizde canlandırmamız daha kolay olacak.

Kitabın başında da Jules Verne'in muhteşem bir sözü var;
"BAK, BÜTÜN GÖZLERİNLE BAK. "
Zira başka türlü; odalar, tablolar, kirişler, duvarlar, küllük, kitap, rom şişesi, lavabodaki açılır kapanır iskembe, bilekteki bileklik, patates soyucu, Vergi Hukuku kitabı...hatta ve hatta sol elin işaret ve baş parmağı arasında tüten sigaraya kadar, atladığı hiçbir ayrıntı olmadığını ancak bu şekilde anlamaya yaklaşabiliriz. Eminim yerde, duvar dibinde bir karınca olsaydı, hayal dünyasında, renginden kaç bacağı olduğuna kadar her şeyi tek tek, hiç atlamadan yazardı.

Bu kadar ayrıntı ne işimize yarayacak, diyebilirsiniz. Aslında bence bütün bu detayları zihnimizdeki resme oturtmamız çok ama çok zor. Buna rağmen belki bir yerinden yakalayacağımız bu parça,tüm diğerleri gibi, yapbozumuzun şekillenen ilk kısmı olabilir.

92 yıllık bir zaman dilimini 99 bölüme sığdıran altı kısıma ayrılmış bir kitaptan söz ediyorum. Içerisinde sayısız öykü, sayısız hayat, sayısız insan, sayısız eşya ve sayısız detayla acayip bir düzensizlik barındırıyor.
Bize gereksiz gibi görünen her şeyin on yıl boyunca tasarlanmış olduğunu bilmek, tahammül eşiğimizi bir nebze daha yükseltiyor. Önce çerçeveyi çizip (ne kadar mümkünse artık) sonra iç dizaynın keyfine varmak gerekiyor. Yer yer gülerek, gömülerek en çok da sorgulayıp anlamaya çalışarak. Elimizden gelenin kesinlikle en iyisi bu.

Ilk kısımda ayrıntının ayrıntısının tasvirlerini okuyoruz. Tamamına yakını mekan ve eşya tasvirleri. Mesela bir ilk yardım çantasının içerisindeki hidrofil kompreslerden anlatmaya başlıyor ta ki kaç yıl garantili olduğuna kadar. Sürücü avadanlığı mı dersiniz kampçılar için kamping konteyneri mi, gördüğü hiçbir şeyi atlamıyor.

Sürekli tasvir okumak oldukça zorlayıcı. Fakat kitabın bölümlere (99 bölüme) ayrılmış olması en azından zorluğu parçalara ayırmamızı sağlıyor.

Ikinci kısımdan itibaren kişilik tasvirlerine ışık tutan kısa öyküler yoğunlaşıyor. Bunca karmaşanın içerisinde duygu yüklü bir şeyler de var mıdır acaba derken Sven Ericsson'un öldürdüğü Elizabeth de Beaumont'un hikayesiyle karşılaşıyorum. Birbirlerine yazdıkları mektuplar, aradığımdan çok daha fazlasını sunuyor bana.

Nelerle karşılaşacağımızı önceden kestirmemiz çok zor.
Mesela Üç Adam Tarikatı bunlardan biri. Katılmak için ne yapmamız gerekli acaba?:) 2020 yılında hepimiz katılmış olacakmışız çünkü. Şaka bir yana ayrıntının ayrıntısını mı arıyorsunuz?
Doğru adrestesiniz.

Beş yüz değişik limanda, beş yüz değişik manzara yapmak için yola çıkan Bartlebooth'un hikayesinden, resimli tabakta tasvir edilen sütlü kakao içmeye hazırlanan ropdöşambrlı adama, hatta Dinteville Usulü Çağanoz Salatasına kadar daldan dala konarak ilerliyorsunuz. Çok farklı ve bağımsız parçaların arasında gezinip duruyorsunuz.

Mesela 50. bölümde oldukça keyifli bir polisiye öykü karşımıza çıkıyor. Skandal ve intihar arasına gerilmiş bir ip gibi. O ip, Zeitgeber'in mi boynuna dolanıyor, yoksa okurun mu, bilemiyorsunuz..

Hadi, biraz daha zorlayalım hayal gücümüzü; Binbir Gece Masallarına, Sultan Şehriyar'a ne derdiniz?
Ya da duvarda asılı olan besmelenin, anlamıyla birlikte tasvir edilişine?

Dile gelecek olursak, büyük çoğunluğu, sonuna 'var' sözcüğünü getirerek tamamlayabileceğimiz türden isim cümleleri. Geniş zamanda yapılan tasvirler, şimdiki zamanda geçen olaylar, dilek-şart kipleri derken, rahatsız edici olmayan ama karmakarışık bir zaman çıkıyor ortaya.

Franz Kafka'dan Marcel Proust'a, Stendhal'dan James Joyce'a kadar otuz edebiyat devinden hafifçe değiştirilmiş alıntılar içerdiği , kitabin hamiş kısmında belirtilen metinin dili, onca karışıklığa rağmen akıcı.
Kitabın her sayfasında başka bir öyküyle karşılaşmanız mümkün. Içerisinden bambaşka hayatların fışkırdığı böyle bir kitaba daha önce rastlamamıştım.


Çözdük çözdük çözdük..bütün parçaları yerleştirdik, son bir tane kaldı geriye. Bitirdik mi?..
Hayır! Tuzağa düştük..


"Tarih 23 Haziran 1975 ve saat akşamın sekizine yaklaşmakta.."
Madam Berger için de, Cinoc için de, Matmazel Crespi ve Doktor Dintevelli için de.

Herkes için kitabın sonu.

Özellikle yapbozun başında ölen Bartlebooth için. Elinde eksik olan son parça var. Yapbozdaki son boşluk X şeklinde ama Bartlebooth'un cansız parmakları arasında bir W var..

Dedim size, tuzağa düştük! Başa dönüyoruz..




Keyifli okumalar..:)
112 syf.
Okuma etkinliği kapsamında ele aldığım bu kısa kitabın beni neyle karşı karşıya bırakacağını bilmiyordum. Başlarken iştahsiz bir giriş ve ite kaka yokuşa tırmaniyir gibi hissettim. Kitabı yariladigimda aslında yokuşa değil de inişe doğru yol aldığımi fark ettim. Meğer uyuyormusum. Yazar uyudu ben uyandım ve kitap bittiğinde Fransa sokaklarında gezmedigim yer, ugramadigim lokanta ve dükkan kalmadi, tabii uyuyarak oldu bunun hepsi. Sessiz bir film izledim sanki ama bir filmden ziyade yazarın kalabalıklar ile olan sıradan yaşama tekme atışı, onu kapı dışarı edişi, bir böcek gibi ezme isteğini hissettim. Evet, yalnız olmak zor da olsa yasamin, dünyanın ve kendinin farkına varmak için en ideal yaşam tercihi gibi... Yazarin, otobiyografik de kabul edilebilen bu kitabı bende Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'uyla tartma hevesi uyandırdı. Tarttim mi, evet:) hangisi mi ağır? Bence ikisini de okuyanlar karar vermeli buna. Macera, aksiyon,bilimkurgu, aşk sevmeyenler için ideal bir eser.
112 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Uyuyan Adam, senin, benim ve bizim gibilerin vücut bulmuş halidir. Çünkü hepimizin içinde barındırdığı uyuyan, aslında zamanla perçinlenerek ölen kişiye hitap eder.

Kitap tamamen bir insan varoluşunu esas alıyor. Realist-Pesimist düşüncelere hâkim bir çok kişi de bu duyguları yaşamaktadır. Topluma ayak uyduramayan, kalabalıklar içinde boğulan, sessiz, kuytu köşeye geçince onları uzaktan izleyen ve hep, türlü fikirlerle her bir bireyi analiz eden kişinin dünyası bu. Aslında yaşadığı dünya Sabahattin Ali'nin dediği gibi: " gerçek dünyadan ziyade, kafasının içinde yaşadığı dünya."
Uyuyan adam, ismi gibi metafor, gerçek dünyaya uyuyor, yani bildiğiniz ayak uyduruyor işte. Yaşamak zorunda olduğu için yaşıyor. Ölemiyor da, çünkü bu da onun nezdinde bir yere varamamaktır.
Varoluş zaten budur, varolamamak. Hiçbir yere ait olamayıp, hiçbir yerde kendini bulamamak, Gittiği her yerde bir arayış harbine tutulmak, ama ne aradığını bilememek. Bilinmezlikte kaybolmak. Uyuyan Adam'da hep bunu yaptı, aradı, taradı, gezdi, gördü, ve ulaşamadı, mutlak tatminkarlığa erişemedi, sürüklendi fikirlerince, ne yapsa emanet gibi durdu hayatın bir köşesinde.
Kafka'nın dediği gibi: " Paltomu taşıyamıyorken ben, koskoca dünyayı nasıl sırtımda taşırım" bütün bir kitabın, özeti gibi cümle.
Perec'in tasvirleri o kadar güzel ki, kitap başından sonuna kadar betimlemelerden ibaret. Kişi, öğe yer, zaman önemli değil, tek önemli olan, değindiği nokta. Bunun ötesine çıkmıyor. Kimliksiz bir kişi üzerinden kendi hayatını anlatıyor sanki.
Ben ve benim gibilerde kendini bulduğu için seviyor ve 'anlamak' eyleminden öte anlıyorlar.
Her cümleyi, kafanızda düşünüp okuduğunuzda, 'bu benim dünyam' diyebiliyorsunuz.
Konusu, bir insan hayatının kesitleri olduğu için fazlasıyla geniş. Bu yüzden çok fazla üzerine konuşulur ve yazılır çizilir bir eser. Kitap için sıkıcı ve tekrara düşmüş derseniz, rutinliği anlatmak da rutinliği yaşatmaktan geçer.

Bir kaç noktada ele aldığı toplum tasviri, Küçük Prens ve Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin bilim kurguyla karışık ironiye aldığı toplum tasviri gibi, ki bu da günümüzdeki insanların vaziyetini birebir yansıtıyor. Oradaki Megatronların dünyası gibi her şey, çünkü Kapitalist düzende rutinlikten öteye çıkamıyoruz ve onun getirileriyle yaşıyoruz. Uyuyan Adam'da bundan yakınıyor. Sessizce, acı çekerek, kaçarak, kaybolmaya çalışarak.. Ama asla ölümü çare görmüyor.

Kitabı okurken bir çok kitap ve karakterleri aklıma geldi. Az da olsa benzettim ya da bana anımsattı. Yazar da esinlenmiş olabilir tabii. Camus'un Yabancı'sı, Gogol,un Palto'su, Kafka'nın Dönüşüm'ü gibi gibi.. Gregor Samsa'yla birebir özdeştirdim bile diyebilirim. Çünkü dediğim gibi, bu düşüncelere hâkim olan herkes bunları yaşıyor. Ve benim gibi, kitabın içinde kendini bulanlar daha bir seviyor.
Herkese iyi okumalar.....

Yazarın biyografisi

Adı:
Georges Perec
Unvan:
Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı
Doğum:
Paris, Fransa, 7 Mart 1936
Ölüm:
Ivry-sur-Seine , Fransa, 3 Mart 1982
Şaşırtıcı özgünlükteki yapıtlarıyla, anlatı üslubuna ve şiire getirdiği yeniliklerle edebiyat dünyasında ayrı bir yer edinen Georges Perec, 7 Mart 1936'da Paris'te doğdu, 3 Mart 1982'de Ivry'de öldü. Neredeyse tüm yaşamı boyunca Paris'te yaşadı. İkinci Dünya Savaşı'na katılan babası 1939'da öldürüldü. Almanlar Fransa'yı yavaş yavaş ele geçirirken, Perec akrabaları tarafından kırsal bölgeye götürüldü. 1942 yılı sonlarında Paris'te kaybolan annesinin de daha sonra Auschwitz'de ölmesiyle, altı yaşında öksüz kaldı ve halasıyla eniştesi tarafından büyütüldü. Yahudi kökenli oluşunu ve anne babasını savaşta kaybetmesini hiçbir zaman açıkça irdelemese de, bunlar yapıtlarında alttan alta her zaman var olan unsurlar oldu.

Perec eğitimini tamamladıktan sonra, bazı dergilere yazılar yazmaya başladı. 1965'te ilk romanı Les Choses. Une histoire des années soixante (1965; Şeyler - Altmışlı Yılların Bir Hikayesi, çev.: Sevgi Tamgüç, Metis Yay., 1998) ile Renaudot Ödülü'ne layık görüldü. O tarihten itibaren birbiriyle hiçbir benzerlik taşımayan yirmiden fazla kitap yayımladı.

Perec, 1960'ta Raymond Queneau ve François Le Lionnais tarafından kurulan, Paris merkezli OuLiPo'nun (Ouvroir de Littérature Potentielle-Potansiyel Edebiyat Atölyesi) üyelerindendi. Italo Calvino, Harry Matthews, şair ve matematikçi Jacques Roubaud'nun da üyesi olduğu, matematik, mantık ya da satranç gibi başka alanlardan biçimsel olarak yararlanan, edebiyatı bu alanlardan ödünç aldığı yeni yapılar ve örneklerle genişletmeye çalışan OuLiPo'nun başını çeken edebiyatçılardan biri oldu.

Perec, romanlardan toplu çapraz bulmacalara, denemelerden taşlamalara, şiirlerden sözcük oyunlarına çeşitlilik gösteren yapıtlara imza attı. Tersinir sözler, evirmeceler, sözcük oyunları Perec'in yapıtlarından hiç eksik olmadı.

1969'da hiç "e" harfi kullanmadığı La Disparition (Kayboluş) adlı romanı yazdı. Kayboluş bir adamın ortadan kayboluşunun hikâyesidir ve adamın kaybolduğu dünyada "e" harfi de kaybolmuştur, ancak romanın hiçbir karakteri dildeki yer değiştirmelerin, benzetmelerin, tahrif etmelerin ve böyle bir evrenin boşluğu doldurmak için giriştiği sonu gelmeyen hilelerin farkına varmaz. Böyle bir dünyada arkadaşları Anton Ssliharf'i boşuna arar ve birer birer yok olurlar.

İnsanın yaşadığı ortamı keşfe çıkan Perec, kimi zaman sivri dilli bir alaycılıkla, kimi zaman da takıntılı bir yöntemcilikle romanlar yazdı. Özel hayatı konusunda her zaman ketum olsa da, yapıtları otobiyografik unsurlarla doludur. 1973 yılında yazdığı La Boutique Obscure, 1975'te kaleme aldığı W ou le souvenir d'enfance (W Ya da Bir Çocukluk Hatırası, çev.: Sosi Dolanoğlu, Metis Yay., 2001), 1978'de yayımlanan Je me souviens, otobiyografik özellikleri daha öne çıkan yapıtlarıdır.

Perec'in en önemli yapıtlarından biri de, 1978'de yayımlanan ve Medici Ödülü'ne layık görülen La vie mode d'emploi'dır (Yaşam Kullanma Kılavuzu, çev.: İsmail Yerguz, Yapı Kredi Yayınları, 2001).

Harflerle ve sözcüklerle oynamayı çok seven Perec, dili neşeli bir oyun ve keşif alanına, kapıları şiire olduğu kadar derin felsefi düşüncelere de açılan bir laboratuvara çevirmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 395 okur beğendi.
  • 2.507 okur okudu.
  • 80 okur okuyor.
  • 2.656 okur okuyacak.
  • 61 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları