José Saramago

José Saramago

Yazar
8.4/10
4.594 Kişi
·
10.872
Okunma
·
1.410
Beğeni
·
27.962
Gösterim
Adı:
José Saramago
Unvan:
Nobel Ödüllü Portekizli Yazar
Doğum:
Azinhaga, Santarém, Portekiz, 16 Kasım 1922
Ölüm:
Tías, Lanzarote Adası, İspanya, 18 Haziran 2010
Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı.

Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi.

1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı.

Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü'ü kazandı.

Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir.Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Asıl körlük, umudun tükendiği bu dünyada yaşamaktı.
José Saramago
Sayfa 213 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.
Sessiz kalma en kuvvetli alkışlamadır.
José Saramago
Sayfa 310 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
Ben de istemiştim, bunu ben de istemiştim, yalnızca doktorun suçu değil, Kes sesini. dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, öyle anlar vardır ki sözcükler bir işe yaramaz, şu anda ağlayabilmeyi, her şeyi gözyaşlarımla söylemeyi, anlaşılmak için sözcüklere başvurmak zorunda kalmamayı ben de çok istiyorum.
José Saramago
Sayfa 180 - Kırmızı kedi
Kitaplardan öğrendiğimiz, daha çok da deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, zevk için ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, çevresindekilerin horul horul uyumasına öyle pek rahat katlanamaz.
Biz şimdiden yarı ölüyüz, dedi
Hayır yarı canlıyız diye karşılık verdi karısı.
José Saramago
Sayfa 305 - Kırmızı Kedi Yayınları 4.Basım
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp, salgının en başından daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikâye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke pek çok ülkenin temsil edilmiş olabileceği gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, ve sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz.

Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken “ya hepimiz bir anda kör olsak” diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago’nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz.

Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago’nun dediği gibi hiçbir karakterin isimleri bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor, fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre yani sıfatlar takarak, ilk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis gibi, ve bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük’te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarz herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi, çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabir-i caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor.

Kitap bir post apokaliptik roman ama daha da öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisi metaforlar üzerinden yaparken de bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor, örnek olarak mesela bir konu üstünde yazar yorum yaparken bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklere parmak basan, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan “körlük” bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir an duran, yerçekimiyle ve Tanrı’nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanları üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? (Cümle yazara ait) Okurken hem sistem eleştirisine tanık olurken hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği ve olmazsa olmaz duyguları ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış. Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence yemek yemek değil de burada yazarın vermek istediği yiyecek bulma davranışlarıdır. Bence esas soru bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği bir davranışı, dürtüsü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışı olarak hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olması gerek diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mı, insanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hâkimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır.

Kitap boyunca kitabın içeriğinden burnuma çok pis kokular geldi ama şu da bir gerçek ki kitabın kendisi çok güzel kokuyordu.
- MOR MARMARA MERMERİNE İNATLA MER MARMARA MORMORU DİYECEK İSEN.... -

Yazarı daha önce birkez sözcü kitabevinin sitesinde görmüştüm tesadüf eseri gezinirken .. ama Eduardo Galeano ,Jorge Amado ve Vargas Llosa ( Konuk Sahaftan Mahir abi varol sen !!) gibi latin yazarları pek bir sevdiğim , siyasi görüşüm ve hayata bakış açımız kesişim kümesinde yer aldığından kellii bunu da bir araştırayım dedim .. girdim baktım kaynakçadan zibil gibi kitabı var .. yahu dedim bunu nasıl kaçırmışız.. neyse ocak ayı geldi çattı ankara da kitap fuarında kırmızı kedi de stant açmış .. son gün gittim açık havada kesilmiş karpuza taarruz eden kara sinekler misali( ilk gün gidenlerden olmayınız ..eğer ki 2 kitaba 5 i 1 yerde fiyatı ödemek istemiyorsanız =) )güzel bir indirimle ve kınanacak cesaretsizliğimle ( e bilmiyoruz kardeşim baklava alıp KEFİR içmekte var işin sonunda!!) indirimden 7 8 lira gibi komik fiyatlarla bu ve ölüm bir varmış bir yokmuş kitaplarını aldım temkin ile ...neyse geldik eve bir kaç gün bekledi tabii ..nesin vakfından da ziftlenmiştim tonla kitap ( AZİZ NESİN ÇOOOOOOOK BÜYÜKSÜN!).. erittim onları başladım bunu okumaya ölüm bir varmış... ile .. arkadaş konu çok güzel kurgu mükemmel .. white russian yapıyorum süt var votka var kahlua YOK!!! adam imla kurallarını konuşma çizgisini yemiş bitirmiş yok öle bişey bu herifin lügatta!! daha öncede yorumumda belirttiğim gibi : "Bu adamın açıklanamaz bir inat ve sebatla NOKTA yerine VİRGÜL kullanıyor oluşu , ruhumda bitmek tükenmez zelzelelere , gözlerime yuvalanan nurlu kataraktlara ve tekrar tekrar başa dönüp sayfa çevirmemden dolayı sağ elime çöreklenen bağımsız bir parkinson başlangıcına sebep oldu.." ilkten bir barışamadık kendisiyle .. kitabı bana satan kırmızı kedi yayınevindeki " al ölümü gör!" diyen kızında kulaklarını çınlattık bol bol... neyse hiç adetim olmamasına rağmen irana elçi gönderen israil misali 5 6 günde bitirdim kitabı..malülen emekli olmuştum imla ve yazım kurallarından dolayı ama damakta da "mid well" kıvamlı t bone steak ve şiraz' ın " o muhteşem tadını aldım.. ilk kez okuyacaklara not düşeyim ben yandım siz yanmayın .. sayfa sayısı bakımından hafif kitaplarla yazarın imla universe' ünü ( dünyasını ) önce bir algı sınırlarınıza sokun zira kendisi virgüllerin efendisi ...neyse kısa kes yeter halk ekmek kuyruğuna döndü burası diyenleri duyar gibiyim ..kitabımıza gelir isek ..

az buz alışmışsınızdır sanırım yorumlara .. açık kapı bırakmaktan yanayım her zaman .. spoiler yok rahat rahat oku şekerpare!!!

öncelikle belirteyim ki sonrasında altta yorumlarda kan davasına dönen yorumlar olmasın.. kitap , eski ve yeni ahitten (which are) : yani tevrat ve incilden yola çıkarak söz konusu "itikatın" YUMUŞAK KARNINA pek çok güzel soru ile yöneliyor.. adem ve havva ile başlayan yolculuk , kahramanımız kabil ' in yön verdiği maceraları ve zaman içerisinde yaptığı yolculuklar ile bizlere taşınıyor..babil kulesi , lut kavmi , nuh tufanı bunlardan akla ilk gelenler.. ( özellikle lut kavmi bölümünde meleklerin başına gelenleri sarkastik ve eğlenceli bir dille aynı zamanda ağır eleştirilerle aktardığı kısımlar cidden gülümsetti =) ) ve tabii bu sırada inanç ve judeo chritianism ( yahudi etkileşimli hristiyanlık ) limanlarını da BOL BOL BOLBOMBALIYOR yazar.. olacakları bildiğim için şimdiden uyarayım.. MOR MARMARA MERMERİNİ inatla MER MARMARA MORMORU kıvamında yorumlayacaksanız ve sorgulamaktan yana değilseniz uzak durun ..

buraya kadar sıkılmadan okuyanlar için :

https://www.youtube.com/watch?v=ivki1lPTkS0
Saramago'yu çok merak ediyordum.Değerlerine bağlı birisi olarak,daha önce Kabil eserine okumuş olduğum incelemelerden önyargım vardı,tabiki her yazara tanıdığım şans gibi okuyarak keşfetmek istedim,Bu yönüyle Körlük kitabı gayet güzel bir başlangıç oldu benim için yazarı tanımak adına.

Bilinmeyen bir ülkede baslayan körlük salgınıyla akıl hastanesinde karantinaya alınan bir grup insanın örgütlenerek nasıl yaşam ve insanlık mücadelesi verdiklerini anlatan ,çok gerçekçi,çok etkilendiğim muhteşem bir distopya.Konusma çizgileri yerine virgüller kullanılmış,yine de olay örgüsünden kopukluk yasamiyorsunuz bu şekilde de,hani derler ya kitabi okurken sizi carpmali,sok etkisi oluşturmali, değiştirmeli, dönüştürmeli,ben az önce ne okudum dedirtmeli diye işte tam da öyle bir tarzda kitap,çok etkilendim,bazen gerildim,bazen insan denilen aşağılık mahluktan tiksindim,midem bulandı,o kısımlarda gerçekten gözümü kapatmak istedim geçici süreliğine bile olsa.Netice itibariyle 'körlük' metaforu muhtesemdi ya.Bir de kıssadan hisseler,özlü sözler vardı ,öze dokunan cinsten ,çok kelimeyi bir cümlede konsantre edip anlamı yoğunlaştıran ,
derinleştiren cinsten .

Karakterler isimleriyle değil sıfatlarıyla anılıyor.
Doktor,Doktorun karısı,koyu renk gözlüklü genç kız ,şehla çocuk,oda hizmetçisi,birinci kör ,gözü siyah bantlı yaşlı adam gibi.İsmin bir anlamı var mı ki varlığını görünür hale getirmedikten sonra ? Kendisine verilen istidatlari kullanmadiktan ,perdeledikten sonra var mı bir anlamı varlığımızın ? Yok'a varlık rengi vermenin inkisarini yaşarız sonra da.

Ahh...Yazar kıssadan hisse veriyor bakın bizlere "Kör olmak istersen olursun" diye ,sonra da kitabın sonunda diyor ki 'Sonradan kör olduğumuzu düşünmüyorum.Biz zaten gördük .Gören körler mi,gördüğü halde görmeyen körler mi ' diye.Yani manzara hep aynı değişmemiş,Görmeyen göz maalesef gören göze bir şekilde körlüğü bulaştırmis.Gözler ve kulaklar haksızlığa,ahlaksizliga, adaletsizliğe kapalı.Görmemek için gözlerini kaçırıyor sürekli.Hakikati konuşacak dilleri,düşene uzatacak elleri yok maalesef.

Korku insanlari kör etmiş,ödeyecek diyet borcu olanların,para ve makam sevgisi peşine düşmüşlerin,göze alamayanların,önlerine atilan birkaç torba makarna,kömürle efsunlanmisların korku ile susturulmalari.Öyle bir susuş ki dilin degil ,kalbin susması.Öyle bir körlük gibi gözün değil vicdanlardaki basiretin kör olması.Hani göz bu alemi ruh penceresinden seyredermis ya.Esasen göz içerisinde ruh barındıran mükemmel bir uzuvken nasıl da körelttik duygularımızı,nasıl da esfeli safiline razı olduk,layik gördük kendimizi,insanlıktan çıktık,istidatlarimizi kaybettik,vahsileştik,utanç verici tecavuzlerde bulunur olduk."His yok,hareket yok,acı yok ....Leş mi kesildin diyen Akif meseleyi ne de güzel izah etmiş oysaki.His,hareket ,acı, gözyaşlarımız hayatın belirtileri.Bunlar'sız yaşama yeteneğimizi kaybettik.Yardimlasma,hal hatır sorma,derdiyle dertlenme çok arkada kaldı.Yazarin dediği gibi ;"Mars'a gitmek,komşuya gitmekten daha kolay görünüyor" siyasi bir yergi cümlesiyle.Komşuya karşı kapattık kapılarımızı sımsıkı,Hikayelerinin içinde sizlasin istemedik paslı vicdanlarımızın.Toplumsal bir kokusmusluk adeta etrafi sarmış durumda.

Kötülük daha hızlı yayılırmiş ya.Hani tamir zor,tahrip kolay.İyiligi,güzelliği ,adaleti, sevgiyi,hoşgörüyü,insani değerlerimizi kaybederek yani iyiliği yok edip,kötülüğe alan açarak en büyük kötülüğü yapmış olduk zaten.Bundan dolayı yazar 'körlerin en körünün artık görmek istemeyen kör olduğu ' gerçeğini dile getirerek bilinçli bir körlüğün tercih edildiği ,menfaatin,sırtını sivazlayanlarin yanında saf tutanların gözlerini hakikatten kaçıranların puslu bakışlarının aktif kötülüğe nasıl da büyük katkıda bulunduklarının hazin manzarasını çiziyor biz okurlarına.

Ve ekliyor yazar ; aslında körlük biraz da umudun kalmadığı bir dünyada yaşamak diye.Ne acı değil mi haksızlıkların çoğaldığı,haramiliklerin aklandığı,cehaletin günden güne büyüdüğü , ötekilestirmelerin çoğaldığı,hatir sormanin azaldığı, akreditasyonların alıp başını gittiği, bencilce bir mutluluğun ön planda olduğu umutsuz bir dünya.Oysaki birbirimizin gören gözleri olarak ,organize olabilseydik,girdiğimiz o derin ölüm uykusundan uyanabilseydik,insanca davranabilseydik,birlikte yaşayarak,birlikte hareket ederek hakikate uyanan gözlere itibar edebilseydik,gormeyenlerin görme duyusu olarak sesimize ses olup hakikati yuceltseydik , işte belki o zaman GÖREBİLİRDİK !
Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
Hayatımız gören gözlere göre planlanmış. En temel ihtiyaçlarımızı bile gözlerimiz olmadan karşılayamayız. Çevremizde kimsenin göremediği, ihtiyaçlarını karşılayamadığı, birbirine yardım edemediği ve hayatta kalmak için her türlü kaosun olduğu bir dünya düşünebilir miyiz?

Nobel Edebiyat Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı "Körlük" romanında böyle bir dünya düşünmüş. Kitap, distopik bir eser. Saramago, distopyasında körlerden oluşan karmaşa dolu bir dünyayı göz önüne sermiş.

Kitap, kırmızı ışıkta arabasında bekleyen bir adamın aniden kör olmasıyla başlıyor. Ardından bu körlük, adamın karşılaştığı diğer kişilere bulaşıyor ve ülkede bir salgın haline geliyor. Yalnız, kitapta anlatılan körlük, hepimizin bildiği gibi karanlık bir körlük değil. Tam tersine beyaz bir körlük. Beyaz felaket! Yazar bu beyaz körlüğü, " gözü açık bir şekilde süt denizine dalmak" olarak tarif ediyor. İki körlük arasındaki ortak nokta ise, görme duyusunun kaybedilmiş olması. En büyük fark ise, beyaz körlüğün bulaşıcı olması.

Kitabı okurken, bir felaketin karşısında kalan insanoğlunun nasıl ilkelleştiğini, hayatta kalabilmek ve açlığa direnebilmek adına nasıl vahşileşeceğini ve insanı insan yapan bütün etik değerlerin nasıl kaybolacağını göreceksiniz.

Saramago'nun Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan sarı kapaklı bu kitabı aylardır kitaplığımda sırasını bekledi.Bu sıra bir türlü gelmek bilmedi. Çünkü, çevremdeki arkadaşlarımdan kitabın zor olduğunu ve yazı biçiminin farklı olduğunu duymuştum. Sitedeki incelemeler sayesinde önyargımı kırıp kitabı okumaya başladım.

Saramago'nun yazı biçimi gayet dikkate değer ve kendine özgüydü. Diğer kitaplarını bilmiyorum ama bu kitabında noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmamış. Hatta noktada cimrilik yapıp virgülü fazla kullanmış. Konuşma çizgisi ve tırnak işareti yok. Karakterleri, virgüller arasında konuşturmuş. Bu, ilk önce zor gibi görünsede anlatımına hiçbir zorluk katmamış. Hatta yazarın bu yazım biçimini ve anlatımını çok sevdim.

Kitabın dili gayet akıcıydı. Okurken bir süreklilik vardı, baştan sona bu sürekliliği kaybetmeyip hiçbir yerde kopmadım. İlk sayfadan itibaren kitabın sonunu merak ettim. Bu da okuma zevkimi arttırdı.

Kitapta ilgimi çeken ve hoşuma giden bir diğer nokta ise, yazarın karakterlere isimleriyle hitap etmemesi.Karakterler, ilk kör, doktor, doktorun karısı ve oto hırsızı gibi tabirler ile anlatılıyor. Bu da kitaba farklı bir tat katmış. "Kim kimdi" diye düşünmüyorsunuz.

Yazar 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış. Ödül töreni konuşması takdire şayan. Kendisine şu an nerede durduğu sorulduğunda, " Eskiden bana 'İyi adam ama komünist' derlerdi; şimdi ise
' Komünist ama iyi adam' diyorlar" cevabını vermiş. Ödülü değerlendirilmesi istendiğinde ise, "Hayatımda aldığım en büyük ödül karım Pilar'dır. En büyük devrim aşktır" cevabını vermiş.

Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı, en sürükleyici, konu ve kurgu olarak en beğendiğim romanlardan biri olan bu kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Gerçek körler, bakıp da göremeyenlerdir. Gördüğünü zannedenlerin yaşadığı körlük ise en kötüsüdür. Ruhlarımızın körleşmemesi dileğiyle...
Bakabiliyorsan; Gör
Görebiliyorsan; Gözle
Bu güzel söz ile başlayan, okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu Körlük.. Sineklerin Tanrısı kadar sevdim ve birçok ders verici söz buldum kitapta.

Kitap; ismi bilinmeyen bir yerde, ismi bilinmeyen bir kişinin kırmızı ışıkta "kör oldum!" cümlesi ile başlıyor. Bir anda kör olan bir kişi ve nedeni blinmeyen bir körlük.. Bu kişi ile temasta bulunan herkes sırayla kör olmaya başlıyor. Kısa süre içinde en çok duyulan ses "kör oldum!" sesi oluyor bu yüzden.. Beyaz körlük olarak adlandırılan bu durum karşısında tüm 'körleri' bir akıl hastanesinde toplamaya karar veren hükümet, birçok talimatla 'körleri' etki altına almayı başarır. Bir bakıma ölüme terkedilen 'körler' bu durumun kısa zamanda farkına varacaktır.. Kapatıldıkları yerde zaman geçtikçe artan yemek yeme ihtiyacı insanları daha çok değiştirmektedir.. Bu durumda bile irade savaşından ve çeteleşmekten vazgeçemezler. Karakterlerin isimlerinin de olmaması ile ilgili de konuşuyorlar körler aralarında.

Bence kitaptaki en önemli soru; sevdikleriniz için fedakarlık yapar mısınız olmalı. Ya da ne büyüklükte bir fedakarlık sevgiyi kanıtlar?
Hayretlerle okuduğum bu güzel eser bakıp görmeyen, görüp ses etmeyen kesimi de gözler önüne seriyor. Hatta görüp yardım ederken, bir yandan da kendi çıkarını düşünenleri de unutmuyor.

Saramago'nun Nobel sonrası yaptığı iki röportajı da ekleyeceğim incelemenin sonuna. (İngilizce bulabildim malesef) Körlük ile ilgili olarak çok anlamlı şeyler söylemiş.
Mutlaka okunması gereken, herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği, çok çok beğendiğim bir kitap oldu Körlük.. José Saramago okumaya devam edeceğim.
http://masshumanities.org/about/news/s02-wp/
https://www.google.com.tr/...mago-blindness-nobel
Yine Saramago, yine bitmeyen virgüller, yine adı bilinmeyen bir yer ve adı bilinmeyen insanlar..
Körlük ile başlayan macerama, Saramago etkinliği dolayısıyla Görmek ile devam ettim. Yaklaşık üç buçuk saat süren bir okuma serüveniydi ve çok iyiydi. (O virgüller olmasa daha iyi olurdu tabi :D)

Her zaman olduğu gibi fazla ayrıntıya girmeden konudan bahsedeceğim.
Adı bilinmeyen ülkenin başkentinde seçim olacaktır. Ancak o gün şiddetli bir yağmur vardır başkentte. Bu nedenle halkın büyük çoğunluğu oy kullanmaya gelmemiştir. Sandık kurulu bu 'zor şartta' bile görev aşkıyla erkenden görev yerlerine gelirken, halk ne cürretle gelmemiştir oy kullanmaya. Yağmur nedeniyle mi gelmezler, yoksa bu bir 'isyan' mıdır? İsyansa eğer; bu isyan hangi partiyedir, ya da halkın 'gözü mü açılmıştır' , cevap evet ise onları kim örgütlemiştir? Görevliler bunları düşünmekle zaman geçirirken saat dörtte seçmenler sözleşmiş gibi oy kullanmaya gelirler. Bu duruma sevinen siyaset ahalisi sonuçları beklemeye başlamıştır artık. Ama hesaba katmadıkları bir şeyle karşılaşırlar; oyların çoğunluğu 'beyaz oy'dur. Halkın neredeyse tamamı boş oy atmıştır. Peki siyasiler şimdi ne yapacaktır; geçerli oylar mıdır önemli olan yoksa yüzde seksen üç 'beyaz oy' mudur? Bu olanların 'beyaz körlük' ile alakası var mıdır? Seçim sonucu neleri değiştirecektir, halkın bu kararlı duruşu siyasilere hatalarından ders almayı ögretecek midir?

Kendi tercihini yapan halkı korkutarak, tehdit ederek, ellerinden haklarını alarak getirilen demokrasinin ne derece etkili olabileceğini ve panikleyen iktidarın yapabileceklerini okuyunca hayret edeceksiniz..
Saramago; hükümetlerin neden halktan korkmaları gerektiğini gözler önüne sermiş, demokrasi bekçisi olduklarını söylerken halka korku salmak adına kanunsuzluklar yapan yöneticileri anlatmayı da ihmal etmemiştir.

Okurken sürekli ülkemizdeki seçimleri düşünecek, yöneticiler tarafından ortaya atılan her fikirde bizden bir şeyler bulacaksınız.
Saramago'nun okuduğum ikinci romanını da beğenmenin verdiği sevinçle, etkinlik boyunca tüm eserleri bitirme hedefimi yineliyorum :)
Bugün biten ikinci kitap. İkisi de birbirinden güzel, anlamlı, hafızama her yönüyle kazınan eserler...
Bir adadan bahsedildiğini zannederek başladım okumaya, ancak anlatılan bir adamın öyküsüymüş meğer; yanılmışım.
Kralın kapısına gelip bir tekne isteyen, nedeni sorulunca da 'bilinmeyen ada' aradığını söyleyen ve denizcilikle alakası olmayan bir adamın öyküsünü okuyoruz bu kez. Bir temizlikçinin de katılmasıyla iki kişi oluveriyorlar. Adayı ararken, kendisini de aramaya başlıyor adam. Belki de baştan beri aradığı budur adamın.. Herkesin 'bilinmeyen ada' kalmadı demesine inat, kraldan kaptığı karavelayı hiç düşünmeden karar kapısından çıkıp kendisi ile bilinmeze giden temizlikçi kadın ile yaşanabilir bir yere çeviriyor adam. Artık tek başına olmadığını bilerek açılıyor denize ve aramaya başlıyor bilinmeyen adayı.
Yine bir ülke ismine, kişi ismine rastlamıyoruz ve yine virgüllerle bölünen diyaloglar okuyoruz ama yine bunu çok seviyoruz. Nasıl sevmeyelim böyle güzel yazılırsa bir kitap!
Okuyoruz, kapatıyoruz kapağını kitabın ama yine de düşünmeden edemiyoruz; acaba adayı buldular mı? Kadın ve adama ne oldu? Karar kapısından çıkmakla ne kazandı kadın ya da neyi kaybetti bilmeden? Bilinmeyen ada var mıydı gerçekten? Yoksa sadece gerçeklerden kaçmak için bir neden miydi bilinmeyen adayı aramak?
Beğenerek, bitmesin isteyerek okunmalı. Çünkü bunu hak ediyor bu güzel eser...
Bu kitap hakkında ne yazsam, kitabı nasil anlatsam bilmiyorum. Çünkü ne söylesem yetersiz, eksik kalır bu kitabın mükkemmelliğinin yanında.

Öncelikle şunu söylemeliyim, son zamanlarda okuduğum en etkileyici, en çarpıcı kitaplardan biriydi benim için. Yazarın üslubuna, fikirlerine, kurgu gücüne, sanki olayları yaşıyormuşuz gibi anlatışına hayran kalarak okudum. Kitapta yer ve kişi isimleri olmamasına rağmen bu hiç sıkıntı oluşturmuyor. İlk başta garipsesemde bazı yerlerde böyle olmasına sevindim bile çünkü fazla karakter var isimler olsaydi yorabilirdi okuyucuyu. Karakterler nasıl ifade ediliyor derseniz, meslekleriyle bazı sosyal vasıflarıyla ve fiziksel özellikleriyle.

Araba kullanmakta olan bir adam kırmızı ışıkta beklerken aniden kör oluyor. Ama bu bizim bildiğimiz körlükten birazcık farklı. Çünkü bu bir beyaz körlük. Hastalığın pençesine düşenler sanki bir süt denizindeymiş gibi bembeyaz görmeye başlıyorlar. Ve bu körluk felaketi hızla artan bir ivmeyle tüm şehre yayılmaya başlıyor. Halk korku içinde ve büyük bir kaos ortamı var. Devlette korku içinde tabi ve mantıklı bir çözüm üretmek yerine çareyi bütün körleri ve yakınlarını eski boş bir akıl hastanesine kapatmakta buluyor. Bana göre kitabın en güzel yerleri burdan itibaren başlıyor. Bir akıl hastanesinde mahsur kalan yüzlerce kör ne kadar sağlıklı, huzurlu, güvende bir yaşam sürebilir hayal edelim ? İşte yazarın o insanı derin derin düşündüren, toplumsal eleştirileri bu kısımlarda yoğunlaşıyor. Daha önce de söylediğim gibi sizde adeta akıl hastanesinde yaşayan  o körlerden biri oluyorsunuz farkında olmadan. Onların yaşadıkları korkuları, hüzünleri, dehşet verici olayları sizde yaşıyorsunuz. İşte böyle düşündürücü etkileyici bir kitap.
 Tek sevmediğim yanı diyalogların virgüllerle ayrılmış olması. O yüzden biraz daha dikkat gerektiriyor okurken.1 puanımı bunun için kırdım :). Daha fazla uzatmak istemiyorum kesinlikle okunması gereken kitaplardan...

"Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler... "
İncelemeye geçmeden önce şunu belirtmeliyim ki, bu satırlar kitabın okunması tamamlandığında sıcağı sıcağına kaleme alındı. Yazacaklarım her zaman olduğu gibi kişisel görüşlerimdir. Mutlak doğruluk ya da hedefi 12'den vurma iddiası taşımamaktadır...

Jose Saramago, ülkemizde önceden bir avuç insanın haberdar olduğu ama özellikle ölümünden sonra, yani 2010'dan itibaren daha geniş bir okur kitlesine ulaşan, Kırmızı Kedi'nin muhteşem pazarlama stratejisinin de etkisiyle son yıllarda zirve yapan ve neredeyse döneminin en baba yazarlarıyla bir anılmaya başlayan Portekizli bir yazar. Birkaç yıl önce, Kırmızı Kedi bu yazarın kitaplarını güneş sarısı bir renge boyayıp, 'gönül birliği' kurduğu Oda Kitap ve benzeri satış kanallarında 6.90, 9.90 gibi spot fiyatlarla satışa sundu. Bugün çoğumuzun kitaplığında en az bir adet Saramago kitabının olmasının ve herhangi bir kitapçıya girdiğimizde Saramago kitaplarını 100 metre öteden seçebilmemizin arkasında yatan nedenlerden biri de budur. Bu strateji tutunca ve Saramago ülkemizde tabir-i caizse 'lig atladığında' ise 6.90'a satılan bazı kitaplarının fiyatları da bir anda 20 TL seviyesine yükselmiş oldu...

Bu girişin ardından yavaş yavaş kitaba geçelim... Kabil, Saramago'nun son kitabı, benim ise okuduğum ilk kitabı oldu... Okumadan önce çeşitli mecralarda yorumlara kısaca göz attım. Yorumlar genelde birkaç noktada toplanıyordu: 'Müthiş bir sorgulama', 'Dini anlamda hassasiyeti olanlar hiç bulaşmasın', 'Edebiyat ve felsefenin dar koridorlarından geçiyor...' vs...

Tabii ki herkesin görüşüne saygı duymak ve ciddiye almak benim için temel bir prensip... Kitapların güzel tarafı, okuyan herkesin üzerinde farklı bir iz bırakması... Ancak ben bu kitapta ne derin bir felsefi sorgulama, ne zamanın ötesinde bir cesaret ne de dar koridorlar görebildim... Bana göre Kabil, başından sonuna belli bir kesimin tribünlerine oynayan, vıcık vıcık popülizme bulaşmış, sorgulamaya çalıştığı şeyin bilgisinden yoksun, sorgulama makyajı altına gizlenip inançlı insanlar için kutsal kabul edilen değerlere hunharca saldıran, tabirimi mazur görün, bir mastürbasyon kitabı...

Eğer Soren Kierkegaard'ın, İbrahim-İshak kıssasını felsefi açıdan sorguladığı "Korku ve Titreme" kitabını okumamış olsaydım, belki Saramago'nun 'derin sorgulama' gazına gelip daha yumuşak başlı yaklaşabilirdim kitaba... Ancak Tanrı'yı, tevhid inancını temel alan tüm kutsal kitaplarda adı geçen nebileri ve kıssaları ensest ve pornografi üzerinden sözümona sorgulamak; bence bir mesaj iletmek ya da bir konuyu tartışmaya açmak değil, insanların kutsal değerlerine açık savaş açmaktır. Ve bunun kesinlikle dini hassasiyetlerle falan alakası yoktur. Bir ateist de olsaydım, muhtemelen yaklaşımım buna benzer olacaktı... Eğer yazar, benim gibi sıradan bir okuru gerçekten ciddiye alsa ve bana bir mesaj iletmek isteseydi, benim için kutsi bir anlam ifade eden peygamberleri 3.sınıf bir pornografi üzerinden anlatıp bana saygısızlık yapmazdı. O yüzden benim de ne yazara ne de kitabına saygı duymam söz konusu olamaz...

Sanıyorum, kitabın bende bıraktığı ya da bırakamadığı etkiyi dilim döndüğünce ifade etmeye çalıştım. O yüzden burada yazıyı sonlandırmak en iyisi olacak. Herkese keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
José Saramago
Unvan:
Nobel Ödüllü Portekizli Yazar
Doğum:
Azinhaga, Santarém, Portekiz, 16 Kasım 1922
Ölüm:
Tías, Lanzarote Adası, İspanya, 18 Haziran 2010
Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı.

Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi.

1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı.

Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü'ü kazandı.

Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir.Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 1.410 okur beğendi.
  • 10.872 okur okudu.
  • 549 okur okuyor.
  • 9.325 okur okuyacak.
  • 252 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları