José Saramago

José Saramago

Yazar
8.3/10
31,4bin Kişi
·
96bin
Okunma
·
5,7bin
Beğeni
·
101,1bin
Gösterim
Adı:
José Saramago
Unvan:
Nobel Ödüllü Portekizli Yazar
Doğum:
Azinhaga, Santarém, Portekiz, 16 Kasım 1922
Ölüm:
Tías, Lanzarote Adası, İspanya, 18 Haziran 2010
Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı.

Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi.

1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı.

Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü'ü kazandı.

Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir.Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.
Doğarız ve o an sanki ömür boyu sürecek bir pakt imzalamış gibiyizdir, fakat gün gelir, bunu benim adıma kim imzaladı, diye sorarız.
"Konuşma, dedi doktorun karısı yumuşak bir sesle, hepimiz susalım, sözlerin işe yaramadığı anlar vardır, keşke ben de ağlayabilseydim, her şeyi gözyaşlarımla söyleyebilseydim, anlaşılayım diye konuşmak zorunda kalmasaydım."
... düşlerinde taş olduklarını görüyorlardı, taşların uykusunun ne kadar ağır olduğu bilinir, kırlarda şöyle bir gezin görürsünüz, taşlar orada toprağa yarı gömülü olarak uyurlar, uyanmak içinse kim bilir neyi beklerler...
"Bir insanın neden öldüğünü sormak saçmadır, neden öldüğü zamanla unutulur, yalnızca bir tek sözcük kalır geriye, öldü.."
331 syf.
·Puan vermedi
Kitabın video incelemesi kısa süre içinde YouTube kanalımda olacak. Şuradan takip edebilirsiniz: https://www.youtube.com/c/SesliAlinti

Metin inceleme hemen, aşağıda:

"Körlük"ü iki parçada değerlendireceğim. İlk parça, kitabın yapısıyla, içeriği, yazım biçimi ve işleyişiyle; ikinci aşama ise kitabın özüyle, yani anlattığı ve verdiğiyle, özetle de felsefesiyle ilgili olacak.

Bendeki 2017 Kırmızı Kedi baskısının kapak kâğıdı yırtılmaya çok elverişli. Yırtılmanın kolay olması dışında kapağın ıslanınca da kurtarması zor bir kâğıtla yapılması hata olmuş.

Kitapta karakterler arasında geçen diyalogların paragraflar içinde verilmesi ve sadece her farklı kişinin konuşmasının büyük harfle başlatılarak ayrılması okumayı oldukça güçleştirmiş. Kitaplarda sıkça kullanılan diyalog yapısı, yani şu yapı:

"- Merhaba

- Merhaba dostum."

"Körlük"te kullanılmamış. Bu diyalog şu şekilde verilmiş: "Merhaba, dedi, Ahmet ise ona, Merhaba dostum, diye cevap verdi." Böylece de metinden diyalogları çekip almak çok zorlaşmış. Yazılanlardan hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorar bir hâl almış. Bu sebeple okumanın zor olduğu bir kitap oldu benim için "Körlük".

Kitabın paragrafları çok uzun tutulmuş. Blok blok bir kitap çıkmış karşımıza bu sebeple. Sayfalarca süren paragraflar var ve bu da gene okumayı zorlaştıran unsurlardan birisi. Bu durum bir yerden sonra sıkıcı olmaya bile başlıyor üzülerek söylüyorum ki. Özellikle kitapları parça parça okumayı sevenler, mesela benim gibi paragraf bitmeden durmayıp okumaya kısa bir mola vermeyenler için uzun paragraflar bunaltıcı olabilir. Bana öyle oldu. Bu sıkıcı yapı kitabın sonunda kendini kısmen affettirse de sonuçta canımız bir kere sıkılmış oldu...

Bu teknik detayların ardından içeriğe de bir göz atalım. İçerik anlamında kitap son derece tempolu başlıyor. İlk vakayı yüksek heyecanla ve merakla takip ettim ben. "Tam filmi çekilecek bir sahne!" diye yorumlanabilecek ilk vakanın anlatımını okurken, kitabın zaten filmleştirildiğini hatırlamak garip bir his uyandırdı bende. Acaba filmi de izlediğim için mi böyle düşündüm, yoksa filmi izlemesem de böyle düşünür müydüm? Bu bir okuma sorusu olarak karşımda öylece duracak. Bu ilk sahne ayrıca bana 2018 yapımı "Bird Box" filmini de anımsattı. O filmde de bu kitaptaki gibi gözler söz konusu ve bu kez "görülmeyenler" değil, "kimilerine görülür olan şeyler" söz konusu. Fakat ben gene de "Bird Box" için bu kitaptan faydalanıldığını da düşünmüyor değilim. Film, bizim "Körlük"ümüzden gayet faydalanmış gibi...

İlk vakanın anlatımının ardından, ikinci vaka karşımıza çıkıyor; fakat burada kitapta bir kopuş yaşandığını hissettim ben. Anlatımın biçimi değişiyor. Sanki yazar değişiyor. Birkaç sayfa süren bu durum sonradan düzelse de bende uyanan bu his, kitaba dönük önemli bir kişisel notum olarak kenardaki yerini aldı.

Bunların haricinde, aynı bölümde, yani ikinci vaka sürecinde bir cümle çok hoşuma gitti. Okuma kültürüyle doğrudan ilgili olan bu cümleye bir bakınız: "Göz doktorunun edebiyat zevki vardı ve uygun alıntılar yapmayı biliyordu." Alıntı yapabiliyorsanız, edebî meziyetiniz vardır diyor ve okuyana selam ediyor yazar. Alıyorum ben de bu selamı :) ve okumayı sürdürüyorum...

İlk sayfalardan sonra, yani bütün karakterleri tanımanın ardından konu bir durağanlığa bürünüyor uzunca süre. Aynı mekân içinde aynı insanların yaşadıkları aynı günübirlik şeyleri seyredip duruyoruz. Hatta kitabın ta en son sayfasına kadar bu durağanlık, sıkıcılık hâlini alarak devam ediyor. Bu benim kitabı birkaç kez okumuş olmam ve filmi de izlemiş olmamdan da kaynaklanabilecek bir kişisel algı da olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, yaklaşık 150 sayfa boyunca sıkıla sıkıla aynı şeyleri okuduğumdur. Fırtına gibi başlayan kitap birdenbire durgun sulara açılıyor ve gerçekten de çok beğendiğim o son sayfaya kadar o durgun sularda süzülüp duruyor. Ama bitirişi güzel yapması, hatta felsefenin bütün gücünü kullanarak kendini sonlandırması bu durgunluğu unuttursa da geçen bizim vaktimiz oluyor... Bu durumu yukarıda bahsettiğim uzun paragraflarla da birleştirince ortaya bir okuma çilesi çıkabiliyor.

Bu bağlamda, hazır felsefe demişken yavaş yavaş kitabın felsefesine geçmek istiyorum. Bunu da 66. sayfada geçen şu cümleyle başlatacağım: "Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?" diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası... Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?..

Adların önemsizliği vurgusunun kitapta kimsenin bir isminin olmamasıyla desteklenmesini, hatta hayvanların bile bir isminin olmaması, tutarlılık anlamında kitabın felsefesini destekliyor.

Kitabın adı da olan "körlük" konusunu da ben tamamen bir felsefi alegori olarak algıladım. Burada bence bir kıyamet sonrası ya da sahte entellerin sıkça kullandığı hâliyle "post-apokaliptik" bir senaryo yok. Bahsi geçen körlük, insanlığın körelmesi ve körleşmesi. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi... Öteki türlüsü son derece sıradan bir bilim kurguya bağlanıp kalır ki eğer gerçekten de öyleyse ben "Körlük"ü hiç okumamışım demektir. Bu da benim körlüğüm olarak yine benim yorumumu haklı çıkarabilir.

"Körlük" distopik bir kurgu gibi görünse de az önce de bahsettiğim gibi ben kitabın daha çok ironik, alegorik bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Bütün kitap boyunca geçen meselelerin hâlihazırda yaşamımızı sürdürdüğümüz toplumsal yapıya dönük benzetimsel bir eleştiri olduğu kanısındayım. "İnsan kötüdür." anlayışı çerçevesinde "İnsan insanın kurdudur." şiarının aşırı vurgusu, kişiyi kendini sorgulamaya ve "Acaba?" demeye itmeli burada. İnsanlar çıkarları uğruna her şeyi yaparlar mı? Mesela "sahte körler", "gerçek kör"leri kullanırlar mı? İnsan açgözlü müdür özünde? Körken bile, gözleri aç mıdır insanın? Peki kör müyüz bizler? Neye körüz? Neyi görürüz? Sanırım oturup başımızı iki elimizin arasına almamızın zamanı gelmiş... Düşüneceğiz.

Kitapta müthiş bir toplumsal eleştiri söz konusu. Toplumdaki sapkın yapı, yoğun anomik ortam aslında iğneli bir dille öyle güzel verilmiş ki. Hırsızlık, hor görü, fuhuş, anlayışsızlık, sabırsızlık... Başlangıç metinlerinde geçen "Sahte ahlak bekçileri ve sözde erdemliler kızın yaptığı türden aşka homurdandılar..." sözcüğü de bunun somutlaşmış hâli, toplumdaki bozulmuş zeminin bir yansıması bizler için. Gene toplumdaki kadın algısı, kadına dönük uygulanan her türlü toplumsal eziyet de kitabın vurgu merkezlerinden. Oysaki kör toplumunun şaşı çocuğa kimin merhametle sahip çıktığına bakınca, bu vurgu merkezinin asıl amacını da görmüş olacağız işte.

Son sözü kitabın sonuyla yapmak isterdim; ama ne yazık ki okumayanlara kitabı vermek istemem. Bu sebeple sadece gene son kısımdan yaptığım şu alıntıyı verip üzerine iki söz edeceğim ve konuyu noktalayacağım: "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, ... gördüğü hâlde görmeyen körler."

İnsanoğlu kördür, güzellikleri görmez. İnsanoğlu nankördür, güzel günü unutur. İnsanoğlu değer bilmez. Zamanın değerinden habersiz, aşkın, sevginin değerinden habersiz, yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenir körce... Oysaki bir açsa gözlerini. O cesareti gösterebilip de bir bakıverse ardına, yanına ve önüne, işte o zaman yaşamın değerini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilecektir. O zaman ışık anlamlı olacak, çiçek güzelleşecek, hava temizlenecek, dalgalar durulacak, gülümsemeler anlamlanacaktır. Bunlar için tek yapmamız gereken ise gözlerimizi açmamız ve körlüğümüzü fark edebilmemizdir.
336 syf.
·10/10 puan
1998 Nobel Edebiyat ödüllü Portekiz’li yazar Jose Saramago 1995 yılında yazdığı bu roman araba kullanan bir adam ansızın körleşmesiyle başlıyor. Sonrasında bu körlük bulaşıcı hale gelip salgına dönüşüyor ve yayılıyor.

Kitapta dış dünyaya karşı oluşan körlük yavaş yavaş iç dünyanın aydınlanması ile devam eder. Yani yıkılış zannedilen olay uyanış olarak kitapta sürükleyici bir hal alır. Okurken acaba gözümüzle değil de beynimizle mi görüyormuşuz diyeceksiniz. Fazla detay kitaptaki keyfi kaçırabilir. Ayrıca kitabın 2008 ve 2014 yapımı ayrı iki filmi bulunmaktadır

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
368 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10 puan
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük. Kitabın güzel bir başka tarafı ise direkt bir şekilde kıyamet sonrası durum ile başlamayıp, salgının en başından daha ilk vakasından başlayıp her bir kısmı yavaş yavaş en başından okuyabilmemiz. Kitap kıyamet sonrası bir hikâye olmasının yanında da bir distopik eser. Kitabın geçtiği yerin ismini bilmiyoruz ama bu ülke pek çok ülkenin temsil edilmiş olabileceği gibi yaşadığımız ülke de olabilir; çünkü ülkede her bir şey o kadar ama o kadar tanıdık geliyor ki, ve sıradan diyebileceğimiz insanların bu çok bilindik ülkedeki akışı değiştirebilecek duruşlarını, davranışlarını gözlemliyoruz.

Saramago, farklı tarzını bu romanında artık zirveye çıkarmış. Çarpıcı, korkutucu, düşündürücü hatta bu üçü kadar da mide bulandırıcı bir kıyamet senaryosu. Yazar bir gün bir kafede oturup siparişini beklerken “ya hepimiz bir anda kör olsak” diye düşünüyor ve devamında da ortaya bu eserini çıkartıyor. Körlük betimlemeleri, ışığın sönmesi değil de beyaz bir ışığın yanması, süt denizinin içindeymiş gibi körlüğün betimlenmesi gibi okuduğumuz her bir cümleyi görüp de okuyabilmemize yarayan gözlerimizin kıymetini sayfaları okuyup anladıkça, kitaptaki her bir cümle de artık okundukça insanı ürpertiyor. Ürperten bu cümleleri okurken, kitabın güzelliği ile beraber tek bir şey düşünüyoruz, okuduğumuz sayfaları okuyabilmemizi sağlayan organlarımız olan gözlerimizi. Kitabı çıplak gözle okuyun veya okumayın hiç fark etmez ama sürekli olarak aklınızda gözleriniz olacak, eminim ki sayfaları okurken, Saramago’nun birçok körlük betimlemesinde gözlerinizi kapatacak ve o hissedilen ya da hissedilemeyen duyguyu yaşamak ve en azından tatmak için o korkunuzla yüzleşmek isteyeceksiniz.

Yazar roman içinde en çok beğendiğim yöntemlerden birini kullanmış, körlük salgınının geçtiği ülkenin ismini bilmediğimiz gibi kitap içindeki karakterlerin hiçbirinin de isimlerini bilmiyoruz, belki de Saramago’nun dediği gibi hiçbir karakterin isimleri bize lazım değildir. Peki yazar bize karakterleri nasıl anlatıyor, fiziksel özelliklerine ve mesleklerine göre yani sıfatlar takarak, ilk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, albay ve polis gibi, ve bu durum karakterleri tanımamız için bence daha iyi bir yöntem olmuş. Çok karakterli romanlarda özellikle de romanın başlarında karakterlerin isimleri verildikten sonra genelde kim kimdi diye karıştırırız ama Körlük’te karakterler fiziksel özellikleri ve meslekleri üzerinden tanıtıldığı için bu tarz herhangi bir sorun olmuyor. Bir diğer farklılık ise diyalogların sadece virgül ile ayrılması, aynı cümle içinde verilmesi, çok ilginçtir ki okurken hiçbir şekilde sorun oluşturmadı. İlk başlarda biraz şaşırtıcı gelse de bu üsluba alıştıktan sonra tadı alınmaya başlanıyor. Saramago yazı dilinde imla kurallarına, noktalama işaretlerine tabir-i caizse kafa tutmuş, diklenmiş diyebiliriz. Diyaloglarını tek bir cümle içinde sadece virgülle ayırarak uzatması hatta bazı yerlerde bir sayfayı kaplaması hatta ikinci sayfaya kadar sürdürmesine rağmen akıcı üsluptan en ufak bir azalma olmuyor. Bir yandan düşününce de hem noktalama işaretlerine karşı yazarın tavrı olsun hem de kurgunun ilginçliği, alışagelmişin ötesindeki temeli olsun kitabı ve yazarı büyülü gerçekliğin en güzel örneklerinden yapıyor.

Kitap bir post apokaliptik roman ama daha da öncelikli olarak bir sistem eleştirisi. Zaten Saramago kitabı olup da sistem eleştirisi olmazsa olmaz. Sıradan olan her bir unsuru çok vurucu bir şekilde, vurucu ve düşündürücü metaforlarla sunmuş, insanın kör olduktan sonra nasıl da bir zavallıya dönüştüğünü, sadece gözlerinin mi yoksa insanlığın mı kör olduğunu bizlere sorduruyor. Kitap boyunca körlük üzerinden siyasete, devlet felsefesine, dine, varsa da genel ahlak kuramlarına dair birçok konuyu barındırıyor, bu kuramlara eleştirisi metaforlar üzerinden yaparken de bir yazar ve okur ilişkisi gibi değil de iki arkadaş havasında okura sunuyor, örnek olarak mesela bir konu üstünde yazar yorum yaparken bunu böyle değil de şu şekilde de düşünebiliriz tarzında cümleler kurması kitabın gerçekliğini daha da vurucu yapmış. Körlük metaforu üzerinden tecrübelerimizden, yaptığımız gözlemlerden, farkında olup düşündüğümüz ya da farkında olmayıp düşünmediğimiz tüm kara gerçeklere parmak basan, aslında bir yandan da son derece rahatsız edici, düşündüren bir roman. Post apokaliptik duruma sebep olan “körlük” bir çözüm bulunmadıkça insanlığı tamamen etkileyecek bir salgın mı yoksa gökyüzüne, çok yükseğe fırlatılan, en yüksek noktasına ulaştıktan sonra askıda kalmış gibi bir an duran, yerçekimiyle ve Tanrı’nın kayırıcılığıyla hemen sonra kaçınılmaz olarak düşmeye başlayan, böylelikle de beyaz, süt denizi içinde körlüğe düşen insanları üzücü, yıkıcı ve korkunç karabasandan çıkmasına sebep olabilecek bir ok gibi geçici mi? (Cümle yazara ait) Okurken hem sistem eleştirisine tanık olurken hem de bu şekilde salgının cinsi merak ediliyor. Yaşanılan bu süreç içinde insanların vazgeçemediği ve olmazsa olmaz duyguları ve dürtülere de kitap içinde sürekli vurgu yapılmış. Açlık ve cinsellik. İşin içinde bir yaşam mücadelesi var ise tabii ki de açlık ve yemek yeme duygusu insanın vazgeçemediği bir dürtü olmasından ziyade vazgeçemeyeceği bir davranıştır, ortada bir yaşam var ise nefes alıp vermek ne kadar olması gereken bir şey ise yemek yemek de bir o kadar olması gereken yani vazgeçemediği değil vazgeçemeyeceği bir harekettir, buna ikinci örnek olarak da dışkılamanın verilmesi de son derece gereksizdir. Yemek yeniyorsa o da haliyle olacaktır sonuçta. Bence yemek yemek değil de burada yazarın vermek istediği yiyecek bulma davranışlarıdır. Bence esas soru bu şartlar altında olmazsa olmaz, insanın vazgeçemeyeceği bir davranışı, dürtüsü cinsellik midir? Üreme hatta zevk ve haz için olması gereken cinsellik post apokaliptik bir yaşamda vazgeçilmez midir yoksa alışkanlık mıdır veya bu kötü durumdan bir an olsun kaçış mıdır? Bana göre bu senaryoda insanın vazgeçemediği davranışı olarak hangisi olduğu konusunda bulunması gereken cevap bu olması gerek diye düşünüyorum. Sonuçta artık ortada alışagelen insanca yaşam artık mevcut değil, insanlık kör gözlerle, bu şartlarda yaşamayı elbet öğrenebilir ama maalesef o zaman da acaba insanlıktan çıkılmış mı olunuyor? Şüphesiz insanlarla yaşamak zor değildir, zor olan onları anlamaktır. İnsanlığı düzeltecek bir otorite var mı, insanlık bariz bir şekilde körlük sonrası duyguları ve davranışları yüzünden hiçliğe sürüklenmişken ve hiçliğin içinde yaşamaya başlamış durumda iken de maalesef hiçliği düzenlemek isteyen bir hiçlik yönetime hâkimdir ve bu durum da kitabın bana göre en karanlık havasıdır.

Kitap boyunca kitabın içeriğinden burnuma çok pis kokular geldi ama şu da bir gerçek ki kitabın kendisi çok güzel kokuyordu.
331 syf.
·Puan vermedi
Saramago denince akla ilk gelen adı bilinmeyen bir ülke, adı bilinmeyen kent, adı bilinmeyen insanlar ve de virgül..
ve Yine adı bilinmeyen bir ülkede adı bilinmeyen kentte kırmızı ışıkta duran Arabadaki adamın kör olmasıyla başlıyor kitap,
fakat bu körlük bilinen körlük değil bembeyaz bir boşluğa gömülen bir körlük ve de BULAŞICI.
İlk başlarda yönetim salgını kontrol altına almaya başlasa da kontrol altına alamaz. Düzen denen şey kaybolur ülkede...
Düşünemeyeceginiz hayal bile edemeyeceğiniz bir pislik, açlık zorbalık var. Kadınlara yapılan o iğrenç şeyler sokakta ölü insanlar ölü insanları yiyen hayvanlar açlık için birbirlerini öldüren insanlar...
Salgının ilk başladığı zamanlarda yönetim salgına bulaşan kişileri akıl hastanesin de toplar. Tabi bir süre sonra tüm ülke kör olunca düzen bozulur.
Akıl hastanesinden kaçan yedi kişi hayatta kalmaya calışır.
Bunlar arasından sadece bir kişi kör değildir rehberlik yapan doktorun karısı...
Çok hoş bi distopya kitabıydı saramago gibi usta bir yazardan da bu beklenir.
Filme de uyarlanmış bir kitap ama önermem...

Herkese tavsiye ederim keyifli okumalar dilerim.
324 syf.
·Puan vermedi
Körlük kitabının devamı niteliğinde fakat anlatılmak istenen yine aynı körlük. Saramago gözlerimizi açıp etrafımıza bakmamızı ve artık bir şeyleri sorgulama vaktinin geldiğini kendine özgü diliyle anlatıyor.
Görmek'te benim özellikle hissettiğim durum bir başkaldırıydı. Kitabın içindeki beyaz başkaldırıdan değil Saramago'nun kendi başkaldırısından bahsediyorum. İnsanın yönetilmeye ihtiyacı olmayan, doğruları kendi aklıyla bulacağına olan inancından yola çıkıp halkı koyun kendini çoban sanan kişilere olan bir başkaldırı. Biz koyun değiliz bir çobana değil en fazla bir lidere ihtiyaç duyarız.
Konusunda ele aldığı kaosu okurken yazı stilinde de hissediyorsunuz. Saramago okuması zor gibi dursa da sizi kitabın içine öylesine çekiyor ki kitabın başından ayrılamıyorsunuz.
336 syf.
·4 günde·8/10 puan
Körlük deyince insanın aklına görme fonksiyonunu kaybetmek gelir hep. Bunu kime sorsanız kuşkusuz bu cevabı verecektir.

Kör olmak kendi işlevini kaybetmektir aslında. "bıçak körelmiş" dediğimde neyi kastettiğim hemen anlaşılacaktır.

O halde "insanlık körelmiş" dediğimde neyi kastettiğime sayfalar dolusu cevap gelecektir. Benim aklıma gelenler yardımlaşma, diğergamlık, düşünceye saygı, tahammül, hoşgörü, fedakarlık, cinsiyete saygı, kişisel alanlara saygı, temizlik, hüsnü zan, eğitim, inançlara saygı, yaşama hakkına saygı...

Bu tip bir körleşme olduğunda sadece görememe yetisi çok insânî kalıyor. Birbirine hakaret eden, inanclar ve düşünceler ile alay eden, hayatı gösterişten ibaret gören, kendisine sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden, kendi gibi düşünmeyenleri küçümseyen insanları gördükçe körleşmenin sosyal çevremizde tıpkı bu kitaptaki gibi körlük salgınına dönüştüğünü görebiliyorum.
Kör olmak bir yerde iyi! Peki milyonlarca körün içinde bu saydıklarımı görmek... Bu tarif edilemez bir acı veriyor.

"Bunları görüyorum."dediğinizde linç edilme endişesi ile eskilerin tabiriyle " Gittiğin yer kör ise bir gözünü kapat." anlayışı içinde sessizce farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz. Sadece linç edilme endişesi de değil bunları yaptıran size! Az çok durumun farkında olan kişilerin de körlükleri sebebi ile yerlerinden kıpırdayamayıp "Madem görüyorsun o halde sen daha iyi yaparsın." mantığı ile tüm işi sizin üzerinize yıkmaları da gördüğünüzü söylemenize engel oluyor. Sonuç ne peki kişisel haklara tecavüz edildiğinde, inanç ve değerleriniz ile dalga geçildiğinde, fedakarlık ve diğergamlığınız enayilik olarak görüldüğünde, tahammül sınırlarını zorladıklarında; hiç sesi çıkmayan, olana gözlerini kapayan, bencilliği tavan yapmış, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda harekete geçen körleşmiş bir insan yığını içinde kendinizi buluveriyorsunuz. Ve bir kaygı sarıyor sizi " Ben ne zaman körleşeceğim kim bilir!"...

Kitabın beyaz körlük olarak gösterdiğini görebilme fonksiyonunu yitirmemiş olan kalp ve aklımızın süt beyazı bir körlük salgınına maruz kaldığı için görememesi olarak nitelendirebiliriz. O kadar parlak bir beyaz ki tarif edilemez bir boşlukta kendinizi arayıp duruyorsunuz. Bu arada dış dünyayı afedersiniz 130k (13=B) götürse de sizin tek düşünceniz karnınızın birazcık doyması. Bu açlık için insani değerleri bile satabilecek kıvama gelebiliyorsunuz. İçinde yaşadığı süt liman hayat dışardan bir gözle bakıldığında kokuşmuş bir foseptikten farklı değil. Bu sebeple görmediğiniz kokusundan rahatsız olduğunuz bu pisliklerden bir an önce arınmak için yağmuru bekliyorsunuz. En sonunda gözleriniz görmeye başladığında "insanlığımdan ne kaldı?" diye düşünüyorsunuz.

Kitabın dili akıcı fakat konuşma çizgileri bulunmadığı,virgül kullanılarak devamı getirildiği için biraz karmaşık gelebiliyor.ama anladığınızı görünce bunun çok da önemli olmadığını görebiliyorsunuz.
#18383429 etkinliğine dahil olmak için okuduğum bu kitapla ilk José Saramago kitabını okumuş bulunmaktayım. Emeği geçenlere ve bize tanıtanlara teşekkürü bir borç bilirim.
60 syf.
·9/10 puan
Saramago kendine has tarzıyla yine mesajını vermeyi başarmış. Kitaplarında yoğun bir anlatımla istediği duyguyu çok iyi yansıtan yazar, bu seferde insanın kendini arayışını ele alıyor. Kendinden çıkıp kendine bakmadıkça kendini bulamazsın. Yüzyıllardır aranan bu felsefi soruyu çok iyi somutlaştırmış. Aynı zamanda tasavvufta kamil insan olabilmeyi de anlatmayı başarmış. Gerçi amacı kamil insanı mı yoksa kendini gerçekleştiren insanı mı bulmak bu tartışılır. Hepimiz bir bilinmeyen adayız. Kendinizi bulmanız umuduyla.
60 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
Bugün biten ikinci kitap. İkisi de birbirinden güzel, anlamlı, hafızama her yönüyle kazınan eserler...
Bir adadan bahsedildiğini zannederek başladım okumaya, ancak anlatılan bir adamın öyküsüymüş meğer; yanılmışım.
Kralın kapısına gelip bir tekne isteyen, nedeni sorulunca da 'bilinmeyen ada' aradığını söyleyen ve denizcilikle alakası olmayan bir adamın öyküsünü okuyoruz bu kez. Bir temizlikçinin de katılmasıyla iki kişi oluveriyorlar. Adayı ararken, kendisini de aramaya başlıyor adam. Belki de baştan beri aradığı budur adamın.. Herkesin 'bilinmeyen ada' kalmadı demesine inat, kraldan kaptığı karavelayı hiç düşünmeden karar kapısından çıkıp kendisi ile bilinmeze giden temizlikçi kadın ile yaşanabilir bir yere çeviriyor adam. Artık tek başına olmadığını bilerek açılıyor denize ve aramaya başlıyor bilinmeyen adayı.
Yine bir ülke ismine, kişi ismine rastlamıyoruz ve yine virgüllerle bölünen diyaloglar okuyoruz ama yine bunu çok seviyoruz. Nasıl sevmeyelim böyle güzel yazılırsa bir kitap!
Okuyoruz, kapatıyoruz kapağını kitabın ama yine de düşünmeden edemiyoruz; acaba adayı buldular mı? Kadın ve adama ne oldu? Karar kapısından çıkmakla ne kazandı kadın ya da neyi kaybetti bilmeden? Bilinmeyen ada var mıydı gerçekten? Yoksa sadece gerçeklerden kaçmak için bir neden miydi bilinmeyen adayı aramak?
Beğenerek, bitmesin isteyerek okunmalı. Çünkü bunu hak ediyor bu güzel eser...

Yazarın biyografisi

Adı:
José Saramago
Unvan:
Nobel Ödüllü Portekizli Yazar
Doğum:
Azinhaga, Santarém, Portekiz, 16 Kasım 1922
Ölüm:
Tías, Lanzarote Adası, İspanya, 18 Haziran 2010
Lizbon kentinin kuzeyindeki küçük bir köy olan Azinhaga'da (Ribatejo) doğdu. Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak büyüdü. Ailesiyle birlikte taşındığı Lizbon’da öğrenim gördü. Öğrenimi sırasında kırsal kesimde çalıştı. Ekonomik sorunları nedeniyle okulu bıraktı. Makinistlik eğitimi aldı. Teknik ressamlıktan redaktörlüğe, editörlüğe ve çevirmenliğe kadar birçok işte çalıştı.

Bir yayınevinde, yayın hazırlığı ve üretim departmanında görev yaptı. Diario ve Lisboa gazetelerinde kültür editörü olarak çalıştı. Siyasi yorumlar yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda görev üstlendi. 1976’dan sonra kendini tümüyle kitaplarına verdi.

1993’te Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşti. Pilar del Rio ile evlendi. İlk romanı Günah Ülkesi (Terra do Pecado) 1947’de yayınlandı.

Yazarın romanları ve denemelerinin yanı sıra iki şiir kitabı ve oyun kitapları da vardır. Saramago, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü'ü kazandı.

Yazarın biçemi gayet dikkate değerdir. Düz yazılarında, noktalama işareti olarak nokta ve virgülden başkasını kullanmaz. Anlatım dili de oldukça muzipçedir; bu da, okuyucuyu yazara bağlayan bir diğer etkendir.Ünlü yazar 87 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 5,7bin okur beğendi.
  • 96bin okur okudu.
  • 4.307 okur okuyor.
  • 49,4bin okur okuyacak.
  • 2.487 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları