• ONSEKİZİNCİ DEVA:
    Ey şükrü bırakıp şekvaya giren hasta! Şekva, bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi' olmamış ki şekva ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenab-ı Hakk'ın hakkını vermeden, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekva ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatlı olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan bîçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'malara bak! Allah'a şükret. Evet nimette kendinden yukarıya bakıp şekva etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki şükretsin.
    Bu sır bazı risalelerde bir temsil ile izah edilmiş. İcmali şudur ki: Bir zât, bir bîçareyi, bir minarenin başına çıkarıyor. Minarenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsan, birer hediye veriyor. Tam minarenin başında da en büyük bir hediyeyi veriyor. O mütenevvi hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnettarlık istediği halde; o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup veyahud hiçe sayıp şükretmeyerek yukarıya bakar. Keşke bu minare daha uzun olsaydı, daha yukarıya çıksaydım, ne için o dağ gibi veyahud öteki minare gibi çok yüksek değil deyip şekvaya başlarsa, ne kadar bir küfran-ı nimettir, bir haksızlıktır. Öyle de:
    Bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp, yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı ârızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû'-i ihtiyarıyla veya sû'-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahud eli yetişmediği için şekva etmek, sabırsızlık göstermek, aman ne yaptım böyle başıma geldi diye rububiyet-i İlahiyeyi tenkid etmek gibi bir halet; maddî hastalıktan daha musibetli, manevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile döğüşmek gibi, şikayetiyle hastalığını ziyadeleştirir. Âkıl odur ki:
    ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺍَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼِﻴﺒَﺔٌ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻭَﺍِﻧَّٓﺎ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺭَﺍﺟِﻌُﻮﻥَ

    sırrıyla teslim olup sabretsin; tâ o hastalık, vazifesini bitirsin gitsin.
  • BİRDE AŞKI BÖYLE OKUYALIM..

    Ne Mecnun Leyla’ya, ne Kerem Aslı’ya, ne de Ferhat Şirin’e ¨seni seviyorum ¨ demedi. Divan edebiyatı şairleri, binlerce muazzam aşk şiirleri yazdılar ama hiçbir zaman ¨seni seviyorum¨ demediler. Çünkü aruz kalıplarıyla ¨seni seviyorum¨ denilemiyordu. Lakin, ¨seni seviyorum¨ demenin binbir türlü yolu vardı. Şiirler ¨kerem et aklından çıkarma beni¨ diye yazılır minyatürlerde sevgiliye verilen kırmızı güller olurdu hepsi bir hayanın, mahcubiyetin yansımasıdır. Günümüzle kıyasladığımızda çok komik bir tablo çıkıyor ama neylersiniz işte.
    Zira Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan. On yedisine bastığında iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mührü Mah, farsça’da ¨Güneş ve Ay¨ anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’ı çok sevmektedir! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını olanca gücüyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’a, sarayın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan camiinin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki ¨etekleri yerleri süpüren bir kadının¨ dış çizgilerini verir. Derken, ilk kez Padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Camii küçücüktür. Minaresi 38 metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere, caminin iç güzelliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser. Şimdi, gidin 21 Martta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzara ise şudur: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mührümah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır.
    Öyle ki bazen saray sütunları sayfa olmuş, haykırışlara ev sahipliği yapmış. Dönemin padişahlarından Yavuz Sultan Selim’e cariyesi aşık olur. Bir gün odasını temizliğe geldiğinde odanın sütununa ¨aşık olan neylesin¨ diye yazar. Hiç umudu yoktur Padişah nereden fark edip de okuyacak diye. Ertesi sabah heyecanla temizliğe başlamak ister. O da ne! Notun altında ¨gelsin söylesin¨ yazar. Cariye heyecanlanır tekrar bir not daha ¨ya söyleyemiyorsa neylesin¨ ve ertesi sabah yine bir cevap ¨çekinmesin gelsin söylesin¨.
    Sizlere ¨aşk yoktur¨ diyemem o zaman Allah aşkıyla başlayan bu yola haksızlık etmiş olurum. Lakin şimdiki sözüm ona aşklardan da iğreniyorum. Sokaklar, sıralar, okul bahçeleri bu iğrençliğe sahne oluyor. Özlere, sözlere, samimiyetlere inanılır taze beyinlere, yüreklere ihtiyaç var. Evlatlar fırtınanın farkında değil. Tam kanlarının deli olduğu bir zamanda durulmaları gerekiyor. Koşmadan önce emeklemeyi, yürümeyi sonra sıranın koşmaya geleceğini öğretmemiz gerekiyor onlara.
    Evet gönlünüzde Yar olsun lakin, Allah Yar’ların en güzelidir ki sonrasında beşeri Yar’iniz dua gibi olur gönlünüzde. Ve dersiniz ki bilirim ¨Besmelesiz¨ seversem eğer seni, kabul olmazsın. O zaman şahit ol dediğime; seni iki cihanda da sevmeye ¨Bismillahirrahmanirrahim¨ hadi gelsin de sevmesin Rabbimin razı olduğu işlerde buluşmak duasıyla… Ne kadar sürcilisan etmiş isek aşk ola ..
  • 144 syf.
    ·Beğendi·10/10
    “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
    ***
    https://www.youtube.com/watch?v=eq0P4_J4JcU
    ***
    Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
    En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
    O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
    Etrafı kalabalık değildi,
    Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
    Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
    Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
    Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
    Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
    Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
    Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
    “Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
    ***
    19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
    Selanikli küçük Mustafa,
    Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
    O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
    Atatürk komadaydı…
    Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
    Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
    Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
    Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
    Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
    Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
    Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
    Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
    “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
    İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
    Herkes dehşet içindeydi.
    ***
    Kılıç Ali;
    "Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
    Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
    Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
    “Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
    Mustafa Kemal Atatürk,
    57 yıllık yaşamına;
    11 Savaş,
    24 Madalya,
    7 Nişan,
    13 Yazılmış Kitap,
    1 Ülke,
    Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
    Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
    “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
    ***
    10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
    Hasan Rıza Soyak:
    "Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
    Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
    Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
    Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
    Olduğu yerde kala kalanlar,
    Yere düşenler…
    Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
    Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
    ***
    Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
    Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
    ***
    Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
    Tüm ülkede hayat durmuştu,
    Kendilerini yollara bırakanlar,
    Ağlayanlar,
    Feryat edenler,
    İnanmayanlar…
    Hüzün çökmüştü ülkeye,
    Kolay değildi,
    Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
    Halkı öksüz kalmıştı.
    ***
    Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
    Bir mektup kaleme alacaktı,
    Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
    Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
    Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
    Ölmeyecekti,
    Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
    Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
    Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
    Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
    Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
    Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
    Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
    Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
    Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
    Dünya dahi hazır değildi.
    ***
    En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
    “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
    ***
    Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
    Saygı yarışına girişecekti,
    Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
    İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
    Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
    Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
    https://ibb.co/m99KSq
    Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
    ***
    16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
    https://ibb.co/mqttLA
    Büyük topluluklar ziyaret etti,
    Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
    Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
    Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
    Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
    Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
    Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
    “Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
    Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
    Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
    Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
    Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
    Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
    19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
    Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
    Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
    ***
    Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
    “Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
    Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
    https://ibb.co/grGDLA
    Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
    https://ibb.co/b5wf0A
    Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
    https://ibb.co/j6itLA
    halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
    ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
    hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
    Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
    feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
    Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
    ***
    Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
    oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
    Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
    töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
    Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
    Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
    Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
    gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
    İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
    Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
    Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
    Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
    Harfiyen uygulanmıştır,
    Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
    Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
    ***
    Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
    “Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
    Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
    “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
    Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
    temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
    önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
    ***
    Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
    Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
    Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
    Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
    Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
    ***
    Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
    Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
    İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
    Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
    Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
    Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
    Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
    Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
    Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
    Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

    ***
    Onu anlamak için okuyun,
    Araştırın,
    Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
    En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
    Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
    Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
    Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
    Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
    Sayfalarca oku,
    Saatlerce dinle,
    İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
    Sonra farklı bir gözle bak,
    İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
    Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
    Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
    Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
    “AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
    Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
    Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
    “Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
    ***
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
    ***
    Sözümüz Söz;
    (…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
    ***
    Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
    Ruhun Şad olsun;
    Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
    ***
    Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
    https://ibb.co/i6uy3V
    ***
    Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
    https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
    "Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
  • "Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah sultan 17′sine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah yani Mihr-ü Mah Farsça’da “Güneş ve Ay”anlamına gelir.Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.
    Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
    Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
    Üsküdar’a sarayın isteği ile 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar 1548′de bitirir. Camiyi yaparken eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.
    Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da,pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi 38 metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse 161 pencere caminin iç güzelliğini aydınlatır, içerdeki sarkıtlar ve minare kenarındaki işlemeler, Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır inasana. İşte aşk’a adanmış iki eser.
    Edirnekapı ve Üsküdar’da camileri aynı anda görebileceği Ve 21 mart’ta yani gece ile gündüzün eşit olduğu günde, (21 Mart aynı zamanda Mihrimah sultan’ın doğum günu) manzara şudur: Edirne camiinin tek minaresi ardından kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah=Güneş Ay"
  • "...semanın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde mektubat-ı Samedaniyeyi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillü kubbe-i semada kameri, zamanın saat-i kübrasına bir akreb yapmak; mütefavit çok hilâller suretinde her geceye güya ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemal-i mizanla, dakik hesapla hareket ettirmek ve kubbe-i semada parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihayetsiz bir saltanat-ı rububiyetin şeairidir. Zîşuura, onu iş'ar eden muhteşem bir uluhiyetin işaratıdır. Ehl-i fikri, imana ve tevhide davet eder..."
    Bediüzzaman Said Nursî
    Hüccetüllah-il Baliğa Risalesi