Köye, galiba Çanakkale’ye sevkettikleri askerî bir kıta geldi. Önlerinde bir de atlı zâbit..
Zâbit, mektebin geniş bahçesinde askerleri tertipledi ve ileri geri hırçınlaşan atının üstünde, onlara gayet dokunaklı bir hitabe verdi. Biz de, bir kenarda, talebeler, köylüler, köyün hemen bütün kadınları, annem, halam ve müdür bey, biraradayız.
Zâbitin vatan, millet, namus, ırz, haysiyet kelimeleriyle benekli konuşması dinleyenlere öyle dokundu ki, askerler ağlamaya koyuldular. Mendilleri olmadığı, yahut derinlerde bulunduğu için gözyaşlarını ellerinin tersiyle silmeye başladılar. Gözyaşları meydandakilere de sirayet etti ve herkes, bilhassa müdür bey hıçkırıklardan tıkanır gibi oldu.
Zâbitin:
– Gidiyoruz, haklarınızı helâl edin!
Haykırışını yükselttiği yerde müdür bize döndü:
– Çocuklar, biz de geliyoruz! Asıl siz hakkınızı helâl ediniz, deyin!
Çığlığını kopardı.