• Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi
  • Deniz feneri pek çok parametreden oluşur, bir sürü fiziksel maddeden. Pek çok anlam taşır pek çok insan için. Bir sürü işe yarar ve bir sürü şeyin başlangıcı veya bitişidir. Yalnızlığın yıkılmaz bir kalesidir daima. Ama en çok ışıktır işe yarama sebebidir deniz feneri. Işığın kaynağıdır ışığın başlangıcı. Işık bir savaşçıdır karanlığın karşısında fenerde kaynağı. Işık ve gölge oyunudur sürekli sergilenen insanlık sahnesinde:

    “Bütün ışıklar söndürüldükten, ayı gözden kaybolduktan sonra, incecik bir yağmur çatıda tempo tutarken, kopkoyu bir karanlık çöktü sel gibi. Karanlığın selinden, bolluğundan hiçbir şey kurtulamayacak gibiydi, anahtar delikleriyle çatlaklardan içeri süzüldü, pancurların çevresini dolaştı, yatak odalarına daldı, şurada bir sürahiyle lavaboyu, burada kırmızılı sarılı yıldız çiçekleriyle dolu bir çanağı, öbür tarafta bir şifoniyerin keskin hatlarıyla sağlam gövdesini yuttu. Bozulanlar sadece mobilyalar değildi; insanın bakıp, “Bu odur,” ya da “Bu şudur,” diyebileceği kadar bir beden ya da zihin de kalmamıştı pek. Arada bir, bir şeye tutunmak ya da bir şeyi kovmak ister gibi bir el havaya kalkıyor, birisi iniyor ya da hiçlikle şakalaşır gibi bir kahkaha atılıyordu.”

    Işık ve gölgenin tüm sınırları belirleme yazgısı insan ilişkilerine de yansıyor elbette. Dönemin bakış açısına göre değişse de daima bir savaş hüküm sürüyor iki insan arasında. Bir kabul ettirme çabası bir hayranlık uyandırma baskısı. Gece ve gündüz kadar ayrı iki dünyanın ortak bir yaşam alanında bir arada var olma çabası çeşitlendiriyor insan ilişkilerini. Çarpışan dünyalar sonucu ortaya çıkıyor aşk, sevgi, nefret, hayranlık.
    İnsanın düşünsel ve duygusal dünyasının en önemli parametreleri de bu ışık ve gölge oyunu arasında sınırı bir belirginleşen bir kaybolan eşyalar be davranışlarla ifade buluyor. Bir gri elbise insan silüetini koruyor mesela. Göçüp giden bir insanın varlığının en önemli simgesi o gri elbisenin içindeyken yaptığı eylemler oluyor. Ademoğlu’nu özel kılan ne varsa hep bir eşyaya ve ya davranışa hapsedilip saklanıyor. Bir el başka bir elin üzerinde daha anlamlı oluyor:

    “Nancy tabii ki onlarla gitmişti, çünkü öğle yemeğinden sonra, aile yaşamının dehşetinden kaçarcasına, tavan arasına gitmek üzereyken, Minta Doyle elini uzatmış, yüzünde o budalaca ifadeyle onu da davet etmişti. O da gitmesi gerektiğini düşünmüştü. Gitmek istemiyordu. Bu işin içine dahil edilmeyi hiç istemiyordu. Çünkü yoldan kayalıklara doğru yürürlerken Minta elini tutup duruyordu. Sonra bırakıyordu. Sonra tekrar tutuyordu. İstediği nedir, diye soruyordu Nancy kendi kendine. Herkesin istediği bir şeyler vardı mutlaka; çünkü Minta elini tutup bırakmadığında, Nancy de, elinde olmadan, tüm dünyanın ayakları altına sevildiğini hissediyordu, sislerin ardından İstanbul’u görür gibi olan birinin ne kadar mahmur olursa olsun “Şu Ayasofya mı?”, “Şurası Haliç mi?” diye sorması gibi Minta’nın elini tuttuğunda Nancy de “İstediği nedir? Bu mu?” diye sormuştu. Peki bu neydi? Sisin içinde, orada burada, (Nancy ayaklarının altına serilmiş hayata baktığı zaman) bir kule, bir kubbe beliriyordu; ismi olmayan bazı sivrilikler. Ama Minta elini bırakır bırakmaz, yamaçtan aşağı koştuklarında olduğu gibi, bütün bunlar, o kule, o kubbe, sisin içinden çıkan her neyse, tekrar sislerin içine gömülüyor ve gözden kayboluyordu.”

    Büyük bir yazarın kelimelerle örülü muhteşem dünyasında bilinç akışı yönünde ilerlerken; bu ışık ve gölgenin ortaya koyduğu tüm ayrıntıları içinize çekiyorsunuz. Bir akıştan bahsetmek zor elbette onca insan varken etrafta. Bir sürü kopuk kopuk akışlar içinde Fener’in aydınlattığı yolu bulmaya çabalarken buluyorsunuz kendinizi. Çıkarımları size kalmış bir sürü labirent ortasında bir başınıza kalıyorsunuz. Asla pişman olmadan kendi ışığınızı arıyorsunuz. İnsan ilişkileri doğa ile iç içe geçiyor içinize. Eşyanın devinimi size kah hüzün kah umut oluyor yaşananlarla birlikte. Bir kocaman ailenin tüm fertleri ile seviniyor üzülüyor nefret ediyor ve hayranlık duyuyorsunuz. Akışın içinde kaybolmadan yolunuzu bulmanız dileğiyle keyifli okumalar!
  • Şimdi size harika mı harika bir kitaptan bahsedeceğim.Okumaktan o kadar zevk aldım ki bitsin istemedim ama her güzel şeyin sonu var malesef.Kesinlikle sinema filmi olması gereken bir kitap.Öncelikle bu konuda yazarımız Ebubekir Uğur Bey'e çok ama çok teşekkür ederim.Gelelim kitabın konusuna:

    Hicran ve Kılıç birbirlerine o kadar aşıktırlar ki ne aşk.Her şeylerini paylaşırlar,birlikte hep vakit geçirirler,hep birbirine karşı anlayışlıdırlar,gözlerinin içine bakmaya kıyamazlar.Bu yoğun,gürültülü şehirden biraz uzaklaşmak için ve evlilik yıldönümleri olduğu için tatile çıkarlar.O kadar güzel bir yere gideceklerdir ki çok heyecanlıdır bu doğa severler.Vardıklarında göl evine gidecek vasıta bulmaya çalışırlar ve Hasan adında bir at arabası sürücüsüyle tanışırlar onları göl evine götürür.Harika zaman geçirirler tatil boyunca fakat eve döndüklerinden bir süre sonra Hicran rahatsızlanır,sürekli kusmaya başlar.Başta hamile olduğunu düşünürler ve doktora giderler.Doktor hamile kalmasının zor olduğunu söyler ve iki çift buna çok üzülür.Eve kasvet çöker.Hicran sürekli ağlar.Bir zaman sonra Hicran'ın rahatsızlığı artar.Kılıçtan gizli doktora gider ve duyduğu şey karşısında şok olur,karamsarlık kaplar,Kılıç'a bunu nasıl söyleyeceğini düşünür.Sizce Hicran ne yapmıştır? E tabiki her zaman olduğu gibi gerisi sizde.Sorunun cevabını ve daha fazlasını öğrenmek için her şey sizin elinizde.Bu kitabı herkesin okumasını kesinlikle istiyorum.Muhteşem ama muhteşem bir kitap.O sonlarına gelince varya yürek falan kalmıyor.Emeğinize, yüreğinize sağlık hocam
  • Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
    “Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

    O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

    ‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

    Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

    Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

    Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
    “Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

    Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
    “Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

    Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
    “Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

    Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

    En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

    Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
    “En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
    “Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

    Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
    Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

    Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
    “Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

    Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

    Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

    Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
    “Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

    Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

    “Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

    Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

    Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
    “En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

    Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
    “Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

    Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

    Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
    Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
    Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
    “Oyun henüz yazılmadı ki.”
    “Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
    Çok güldüm ben buna ya:)

    Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
    “Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

    Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
    “Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

    Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

    Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
    Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
    “Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
  • Kitap incelemesine öncelikle diye başlanılmaz belki, ne var ki onu değerlendiren kişi her ne kadar nesnel bir objectivizm ile değerlendirmeye çalışsa da bir ölçüde yorumunu kattigindan,  o esere kendi oznelligini de katmış olur. Ben de kitabın incelemesini yapacaksam öncelikle ile başlayıp bir not düşmek istiyorum. Kitaba inceleme yazmamın nedeni- inceleme denebilirse - Bencilligime adım atmak istememle ilişkili. Bencillik ve Arzum !

    Incelemeyi kendim için yazmamın bencillik olduğunu o halde onu kendine sakla diyenler olacaktır. Kendime saklarsam bencilliğin olumlu tarafını yalnızca benim gibiler görecektir. Çünkü kişi kendi bencilliğinin olumsal tarafını görünce asıl savunulan bencilliğin aslında toplumsal yararı olduğunu da görecektir. Modern insanın bencil olduğunu düşünenlerden değilim. Bencil olmak ben merkezli olarak görülse dahi, ben merkezli olmayı başaramaz insanlar. Kendini gerçekleştirme açısından kişi benliğine bağlı olmak zorundadır. Ve bu benliği diğer benlikler içerisinde yok olmamak için onu korumasını farklılığını açığa çıkartmasını öğrenmelidir. Ac gözlü bir insanın tüm yemeği kendi yemesinde bencilce bir yön yoktur. Ona bencilce demek yerine aç gözlü deriz. Ilkel güdüleriyle hareket eden varlıklar da bencil değildir. Bir aslana bencil diyemeyiz. Bencil olması için bir benliğe sahip olması ve bunun bilincinde olması gerekir.

       Konuya giriş yaptıktan sonra, Gonçarov'un Oblomov karakterindeki sarih tembelliği ve açık yürekliliği ile bencilliğini iliskilendirebiliriz. Oblomov benliğini aşkla dahi unutmayan bir karakterdir. Aşk dahi onun benliğini yıkamaz. Yıkar gibi olduğunda bile ben bilincinden öte-ki ile olan ilişkisini, deneyim aktarımını göz ardı etmez. Evet, Oblomov gerçek bir bencildir. Ne var ki bizim anladığımız biçimsel içi boş bencillik değildir bu. Kişinin kendi arayışının bir ölçüde sekteye uğrayıp tembel bir yaşamsal pratiğe dönüşmesi onu sekteye uğratsa da onun yaşam amacı farklı olduğundan dolayı da o bu yolu seçer.

      19. Yy Çarlik Rusya'sinin toprak beyleri -Aritokratlari- her ne kadar köylülerin emekleriyle geçinen asalak konumunda olsalar da bir ölçüde o toplumun düşünce üreticisi konumunda da bulurlar kendilerini. Boş zaman kavramı onlar için kültürü öğrenmeyi de zorunlu hale getirir. Kültür kavramı Fransızcadan gelir. Culture,  toprakla uğraşmak anlamını taşır. Toprakta köylü çalıştıran feodal beyler - misal Oblomov gibiler - toprağı işlemeyi bilmez iken, toprağın sahibi statüsünde olduklarından dolayı bir ölçüde toprağın cahilidirlerdir de. Kültürel yönden böylesi bir maddi uretimden kopuk olan beyler, bilişsel kültürü eğitim yoluyla alarak , manevi yön üzerinde de hüküm sağlarlar. 19. Yy'lin feodal beyleri,  topraktan uzak biçimde köylü çalıştırırken böylesi bir boşluğu bilişsel temelle veya tembel yaradilislariyla kapatmaya calismislardir. Yaradılıştan kastim, öz olarak onu taşımaları değil, tembelliğin yaradilislari haline gelmesi dolayısıyladır. Yaradılışın doğa halini alması tam da Oblomov gibi bir karakteri yansıtır. Oblomovcalarin yaşantısını eşelerken Gonçarov,  Oblomov gibi karakterin neden böylesi bir tembel yaradılışa sahip olduğunun ipuçlarını verir eserde. Maddi bir temeli vardır tembelliğin. Oblomov da öylesi bir aile yaşantısı içerisinde böylesi bir doğa nebzesine yakalanmıştır. Ne var ki geçici bir nebze değil, tam da bir hastalıktır. Bir tür tümördür Oblomov'un karakterine yapışan.

    Oblomov eserinin Rusya'da çıktığı dönemde bu kadar ilgi göstermesine gelince; aristokrasinin son demlerini yaşadığı, Çarlığın eski gücünü kaybettiği bir dönemde politik bir tür taşlamadır Oblomov eseri. Dönemin politik havası böylesi bir eserin doğmasına zemin hazırlamış ve insan ilişkilerinin sınıfsal boyutunu, çağın önüne koyduğu sorunlarla boğulmasına sebebiyet vermiştir. Oblomovculugun kendisine böylesi büyük bir yer edinmesi de Gonçarov'un dilinden ötürü değil, döneme denk gelecek bir kavramdan yoksunluğu ifade etmesinden kaynaklıdır.

       Karakterin yaratımı konusunda karakter analizine girişmek beni aşacağından dolayı ve oblomovun tembelliğini bir ölçüde ben de taşıdığım için böylesi bir takati kendimde bulamıyorum. Belki birkaç gün düşündükten sonra devamını yazma gücü bulurum kendimde. Kendine iyi bak şimdilik Hüseyin. Görüşmek dileğiyle.
  • Şiir deyip geçiyoruz.
    Hızlıca okuyup, mısraların birini bile düşünmeden hemen bir sonrakine geçiyoruz. Evet böyle yapıyoruz. Eğer böyle yapmamış olsaydık Erdem Ağabey daha kitaba başlamadan şu sözleri söylemezdi;
    “Okuyucuma!
    Şiir diye
    Bir ömür tüketerek yazdıklarım
    İki saatte okunuyor
    Bundan ucuz ne olabilir
    Havadan başka?”

    Kitabın sonlarına doğru bir bölüm var;
    Şehir ve doğa burcundan başlıklı..
    İçerisindeki bir bölümde de bir söz;
    “ Hep yarınları bekledi bu insanlar
    Geldiğini hiç bir zaman farketmediler “

    Bugünün kıymetini, birbirimizin kıymetini bilmediğimizden yarına hasret kalmamız...
    Kıymetli Nuri Pakdil’in şu sözleri geldi aklıma ;
    “Birbirimize yaklaşacağımıza, ıssızlığa iteliyoruz birbirimizi...”

    Aşk risalesi başlıklı şiirini buraya tekrar yazmak istiyorum...
    Yaslan göğsüme sevdiğim
    Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
    Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir
    Toprak gibidir
    Sen ki bulut gibisin
    Ay gibisin güneş gibi bazen
    Usul usul inen
    Yağmur tıpırtılarını
    Dinler gibi
    Dalıp gitmiştik
    Sen konuşuyordun
    İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
    Onlar ki konuklarımızdı
    Adları Keremdi,Yusuftu, Kaystı
    Hepside ezelden tanıdıktı dosttu.



    Eğer benim de baş ucu şiir kitabım olsun diyorsanız aradığınız kitabın kısa incelemesini okumuş oldunuz. :)
  • Daha da kötüsü nedir bilir misiniz? Teoride aşk ideal, yüce bir duygudur. Gerçekte ise insan onu ağza almaktan, hatta hatırlamaktan bile utanır, tiksinti duyar. Doğa bile buna çirkinlik vermiş, ayiplanacak bir hale sokmuş. Çirkin ve utanılacak olan bu şeyi o sınırda tutmak gerekirken, insanlar tutar o igrenclikleri güzelleştirmeye, yüceltmeye çalışırlar..