• 230 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “Dahi olmak yeterli değil. İnsanların kalbini değiştirmek cesaret ister.”

    ~Yeşil Rehber (Green Book)

    U S A! United States of America! Yani; Amerika Birleşik Devletleri! Elli eyalet ve bir fedaral bölgeden oluşur. “American Dreams” yani Amerikan Rüyası şişirilmiş bir balondan ibarettir. Amerikalıların bir lafı vardır, “Bullshit” yani çevirisine göre değişir ama biz “Saçmalık” olan anlamını kullanalım. Amerika dediğimiz ülke, Hollywood efektinden başka bir şey değildir. Muazzam bir tiyatrodur. Bu tiyatronun IRKÇILIK geçmişine kısa bir yolculuğa çıkalım.

    Howard Zinn ‘in yapmış olduğunu kaç beyaz Amerikalı yapmıştır bilinmez ama, az kelimesini kullanmak yerinde olacaktır. Ne mi yapmıştır?

    Fikirleri ile kitlelerin harekete geçmesine katkı sağlamış, bir Amerikalı olarak devletinin neler yaptığını gözler önüne sermiştir. Siyasetin nasıl insanları kandırdığını, yasalarda yazanlar ile gerçekte uygulananların birbiri ile alakası olmadığını göstermiştir. Eşitliğin olmadığı Amerika’yı gün yüzüne çıkarmış, kaşif diye methiyeler düzülen Kolomb’un bir kaşif değil, yerli katli gerçekleştiren bir insan olduğunu Amerikalılara anlatmıştır. Bundan geri adımda atmamıştır. Bütün linçlere rağmen. #37296530

    Bu kitabın incelemesine “Yeşil Rehber” filmi ile paralel devam edeceğim. Irkçılığın ne olduğunu filmi izlediğinizde tüyleriniz ürpererek iliklerimize kadar hissediyorsunuz. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki, neyi bilmediğimizi bilmiyoruz. Tarih okuyanlar az çok bilir ki, Amerika gibi insanları sömüren ülkelerin geçmişi kölelik ve eşitsizlikle doludur. "Yeşil Rehber" filmi, bu kitabın bize anlattıklarının beyazperdeye aktarılmış farklı versiyonudur.

    "Yeşil Rehber" aslında bir kitapçık. Bu kitapçık 1960 yıllarında Afro-Amerikan vatandaşlarının sorunsuzca demesek te daha az sorunla yolculuk edebileceği yolları, kalacağı ve yemek yiyebileceği yerlerin listesini barındırıyor. Yeşil Rehber de ki liste neden var olmuş ve Hovard Zinn bu kitabı neden yazmış, size biraz biraz anlatayım…

    Bir gün bir öğrencim ofisimde otururken bana şöyle dedi:


    “Annem burada iyi iş çıkartmak zorunda olduğumu söylüyor, çünkü zaten iki sıfır yenik durumdayım. Hem siyahım hem de kadın, bir gol daha yersem oyundan atılırım.” #37297654

    Amerika, bilindiği gibi özgürlükler ülkesi değildir. Kandan beslenen, çoğunluğu arkasına alan güçlülerin ezdiği halk üzerinden propaganda yapan, her eyaleti kafasına göre takılan, güvenlik güçlerinin keyfi hareketlerine pek ses çıkarmayan, söz de “Özgürlük Bildirgesi” ile övünen, Irkçılığın damarlarına kan pompalayan ve bununla övünmüş bir federal devlettir.

    1950 – 1960 arasına bir göz atalım, siyahı Amerikalıların çektikleri zulümleri hatırlayalım, gerçek Amerikan Rüyası neymiş öğrenelim…

    O yıllarda hangi eyalete giderseniz gidin, hepsinde ırkçılık sorunu vardır. Bazısında çok şiddetli, bazısında daha az şiddetlidir.

    Siyahiler özgürlüklerini Direniş ve Kan ile kazanmadan önce nasıl bir yaşama mahkum edilmişlerdi?

    *Otobüslerde beyazlar için ayrı, siyahlar için ayrı oturma alanları vardı,
    *Mahkemelerde renkliler diye ayrılan ayrı alanlarda otururlardı,
    *Bir elbise dükkanına keyiflerince giremezlerdi. Çünkü sadece beyazlara hizmet ederlerdi. Eğer şanslılarsa, elbiseyi satın alabilirlerdi. Kesinlikle deneyemezlerdi, yasaktı.
    *Bir restoran da yemek yiyeceklerse, ya belirli saatte yiyebilirlerdi, ya da kendilerine ait olan yerde yiyebilirlerdi. Oturmaları yasaktı, oturamazlardı.
    *Kesinlikle oy kullanamazlar, siyasette temsil edilemezlerdi,
    *Patron olamazlardı, hizmet edebilirlerdi,
    *Dönemin en önemli beyzbol, basketbol takımları içerisinde bulunan siyahiler aynı yerde yemek yiyemezlerdi,
    *Bir eyalette siyahiler, kaldırımdan yürüyemez diye yasa çıkarmışlarsa o siyahi o kaldırımdan yürüyemezdi, denemek bedava, ağzı burnu kırılana kadar dövülürdü,
    *Bir siyahi, bara giremez, beyazlarla birlikte oturamazdı,
    *Beyazların kaldığı otellerde kalamazlardı…

    Daha da uzun yazabilirim ama yazarken bile içim sıkıldı. Bu söylediklerimin bir çoğu kitapta mevcut. Bununla birlikte Yeşil Rehber filmini izlediğinizde de bu durumla karşılaşacak, izlerken sinirlerinize duygusal anlamda hakim olamayacaksınız.

    Martin Luther King adını duymayanımız yoktur. Bu isimlerin arka planları farklı şeylerle dolu olsa da verdikleri özgürlük çabası ve bu çabayı şiddet üzerinden değil de, tamamen pasif direnişle başarmış olmaları takdir edilmesi gereken bir şeydir. Bunun daha ötesidir ama kelimeler pek anlam ifade etmiyor. Arka planları dediğim kısım şu dur ki; bu insanların kendi kişisel düşünceleri gereği, farklı kültür ve insanlara da farklı yaklaşım sergileyen ve sözler söyleyen konuşmaları mevcuttur. Bunları araştırmayı sizlere bırakıyorum ve konuya devam ediyorum.

    Bu pasif direnişler ilk önce liselerde ve üniversitelerde baş gösteriyor. Buralardan yayılıyor ve ülke genelinde çok büyük eylemlere dönüşüyor. Bu eylemler dediğim gibi yıllara yayılan ve pasif direnişlerden oluşuyor.

    Beyazların girdiği restoranlara girip, oturmaları ve yemek istemeleri,
    Oy kullanmak için her eyaletin bürosu önünde saatlerce, günlerce beklemeleri, koskoca bir günde belki 1 kişinin anca kayıt yaptırılması ya da yapılmamasına rağmen vazgeçmemeleri,
    Bu kayıtlar esnasında, sırada bekleyenlere yemek vermek isteyenlerin dövülmesi, yemek almaya çalışanların dövülmesi ve öldürülmesi,
    Beyaz Saray’ın bu ölümlere ses çıkarmaması ama buna istinaden de pasif direnişin devam etmesi,
    Her gün her eyalette yasak olan şeylere karşı direnişin örgütlenmesi,
    Beyazlarla siyahların aynı yerde oturamadıkları otobüslerin koltuklarına oturmaları,
    Mahkelemelerde siyahilere ayrılan yerlerde değil, beyazların yanında oturmaları,

    Bunlar basit şeylermiş gibi gelebilir, hiç biri basit değil. Her eylem ya ölüme yakın sonuçlar doğuruyor ya da sakat kalan, ölümüne dövülen insan manzaraları doğuruyor. FBI dediğimiz olgu bu durumları uzaktan izlemekle yetiniyor, pek kıymetli ve övünülen Amerikan Yasası sessiz kalıyor, Yargıçları kıllarını kıpırdatmıyor, Beyaz insan Siyah insanı düşmanı belliyor ve kafasına kafasına vuruyordu…

    Dünyanın en dahi insanı olmanız yeterli değildir. İncelemenin başında bir alıntı paylaştım, “Dahi olmak yeterli değil. İnsanların kalbini değiştirmek cesaret ister.”

    Kendi Kurtuluş mücadelemiz de buna örnektir. İnsanları harekete geçirmek için akıl yetmez. Onları bir davaya inandırmak ve kalplerini, yüreklerini, fikirlerini değiştirmek cesaret ister. Ve bu kolay değildir, hem de hiç kolay değildir. Bir şeyleri görmek, onu değiştirebileceğiniz anlamına gelmez. Siyah insan gördüğünde, yolunu değiştiren bir beyazın fikrini değiştirmek ve o insandan tiksinmemesini sağlamak kolay iş değildir.

    Tüm Amerikan halkı ırkçı olmayabilir ama bu duruma baktığımızda ve yıllar süren bir özgürlük savaşı olduğunu gördüğümüz de pekte siyahilerin yanlarında hareket etmiş olmadıklarını, sonra sonra yavaş yavaş destek verdiklerini, yine bu kitleleri nüfuzlu beyazların harekete geçirdiğini görüyoruz.

    Bir Öğretmen, bir insan neler yapabilir ki dediğimizde Howard Zinn karşımızda kaya gibi durmaktadır.

    Onlarla birlikte fikir savaşı vermiş, bir öğretmen olarak sistemin karşısında olmuş, illegal bir şekilde okuldan atılmış, yılmamış eyalet eyalet, okul okul konferanslar vermiş, ölümle burun buruna gelmiş olmasına rağmen, bir beyaz olmasına rağmen haksızlığa uğramış bir topluluğun yanında olmaktan vazgeçmemiştir. Amerikan propagandasını az çok bilirseniz, birilerini çarmıha germek için nasıl basını kullandıklarını, siyahilere karşı olan halkı nasıl kışkırtabileceklerini bilirsiniz. Amerikan toplumu özgür düşünceli midir sorusuna ben evet diyemiyorum. Bağnazdır Amerikan toplumu ve net olarak söyleyebiliriz ki, kendi vatandaşları ve tv yorumcuları, yazarları da söylemektedir; biraz da aptallardır. Dünyayı Amerikadan ibaret bile sanmaktadırlar…

    Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız (Ciltli) evet, kesinlikle olamazsınız. Bir taraf seçmek zorundasınız ve ben kimseyi desteklemiyorum diyemezsiniz, özellikle ezen taraf sizin tarafsızlığınızı alıp bir yerinize monte edebilir. Ya direnişte olacaksınız ya da sizde zulme ortak olacaksınız. Zafer yakında da değildir, gelecek mi o bile belli değildir. İşte tam da bu tren de tarafsız olmamak cesaret ister. Bu cesareti gösterenler hem gönüllere hem de tarihe adını yazdırmış onurlu insanlardır.

    Özgürlüğün bedelini birileri ödemiştir. Hiçbir şey bedava değildir. Birileri rahat yaşıyorsa, bilmemiz gereken en temel nokta, birileri bizim yerimize büyük bedeller ödemiştir. Bunu unutmamak ve zorla alınan özgürlüğün geri verilmemesini sağlamak yine o ülke insanlarının ve hepimizin elindedir. Konu ne olursa olsun, bir şeyi güç bela elde ettiyseniz, onun savaşı bitmemiş, devam ediyor demektir. Yaşam bitene kadar devam!

    Filmle birlikte bu kitabı birleştirdiğinizde kafanızda hiç bilmediğiniz bir Amerika ve Irkçılık ortaya çıkıyor. Çünkü bu konuları bilmiyorsanız, ağzınızın açık kalacağına garanti verebilirim.

    Geçmişi Irkçılık dolu bir ülke, daha sonra nasıl bir ülke oldu? Kısaca ve önemle birkaç kelam edelim…

    Barack Hussein Obama, Amerika Birleşik Devletleri'nin 4 Kasım 2008'de yapılan ABD başkanlık seçimlerinde ABD'nin 44. devlet başkanı seçilmiştir. Daha sonra bir kez daha seçilmiştir.

    Obama’nın ten rengini bilmeyenler var ise, Google'a bir bakabilir. Anne ve babasının kim ve nereli olduğuna ve hikayesine bakabilirler. Bunları neden mi söylüyorum? Bir zamanlar aynı metroyu kullanmaktan tiksinen, aynı yerde yemek yemeyen, giyinmeyen, okumayan beyaz Amerikalılar, Siyah bir Amerikalıyı başkan yaptı ve oldukça da sevdi diyebiliriz.

    Günümüzde Amerikan film ve dizilerine bakarsanız, bolca siyah oyuncu vardır, müzik dünyası öyledir, NBA öyledir, Amerikan Basketbol takımına bakın desek bile yeterlidir, ölenlere ve dövülenlere ses çıkarmayan FBI’da çok önemli yerlerdedirler, CIA aynı şekilde, eyaletlerde ve şehirlerde bir çok güvenlik güçlerinin üst düzey yöneticileridirler. Hukukta, üniversitelerde, bilimde, sanatta her yerde...

    Bir başka Amerika ve dünya ortaya çıktıysa, bu yıllar önce bedel ödeyenlerin sayesindedir. Amerika kötüdür demiyoruz, geçmişini bilin öyle davranın diyoruz. Amerika’yı Amerika yapan bir bakıma Hitler’in bilim insanlarını kendi ülkesinden kaçırmasıdır. Bunun en çok yararını Türkiye ve Amerika görmüştür. Amerika’nın şu an ki bilim ve teknolojik yapısının kaynağı Nazi zulmünden kaçan bilimadamlarıdır.

    Önerdiğim filmi kesinlikle izleyin. Uzun süresinden korkmayın, sizi güldürecek, düşündürecek, yaşamları iliklerinize kadar hissetmenizi sağlayacak. Ten rengi farklı olan insanların neler çektiğini kısaca görmenizi sağlayacak. Yaşanmış bir hikaye olması, sizi daha fazla etkileyecektir.

    Howard Zinn gibi insanlar dünya tarihin de hep var oldular. Adları bilinmiyor olabilir ama hep var oldular. Kadınların insan sayılmadığı bir dünyadan bugüne, siyahilerin insan sayılmadığı dünyadan bugüne çok şey değişti, değişiyor ve değişecek. Yetmez ama düne nazaran bugün daha iyi, yarın ve sonraki günler ve yıllarda daha da iyi olması dileğiyle.

    Ten rengi yüzünden insanın sınıfsal ayrımcılık yaşaması, köle yapılması, işkence edilmesi, yaşam hakkının sınırlandırılması hiç deneyimlemek istemeyeceğimiz bir şey. Her türlü insan ayrımcılığına karşı olmamız en içten dileğimdir. Kimin nerede, nasıl, ne şekilde dünyaya geleceğeni kimse bilemez ya da seçemez.

    İnsanın RENGİ olmaz, İnsan; İNSANDIR…

    *

    Tanrı Amerikayı Korusun "God Bless America" yanlış bir söylemdir aslında. "Tanrı Dünyayı Amerikadan Korusun" demek daha nezih bir beklenti ve istektir kanımca.

    *

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    10/10
  • Saadettin Merdin
    --- Bu paradigmanın inşası için bir takım ön kabuller , aperiori doğruları vardır!
    --- Şöyle ki;
    Her insan İslam fıtratı üzere doğar.
    Allah inancı insanlığın benliğine kazınmıştır. DNA'sına kodlanmıştır.
    Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayan insan yoktur!
    Nübüvveti kabul etmeyen Deistler /Laikler Allah'a inanır. Allah'a inanan her bir birey dünyanın evrenin varoluş nedenini anlamlandırmış demektir. Allah inancının devamı zaten ahirete imandır. Mutlak ateist çok nadirdir. Bunlar zaten arızalı /anomali tiplerdir. Tedaviye ihtiyaçları vardır. Belki bu tipler inanmanın devamındaki amelden / insan olmanın ağır mes'uliyetinden kaçmak için bu yola başvurmaktadırlar! Yani; hem inandım deyip, hem de bir inançsız gibi davranma parodoksundan, iki yüzlülüğünden kaçınmaktalar! Ehl-i Kitap dediğimiz Hristiyanlar ve Yahudiler zaten Allah'a, ahirete, kitaplara, meleklere, peygamberlere -ama öyle ama böyle- inanmaktadır.
    ***
    --- İslam dünyası ameli /eylemi imandan ayıralı bin yıl oldu. Ki; bu da tamamıyla o zaman dilimindeki konjektür ile bağlantılıdır. Namaz kılmayan, kımız içen Türkler, bunlar cizye vermemek için Müslüman geçiniyorlar denilip, Emeviler tarafından canlı canlı yakılınca, Bu insanların canlarını kurtarmak için, amel imandan bir cüz değildir fetvası verilmiş!

    --- Amelsiz iman olmaz. Etsiz tas kebabı olmayacağı gibi. Nasıl muttaki olmayan (içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu kuşanmayan, sadece kendi paçasını kurtarmaya çalışan, tekke köşelerinde inzivaya çekilen) ama bunun yanında zahit olduğunu iddia edenler çıktıysa! Her türlü haltı işleyen, ama âmentü duasını okumakla İslam halkasına dahil olduğunu iddia eden Müslümanların çıkması gibi...

    --- Madem ki iman esas itibariyle kalbin tasdikidir. Öyleyse kimin Mümin, kimin münafık, kimin kafir olduğuna HER ŞEYİ BİLEN, KALPLERİMİZE NİGAHBÂN OLAN ALLAH karar versin!
    İnsanları biz sınıflandırmayalım!
    Biz Yaftalamayalım! Kategorize etmeyelim!

    ***
    --- İnsanlar şöyle sınıflandırılsa;
    İyiler , kötüler
    Çalışkanlar (Elinin emeği ile geçinenler), Başkalarının sırtından geçinen asalaklar...
    Barıştan yana olanlar! Hır gür çıkarmadan karnı doymayanlar!
    Adiller, zalimler!
    Ahlaklılar, ahlaksızlar...
    Rabbena, hep bana diyen benciller ve Kazanıp, paylaşanlar!
    Acımasız, af, müsamaha nedir bilmeyen gaddarlar, Affetmeyi sevenler olarak!
    vs. bunları uzatabiliriz.
    ***
    Şimdi gelelim bu yeni Paradigmanın en temel argümanına;
    Mümin; emin kimse demektir! Yani; güvenilir! Sağı-solu belli olan!
    Dosta da, düşmana da güven telkin etmeyenin yani Emaneti olmayanın imanı yoktur!
    Emanetin zıddı zaten HIYANET'tir. Mümin'in; tam olarak kelime anlamı zaten, karşısındakine eman / güven veren kimse demektir!
    Müslüman da; elinden ve dilinden başkalarının salim olduğu kimsedir!

    ***
    --- Oysa bugün herkesin bildiği gibi Müslümanların çoğunda mebzul miktarda münafık sıfatı vardır; yalan, emanete hıyanet, iftira, sözünde durmamak, ahde vefasızlık gibi... mallarından infak etmeme/ cimrilik. Cihat'tan (İslamı sevdirmek için, insanları barışa davet etmek için kendi nefsini feda etme derecesinde uğraş ve gayretten) kaçma vs .vs var!
    --- Ya da; Müminlerde pek çok kafir sıfatı var! Kibir gibi, nankörlük gibi, hakikatı örtmek, hakperest olmama, ya da haset gibi! Adem'i kıskanan şeytanın vasfı..
    --- Kafirlerde de müminlerde olması gereken sıfatlar var... Çalışkanlık, dürüstlük, temizlik, yasalara uyma, fakirlere evsizlere yadım etme vs. gibi sıfatlar! Öyle değil mi?
    ***
    Yoksa İman; âmentü duasını bir çırpıda okumaktan ibaret olmadığına göre
    Ya da gür bir seda ile "eşhedü en lâ"yı çekmekten ibaret olmadığına göre..
    Şimdiye kadar hep önce sahih bir itikat dedik...
    Yine diyeceğiz amma...
    Muhammed'ül-Arabî (s) peygamber olmadan önce de EMİN idi.
    Muttakî /Sorumluluk bilincini kuşanmış idi!
    Ebu Bekir Sıddik lakabını Miraç'tan (!) onlarca sene önce almıştı!
    Ömer ise; adaleti ile temayüz etmiş, Cahiliyye döneminde kabileler arasında arabuluculuk yapan, Bir tür günümüzdeki Birleşmiş Milletlerin barış elçisi gibi idi!
    --- Bir türlü iman'ı; ahlakla birleştiremedik! Ahlak; "iman, ibadet, ahlak" şeklindeki skalada hep son sıraya atıldı.
    --- Gelelim bu yeni paradigmanın son argümanı olan ahlaka!
    Ahlak; huylar demek. Burada ahlaktan kastettiğimiz, peygamberimizin "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." sözü ile işaret ettiği yüce ahlaki erdemlerdir. Sabır, haya, affedici olma, nazik olma, tevazu vs. gibi kırka yakın ahlaki hamide.../güzel huylar, alışkanlıklar...
    ***
    O zaman diyelim; kim imanına şirk katmazsa, salih amel işlerse, ahlaki erdemlere sahip sorumlu bir birey olarak, kendisine, içindeki yaşadığı topluma ve tüm mahlukata /çevreye karşı -var oluş nedeni olan- sorumluğunu yerine getirirse, ki bu Ahirete inanmanın zaten hem sonucu hem de gerekçesidir. Allah Kitab’ında zaten iki yerde “- Şüphesiz inananlar ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” [2/62, 5/69] buyurarak onların da cennete gideceği haber verilmiştir. Yani Allah ismimize değil, sıfatımııza, ahlakımıza, amellerimize bakacaktır.

    --- İnsanları din gününde, yargılama gününde "Yevm'ül-Fasl /Ayırım Gününde" biz kullarını Allah ayırsın. Herkesi dünyadaki yaptıklarına göre, erdemli ya da erdemsiz davranışlarına göre cezalandırsın. İyiler mükafatını alsın. Suçlular da cezasını çeksin. "Vemtezü'l -yevme eyyühel mücrimûn/ Siz suçlular şöyle ayrılın bakalım" desin ve müstehak oldukları cezayı çeksinler.
    ***
    Bu yeni paradigmanın en hassas noktası; İmanı; ahlak ve davranış olarak değerlendirmek. Kişilerin kalbini ve niyetini sadece O bilir demekten ibarettir. Bu paradigma dünya barışına da hizmet eder. Biz Müslümanların kalitesini yükseltmeye de yardım eder! "Mümin, kafir, müşrik veya münafık" dediğimiz inanç guruplarının kan gurupları gibi kesin ayırmanın, en azından biz faniler için mümkün olmadığının kabul edilmesi gerekir. İnsanları soyut /ölçülemeyen değerler yerine, somut/nicel / ölçülebilir değerlerle tanımlasak!
    Erdemliler Birliği gibi! Dini ayrımcılık yerine, barış ve adaletten, özgürlükten yana olmak gibi!

    --- Zaten münafık bir dizi nifak amelinden /eyleminden dolayı münafık olmamış mıydı?
    Ya da müşrik onlarca şirk içeren eyleminden sonra bu sıfatı kazanmamış mıydı?
    Yani kişinin münafık veya müşrik olmasını EYLEMLERİ /AMELİ belirlemektedir.
    İnancını, niyetini, kalbini O biliyor!

    Bize kimsenin imanı lazım değil. İmanı onun olsun!
    İnsanlığa verebileceği ahlaki erdemleri olsun!
    Hukuka saygısı olsun!
    Herkesin din ve vicdan hürriyetine kamil manada saygı duysun!
    İnsan olsun yeter!

    Gerçekten artık gına geldi; yeryüzünü cehenneme çeviren, ha bire “Kafirlere ölüm” sloganları atan zebanileri görmekten! Madem ki din bir araçtır. Diğer pek çok araç akıl, vicdan, bilim, hukuk vs. gibi, Din insan için vardır. Din hukuk’u tesis etmek için gönderilmiştir. Peygamberin gönderiliş amacı “güzel ahlakı tamamlamaktır” Yani; önce hukuk /temel haklar ve erdemli/ahlaki davranışlar! Kişilerin kalbini yalnızca O bilir! Niyetlerini de!
    O yargılasın, O mahkum etsin! Cezayı o versin! İnsanların O’na karşı kusurlarını yalnızca O cezalandırsın!
    Kullarının hukukuna yapılan saldırıları ise biz cezalandıralım!
  • 127 syf.
    ·8 günde·9/10
    Öncelikle sağlık problemlerimden dolayı bu kitabı bitirmem bu kadar uzun sürdü. Yoksa kitap, bu kadar da uzatılıcak bir kitap degil.


    Sevgili Virginia Woolf, üzerine düşünülücek, konuşulucak ne çok şey yazmışsın. Seni anlamamak mümkün mü? Hele de bir kadının seni anlamaması mümkün mü?


    Yazar kitapta, kadın yazarlarının bir zamanlar hiç olmamasından şikayetci. Kadınlara bu hakkın tanınmamasından şikayetci. Ve kısaca yazar bu kitapta kadın haklarını savunuyor, ve biz kadınlar tarih boyunca nasıl hep arka pilan da tutulduğumuzu anlatıyor.

    Kitapta, beni rahatsız eden tek şey tanımadığım, bilmediğim bir sürü ismin geçmesi. Bu bazen kafa karıştırıcı oldu benim için.


    Gelin biraz, yazarın bize aktardıklarını konuşalım.
    Ve günümüzde ki etkilerini...


    “Berbat bir evin sıkıcı işleriyse,
    En büyük sanatımız ve yararımız sayar kimileri.” Evet yazar aynen böyle diyor, malesef ki böyle düşünen insanlar, hayla var toplum içinde. O insanların diliyle konuşalım gelin biraz ; kadın dediğin evin de oturup yemeğini yapar, çocuğuna bakar. Kız çocukları okumaz, hayalerinin peşinden koşamaz. Kadınlar çalışamaz, kadınlar bir karar alamaz, kadınlar başı boş bırakılamaz. Bunun gibi bir sürü saçma, sapan düşünceler sahip insanlar var. Hayır! biz kadınların tek yapa biliceği iş yemek yapmak, çocuk doğurmak, ve erkeklerin kararlarına ve ya emirlerine itaat etmek değil! Erkeklerin fiziksel güçleri, kadınlardan üstün diye, erkekleri, kadınlardan üstün yapmaz bu!


    Kadın isterse her şey ola bilir!
    Kadın isterse ev hanımı olur, kadın isterse sanatcı olur! kadın isterse avukat olur! Kadın isterse doktor olur! Kadın isterse her şey olur! Buna hiç kimse karşı gelemez, ve gelmemeli! Özellikle bir anne, lütfen siz kız çocuklarınızın yanın da olun, karşısın da değil. Biz kadınlar birlik için de olursak, o kız çocukları da, çocuk yaşta evlenmez! Dikkat ederseniz çocuk diyorum! Kadın değil! Kadın, kadının karşısın da durmamalı! Kadın, kadının destekcisi olmalı, köstekcisi değil!


    “Erkekler kadınların kendilerinden üstün olduğunu bilirler, bu yüzden de en zayıflarını ya da en cahillerini seçerler. Böyle düşünmeselerdi, kadınların da kendileri kadar bilgi sahibi olmalarından asla korkmazlardı. Erkek cinsine adil davranmak için, sonraki bir konuşmada sözlerinde ciddi olduğunu bana söylediğini açıklamayı dürüstlük sayıyorum.’ Boswell, The Journal of a Tour to the Hebrides (Hebrid Adaları’na Yapılan Bir Gezinin Notları).” Bu alıntıyı eklemesem olmazdı bu incelemeye. Ne güzel açıklamış dimi yazar durumu. Bazı erkeklerin tek amacı, sürekli kendilerini üstün tutmaları!


    “Bir sınıfı ya da bir cinsi tümüyle suçlamak saçmaydı.”
    Erkek ve ya kadın diye ayrımcılık yapmicam, sadece tek bir cinsi de suçlamicam, çünkü öyle kadınlar var ki, onlar zaten kendilerini geri pilanda tutuyor, ve ezdiriyor. Ben kadın haklarını ezip geçen her iki cinside kınıyorum!


    “kadınlar kendileri için söylenenlere en çok aldıranlardır.” Evet bu malesef ki böyle. Herkezin gereksiz, saçma sapan düşüncelerine aldırmayalım lütfen. İnsanların düşüncelerini, eleştirilerini umursarsak hep mutsuz olan taraf kendimiz oluruz.


    “Kadınlar yarasalar ya da baykuşlar gibi yaşıyor, hayvanlar gibi çalışıyor ve solucanlar gibi ölüyorlar…” biz kadınlar böyle olamayız değil mi? Hayatta hiç bir iz bırakmayan yaratıklar olamayız? Olmayalım! Çünkü biz kadınlar daha fazlasıyız!


    “erkeklerin kadınların iffetine biçtikleri değer ve bunun kadınların eğitimi üzerindeki etkisi.” Günümüz de bile o kadar kız çocuğu eğitim görmüyor ki, bu durum gerçekten içler acısı. Kız çocukları eğitim görmüyor ve küçük yaşta evlendiriliyor. O kadar kız çocuğunun, hayatını karaltıyor ki ayileler. Özellikle de bu duruma karşı gelmeyen anneler, beni çok üzüyor. Sen bir annesin, ve büyük ihtimalede eğitim görmemişsin, insanlar tarafından hep ezilmişsin, senin isteklerin ve kararların hiç önemsenmemiş, peki sen aynısını kendi kızına nasıl yapıyorsun? Kendi çektiğin acılara onu nası itiyorsun? Bunu gerçekten benim aklım almıyor. Bir çok yerde bir genç çocukla, genç bir kızın telefonla konuşması bile namusuzluk sayılıyor. Buna ne denir ki artık. Kimse bir başkasının namusunu ondan iyi koruyamaz. Sizin namus diye nitelendiedikleriniz olması gereken şeyler aslın da, ama sen gel de bunları onların anlamasını bekle.


    Hadi yazarın bu sözüyle de incelemeyi bitirelim.

    “Cinsiyet bilincini yaratan herkes kabahatlidir.”
  • 128 syf.
    ·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Okuduğum ilk Steinbeck kitabıydı. Kitabın okunurluğu ve akıcılığı gayet iyi. Yokluğun ve tükenmişliğin içinde bir hayalle hayata tutunmaya çalışan birbirlerine sımsıkı bağlı iki arkadaşı anlatmaktadır. Kitapta aynı zamanda zengin-fakir, işçi-patron ve zenci-beyaz ayrımı çok iyi anlatılmış. Dostluk ve sadakat üzerine yazılmış en iyi romanlardan bence.






    DİKKAT!!! BURADAN SONRASI SPOİLER İÇERMEKTEDİR.

    Ne zaman bir yerde hamster görsem aklıma lennie gelir. Aynı zamanda siyahi olan karekterin beyazların bulunduğu odaya dahi girmemesi o dönemin Amerikasında ne kadar ayrımcılık yapıldığını gösteriyor. Kitabın sonu ise beklediğim gibi bitmedi demekki her zaman iyiler kazanamıyor.
  • Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.



    Heine’nin en ilgi çekici metinlerinden birisi de, 1823 yılında yayınlanmış olan Almansor’dur.1 Almansor, köklü Endülüs şehri Granada’nın 1492’de İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesi sonrasında yaşananları konu eder.

    Krallığın şehrin ilhakıyla birlikte ilk eylemi, yerli halkı din değiştirmeye zorlamak olmuştur. Bu dayatmayı reddeden binlerce insan engizisyon eliyle katledilirken, kaçabilen az sayıda kimse de dağlara çekilir. Olacakları öngörenler ise şehrin işgalinden çok önce evlerini terk etmişlerdir. Ailesinin kararıyla şehri terk etmek zorunda kalanlardan birisi de Almansor’dur.

    Almansor, Fas’a henüz vardıkları günlerde önce annesini, ardından kısa süre sonra babasını kaybeder – daha doğrusu anne ve baba bildiği kimseleri. Fas’ta bir başına kalmıştır. Bir yandan Granada’yı, bir yandan sevdiği kadını özlemektedir. Böylece kendisine daha fazla mani olamaz ve din değiştirerek şehirde kalabilen ve statüsünü koruyabilen varlıklı bir ailenin kızı, Zuleima’ı bulmak için şehre geri döner. Hikâyenin sonraki kısımları ilgi çekici bir aşk hikâyesinin parçalarından oluşur.2 Ne var ki hikâyenin içine yerleştirilen birtakım anlatılar çok daha önemlidir. Bu anlatıların çoğu zaman hikâyenin önüne geçtikleri söylenebilir…

    Almansor Granada’ya döndüğünde, daha önce bildiği yüzlerden yaşananları dinler. Ona öfkeyle, krallıkla anlaşarak eski varlıklarını koruyanlardan, yeni egemenler safına katılanlardan bahsedilir. Halka yaşatılan baskı, işkence ve katliam anlatılır. Almansor’a konuşan yüzlerden birisi de ailesinin eski yardımcısı Hassan’dır.

    Hassan yaşananlara karşı dağa çekilen ve krallığa karşı çıkan savaşçılardan biridir. Karşılaştığı haksızlıkları hararetle Almansor’a aktarır ve bir diyalog içinde, engizisyonun binlerce kitabı ve kütüphaneleri yakmasına atfen söylediği şu ifadeler geçer: “Bu sadece bir başlangıçtı, kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.”3
    Hassan’ın ifadesi, “zamanın ötesinde” bir eleştiri olarak kendini ortaya koyar. Bu eleştiri örneğin Granada’nın İspanya Krallığı öncesi ilhakını da kapsar. Öyle ki Endülüs Devleti’nin ilhak sırasında yaptıkları, İspanya Krallığı ile aynı noktadadır. Bunun belki de en iyi tanıkları yakılan kitaplardır.

    Heine Almansor’da, egemen ideolojinin dinsel kimlikler üstünden örttüğü toplum ilişkilerini teşhir eder; onları olduğu gibi sergilemeye çalışır. Bunu özellikle karakterlerin hikâye sırasında edindikleri farkındalıklar marifetiyle aktarmaya çalışır. Karakterler söz konusu farkındalıklar sayesinde, ayrımların ötesindeki gerçeklikleri görme olanağına kavuşurlar. Her ne kadar dinsel örtüden büsbütün sıyrılamazlarsa da, bir esinti misali örtüyü kaldıran farkındalıklar, hikâyenin gidişatında etkili olurlar.

    Nazilerin Heine karşıtlığı
    Nazilerin sansür listesinin ilk sıralarında Heine de vardı. Birçok yasaklı yazara dair açıklama ihtiyacı duyulmazken, Heine için Nazilerin resmi günlük gazetesi Völkischer Beobachter’da kapsamlı yazılar kaleme alınmıştı. Bunun nedeni Heine’nin sanatının halk nezdindeki yaygınlığıydı. Örneğin bir halk söylencesine ilişkin yazdığı Lorelei isimli şiiri oldukça seviliyordu. Bu şiir bestelenmişti; insanların sıkça mırıldandığı bir şarkı haline gelmişti. Bu yaygınlığı kırmak için Naziler, Heine’nin yaygın eserleri üstünde bilhassa duruyor, onları “kötülük” kavramıyla özdeş tutan yazılar yazıyorlardı.4
    Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta5gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.


    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.


    Nazilerin kitap yakma eylemi ve döktükleri kanla kurdukları ilişki, Heine’nin haklılığına işaret ediyordu. Kaldı ki Heine’nin yaklaşık bir yüzyıl önce Hassan’ın ağzından sarf ettiği sözcükler esasen bir öngörüydü. Almanya’nın o günkü ayrımcılık pratiklerinin ulaşabileceği aşırı noktaların ne gibi sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyordu. Heine, Hassan’ın ortaya koyduğu farkındalık üstünden, kitapların yakılmasının nedenlerine dikkat çekmek istiyordu.

    Kitapları neden yakarlar?
    Kitaplar belirli bir sınıfın fikirlerini içeren, o sınıfın bakış açısından doğal ve toplumsal gerçekliği açıklayan ve yorumlayan mevzilerdir. İçerdikleri düşünceler bir sınıfın kendilik bilincini oluşturmasına yardımcı olan en etkin araçlardan biridir. Bu noktada emek sömürüsüne dayanan sınıfların çıkarlarına aykırı düşen ve daha önemlisi düzeni tehdit eden metinleri hedef almaları, hasımlarını mümkün olduğunca bu araçtan yoksun bırakmaları beklenir.6

    Naziler Heine’nin kitaplarını yakarak düşüncelerinin bireylerden topluluklara yayılmasını engellemeyi amaçlamışlar; ayrıca, yasaklanan düşüncelerin hâlihazırda bulunduğu mevcut zihinleri sessiz kalmaları ve bildiklerini unutmaları için tehdit etmişlerdi. Buna karşılık, Heine’nin düşünceleri hem Almanya’da hem de başka ülkelerde yayılmayı sürdürüyordu.

    Örneğin Sabahattin Ali o günlerde Heine okuyor, kimi metinlerinin çevirilerini yapıyordu.7 Heine, Ali’nin en sevdiği yazarlardan biriydi.

    Ali de Heine gibi, ülkesinin yasaklı yayın listesine dâhildi. Örneğin başyazarı olduğu, çok kez kapatılmış olan Marko Paşa’nın onlarca sayısı toplatılmıştı. Yine birçok çalışması defalarca yasaklanmış, toplatılmış ve yakılmıştı. Ne var ki Ali’nin etkisi engellemelere rağmen durdurulamamıştı. Bu nedenle önce gündelik yaşamı üstünde baskı kurulmuş, sonra bu kuşatmanın yetmediği noktada kendisine doğrudan saldırılar yönelmiş ve en sonu çeşitli hapishanelerde alıkoyulmuştur. Alıkoyulmasının başlıca amacı, düşüncelerinden vazgeçmeyeceği aşikâr olan Ali’nin en azından sessiz kalmasını sağlamaktı. Ne var ki Ali tüm bu süreçlerde de üretimde bulunmayı sürdürmüştür. Bedelleri pahasına düşüncelerinde ısrarcı olmuş ve neticesinde katledilmiştir – Hassan bir kez daha haklı çıkmıştır.

    Başarabilirler mi?
    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.

    Ali’nin kitaplarını bulundurmak uzun bir dönem suç kabul edilmiştir. Bu kitapların başında da Sırça Köşk gelmektedir. Sırça Köşk’ten neden bu kadar korkulduğu, kitabın başlığıyla aynı isimli öykünün satırlarında bulunabilir. Ali, “Sırça Köşk”ün bulunduğu toplumlarda yaşanan sömürü ve baskı koşullarını eleştirmektedir. Öykünün son satırında ise Sırça Köşk’e dair çağrı niteliğindeki şu belirlemeyi yapmaktadır:

    “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”8

    Ali’nin deyişiyle Sırça Köşk’ün sakinleri, ne o gün ne de sonrasında onunla başa çıkabilmiştir. Heine gibi Ali de bugün halk tarafından en çok okunan yazarlardan biridir. Her ikisinin de düşünceleri hem kendi dillerinde hem de başka dillerde, ilerledikçe büyüyen kartopları misali halkın zihninde dolaşmayı sürdürüyorlar.

    Bu sürekliliğin başlıca nedeni halkın kendisine ait olanı sahiplenmesidir. Öyle ki tarih, yeri geldiğinde yasaklanan kitapların duvarlara yazıldığına, elle çoğaltıldığına ve hatta ezberlendiğine dahi tanık olmuştur. Bu iki yazarın hikâyesi ise, küçük bir kartopunun, tüm engellemelere rağmen, Heine’nin şiirlerini Nazi devriyeleri gölgesinde ısrarla duvarlara yazan öğrencilerden, Ali’nin kitaplarından çıkardığı alıntıları 12 Eylül günlerinde elle çoğaltarak arkadaşlarına dağıtan işçilere kadar binbir emekle, halkın elinde nasıl bir çığa dönüştüğünü anlatır.

    1 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, Heinrich-heine-denkmal, 2011,

    2 Almansor’a dair bir özet ve ayrıntılı bir inceleme için bkz. Marianne Anderson, “An Analysis of Heinrich Heine’s Dramatic Works: ‘Almansor’ and “ ‘William Ratcliff’ “, All Graduate Theses and Dissertations, 4568, 1980, ss.

    3 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, s. 21: “Das war ein Vorspiel nur, dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen.”

    4 Bkz. “Nazis Ban Song ‘Lorelei’ Because Heine Wrote It”, New York Times, 15.11.1938.

    5 Opernplatz 31 Ağustos 1947’de faşizme karşı kazanılan zaferin ardından Almanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi liderlerinden August Bebel’in anısına Bebelplatz olarak isimlendirilmiştir ve bugün bu ismini korumaktadır.

    6 Ki burada başlıca hasım elbette emeğine dayanan sınıflardır.

    7 Örneğin bkz. Heinrich Heine, “Mahpusun Şarkısı”, Çığır, sayı 15-16, çev. Sabahattin Ali, Temmuz-Ağustos 1934.

    8 Sabahattin Ali, Sırça Köşk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 141.



    Önder Kulak - Dr., Felsefe
  • Büyük Ozan Neşet Ertaş'ı saygı ve sevgi özlemle anıyorum... 🌹🌹🌹💖💖💖

    Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım./Neşet Ertaş,

    Neşet Ertaş, kimdir?

    Neşet Ertaş, (doğum 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ölüm. 25 Eylül 2012, İzmir)
    Türk ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

    Neşet ErtaşSesi ve sazı ile babası Muharrem Ertaş'ın yolunu sürdüren Neşat Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Tırtıllar köyünde dünyaya geldi. Keman ve saz çalmasını öğrendi. Ankarada TRT radyo evine girdi. Güçlü derlemeleri olan ozanın kendisine ait çok sayıda güfte ve besteleri vardır.

    Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile adeta Anadoludaki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen-Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağlamıştır.

    25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir.

    Albümleri
    1957 - Neden Garip Garip Ötersin Bülbül
    1960 - Gitme Leylam
    1979 - Türküler Yolcu
    1985 - Sazlı Oyun Havaları
    1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
    1988 - Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
    1988 - Kendim Ettim Kendim Buldum
    1988 - Kibar Kız
    1989 - Hapishanelere Güneş Doğmuyor
    1989 - Sazlı Sözlü Oyun Havaları
    1990 - Gel Gayri Gel
    1992 - Türküler Yolcu
    1992 - Gitme Leylam
    1993 - Kova Kova İndirdiler Yazıya
    1995 - Seçmeler 2
    1995 - Seçmeler 3
    1995 - Seher Vakti
    1995 - Altın Ezgiler 3
    1996 - Polis Lojmanları
    1997 - Benim Yurdum
    1998 - Gönül Yarası
    1999 - Zülüf Dökülmüş Yüze
    1999 - Gönül Dağı
    1999 - Mühür Gözlüm
    1999 - Zahidem
    1999 - Neredesin Sen
    2000 - Garibin Dünyada Yüzü Gülemez (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Niye Çattın Kaşlarını (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Çiçekdağı (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Ayaş Yolları
    2000 - Sevsem Öldürürler (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Ağla Sazım (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Hata Benim
    2001 - Dostlara Selam
    2001 - Sabreyle Gönül
    2002 - Yar Gönlünü Bilenlere
    2002 - Vay Vay Dünya
    2003 - Yolcu
    2003 - Gurban Olduğum
    2008 - Neşet Ertaş 2008
    KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ

    bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
    kırtıllar köyünde geldin dediler
    babama muharrem, anama döne
    dediysen atayı bildin dediler

    dizinde sızıydı anamın derdi
    tokacı saz yaptı elime verdi
    yeni bitirmiştim üç ile dördü
    baban gibi sazcı oldun dediler

    o zaman babamdan öğrendim sazı
    engin gönül ile hakk'a niyazı
    o yaşımda yaktı bir ahu gözü
    mecnun gibi çölde kaldın dediler

    zalım kader devranını dönderdi
    tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
    babam saz çalarken bana zil verdi
    oynadım meydanda köçek dediler

    anam döne ibikli'de ölünce
    tam beş tane öksüz yetim kalınca
    beşimiz de perişan olunca
    babamgile burdan göçek dediler

    yürüdü göçümüz tefleğe doğru
    bu hali görenin yanıyor bağrı
    üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    bunlara bir ana bulun dediler

    yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
    bize ana yok mu diyerek sorduk
    adı arzu dediler bir ana bulduk
    işte bu anadır buldun dediler

    en küçük kardaşı kayıp eyledik
    onun için gizli gizli ağladık
    üstelik babamı asker eyledik
    yine öksüz yetim kaldın dediler

    zalım kader tebdilimi şaşırttı
    heybe verdi dalımıza devşirtti
    yardım etti yerköy'üne göçürttü
    biraz da burada kalın dediler

    yerköy'den kırıkkale'ye geldik
    babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    kırşehir'e varınca kemanı çaldık
    aferin arkadaş çaldın dediler

    yarin aşkı ile arttı hep derdim
    babamı bir yere dünür gönderdim
    başlık çok istemişler haberin aldım
    istemiyor yarin seni dediler

    kırşehir'de yedi sene kalınca
    düğün düzgün hepsi bize gelince
    burada herkese yer daralınca
    ankara'ya gider yolun dediler

    ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
    epeyce eğleştim, evinde kaldım
    yüz lirayı verip bir yatak aldım
    etti isen böyle buldun dediler

    bir ev kiraladım münasip yerde
    kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
    bu aşk hançerini vurdu derinde
    çaresini bulmazsan öldün dediler

    yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    arada içerdim yarin aşkına
    canan acımaz mı garip dostuna
    bunu da içeriye alın dediler

    İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR

    İki büyük nimetim var
    Biri anam biri yarim
    İkisine de hörmetim var
    Biri anam biri yarim

    Ana deyip de geçilmez
    O yar anadan seçilmez
    İkisine de kıymet biçilmez
    Biri anam biri yarim

    Birisi var etti beni
    Birisi yar etti beni
    İkisinin de birdir yari
    Biri anam biri yarim
    AYVA TURUNÇ NARIM VAR

    Ayva turunç narım var
    Benim ah ü zarım var
    Hep derdinden ağlarım
    Bir vefasız yarim var

    Al almayı ver narı
    Ağlarım zarı zarı
    Tez günlerde gönderin
    O ahu gözlü yari

    Ayva turunç nar bende
    Aldı aklım yar bende
    Hiç melhem kar eyleme
    Yar yarası var bende

    Ayva turunç neyleyim
    Halimi arz eyleyim
    Zaten bende talih yok
    Ta küçükten böyleyim
    GÖNÜL DAĞI

    Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
    Akar can özümde sel gizli gizli
    Bir tenhada can cananı bulunca
    Sinemi yaralar dil gizli gizli

    Dost elinden gel olmazsa varılmaz
    Rızasız bahçanın gülü derilmez
    Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
    Gönülden gönüle yol gizli gizli

    Seher vakti garip garip bülbül öterken
    Kirpiklerin oku cana batarken
    Cümle alem uykusunda uyurken
    Kimseler görmeden gel gizli gizli

    YARE GİDEM

    Yare gidem yare gidem
    Yareliyim nere gidem
    Bu derdimin dermanını
    Almaya ben yare gidem

    Saçlarını ben öreyim
    Buna dayanmaz yüreğim
    Seni vermem Ezraile
    Ben öleyim ben öleyim

    Yar elinde yar elinden
    Yareliyim yar elinden
    Dermansız bir derde düştüm
    Dermanı var yar elinden
    DOYULUR MU?

    Tatlı dile güler yüze
    Doyulur mu doyulur mu
    Aşkınan bakışan göze
    Doyulur mu doyulur mu

    Doyulur mu doyulur mu
    Canana kıyılır mı
    Cananına kıyanlar
    Hakkın kulu sayılır mı

    Zülüflerin dökse yüze
    Yar badeyi sunsa bize
    Lebleri meyime meze
    Doyulur mu doyulur mu

    Hem bahara hemi yaza
    Yarın ettikleri naza
    Yar aşkına çalan saza
    Doyulur mu doyulur mu

    Garibim geldik gitmeze
    Muhabbetimiz bitmeye
    Yar île sohbet etmeye
    Doyulur mu doyulur mu

    DELİ BORAN

    uzak yoldan geldim hasretim için
    hani nerde babam muharrem nerde
    yaralı bülbülüm ses vermez niçin
    yüreği yanığım o kerem nerde

    o garip gönüllüm,dertli bakışlım
    feleğin elinde sinesi taşlım
    yüreği yaralım,gözleri yaşlım
    gönül evi yıkık,viranım nerde

    fetholurdu feryadını dinleyen
    feryadı içinde derdin anlayan
    kuşlar gibi viranede inleyen
    ecinnice deli boranım nerde

    okula gidemedim bu dert benimdi
    hemi benim derdim,hem babamındı
    hemi babam,hemi öğretmenimdi
    geribim dersimi verenim nerde

    ANAM AĞLAR

    Anam ağlar başucumda oturur
    Derdim elli iken yüze yetirir
    Bu dert beni yiye yiye bitirir

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    Anama babama yüzüm kalmadı
    Bir su ver demeye yüzüm kalmadı
    Doktora tabibe lüzum kalmadı

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    EVVELİM SENSİN

    Cahildim dünyanın rengine kandım
    Hayale aldandım boşuna yandım
    Seni ilelebet benimsin sandım
    Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Sözüm yok şu benden kırıldığına
    idip başka dala sarıldığıma
    Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
    Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Garibim can yıkıp gönül kırmadım
    Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
    Daha bir gönüle ikrar vermedim
    Batınım sen oldun zahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin

    HAPİSANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR

    Hapisanelere güneş doğmuyor
    Geçiyo bu ömrüm de günüm dolmuyor
    Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan
    Birer birer yoklamayı yaparlar
    Akşam olur kapıları kaparlar
    Bitmiyo geceler, olmaz sabahlar
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    Anamdan doğalı garip kalmışım
    Acı hapisane aha genç yaşım
    Benim zındanlarda neydi işim
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    KÜSTÜRDÜM GÖNLÜMÜ

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarimi balduramadım
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    Şu fani dünyada murad almadan
    Eller gibi şad olup da gülmeden
    Ellerin bağında gülü solmadan
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    MÜHÜR GÖZLÜM

    Mühür gözlüm, seni elden,
    Sakinirim kıskanırım
    Uçan kustan esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Yagan kardan, esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Havadaki turnalardan,
    Su içtigim kurnalardan,
    Giyindigim urbalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    Besikte yatan kuzudan,
    Hem oglundan hem gözünden,
    Ben seni, senin gözünden,
    Sakınırım kıskanırım..

    Al izzet'i oncalardan,
    Elindeki goncalardan,
    Yerdeki karıncalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    YOLCU

    Bir anadan dünyaya gelen yolcu
    Görünce dünyayı gönül verdin mi
    Kimi büyük kimi böcek kimi kurt
    Merak edip hiç birini sordun mu

    İnsan ölür ama uruhu ölmez
    Bunca mahlukat var hiç biri gülmez
    Cehennem azabı zordur çekilmez
    Azap çeken hayvanları gördün mü

    İnsandan doğanlar insan olurlar
    Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
    Hepisi de bu dünyaya gelirler
    Ana haktır sen bu sırra erdin mi

    Vade tekmil olup ömür dolmadan
    Emanetçi emanetin almadan
    Ömrünün bağının gülü solmadan
    Varıp bir canana ikrar verdin mi

    Garip bülbül gibi feryad ederiz
    Cehalet elinde küsmü kederiz
    Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
    Dünya senin vatanın mı yurdun mu

    AHU GÖZLERİNİ SEVDİĞİM
    Ahu gözlerini sevdiğim dilber
    Sana bir sözüm var diyemiyorum
    Sırrımı ellere veremiyorum
    Derdimi ellere diyemiyorum

    Helal olsun al yanaktan aldığım
    El uzatıp gonca gülün derdiğim
    İnce belini tatlı dilini sevdiğim
    Kırılsın kollarım duramıyorum

    Al yanaktan aldıracağım azıktır
    Tarama zülfünü gönlüm bozuktur
    Öksüzüm garibim bana yazıktır
    Destursuz yanına varamıyorum
    ACEM KIZI

    Çırpınıp da şan ovaya çıkınca
    Eylen şan ovada kal Acem Kızı
    Uğrun uğrun kaş altında bakarken
    Can telef ediyor gül Acem Kızı

    Seni saran oğlan neylesin mal
    Yumdukça gözünden döker mercanı
    Burnu fındık ağız kahve fincanı
    Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı
    NEREDESİN SEN
    Şu garip halimden bilen işveli nazlı
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
    Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
    Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo
    Boynu bükük bir Garibim yüzüm gülmüyo
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    NE GÜZEL YARATMIŞ

    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Esmesin sevdiğim yeller incidir
    Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
    Uzanmasın sana yar yar eller incidir

    Kipriklerin oktur kaşın yay kimi
    Gözlerin aklımı etti zay gimi
    Cemalin güneşe benzer yüzün ay gimi
    Değmesin zülüfler yar yar teller incidir
    BİLEMEDİM KIYMETİNİ KADRİNİ

    bilemedim kıymatını kadrini
    hata benim günah benim suç benim
    eliminen içtim derdin zehrini
    hata benim günah benim suç benim

    bir günden bir güne sormadım seni
    körümüş gözlerim görmedim seni
    boşa mecnun eylemişim ben beni
    hata benim günah benim suç benim

    bilirim suçluyum gendi özümde
    gel desem gelirdin benim izimden
    her ne çekti isen benim yüzümden
    hata benim günah benim suç benim

    sana karşı benim bir sözüm yoktur
    haklısın sevdiğim kararın haktır
    garibim derdimin dermanı yoktur
    hata benim günah benim suç benim

    NEYLEDİN DÜNYA

    aydost deyince yeri göğü inleten
    muharrem usta'ydı bunu dinleten
    gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    insan velisini neyledin dünya

    sazını çalarken kendinden geçen
    gönülden gönüle kapılar açan
    aşkın dolusunu nefessiz içen
    gönül delisini neyledin dünya

    garibim babamdı muharrem usta
    bilirim aşıktı sevdiği dosta
    "sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    sazın ulusunu neyledin dünya

    AŞKIN BENİ DELİ EYLEDİ

    Aşkın beni deleyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi
    El alemi kul eyledi
    Yar beni beni...

    Mecnunum sahra içinde
    Yunusum derya içinde
    Eyübüm yara içinde
    Sar beni beni...

    Aslı'yısan Kerim'i bul
    Derde derman vereni bul
    Garip gibi viranı bul
    Sar beni beni...

    ÇİÇEK DAĞI

    Çiçekdağı derler de, var mı sana zararım
    Yâr yitirdim uğrun uğrun ararım
    Üç güneydi benim kavli kararım
    Beş gün oldu nazlı yârim gelmedi
    Derdime bir derman ver Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Hana vardım han değil
    Penceresi cam değil
    Bugün ben yâri gördüm
    Ölürsem de gam değil

    Çiçekdağı derler garibin yurdu
    Hep orada arttı efkârı derdi
    Zâlim felek beni yârden ayırdı
    Yârden ayrılması zor Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Nakarat

    Çiçekdağı derler methini etmek
    Kolaymıdır seni terkedip gitmek of!
    Hele şu gurbetin kahrını çekmek
    Gel onu da bana sor Çiçekdağı
    Şâhım hey, yine mi ben yandım

    GEL SEVELİM

    Gel sevelim sevileni seveni
    Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
    Nice gördüm dizlerini döveni
    Giden ömür geri gelmiyor canım

    Özü gülmeyenin yüzü güler mi
    Sevgisiz muhabbet Hakk'a değer mi
    Seven insan kaşlarını eğer mi
    Zorunan güzellik olmuyor canım

    Sevgi haktır seven alır bu hakkı
    İçi güler dıştan görünür farkı
    Sevmeyene akmaz sevginin arkı
    Boş lafla oluklar dolmuyor canım

    Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin
    O anda dünyayı nasıl görmüştün
    Sanki cennetin bağına girmiştin
    Çokları bu hakkı bilmiyor canım

    Aşkın ateşine yandım alıştım
    Bu ateş içinde aşkla tanıştım
    Doğru mu yanlış mı deyi danıştım
    Sevgisiz hakka kul olmuyor canım

    Sevenin içinde yanar ışıklar
    Kaybolur karanlık tüm dolaşıklar
    Garibim sevenler bunca aşıklar
    Boş hayale boşa yelmiyor cenım

    KARANFİL SUYU NEYLER

    Karanfil suyu neyler (gülüm)
    Güzel kokuyu neyler (gülüm)
    İki baş bir yastıkta (gülüm)
    O göz uykuyu neyler (gülüm)

    Le le le le Leylam yar
    Hergün akşam böyle yar
    Kötü isem söyle yar

    Karanfil deste gider
    Kokusu dosta gider
    Sevipte alamayan
    Gurbete hasta gider

    NİYE ÇATTIN KAŞLARINI

    Niye çattın kaşlarını
    Bilmiyom yar suçlarımı
    Ben ölürsem saçlarını
    Yolma gayrı yolma leyli leyli yar

    Ben yandım aşkın narına
    Meyletmem dünya malına
    Ben ölürsem mezarıma
    Gelme gayrı gelme leyli leyli yar

    Bir garibim düştüm dile
    Gerçeklerde olmaz hile
    Zalimler elinden bile
    Alma gayrı alma leyli leyli yar

    YANARIM SENİN AŞKINA

    Yanarım senin aşkına
    Gel kaçma gel gel
    Derdinden döndüm şaşkına
    Gel kaçma gel gel

    Mecnun'um bu çöllerde
    Bülbülüm şu güllerde
    Kaldım gurbet ellerde
    Gel kaçma gel gel

    Hasretin dağlar beni
    Gel kaçma gel gel
    Zülfüne bağlar beni
    Gel kaçma gel gel

    ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE

    Zülüf dökülmüş yüze
    Kaşlar yakışmış göze
    Usandım bu candan
    Dert ile geze geze

    Gün doğdu aştı böyle
    Gönlümüz coştu böyle
    Sen orada ben burda
    Ömrümüz geçti böyle

    Bu ellerde gez gayri
    Katip ol da yaz gayri
    Bir kazma al bir kürek
    Mezarımı kaz gayri

    İki Büyük Nimetim Var
  • Bu ülkede hoşlanmadığım tek bir şey vardı. İzlenimlerime göre ülkenin asıl yerlileri olan ve Aborijin adı verilen, esmer tenli kişiler ayrıma tabî tutuluyorlardı. Avustralyalılar, onlara Amerikalıların, kendi yerlileri olan kızılderililere davrandıkları gibi bir tutum sergiliyorlardı. Onlara yaşama hakkı tanınan tek bölge olan “Outback” beş para etmez kumlarla örtülüydü ve kuzey yöreleri yüksek kayalıklar ve sert çalılıklarla kaplıydı. Hâlâ onlara ait olduğu kabul edilen ve yaşama koşullarının görece düzgün olduğu tek yer, ulusal parktı ve bu nedenle burayı turistlerle paylaşmak zorundaydılar.