• Kitap bitti ve ben şimdi ne okudum ne ara bitti diye düşünmeye başladım. Kitabı okurken sanki bir Türk yazar yazmamamış gibi geliyor size. Çünkü alışılmamış bir teknikle kurulmuş cümlelerle C.'nin kafasında uçuşan fikirlerin içinde geziyorsunuz

     Aylak Adam'ı okuduktan sonra bir süre aylaklık yapmayan kimse yoktur bence. Markette insanları gözlemlemeye başlayıp hmm bunu alıcak buradan geçicek diye düşünmeye başlarken buluyorsunuz kendinizi. Ama yazarın da söylediği gibi aylaklık zor iş. Kafanızın durmadan çalışmak zorunda olması, beyninizde cirit atan fikirler sizi gerçek hayattan koparabilir. Aynen adını asla öğrenemediğimiz karakter C. gibi...

    C. kendisi gibi olan aylak bir kadın aramaktadır aslında. Kendisi gibi üç odalı bir ev ve mutfağın mutlu olmak için yetmeyeceği bir robot gibi yaşamaktan hergün aynı şeyleri yapmaktan hoşlanmayan biri...

    Kitabın en sevdiğim bölümü C.'nin geçmişine gidildiği bölümlerdi. Burada biraz da olsa C. nin neden öyle tuhaf davrandığını, rüzgarda savrulan tek bir yaprak gibi yaşamasının cevabını bulabiliyorsunuz.

    Kitap bilinç akışı tekniğiyle yazılmış. Bu teknikte karakterlerin kafasından geçen fikirler daha yoğun bir şekilde yer alıyor. Benim gibi bu tekniğe  alışık değilseniz en başlarda zorlanabilirisiniz.  Ancak intenetten konu hakkında biraz araştırma yapmanız ve bu şekilde yazılmış kitapları daha fazla okumanız anlamanıza yardımcı olabilir.

    SPOİLER!!!!!!!!!

    B'nin C. ile asla doğru düzgün karşılaşamaması bence güzel bir fikirdi. Çünkü C. bence B. ile bile mutlu olamayacak kadar kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir insan. B.'nin ancak hayaliyle ya da B'ye aşık olabilme umuduyla mutlu olabilir.
  • Sonra, OTEL ROM un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına bile varmadan ben yaratmışım bu serabı.
  • İnsan olmayı hem talep etmek hem de reddetmek patlayıcı bir çelişkidir. Patladığını siz de benim gibi biliyorsunuz. Ayrıca yangınlar çağında yaşıyoruz: Kıtlığın artması için doğum oranının yükselmesi yeter, yeni doğan ölmekten çok yaşamaktan korksun; şiddet seli tüm engelleri devirir.
  • Uzun süre kişisel sebeblerimden dolayı okuma süremi uzatsam da , Werter benim arkadaşım oldu .... Goethe, duygularını romanları dışında şiirleriyle de çok başarılı bir şekilde ifade etmiş üstün bir sanatkârdır. Şiirlerinde olduğu gibi Genç Werther’in Acıları’nda da yaşamından parçalar ve kesitler vardır. Kendisi de aynı şekilde Charlotte isimli bir bayana âşık olmuştur. Kalbinde taşıdığı temiz duygularla kendi ahlaki yapısı çatışmıştır. Roman en temel manada bu aşk ve ahlak çatışması üstüne kurulmuştur. Tekil yaşanmış bunalım ile toplumsal bunalımı birlikte anlatan yazar bu eserinde de şiirsel bir dil kullanmaktan vazgeçememiştir. Bu şiirsel üslup eserin büyüsüne benzersiz bir derinlik ve gizem katmıştır. O yıllardaki Avrupa düşünüldüğünde köşeye sıkışan bireyin toplumdan ve olumsuz koşullardan kaçışın bir temsili gibidir Genç Werther
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı ve dönemini anlattığı romanlarından sonra yazmış olduğu son romanı Hep O Şarkı, Sultan Abdülaziz dönemindeki bir aşk hikayesini konu ediniyor. Bir aşk hikayesi olarak geçse de anlatıldığı dönemin sosyal ve siyasi yaşantısına dair verdiği bir sürü detayla da önem kazanıyor.

    Kitabımızın ana kahramanları Münire Hanım ve Cemil Bey. Komşu iki konak arasında çocukluktan başlayan aşk ömürleri boyunca sürüyor. Bir peri masalı olabilecekken, başta ailelerin müdahalesi, sonrasındaysa hükümdarın müdahalesi ile bu aşk hikayesi bir ızdırap hikayesi olup çıkıveriyor. Kahramanımız Münire'nin ağzından bu durum şöyle anlatılıyor: "Bilmezler ki, otuz yıl evvel evlatların alın yazısını babalar, analar çizerdi ve buna karşı gelmek kadere meydan okumak gibi imkansız bir şeydi." Yazıldığı dönemin otuz yıl öncesini söylüyor ama şimdi bazı yaşantılar için de durum aynı sayılır :)

    Hikayenin içeriğine dair sürprizi kaçıracak yorumlarda bulunmak istemiyorum, zaten kısa sürede okuyup bitecek bir aşk hikayesinden söz ediyoruz. Yalnızca dikkatimi çeken birkaç noktadan söz etmek istiyorum:

    *Kitabın dönem yaşantısından pek çok iz barındırdığını söylemiştim. Tarih kitaplarında zaten İstanbul ahalisi ile Anadolu'da yaşayan insanlar arasındaki uçurumu biliyoruz ama bunları romanlardan okuyunca nedense daha çok etkileniyorum. Kitabın bir bölümünde Münire "Sivas neresi? Anadolu'nun en uzak yeri diyorlar. Sonradan duydum ki Van'a gitmiş, Van Sivas'tan daha uzakmış." gibi bir ifade kuruyor. Bizim gibi bütün imkanları önünde, dünyanın en ücra yerindeki memleketi bile dokunmatiğin ucundan bulabilenler için bunlar tabii garip geliyor takdir ederseniz :)
    *Bunun dışında bir de Münire ve Cemil buluşmak için hizmetli kadınlardan birinin evine gittiğinde Münire içinden "Benim yüzümden böyle bir yere girmek fedakarlığında bulunduğu için pişman mı acaba?" diye düşünüyor. Aman Allah'ım, sevdiği için fakirce dekore edilmiş bir yerde bulunmak nasıl da büyük bir fedakarlık (!) :))

    Dikkatimi çeken başka küçük detaylar da oldu ama incelemeyi daha fazla uzatmak istemiyorum. Güzel bir kitaptı ama duygusal olarak özel bir bağ kurmadım kendisiyle, bu nedenle bu incelemem diğerlerinden farklı oldu. Kitabı merak edenler için genel hatlarıyla bilgi vermek istedim. Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz bence ama okursanız Yakup Kadri'nin bir kadının ağzından bir aşk hikayesini böyle ustaca anlatabilmesine eminim ki siz de çok şaşıracaksınız. :)
  • "Sen de benim gibi hayatın fena bir tekmesine mi rastladın?"
  • Ey benim yaradılışım, yolunu kaybetmiş yol arkadaşım.

    Kimin bağrındaki kemikten yaratılmışsan ona gel. Eksik parçamı arar gibi seni arıyorum ben. Sen de beni ara. Boşluğunu doldur, eksiğini tamamla.

    Dünya dediğin bir kaza ertesi. Aç kapılarını. Elinle koymuş gibi bıraktığın yerde bul beni. Gel neredeysen. Cennet olsun yeniden.