• Sabahın ilk saatlerinde bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğimi. Benim gibi yalnız bir adamı, herkes terk ediyormuş, herkes benden kaçıyormuş gibi bir duygu vardı içimde.
  • Benim saçlarım yumuşak. Havva 'nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı.
    Vüs'at O. Bener
    Sayfa 24 - YKY, HAVVA
  • “Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım, öyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size; “Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım. Kelimeler, kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."
    Oğuz Atay
    Sayfa 259 - iletişim yayınevi
  • kaç bin yıl kaç bin insan
    / tanıştığım hep benim
    aklımın dört köşesi ölmüş çiçekler gibi
    inanın ben değilim bu cinayet bu vehim
    intihar etmek için asılmadı köprüler...

    Mehmet Şamil Baş
  • “Haçin” Adana’nın Saimbeyli ilçesinin Osmanlı dönemindeki adıdır ve bu günkü “Saimbeyli” adını Kuvayi Milliye tarafından kurtarılması sırasında şehit düşen Kozanlı Saim Bey’den almıştır.
    Kitap, Haçin’in Ermeni kaymakamı Çallıyan’ın günlükleri ve o günleri yaşayan Türklerin anılarından oluşmakta ve belgesel niteliğindedir.
    Hep okumak istediğim halde bir türlü okuyamadığım kitaplardan biridir Zebercet Coşkun’un“Haçin”i”
    Belki de bu kitabı çok okumak isteğimin altında yatan sebeplerinden birisi de atalarımın anlattığı Ermeniler ile ilgili o güzel anıların izini sürmektir.
    Kozan’da, Ermenilerle iç içe yaşamış, onların uğradığı haksızlıkların tümüne defalarca maruz kalmış Türkmen boylarından birine mensup olmam da benim için bu kitabı önemli kılan faktörler arasındaydı elbette.
    Bu olayları birebir yaşamış atalarımın anlattıkları ile tarihi gerçekler kitabın abartısız ve politik kaygılardan uzak, belgesel nitelikte olduğunu göstermektedir.
    Kozan Gökgöz köyünden ve 1900 doğumlu yakın akrabamız Ahraz Mustafa “Yavrım, Gaçgaç’ta (Kaçkaç) 15 gün boyunca Haçın’da öldürülen Ermenilerden dolayı Göğdere kıpkırmızı aktıydı. Irmaktan cenazeler geçer, kokudan ırmağa yaklaşılmazdı.
    Kenara vuran ölüleri, kokusundan yaklaşıp ırmağa iteleyemezdik.
    O günler gitsin de bir daha geri gelmesin” derdi ki, roman ırmağın neden kan aktığını, neden koktuğunu açıklar niteliktedir.
    Zebercet Coşkun bu kitabında “Çerkezlerin Ermenilere de Türklere de destek vermemek kaydıyla bu savaşta tarafsız kaldıkları” bilgisini vererek, bu güne kadar bilinmeyen veya göz ardı edilen çok önemli bir konunun da ipuçlarını veriyor okuyucusuna.
    Zira Osmanlı 1865’te başata Avşarlar olmak üzere Kozan’da Türkmen oymaklarının üzerine İslahiye Fırkasını göndermiş ve aynı 1915’te Ermenilere yaptığı gibi, Türkmenleri de aç, açık, evsiz, yurtsuz bırakarak ölüme sürüklemişti.
    Anlaşılan o ki, bu defa Çerkezler; siyasetçinin kendi kirli işlerini daha rahat yürütebilmek için, halkı birbirine düşürme, birbirine kırdırma oyununa gelmek istemiyordu.
    Franz Werfel’in “Musa Dağda Kırk Gün” romanı ile Zebercet Coşkun’un “Haçin” ya da diğer adı ile “Tarihe Düşülen Not: Haçin ve Çallıyan Efendi” romanı bize gösteriyor ki, hukuk ve adalet sistemi çöken devletlerin, mutlak kendisi de çöküyor.
    …Ve bu öyle bir çöküş ki, bin yıldır bir birini “Ermeni, Rum, Kürt, Çerkez” diye göremeyen halk kendisi hayatta kalmak için, çetelerden koruma maksadıyla çocuğunu evinde sakladığı komşusunu boğazlamak zorunda kalabiliyor.

    Haçin’de kan pazarı,
    Var mı kitapta yazarı?

    Uyu Osman oğlum uyu,
    Haçin oldu kanlı kuyu,
    Hücum ettik alamadık,
    Soyka kalsın Sultan suyu.

    Mürsel Efendi’nin kızı,
    Hak’tan kara yüzü,
    Ara kurşunu mu değdi?
    Anan kadanı alsın kuzu.

    Osmanı’mı göğe attılar
    Süngüyü altına tuttular.
    Öldüğüne gam çekmiyom,
    Ak tenimize baktılar..

    Çamsanoğlu koca gavur,
    Bebekleri kaynatıyor,
    Gün görmemiş hanımları,
    Süngü ile oynatıyor.

    On kat esvap, püsküllü fes,
    Bunu bana yu, diyorlar,
    Ocak başlarından ırak
    Bebek pişmiş, ye diyorlar…

    Osman oğlum kucağımda,
    Çuha şalvar bacağında,
    Böyle yiğit töremedi
    Kamberli’nin bucağında…

    Bir pınar gördüm tereli,
    Oturanlar hep yareli
    Dünden kardeşim öleli,
    Varamıyom evimize…

    Toplanın gelin obalar
    Bir taş koyun yapımıza.
    Dolan da gel babam oğlu,
    Ağ çardaklı kapımıza.

    Evimizin önü kuyu,
    Boz bulanık akar suyu
    Çabalama Selbi’m/sabim uyu
    Uyu mor beliklim uyu.

    Yaşa Tufan Bey’im yaşa
    Kılıcın geçsin taşa,
    Enfiyeci Hüseyn Paşa,
    Kılıcını sarmış tasa.

    Urum yolunun ağzında,
    Kötünlü Duran mı duran?
    Allah uzun ömür versin,
    Şöhretli gavur kıran…

    Eller ne der ise desin,
    Kurban olurum Duran’a
    Mahşerde seni dilerim
    Çürüme ha, ben varana…

    Oy Duran’ım, oy Duran’ım,
    Ayrılık zor, toy Duranı’ım,
    Dolan da gel kadan alım,
    De ki, ölmedim yalanım.

    Kanı yelek, kanı kuşak,
    Buna can mı dayanır, uşak?
    Ben öpmeye kıyamadım,
    Nasıl değdin gavur fişek?

    Emmim oğlu şurda otur,
    Batsın saydığınız hatır,
    Hasan gadanı alayım,
    Beni de Haçin’e götür.
  • "Yaşamımın sadece benim için göreceli bir değeri vardır, başka hiç kimse için yoktur. Kabul ettiğim değer, insanın bir basamaktan ötekine tırmanmak için gösterdiği çaba sonucu azminin ve gücünün el verdiği en üst noktaya varmasıdır."

    Bulgar Nikos Kazancakis, diğer yapıtlarında da olduğu gibi bu yapıtında da sadece yazınsal açıdan değil düşünsel açıdan da okuyucu her daim etkilemiş avrupa'nın en etkileyici yazarlarından biridir. El greco, yazarın "ruhsal otobiyografisi"dir. El greco, rönesans ressamlarından biridir yazar bu yapıtında ressama düşünsel, ruhsal ve ahlaksal yolculuğunu kaleme alır.

    Ek olarak, Nikos Kazancakis isa'ya olan tavrını bu yapıtında da çift kutuplu kaleme almıştır ve insanın ahlaksal olarak basamakları tırmanmasına işaret eder.
  • Gülşiir

    Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
    Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
    içinde onca insan, içinde dünya...
    Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
    Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
    Haklı olan kim bu kargaşada?
    Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
    Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
    Ortasında nasıl barışılabilir?
    Anlamak isterim, hangi yasa
    Bir beşikle bir darağacını
    Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

    Sorular sormak için geldim şu dünyaya
    Yasım acıların yasıdır
    Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
    Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
    Ya da sabah yellerinden bir taçla
    Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
    Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
    Bu söylencenin bir yerinde durakladım
    Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

    Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
    Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
    Yitirdim çünkü onları da..
    İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
    Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
    Ne de geleceğime dair bir tasa.
    Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
    Bir adam, bir sokak, bir ev
    Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

    Soruların vardı senin, ne çok soruların
    Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
    Bir fısıltı gibi başladı sevgim
    Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
    Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
    Artık sen yadsısan da ne kadar
    Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
    Anlatsın yollar, yollar, yollar...

    Şimdi gece, soluğumu verdim içime
    Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
    Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
    Öylece serptim, seni yazacağım diye
    Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın
    Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
    Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
    Bize artık yeter de artar bile...

    Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
    En yakın dostlarımın birer birer
    Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
    Ölümünü gördüm, ama kimse
    İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
    Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
    Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkça
    Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
    Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

    Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
    Yüreğimi bir gün yollara atarsam
    Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
    Suyumun çoğu senden yana akacak
    Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
    Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülşarap
    Gülaşk, Gülşiir, Gülahmet, Gülerhan
    Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

    Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
    Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
    Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
    Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
    Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
    Esintisinde usul usul yürüdüğüm
    Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

    Sanki bir kız yürürdü yollarda
    Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
    Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
    Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
    Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
    Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
    Yatağımda bedeninden bir oyuk.

    Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
    Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
    Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
    Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
    Geceyarılarını çoktan geçti
    Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
    Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
    Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

    Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
    Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
    Bir akdeniz kentinde limon koklayan
    Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
    Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
    Çaldı yüzünü bir yaşamlık
    Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
    Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

    Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
    Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
    Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
    Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
    Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
    Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
    Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

    Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
    Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
    Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
    Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
    Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
    Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
    Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
    Hep direnen bir yanım kalacak
    Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

    şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
    Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
    Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
    Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
    Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
    Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
    Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

    Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
    Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
    Titreyen bir ışık karanlıklarda
    Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
    Sonunda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
    Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

    Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
    Yaşamımın bir dilimini özetleyen
    Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
    Donuyor bir gülüş tek bir dizede
    Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
    Çivileniyor beynimin bir yerlerine
    Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
    Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

    Nefret ediyorum ve seviyorum seni
    Girdiğin bütün kapıları açık bırak
    Birazdan git diyebilirim çünkü..
    Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini
    Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
    Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
    Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

    Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
    Beynimin yaşamı saran kıskaçları
    Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
    Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
    Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
    Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
    Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

    Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
    Yollarda bir savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
    Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
    kalbimdir ona tek sınır
    Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
    Donup kalır sesim kendi göğünde
    Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

    Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
    Kendi içimde ya da uzak yollarda
    Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
    Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
    Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
    Irmakların birleştiği o nokta benim
    İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
    Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

    Bir gün anlarsın beni neden suskunum
    Dünya içimde konuşurken böyle
    Bedenimi aşıyor yorgunluğum
    Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
    Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
    Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

    Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
    Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
    Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
    Bunun için ben Gül dedim sana..
    Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
    Kökleri toprağı saramaz olur
    Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

    Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
    Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına
    Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
    Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

    Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
    Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

    Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
    Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
    Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
    Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
    Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
    Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

    Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
    Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
    Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
    Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
    Öyle acemilikler yaptım ki ben
    Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
    Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

    Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
    Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
    Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
    Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
    Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
    Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
    Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
    Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

    Ahmet ERHAN