• Sen benim derimden çok daha benimsin. Seni ararken

    İçimde, damarlarımda, kanımda, ışıkla örülmüş 

    Gizemli dokularımda şendin bulduğum. Sanki kandın sen

    Taştın, azıktın.

    Bense dışında kaldım aklın, çılgınlığın, giysilerin, 

    Eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum,

    Ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip 

    Kör bir adam gibi el yordamıyla 

    Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda, 

    Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da 

    Vardır senin gülünün büyümesi evimde 

    İçimde büyümeyi sürdürüyorsun,

    Köklerin çok derinde

    Yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan 

    Gözlerine dokunmam olanaksız 

    Susuzluğumda bedeninin yangınları tutuşur 

    Kurar yüzünün yaprakları yokluğunu 

    ‘Kim var orada, kim var orada?’ diye sorarım sanki gecenin

    Geç saatlerinde 

    Birisi kapımı çalmış gibi

    Bir de bakarım ki boşluğun ortasında rüzgârdan başka bir şey yoktur 

    Sulardan, ağaçlardan, gündüzleyin yaktığımız 

    Ateşlerden sönmeye yüz tutmuş 

    Sanki hiçbir şey yokmuş da 

    Var olan her şey oradaymış gibi 

    Sanki yeryüzünün bütün toprakları kapımı tıklatıyormuş gibi

    Adsız, yaşam gibi belirsiz

    Filizlenen bitkiler ve çamur gibi bulanık,

    Gözlerimi kapar kapamaz uyanırsın canevimde

    Ben toprağa uzanınca doğarsın uçuşan tozlar gibi,

    Yatağını aşındıran nehir

    Birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini koruyarak büyürse 

    Sen de onlar gibi büyürsün bende

    O nasıl karanlığıyla birlikteyse, sen de benimle birliktesin 

    İşte kan ya da buğday, toprak ya da ateş

    Yaşarız burada, bir tek bitkiymiş gibi

    Yapraklarının anlamını bilmeyen.
  • Şimdi, Maçka’nın bir dağ köyünde, ineklerin yayladan iniş seslerini duyuyorum boyunlarındaki çıngıraklardan. Düşlüyorum ki şimdi sen de belinde peştamal, dilinde “Yaylanun Çimenine” türküsünü söyleyerek yayladan iniyorsun.

    “İnsanın bütün yüreği çığlıktır, sadece yüreğimizin etrafında seyahat ederiz” diyor Kazancakis. Sen benim çığlığım, sen benim gönlümün kınası. Ben en heyecanlı ve en güzel halimle bir tek sana geldim Dağlım. Ben seni bütün yollarda ve bütün şehirlerde sevdim.
  • Bir taşın, bir duvarın, bir bankın üzerine oturursun. Nazlı ve şımarık bir sabahı, nazlı ve şımarık bir sevgiliyi beklersin. Yoluna bakarsın. Sabırsız ancak mutlu, aceleci ancak büyüterek beklersin. Ki beklemenin de sevmeye dahil olduğunu anlarsın.
  • 330 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    kitabın her bölümünden neden bunu da anlatıyor desem de öyle bir bitti ki beş saat boyunca başından kalkamadım. kitabın son beş altı sayfası resmen beni tokatladı. çok etkileyiciydi, enfesti, unutamayacağım bir kitaptı.
  • Tasarlanan kaçış olayını evde kimse bilmiyordu. Olayın bir gün öncesi yazılan mektuplar yakılmıştı. Efendilerinin öf­ kesinden korkan hizmetçi kız, olay üstüne kimseye bir şey söylemiyordu. Papaz ağzını açmadı. Ne emekli süvari teğme­ ni, ne palabıyıklı kadastro mühendisi, ne de genç alaylı sağda solda olaydan söz ederek kahramanlık tasladılar. Bir ne­ deni vardı bütün bunların hiç kuşkusuz. Arabacı Treşka, hatta sarhoşken bile, bu konuda hiçbir şey kaçırmadı ağzın­ dan. Böylece yarım düzineden fazla fesatçı, ser verdi de sır vermedi. Fakat ardı arkası gelmek bilmeyen sayıklamaları sı­ rasında, Marya Gavrilovna kendi sırrını kendi açığa vurdu. Gelgelelim sözleri öylesine birbirini tutmaz şeylerdi ki, yata­ ğının baş ucundan ayrılmayan annesinin onlardan çıkarabil­ diği sonuç, sadece kızının Vladimir Nikolayeviç'i deli gibi sevdiğı ve herhalde hastalık nedeninin bu sevdadan başka bir şey olmadığı oldu. Kadıncağız kocasıyla ve bir iki kom­ şuyla görüşüp danıştı. Sonunda hepsi birden Marya Gavri­ lovna'nın alınyazısının böyle olduğuna, alınyazısının önüne geçilemeyeceğine, yoksulluğun utanılacak bir şey olmadığı­ na, paranın değil insanlığın önem taşıdığına vs. karar verdi­ ler. Kendimizi kandırmaya gücümüzün yetmediği sıralarda, atasözleri şaşılacak kadar yararlar işimize.
  • “Hava soğuk, umutlar uzak.
    Demek ki bugün de içimizi çay ısıtacak.”

    Nazım Hikmet
  • Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
    Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlânın sevgisine ve rızasına kavuşamaz, evliya da olamaz. Din büyüklerinin yolu, baştan sona edebdir. Edeb öğrenilmeden, ilim öğrenilmez. Feyzin kaynağı edebdir. Feyz, edebli olana gelir, edebsize gelmez. Din, edeb ve tevazu demektir. Edeb, giriş kapısıdır. Sonra tevazu gelir. Ahlak ve edeb, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kişinin aklı, edebi kadardır. Edeb kendini kusurlu bilmektir, haddini bilmektir. En yüce ilim de, haddini bilmektir.

    Üç edebin önemi
    1- Allahü teâlâya karşı edebdir. Yani zahiri ve bâtını ile tamamen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı.

    2- Resulullah efendimize karşı edebdir. Bu da itikatta, iş ve hallerde Ona uymaktır.

    3- Hocasına karşı edebdir. Çünkü Peygamber efendimize uymasına, hocası vasıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalı.

    Allahü teâlâ, kendisine karşı yapılan günahları, isyanları tevbe edilince affediyor, ama Habibine karşı yapılanları affetmiyor. Peygamber efendimiz celis-i ilâhidir, yani Allahü teâlâ ile beraberdir. Vârisleri olan İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyükler de öyledir. Onları üzmek çok kötüdür, çok sakınmak lazımdır. Büyük zatlar, (Hocamdan yalnız edebim sayesinde istifade ettim) demişlerdir.

    Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesiyle Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkarî hazretlerini ziyaret için Nehri'ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah talebelerine, (Herkes orada büyük bir zatın olduğunu düşünüp, abdest alarak Nehri'ye gider. Ben bu âdeti bozup, abdest almadan gideceğim) dedi. Talebeleri, (Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim) dedilerse de, Molla Abdullah, (Bu dini bir hüküm müdür? Ben yapmam) dedi. Sonra, serinlemek için elini yüzünü yıkarken, bastonu suya düştü. Elini uzatıp almak isterken baston başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı, sonra baston kayboldu. O da böyle söylediğine pişman oldu. Yaralarını sarıp abdest aldı, Nehri'ye gitti. Seyyid Tâhâ hazretlerinin dergâhına girince, bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kaldı. Seyyid Tâhâ hazretleri, (Ne oldu, bu baston size dayak mı attı da ona bakıyorsunuz?) buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişman olup, tevbe etti. O zatın talebelerinden olmakla şereflendi.