• 167 syf.
    tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan https://1000kitap.com/Esrakrt ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Okumak Ve Tüketmek-1

    Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

    Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü kitap kurtları ile de arkadaş olunca aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim. Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

    Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

    Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için (bence) "zihnin hazır olması gereken kitaplar"ı yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı okumak daha mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gideyim de Musil okuyam geleyim.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ve yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

    Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Bu yazıda merdivenin sonundan geriye doğru birkaç örnek vereceğim. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, bu şiiri çok derin bulduğumdan dolayı benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

    <<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

    En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

    Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

    Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

    Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

    Eğer bizlere okullarda daha nitelikli eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direkt bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

    Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. :) Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

    Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

    İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

    ***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
    https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

    ***Not-2: Okuma ve Tüketmek-2 #40566689

    Sevgiyle ve anlamla kalın...
  • 99 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitap hakkında yazılacak çok şey var. Nereden başlayacağımı bilemedim.

    İzninizle önce kitabı genel değerlendirip ardından kendi bakış açımla (-ki, bu kısmın epey farklı olacağını düşünüyorum) değerlendirmeyi planlıyorum.

    Kitap, Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanmış romanıdır. Gerçi monolog (dinleyicilere bir kişinin anlattığı) demek daha doğru sanırım.

    Konusu kısaca, Jean Baptiste Clemence adındaki bir avukatın bir barda (Amsterdam’da) karşısına çıkan bir ya da birkaç kişiye anlattığı (aslında kendisiyle hesaplaşıyor) birbirinden kopuk olaylardan oluşuyor. Clemence’i modern insan olarak gösterip Avrupa’nın modern insanını onun ağzından ‘Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.’ şeklinde (birkaç yerde geçiyor) eleştirmektedir.

    Kitabın başında Clemence’i iyi bir insan şeklinde gösteriyor. Yakışıklı, çekici, doğa tarafından torpil yapılmış bir adam olarak anlatıyor. Ve bu özelliklerini kadınları elde etmek için çokça kullanıyor. Kitap ilerledikçe karakter oldukça değişik görünmeye başlıyor. Burada kesmeliyim. Kitabı açık etmemek gerek.

    Şimdi kitaba kendi açımdan bakmak istiyorum. Acaba Camus, kitabı böyle değerlendireceğimi bilse yazar mıydı? Bence kesinlikle yazmazdı. Hatta (tabirimi mazur görün) kafa göz dalabilirdi bana.

    Kitabı okumadan hemen önceki bir tarihte agnostik (Tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak için yeterli veriye sahip olmadığımızı kabul eden inanç. Ateizmden farklı olarak Yaratıcı’nın varlığını tamamen reddetmeyen fakat bu konuyu düşünmeye gerek olmadığını savunan düşünce tarzı) bir arkadaşıma 'Eğer cennet ve cehennem yoksa, yani ödül veya cezanın olmadığı farz edilirse, insan denen yüksek ego sahibi ve kendinden başka kimseyi kolay kolay düşünmeyen canlı için her şey mubah değil midir?' diye sordum.

    Şöyle bir açıklama getireyim öncelikle. Ben, Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine inanmış bir insanım. Keza yaptığım doğruların ödülü olduğu gibi cezalarının da olacağına yürekten inanıyorum. Fakat bu, bile beni zaman zaman durdurmuyor. Bazen unutuyorum, bazen unutmuş gibi yapıyorum, bazen de günahını bile bile cezasına razı olma pahasına yapıyorum. Ben şu halde kendi nefsimi (ya da ego, benlik vs, siz nasıl derseniz) buyur etmeyi başaramazken ‘inanmayan’ bir insanın kendini tutması nasıl mümkün olur? Ben yaptığım her şeyin görüldüğüne eminken, tamamen kendi başına olan bir insan nasıl kendini tutabilir?

    İşte bu soruları arkadaşıma yönelttim ve sağ olsun içtenlikle yanıtladı. Onu da tutan bir şey varmış. Vicdan! Yani (kendi inancıma göre konuşuyorum) Allah onları da kendi başına bırakıp istedikleri gibi davranmalarına fırsat vermeyecek bir ölçü ile yaratmış. Ve bu, onları gerçekten bağlıyor (hepsini değil tabii).

    Şimdi tersini de düşünelim. Ben nasıl oluyor da inanmama rağmen günah işleyebiliyorum. Belki Allah affeder diye. Belki de nefsimin azgınlığı aklıma üstün gelip zaman zaman yenildiğim için. Onlar (dışladığımı düşünmeyin, insan insandır) nasıl oluyor da hiçbir ceza yokken keyiflerine göre yaşayamıyorlar? Cevap: VİCDAN!

    İnancı olmayan ne insanlar görüyorum. Terbiyeli, merhametli ve iyi kalpli. Tam tersi inancını gözümüze sokan fakat yüzünden şirretlik akanlar da var. O zaman insanı içine göre değil, görünene göre değerlendirmek lazım belki de. Zira düşüncesi onu, davranışı bizi ilgilendirir. Biraz kitabın dışına çıkmış oldum, bağışlayın lütfen. Hemen topluyorum.

    Ve kitap bu konudaki düşünceme tuz biber oldu. İnanmayan bir adamın vicdanının baskısının altındaki çöküşü ya da yazarın deyimiyle ‘düşüş’ü. Şükür ki (yine kendi inancıma göre konuşuyorum) Yaratıcı bu et parçalarına (ben de dahil) vicdan eklemiş.

    Bakış açımı zenginleştirmesinden dolayı Albert Camus’nün bu kitabını okuduğum için müteşekkirim.
  • 240 syf.
    ·4 günde
    22 Şubat 2018

    İstanbul

    Ahmed abime;

    Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



    İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



    Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



    Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



    Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



    Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



    Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



    Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

    Sevgilerimle,

    (İmza)



    ***

    Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

    ***



    Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama Yaren/Duvar/ yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



    Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



    Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



    Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



    Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

    Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı/Duvar/, kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih/Duvar/ abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk/Duvar/ (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım https://1000kitap.com/ulalume/Duvar/'m, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja/Duvar/, hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb/Duvar/, kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- Hayriye Ç./Duvar/ ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen https://1000kitap.com/mukkef/Duvar/. Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



    Değilmiş.

    Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^
  • 224 syf.
    ·1 günde·1/10
    ---Okumak isteyenleri caydıracak ve yazarın ekmeğine kan doğrayacak yorum içerir.---
    Olmayan migrenim tuttu. Soldan soldan kafam ağrıyor şu anda. Son 30 sayfasını uyuklayarak okudum ki kitap bitsin yorumlayım da uyuyayım diye. Ertesi güne bıraksam içim soğuycak, yazcaklarımı yazamıycam çünkü...
    bu kitabi tatilde olup yanımda okuyacak bişeyim olmadığından kobo üstünden e book olarak diger kitabiyla, banka kartimda bulunup gözden çıkardığim 15 lirayla aldım. Ağaç zaiyatina sebep olmadıgim için sevinçliyim. Aksi olsa hem yazara hem yayin evine kendimi tutamaz mail atardım. Agzima geleni hemidee...
    Şimdi kitabın neden kötü olduğunu size nedenleriyle ve örnekleriyle açıklayacağım.

    * bazen sıkılıyoruz. Yani çoğu zaman. Aslında genelde sıkılıyoruz. Evet sıkılıyoruz, belki de limondan daha çok.
    Bu cümleyi okudugum anda ki kitabın başlarında... Nasıl bi belaya çattigimin farkina vardim.

    *Ben sana tayt giyme demiyorum, hobi olarak yine giy.
    Bu cümle yılın esprisi valla ne kadar da şakaci ve sempatik bir sanatçı. Milletçe alkışlıyoruz.
    *ben sende doydum, afiyet olsun mu bana?
    Bu cümlede ne dediğini anlamadım.

    *illa bir organinla geleceksen, kalbinle gel bebeğim.
    Bu cümlede kokan buram buram romantizm cemal süreyyayı bile kıskandırmıştır. Benim böyle enfes bir cümle neden aklıma gelmedi... Ah vakti zamaninda yazaydum diye...
    *şarkılarda unuttuğumuz insanlar var.
    Yine efsanevi bir cümle...
    Ama ben yazsam sarkilarla unuttugumuz diye yazardım...
    * bazen telefonun çalar, arayan o değildir.
    Bu cümle beni darmadağın etti. Ki Türkan şorayin dönüş filmi nasıl içimi burktuysa bu cümle de öyle bir duygu seli coşturdu bende.

    *Zaten hem güzel, hem kokereç seven bir kız görmedim. Demek ki benim bütün eski sevgililerim güzeldi. Sonuçta hiçbiri kokoreç yemiyordu.

    Eve kokoreç tezgahı alma konusunda çok ciddi olan beni çirkinlikle tasdiklemiş oldu. Teşekkürler...
    Bu nasıl bir genelleme , nasil bir yazdiginin nereye varacağini bilememedir...! ( okurken sinirlendigimden daha çok sinirlendim şu anda)
    *bu arada bir kız sizi en az çikolatayı sevdiği kadar sevmeli.
    Diye bir cümle, bir akıl verme varki. Her kız çikolata sevmeli diye bir kaide mi var. Anayasal zorunluluk mu?
    Ki hic sevmem....
    *ismail yky seviyorsan git onu dinle ben sevmiyorum mesela. Her eski sevgili bir mezarmıdır?
    İsmail yk yı gömerken, bu cümleyi nasıl böyle bitirdi. Inanilmaz bir yetenek.
    Şimdi bunun bir arkadaşi varmış kız demişki..
    *tıpkı beni yazmışsın biz kızlar gerçekten gerizekalıyız, tek düşündüğümüz aşk ve ilişkiler dedi baktım doğru söylüyor, haklısın insanın kendisini bilmesi güzel, dedim.

    Demiş. Efendim teveccüğünüz o sizin ve çevrenizdeki insanların gerizekalılığı!
    Ne kadar kolay demi belli bir grubu böyle yaftalamak. Sinir oldum sinir!!!
    Birde bu tayfa sezen aksu'ya neden ha bire sezen diyor. Neyse bu samimiyet.. Minik serçe sezen aksu hazretleri hanfendi demeseniz de azcık mesafe koyun be.

    Öf daha alıntı yapacaktım da sıkıldım
    Bazi insanlar, ve, sonra, gelişine,aşk ve kahve sözcüklerini kullanmasını yasaklayın kalem oynatamaz.
    Unutmak diye bir sey var
    Patates kızartması diye bi sey var
    İlahi adalet diye bisey var
    X diye bisey var
    Bu kalibi o kadar cok kullanmış ki...

    Ayrica bağğzı kelimeler var. O kelimeleri bozuk para gibi bolca harcamış. Annesi bu kelimeleri kullandıgında agzina aci biber sürmekle tehtid edilen kitle de şakşakliyor bunu Pespayelik resmen ıyyy.
    Bazı cümleler sıla ve demet akalın şarkilarıni dilinize dolatabilir...
    O kadar cok tekrara düşmüş ki, napsın kelime kapasitesi ve bilgi birikimi özgünlüğü karşilamiyormuşsa demek ki...
    Bir de bi karara vardım. Hazır burda yorumlarda iki kelam çizittiriveriyorum. Bunlar azcik daha biriksinde, kenarindan köşesinden çekiştiririp kitap bastirayim bunlardan. Ünlü olurum belkisi.
    İste bunun sevgilisi varmış yazilarina bayılıyormuş, kıskançmişta filan bana ne ise.
    Kendini övmekten, sinif atlamış küçük burjuva egosunu tatmin etmekten, milletede ha bire gerizekali demekten başka bisey yok kitapta.
    Bide bu yazar ve ekürileri kendilerine cümle mühendisi, kelime bağlayicisi ve sihirbazi gibi ünvanlar veriyorlar ya; kendimi törpümle bıcaklıycam şimdi.
    Bu kitabi daha erken bitirirdim de döne döne okudum. Anlamadığım cümle oldu. Ne anlatmaya çaliştigini bilmedigim sayfanin üstünün şişane altinin igdir oldugu cümleler var. Iki lafindan biri de gögüs kelimesinin halk dilindeki adi
    Bir de kendi kendine tripleri var yazamiyormuşta, tıkanıyormuşta
    Ee o zaman yazma ?
  • Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • 102 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bugün KPSS varmış, bizim arkadaşlardan biri de girdi sınava da oradan biliyorum. Dün aradı, gel dedi yarın sınav var. Hem eşyaların başını beklersin hem de destek olursun. Gittik. Bir çile bir çile. Yolda birde yağmur bastırmasın mı ben gitmişim tişörtle. Neyse girdik kampüsün girişindeki kantinine. Bizimkisi Manisa’dan geldi de çocukların bazısı Uşak’tan gelmiş bazısı Denizli’den. Otellerde sabahlamışlar, bilmedikleri etmedikleri yerler. Zaten sınav zamanı en ufak şeyler kaygı yaratır. Hepsinin stres tavan. Sınav stresi yetmiyormuş gibi bir de böyle teferruatlarla uğraşıyorlar. Bir taraftan yağmur bir taraftan da zaman. Bizimkisi 3 dakika da bir saati soruyor. Taksi çağırdık ha geldi ha gelecek. Gelen giden yok. En son dayanamadı ,dur deme ye kalmadan fırladı gitti.

    Kaldım tek başıma. Yanıma Steinbeck’in İnci’sini almışım. Elbette özellikle seçildi, tam dış ortamlık. Dil sade anlaşılır. Başladım okumaya. Bir Kızılderili baş kahraman adı Kino. Yahu bu Kızılderili nereden çıktı zaten bu Steinbeck enteresan adam. Nerede kıyı da köşe de insan var onları anlatıyor. Hani sevmiyor da değilim bana Gogol’u hatırlatıyor. Gogol da böyle yapar ya. Bir sürü kont, kontes varken sen git mujikleri, 9. Dereceden memurları anlat. Nereden çıktı bunlar? Ne güzel yaşayıp gidiyorduk. Tutturdunuz bir toplumsal gerçekçilik herkesin keyfini kaçırıyorsunuz. Ah o Gogol yok mu o Gogol hep onun başının altından çıktı bunlar. Yalnız hafifte fark yok değil aralarında. Gogol ağır yazardı herkes anlamazdı, bu Steinbeck denen adam birde sade yazıyor ki hiç sorma. Bu kadar da olmaz ki. Okuyan herkes anlıyor ne demek istediğini. Köylüsü de anlıyor işçisi de. Biraz yüksekten yaz da sadece aydınlar anlasın. Ne de olsa onlar şatolarında viskilerini içerken köylü, işçi edebiyatı yaparlar. Toplumsal gerçekçiyiz bile derken çıkıp fukaranın tekine destek olacağına yazdıkları romanların ne kadar getireceğini hesaplarlar.

    Neyse biz Kino’ya dönelim bunlar derin konular. Eşi, çocuğu, doğal ortamı gül gibi yaşayıp gidiyor. Bir de inci arıyor arada istiridyelerin kabuğunda. Hani umut fakirin ekmeğiye umar ha umar. Bizdeki sayısalcılar gibi bunlarda inci arıyor. Buldu da vesselam hem de kocaman dünyanın en büyük incisi. Bulmaz olaydı. Millet başladı yaygaraya. Kiliseden papaz geldi, senin adın diyor din büyüklerimizin birinin adı çok hizmetler vermişti zamanında. Sonra doktor kapısına geldi. Hani Kino ona gittiği zaman veteriner baksın size demişti ya işte o doktor bu. Getir diyor senin inciyi benim kasada saklayalım. Yok dedi Kino ben satacağım onu. Yahu nasıl satacaksın zaten kasaban da üç tane inci alan yer var. Tezgahı da kurmuşlar dışarıya üç içeriye bir. Kino bu dinler mi gitti satmaya. Değersiz dediler, of dediler puf dediler. Kino bozuldu bu işe bozulmak ki ne bozulmak. Hem kendi bozuldu hem çevresi bozuldu.

    Neyse yeter bu kadar anlatmak. Biraz da size kalsın. Anlayacağınız Steinbeck yine aynı Steinbeck. Ne kadar anlatılmayacak şey var anlatmış hepsini. Ya da boş verin okumayın bunlar insanın keyfini kaçırır. Kontlar, kontesler dururken ne gerek var? Ah o Gogol yok mu o Gogol bir elime geçirsem :)

    Herkese keyifli okumalar dilerim..