• BEDELLİ GÜNLÜKLERİ - 57. TOPCU TUGAYI BEDELLİ
    Kaçtım kaçtım ve sonunda yakalandım. Uzun süredir ertelediğim askerlik hizmetimi bedelli olarak İzmir/Bornova'da bulunan 57. Topçu Tugayı'nda tamamladım. İşte size askerlik hatıralarım. 15-20 gün askerliğin hatırası olur muymuş demeyin. Oluyormuş, oturun okuyun işte.
    İlk önce şunu belirtmem lazım benimle aynı yerde askerlik yapacak arkadaşlara. Bornova'da iki tane topçu kışlası var. Bunlardan bir tanesi tugay seviyesinde, diğeri ise tugayın komutan yardımcılığı olarak adlandırılıyor ve Hacılarkırı denilen mevkide bulunuyor. Tugay nedir inanın bilmiyorum ama general filan var orada. Bedelli sevk belgemde Hacılarkırı yazmıyordu, yazanlar varmış. Ne yazarsa yazsın sizi bir düzene göre hangi kışlaysa oraya gönderiyorlar. Kışlaların ikisi de Bornova'da. Anlatacaklarım Hacılarkırı'ndaki kışladaki yaşadıklarım.
    Ben birliğime yol iznim ile birlikte 07/01/2019 tarihinde teslim oldum. Gitmeden 1 hafta önce askerlik şubesine gidip sülüs denilen belgeyi aldım. Sülüsünüzü alın yoksa teslimde sıkıntı yaşıyorsunuz. Kapıdan girdikten sonra ziyaretçi parkı bölgesinde sıraya girip resmi işlemlerinizi başlatıyorsunuz. Bu resmi işlemler çeşitli sorular sorulması, formların doldurulması, kamuflaj gibi şeylerin alınması gibi işlemlerden oluşuyor ve iki gün sürüyor. Bu iki gün boyunca hayatımda hiç beklemediğim kadar sıra bekledim.
    Gelelim askerde ne yapıldığına... Sabah 06:15 veya 06:30 gibi "koğuş kalk" (burada Ayhan Çavuş'u hatırlamadan edemiyorum) komutuyla uyandırılıyorsunuz. En geç 06:45'de koğuşlar bölgesinde sıranızda hazır olmanız gerekiyor. Sonrasında sayımınız yapılıyor ve toplu bir şekilde yemekhaneye gidiyorsunuz. Bu işlem yemek içtiması olarak adlandırılıyor. İçtimanın kelime anlamı zaten toplanma. Askerde içtima demek her şey demek. Her an için içtimaya çağrılabilirsiniz. Genel olarak içtima saatleri 06:45 yemek içtiması, 08:00 sabah içtiması, 12:00 yemek içtiması, 14:00 genel içtima, 17:00 akşam içtiması, 18:00 yemek içtiması, 21:00 ve 23:00 yatak içtiması şeklinde. Yatak içtiması yatakhanede alınır ve isterseniz bu içtimayı uyuyarak verebilirsiniz. Yatarak verilen tek içtima yatak içtimaları :))) Önemli olan içtima anında koğuşunuzda veya yatağınızda olmanız. Ara vakitlerde de sizi her an içtimaya çağırabilirler. Misal akşam yemeğinden sonra normalde 21:00'a kadar boşsanız bile lüzumsuz bir vakitte "kışla içtima"sesleri altında bilmem hangi yüksek rütbeli komutanın tüm kışlayı içtimaya çağırdığı görülmüştür. O yüzden her an için ulaşılabilir olun veya yerinizi arkadaşlarınıza muhakkak haber edin.
    Eğitim konusuna gelince... Sabah içtimasından sonra başınızda duran eğitim çavuşları veya uzman çavuş veya asteğmen veya her kimse size eğitimizini veriyor. Eğitim dışarıda veya gazinoda olabilir. Havanın durumuna bağlı. İçerik olarak Ege bölgesindeki İzmir ben gittiğim dönemde don olacak kadar soğuk olduğu için ilk hafta eğitimlerin hepsi gazinoda oldu. İlk olarak size sağa-sola dönmeyi, rahat-hazır ol komutlarını, askeri düzende yürüyüş yapmayı ve askeri marşları öğretiyorlar. Bunları yaparım ederim hallederim diye düşünmeyin hiç yapamayanlar ve arada yapmakta zorlananlar oluyor. Az önce içtima askeriyede her şey demiştim. Askerliğin ikinci altın kuralı bağırmak. Evet bağırmak. Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Karşınızdaki adam general bile olsa bağırın arkadaşlar. Bağırmak askerde en makbul şey. Tekmil ise her zaman bağırarak veriliyor. Tekmil=Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Örneğin "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" Ali Veli demişken burada Uzman Çavuş İbrahim Erdoğan komutanımızı da anmadan edemiyorum. Üzerimizde büyük emeği vardır, saygılarımı sunuyorum. Kendisinin bizim takımdaki lakabı Ali Veli olarak kaldı gitti. Eğitimlerde tekmil vermeyi öğretirken sürekli askerlikte tekmil örneği olarak kullanılan "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" cümlesini söylediği için takımımızın bir çoğu kendisinin isminin Ali soy isminin Veli olduğunu düşünmüş :)))
    İlk hafta anlattığım şekilde sürekli olarak yürüyüş, duruş, yanaşık düzen eğitimleri ve marşları ezberlediniz. Marş demişken Topçu Marşı desem galiba bütün topçu askerler bu marşı gülerek hatırlayacaklardır. Topçu marşı resmi bir marş olmayıp askerlikte söylenen ve cinsel ögeler içeren bir marştır. Aşağıya ekliyorum okuyunca anlayacaksınız. Bu marş tüm taburun biricik eğlencesi ve nefes alma aracıydı. Resmi marşlarda çıkmayan ses bu marşın son mısrasında gazinoyu başımıza yıkacak halde çıkardı. Son mısra ne miydi? "Güm güm vurur hiç yorulmaz" Öncesi aşağıda.
    İkinci hafta havalara bağlı olarak eğitimler genelde dışarıda oldu. Bu hafta daha çok AK-47 kalaşnikof veya keleş olarak bilinen silahın tanıtımı, obüs tanıtımı ve askerlikle ilgili gizlenme eğitimleri ile geçti. Dolayısıyla bu hafta daha hızlı geçti. Silah eğitimini aldıktan sonra 3 mermi atma hakkınızı kullanmak üzere İzmir'de bulunan Jandarma Komando Birliğine atış yapmak üzere gidiyorsunuz. Atışları kesinlikle emirsiz yapmayın. Atış anına kadar galiba 8-10 adet emir alıyorsunuz. Misal şarjör tak, kırma kolu çek bırak gibi. Bedelli askerlikte atış yapmak zorunlu mu? Evet zorunlu. Bizim taburdan atmak istemiyorum diyenler oldu ama atacaksınız dediler. Duyumlara göre atmayanlar da olabiliyormuş. Şahsi kanaatim atış yapın eliniz silah görsün arkadaşlar. Kalaşnikof aşırı ses çıkaran ve neredeyse hiç geri tepme yapmayan bir silah sıkıntı çıkmaz.
    Bu eğitimlerin dışında bol miktarda yemin töreni provası yapıyorsunuz.
    Yemekler... Hayatımda hiç havuçtan yemek yapıldığını görmemiş ve duymamıştım. Ama askerde bunu da gördüm. Havuçtan bildiğiniz salçalı yağlı mağlı bir yemek vardı. Pırasa yemeğinin pırasasız olanını düşünün. Pırasa demişken yemek çeşitlerini de anlatıyım. Bol miktarda pırasa, kabuska(en sevmediğim) karnabahar yemeği yersiniz. Yemekler bizim kışlada fena değildi. Yani pırasa seven birisi pırasanın tadı çok kötü diyemez. Aynı şekilde kuru fasülye de öyle. Yediğim kurular hayatımdaki en güzel kuru olmadığı gibi en kötüsü de değildi.
    Şimdi genel manada bazı askeri uygulamaları kısa kısa yazayım müstakbel bedelli er adaylarımıza.
    Nöbet: 2 saat tutuluyor ve yanınızda koğuşunuzdan bir arkadaşınız oluyor. Bir nöbetçi koğuş binasının girişinde diğer takım nöbetçileri ile dururken bir nöbetçi de koğuşun içinde bekliyor. 1 saat sonunda değişim oluyor. Nöbetçiler asla -beraber kalmıyorlarsa- uzun dönemleri ve kısa dönemleri nöbet alanlarına sokmasın. Komutanın emridir :))
    Tabur: Bizde yaklaşık 180 küsür kişiden oluşan askerler bütünü.
    Takım: Taburun dörde bölünmüş hali. Ben 4. takımdaydım mesela. 4. Takım 45 kişiden oluşuyordu. Takımlar kendi aralarında mutlak suretle 4'lü sıra olur. Genel kuraldır. Kısaca bir takım asker demek sizinle aynı koğuşta kalan askerlerin bütünü demek. Takımlar önemlidir. Hem arkadaşlık açısından hem de eğitimler açısından. Örneğin selam verme eğitiminde bir arkadaşınız elini kaldırmada gecikti mi? Komutanın emri şu şekilde olacaktır. 1-2-3. takımlar 20 dakika istirahat et 4. takım 10 dakika daha selam verme eğitimine devam et. El Cevap: Emredersiniz komutanım :))) İşte takımın önemi. Böyle bir emir aldığınızda o arkadaşınıza kızmayın küfür etmeyin. Herkes sizin gibi akıllı ve çevik olmayabilir. Adam askerliğe elverişli de olmayabilir. Bu yüzden eksik kalan arkadaşınıza kızmak yerine ona yardımcı olmak veya onun hatasını gizlemek en güzeli olacaktır. İşte askerliğin size kazandıracağı bir erdem. Yardımlaşmak ve silah arkadaşlığı..
    Manga: Bir takımın en önündeki 4 askerin tam arkasındaki sırada olan askerler bütünü. Mangada ve takımda mutlak surette ön-arka-sağ-soldaki arkadaşlarınızı öğrenin. Eksik çıktığı zaman kimin eksik olduğu kolayca anlaşılır. İlk günlerde olmasa bile sonraki günlerde kimin hangi mangada kaçıncı sırada olduğu yazılı hale getirilir zaten.
    Temizlik Mangası: Her gün bir manga askeri mıntıka, tuvalet, banyo temizliği için seçiyorlar ve o kişiler temizliği yapıyor. Koğuşları genelde nöbetçiler temizliyor.
    Revir: Kışlanın içindeki doktorların bulunduğu bölüm. Hastaysanız silsile yoluyla komutana durum iletiliyor ve revire gidecekler içtima sırasında bir kenara ayrılıyor ve revire gidip muayene oluyorsunuz. Çok hastaysanız gece veya gündüz fark etmez sizi dışarı da bir hastaneye gönderiyorlar. Eğitimden kaçmak için rapor alabilirsiniz ancak doktor bunu yerse tabi.
    İzin: Bedellilere normalde izin yok. Ama özel durumlarda işinizi halledecek kadar izin veriliyor. Misal notere gitmeniz lazım banka işiniz var vs. Durumu ayrıntıya girmeden izah ediyorsunuz ve çok sıkıntı çıkarmadan izin veriyorlar. Saatlik izin bana yetmez bana 1-2 günlük izin lazım, sınavım vs. var diyorsanız. Dışarıda yattığınız her gün askerliğiniz uzuyor bilginiz olsun.
    Yemin Töreni: 21 günlük askerliğin bence yegane amacı bu yemin törenleri. Kışlanıza teslim olduktan çıkıncaya kadar ki süreç bu törene hazırlık için geçiyor. Size marş söylerken bağırın, yürürken dik durun, ayağınızı doğru ve sert basın demelerinin sebebi tören günü gelen eşinize dostunuza güzel bir görüntü vermek ve onların koltuklarını kabartmak. Tören günü şöyle baktığımda atmosferin gerçekten de insanda öyle bir etki yarattığını gördüm. Eğitim boyunca naparsanız yapın ama törende çakı gibi asker olun. Törende özellikle dikkat edeceğiniz şeyler dik durmak, güzel yürümek ve tabi ki avazınız çıktığı kadar bağırmak. Bizim başımızda olan asteğmenin tavsiyesini de size iletmeden edemiyorum. Tören geçişi sırasında kırmızı flama ile başınızı flamanın 1-2 metre ilerisinde bulunan komutana çevirmek ve komutan ile göz kontağı kurmak zorundasınız. Sıranın en sağındakiler hariç, onlar kafasını çevirmiyor. işte bu göz kontağı kurduğunuz sırada bizim asteğmen "komutana verecek gibi değil s...cek gibi bakın" demiş ve hepimizi güldürmüştü. S..cek gibi nasıl bakılır? Bu cümle cinsel bir çağrışımdan çok sertliği ifade ediyor. Yoksa generale baygın baygın bakmayın :))))
    Askere Giderken Yanımda Olması ve Olmaması Gereken Şeyler Neler? : Akıllı telefon, elektronik cihazlar ve sivil hat yasak. İçeri sokabilir misiniz? Bu da mümkün. Tuşlu ve kamerasız telefonlar serbest. Fakat bu telefonda sivil hat varsa sıkıntı. Konuşacağınız zaman kıyıda köşede konuşun. Aynı şey akıllı telefonlar için de geçerli. Giyecek olarak size yanlış değilsem 2 takım atlet-baksır, 2-3 tane çorap, 1 tane havlu veriyorlar. Tavsiyem yanınıza en azından her 2 gün için 1 takım iç çamaşırı almanız. Ben öyle yaptım ve duşumu alıp çamaşırları da çöpe attım. Askerlikte hakim renk tabi ki yeşil. Çamaşırımı da yeşil almıştım o yüzden sivilde yeşili tercih etmediğimden çöpe boyladı çamaşırlar. Siz isterseniz beyaz çamaşır da alabilirsiniz sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Ama kamuflajlı iken misal, atletiniz boğazlıysa gömleğin boyun kısmından beyaz görünmemesi gerekiyor. Bu kıyafet olayını kısaca şöyle izah edeyim. Komutan gelip tüm tabura veya takıma baktığı zaman sırıtmayacak bir renk(yeşil) tercih ettiyseniz sıkıntı yok. Bu durum mevsimine göre boyunluk, eldiven ve şapka için de geçerli.
    Askerlikte Body: Body sistemi askerde önemlidir. Body genel olarak aynı ranzayı paylaştığınız kişiye denir. Her zaman bu kişiden haberdar olun. İçtimalarda eksik çıkınca hemen herkes body kontrolü yapsın denebilir. Gayrı-resmi bir askerlik terimidir body. Bu kadar body deyince "baaaadiii" desem herhalde bizim takım kimden bahsettiğimi hatırlayacaktır :))
    Kantin: Kantinde yiyecek, içecekler mevcut. Fiyatlar sivile göre vergi ve kar amacı olmadığı için oldukça düşük. Bir sürü çikolata, cips, kola vs. alıp da fiyatı duyunca bir yanlışlık mı oldu demeniz kuvvetle muhtemel. Bir yanlışlık yok rahat olun.
    Koğuşlar: Koğuşlar herkesin bildiği gibi ranza sistemi ile donatılmış. Benim bulunduğum kışlada bir koğuşta sadece kendi takımından askerler kalıyordu. Ranzalar demir. Yataklar bildiğiniz yataklar. Ama 4. takımın koğuşunda galiba en dandik ve en pis yatak benimdi. Yatak dediğimiz şey normalde beyaz olur. Ama benim yatağım sarıya çalan bir renkteydi. Kötü anılarım depreşti. Yatağımı hatırlamak bile istemiyorum. O kadar pis ve bir o kadar da sarı... Size ilk gün çarşaf, yorgan yüzü ve yastık yüzü veriyorlar. Renkler mavi. Bunlar kullanılmış ama yıkanmış tabi. İsterseniz dışarıdan aynı renkte lastikli olanını getirebilirsiniz. Temiz temiz kendi malınızı kullanırsınız.
    Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Estikçe ekleme yaparım. Askere bir ön yargı ile gitmiş veya gidecek olabilirsiniz. Öyle düşünmeyin. Askerlik sadece oradaki arkadaş ortamı için bile yapılabilir. Bir düşünün.. Hayatınızda kaç kere hakim, savcı, doktor, zabıt katibi, çiftçi, sağlıkçı, yönetmen, avukat, esnaf, imam, öğrenci, bankacı, kaptan gibi meslekten ve her görüşten ve memleketin her yerinden insanlarla bir arada bulunabilirsiniz ki. Bizim koğuş tam birbirine ısındı derken bir baktık askerlik bitmiş. Oraya bir daha isteseniz de giremeyeceksiniz. O yüzden her anın tadını çıkarmaya çalışın. Buradan 5. Tabur 4. Takım'da bulunan çok değerli arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Özellikle koğuşumuzun imamlarına, bankacı dostlarımıza, Amerikalı'ya, hayatı direk dikmek ve at koşturmakla geçmiş Mehmet'e, sonradan badim(body) olan Mehmet'e, baaadiii Mehmet'e ve şu an aklıma gelmeyen diğer tüm asker arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Dikkat ettiyseniz hep Mehmet ismi var. Bir söylentiye göre bizim takımda 33 tane Mehmet varmış.
    Velhasıl gidin, görün, yaşayın. Hayırlı tezkereler.


    TOPÇU ZAFER MARŞI (TOPÇU MARŞI)

    Gürler zaferin teranesiyle
    Coşkun sesi bir topun derinden, derine
    Bir hükmün gazenferanesiyle,
    Şimşekler çakar şarapnelinden

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Mili savaşın bilin ki bizler,
    Tarihini güllemizle yazdık.
    Tufanlar kudursa hep denizle
    Sinmez bu vatanda düşman asla.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Açtıkça ateş bataryalarda,
    Afaki boğar, köpüklü bir kan, bir duman
    Duysun bunu, kainatta herkes,
    Topçu sesidir, bu gürleyen ses.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    GÜNDOĞDU MARŞI



    Gün doğdu, hep uyandık,
    Siperlere dayandık
    İstiklalin uğruna da,
    Al kanlara boyandık.
    Sandılar. Türk uyudu,
    Ata cenge buyurdu,
    Türkün asker olduğunu,
    Dünyalara duyurdu.
    Ülkemiz Türk ülkesi,
    Aşık eder herkesi
    Üstümüzden eksilmesin
    Al bayrağın gölgesi.

    İZMİR MARŞI

    İzmir'in dağlarında çiçekler açar.
    Altın güneş orda sırmalar saçar.
    Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
    İzmir'in dağlarında oturdum kaldım
    Şehit olanları deftere yazdım.
    Öksüz yavruları bağrıma bastım.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
  • 120 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Şairlerin yaşamöyküsü yoktur, Onların yaşam öyküleri yapıtlarıdır.
    Octavio Paz
    Bu kitapta biraz Fernando Pessoa'u anlatıyor. Bazen toplumcu yazarları okusamda hep kapalı anlatım yapan Surrealist yazarları sevmişimdir. Alegori her eserin bence olmazsa olmazi olmalı Pessoa'da da alegorik anlatımı çokça gördüğüm yazarlardandır.
    Anarşist Banker
    1922’de Pessoa adıyla yayımlanan bu eser, gerçek bir ateş gemisidir; bugün de, basıldığı zamandaki kadar tehlikeli, bir o kadar patlayıcı ve coşkundur.
    Eser, bir roman gibi okunabilir: hatalarıyla, tereddütleriyle ve nihayetinde muzaffer sonucuyla bir hayatın romanı. Sıfırdan başlayan Banker, bir servet kazanır: Neden ve nasıl? Acımasız bir keskinlikte ama bir o kadar da eğlenceli bir kötü niyet taşıyan bir dizi uslamlamayla bize göstermeye çalıştığı budur. Bu Banker, –katıksız ve sağlam bir anarşist olduğunu ilan eden– bize “hakikat”ini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmez. Kitaptan
    "Sadede gelecek olursak, geçenlerde bana, eskiden sizin anarşist olduğunuzu söylediler.”
    “Eskiden mi, hayır! Eskiden de anarşisttim, şimdi de anarşistim. Bu noktada değişmedim. Ben anarşistim.”
    “Bakın hele! Siz bir anarşistsiniz, öyle mi? Hangi açıdan anarşistsiniz? Tabii eğer bu sözcüğe farklı bir anlam vermiyorsanız…”
    “Bildik anlamdan farklı mı kullanıyorum? Kesinlikle değil. Bu sözcüğü en sıradan anlamıyla kullanıyorum.”
    “Yani, şu işçi örgütlerinde görülen tipler gibi mi anarşistsiniz siz de bunu mu demek istiyorsunuz? Bombaları ve sendikalarıyla ortalıkta dolanan o tipler ile sizin aranızda gerçekte hiç fark yok mu?”
    “Fark var elbette… Ama sizin sandığınız noktada değil. Siz belki de benim sosyal kuramlarımın onlarınkine benzemediğini sanıyorsunuz?”
    “Aa, evet, anlıyorum! Siz kuramsal olarak anarşistsiniz; ama uygulamada…”
    “Kuramda ne kadar anarşistsem uygulamada da o kadar anarşistim. Uygulamaya gelince fazlasıyla anarşistim; hem de sizin sözünü ettiğiniz tüm o tiplerden daha fazla. Üstelik tüm yaşamım da bunun kanıtı.”
    “Anlamadım?”
    'Tüm yaşamım bunun kanıtı elbette. Sizin bu sorunu bilinçli bir biçimde incelemediğiniz ortada. İşte bu yüzden, aptalca şeyler söylediğimi ya da sizinle alay ettiğimi düşünüyorsunuz.'"

    "Anarşistin ideali öncelikle özgürlüktür; sonra özgürlük yoluyla eşitlik, nihayetinde ise özgürlük içinde eşitlik yoluyla kardeşliktir. Şunu unutmayın: Anarşist sistemde, eşitlik olarak var olabilecek şey özgürlükle birlikte gelmez, ondan kaynaklanır. Burjuva ve anarşist sistemler arasında ara bir sistem olması için ve birinden diğerine yumuşakça geçebilmek için, bu ara sistemin burjuva sistemden daha fazla özgürlük içermesi gerekir. Tersi durumda, bu, anarşizme doğru atılmış bir adım olmaz. Özgürlükte bir artış görülmezse, üstüne üstlük bir de azalırsa, burjuva sisteminin yerine farklı (ya da denk) bir sistemin geçmesinden başka bir anlama gelmez bu. Burjuva sisteminin yerine, bu noktada ona denk bir başka sistemi koymak, bütün çabaları feda edip, hatta belki de kan döküp, sonuçta toplumun aynı kalmasına yol açmak olur. Merkezden çok uzaktaki bir evi terk edip şehrin öteki ucuna, merkezden ilki kadar uzak yeni bir konuta taşınmak için vakit ve para harcamaya benzer bu.
    Sorun, kapitalizm ile anarşizm arasında ‘geçiş sistemi’ olarak kabul edilebilecek ve özgürlükler bakımından kapitalizmden üstün olması bir yana, en azından dengi olabilecek hiçbir sistemin ortaya çıktığının görülmemesidir. Sosyalizm ile komünizm eşitlik fikri üzerinde temellenir. Ama özgürlük pek dert edilmez. Bireycilik üzerinde temellendiğinden en azından özgürlüğün tohumunu içeren burjuva sisteminden daha kötü zorbalıklardır bunlar. Sosyalizm ile komünizmin temellendirdiği ise mutlak erk sahibi bir Devlet’tir. Bütün insanları bu canavarın, öldürülecek bir bedeni bile olmayan bu Mutlak Kral’ın altında eşit kılarlar. Her ikisinde de burjuvazi her şeyini yitirir, emekçinin ise kazanacağı hiçbir şey yoktur. Burjuva köle değilken köle olur; burjuvanın dengi olmuş işçi, kendini yeni bir efendiyle birlikte bulur ve önceden olduğu gibi yine köledir. Burjuva sisteminde bir emekçi, her şeye rağmen ve emeği sayesinde ya da şans sonucu veya herhangi bir başka gerekçeyle kendisi için biraz para toplayabilir, toplum içinde yükselebilir, belli bir oranda özgürlük –en azından paranın sağlayabileceği oranda– elde eder. Sosyalist ya da komünist rejimde ise hiçbir umudu yoktur. Bu, cehennemin yeryüzünde kusursuzca geçekleşmesidir ve cehennemde, göründüğü kadarıyla, herkes eşittir."

    Şeytanın Saati ise
    Şeytanın Saati, Pessoa’nın bütün metinleri gibi insanın kendini ve ona yön veren birliği arayışındaki aynı güzergâhın etaplarından biridir ve yine diğer metinler gibi, o da bir puzzle parçası değildir: Pessoa eserlerinin belli başlı niteliklerini küçültülmüş olarak içeren bir bütündür. Bu bütünlük, hem içerik hem de biçem olarak söz konusudur. Pessoa’nın tüm eserleri gibi, edebi türleri tartışma konusu yapan ve hiçbir durumda aynı cinsten olmayan tüm türlere –öykülemeci tür, dramatik tür, lirik tür– benzeyen bu metin, aynı zamanda, sırrın ve bilginin bu gezgini tarafından gerçekleştirilen erişilmez hakikati arama yolculuğu olması bakımından da tüm türlerle arasında yakınlık kurar. Pessoa’nın belli başlı tüm konu ve saplantılarının, ezoterizmin bütün türlerinin, “aldatmaca”nın şiirsel mantığına karışan çelişkinin şiirsel mantığının Şeytanın Saati’nde seçki biçiminde bulunduğu söylenebilir ve varlıkla varlık olmayanın varlıkbilimsel takınağına da metnin her yerinde rastlanır. Dinsel, felsefi ve edebi sayısız düşsellikle dolu olan Şeytanın Saati, kökteş şairlerin eserlerine benzer bir tür sonsuz çokkişili söyleşiyle bizi karşı karşıya bırakır.

    Eserden
    Hiçbir zaman ne çocukluğum ne yeniyetmeliğim ne de dolayısıyla, erişeceğim erkeklik çağım oldu. Ben olumsuz mutlağım, hiçliğin cisimleşmiş haliyim. Asla elde edilemeden arzulanan, var olamayacağı için düşlenen şey – bu benim hiçlik krallığım ve bana verilmeyen taht bu. Bir ihtimal olan, var olması gereken şey, Yasa’nın ya da Yazgı’nın bahşetmediği şey – bunu İnsan ruhuna avuç avuç serptim ve bu ruh, var olmayanın yaşayan yaşamını hissedince allak bullak oldu. Ben, bütün görevlerin unutuluşu, tüm niyetlerdeki tereddütüm. Mutsuzlar ve hayat yorgunları, yanılsamalarından kurtulur kurtulmaz, gözlerini bana doğru kaldırırlar, çünkü ben de, kendimce, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Hem de çok, çok uzun zamandır! Başka biri gelip benim yerime geçti.
    İnsanlık pagandır. Asla hiçbir din içine işleyemedi onun. Sıradan insanın ruhunda, ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. İnsan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.
    Tanrılara taptığında, onlara fetiş gibi tapar. Onun dini gözbağcılıktır. Hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. Dinler, gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz, çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.
    Dinler simgedir ve insanlar simgeleri yaşamlar olarak değil (oysa öyledirler), şeyler olarak kabul ederler (oysa öyle olamazlar). Sanki Jüpiter varmış gibi –ama asla yaşıyormuş gibi değil– ona yaranmaya bakarlar. (Jüpiter yaşıyormuş gibi, asla varmış gibi değil.) Tuz dökülünce, bir tutam da sağ elle sol omuz üstünden serpilir. Tanrı’ya karşı günah işlendiğinde, birkaç ‘Göklerdeki Babamız’ duası okunur. Ruh pagan kalmaya ve Tanrı, mezarından çıkarılmayı beklemeye devam eder. Pek az kişi, zaman geldiğinde geri almak üzere, Tanrı’nın mezarının üstüne akasya (ölümsüz bitki) bıraktı. Ama bunlar, iyi aradıklarından, onu bulmak için seçilmiş kişilerdi.
    İnsan hayvandan, sadece bir hayvan olmadığını bildiği için ayrılır. O, görünür karanlıklardan başka bir şey olmayan ilk ışıktır. O, başlangıçtır, çünkü karanlıkları görmek, karanlıklardan ışığı almaktır. O, sondur, çünkü kör doğduğumuzu, görme duyusuyla bilmektir. Böylece hayvan, kendi içinde doğan bilgisizlik yoluyla insan olur.
    Bunlar çağlarla zamanların sonsuzluğudur ve merkez noktasında hakikatin bulunduğu dairenin çemberi üzerinde yürümekten başka yapılacak şey yoktur.
    Bilimin temeli cehaletimizi bilmektir. Bulunduğumuz yer olan dünya; olduğumuz şey olan ten; olmak istediğimiz şey olan Şeytan – üçü birden, o Büyük An’da, içimizdeki Efendi’yi, olmamıza ramak kalmış o Efendi’yi öldürdüler. Ve onun sırrı, ona dönüşebilelim diye sahip çıktığı sır kayboldu.
    Ben de, bayan, Parlak Sabah Yıldızı’yım. Ben, daha Yuhanna konuşmadan önce buydum, çünkü Patmos’tan önce Patmos, bütün sırlardan önce sırlar vardır. Başka bir simge şemasında benim Venüs olduğumu düşündüklerinde (düşündüğümde) tebessüm ederim. Ama ne önemi var? Tanrısı ve Şeytanı’yla, içindeki tüm insanlar ve onların gördükleri her şeyle birlikte, bütün bu evren, sonsuza dek çözülmeye çalışılacak bir hiyerogliftir. Ben, meslek olarak, Büyü ustasıyım – yine de Büyü nedir bilmem.
    Sırlara vâkıf olmanın en yüksek derecesi, var olan bir şey olup olmadığını bilmekte cisimleşen soruyla noktalanır. En büyük aşk derin bir uykudur, dalmaktan hoşlandığımız bir uyku. Ben bile, ki sırra en fazla vâkıf olması gerekenlerden biriyim, kimi zaman, içimde, Tanrı’nın ötesinde bulunan şeye sorarım, tüm bu tanrılarla yıldızların kendi uykularından, dipsiz derinliğin büyük unutkanlıklarından başka bir şey olup olmadıklarını.

    Okunması gereken kisa bir eser.
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • hayatta çalışmadan zengin olanlar, başkalarının bükük bellerine basarak yükselenler, insanların gözyaşlarından macun yoğurup, can otu diye satarak, mevki, servet ve şöhrete konanlar var. Hem bunlar zamanımızda maalesef az da değil. Fakat ben sana temiz yüzlü ve namuslu insanlara yaraşan muvaffakiyetten bahsediyorum ve böyle bir muvaffakatiyetin, diyorum, bir tek yolu vardır: Çalışmak, varlığını ve mevkini emeğinin hakkı ve ehliyetinin mükâfatı olarak kazanmaktır.
    Ali  Fuad Başgil
    Sayfa 53 - yağmur yayınları
  • (Hikayemiz; Ahmet isimli özel sektörde çalışan bir baba, Neriman isimli ev hanımı olan anne, Özlem ve Samet adlarında çocukları olan bir ailede geçmektedir.)

    -Canım ben geldim.

    -Hoşgeldin Ahmet. Nasıl geçti günün?

    -Hoş bulduk. Yorucu bi gündü. Şu bizim patronla yine tartıştık.

    -Sende amma çok tartışıyon patronunla. Bi gün kapı dışı edecek seni o zaman görücem ben seni.

    -Sadece ben tartışmıyorum ki, adam herkesle kavgalı, kimse beğenmiyor adamı ama işte napçan. Para onda. Neymiş efendim kârlılığımızın artmamasının sebebi bizlerin yüreklerimizi ortaya koymayışımızdan kaynaklanıyormuş. Ya sen %15 zammı bile bize çok gör. Sonra yürekten falan bahset. Eğer şirket kazansın istiyorsan önce bizlerin kazanmasını sağlaman lazım dedim. Sonra sen odama bi gel bakalım dedi. Ondan sonrası malûm. Amaaan neyse. Çocuklar napıyor?

    -Napacaklar televizyon seyrediyorlar.

    -Bu çocuklarda çok televizyon seyrediyorlar hanım. Bi gün kırdıracaklar bana televizyonu.

    -Bundan en çok sen zararlı çıkarsın bence. O yüzden hiç düşünme canım.

    -Yok yok. Bi gün parçalayacam bak görürsün.

    -Hadi bırak şimdi televizyonuda. Çocukları da al gel. Yemekler hazır.

    -Samet, Özlem hadi gelin mutfağa. Yemek hazırmış.

    Samet:
    -Ben gelmicem. Çivgi film izliom ben.

    -Ne demek çizgi film oğlum. Akşam olduğu zaman yemek yenir. Televizyon kapatılır. Hadi kızım, kardeşini al da gel.

    Özlem:
    -Yok baba. Ben getiremem.

    Baba:
    -Nedenmiş o?

    Özlem:
    -Biz kardeşimle anlaşma yaptık. Benim sevdiğim bi yarışma programı vardı. Onu izletirsen ben de sana çizgi film izlemene izin veririm demiştim. Şimdi onun zamanı. Hem sen dememişmiydin. Verdiğiniz sözleri tutun diye. Ben bi söz verdim, sözümü tutuyorum.

    Baba:
    -Ama kızım bu konu...

    Özlem:
    -Ben anneme yardım etmeye geçiyorum mutfağa.

    Baba:
    -Oğlum, Samet. Hadi kapatalım televizyonu. Bak anne mis gibi yemekler yapmış, hem birazdan haberler başlayacak, zaten kapatacam o zaman.

    Samet:
    -Bana ne, bana ne. Gelmicem. Ben aş diilim.

    Baba:
    -Oğlum yeter ama artık, verir misin kumandayı bana.

    Samet:
    -Hayıy, veymem.

    Baba:
    -Ee yeter ama artık oğlum, ver şu kumandayı.

    Samet:
    -Hayıy veymem, kumanda benim.

    Baba:
    -Oğlum o oyuncak değil. Bak kumandayı verirsen sana çikolata aldım, onu veririm.

    Samet:
    -Hani, neyde neyde?

    Baba:
    -Len oğlum rüşvetsiz sana iş yaptıramıyacak mıyız?

    Anne:
    -Bu akşam benim dizide Emelle İrfan'ın çocuklarıyla ilk karşılaşması olacak. Ayy çok merak ediyorum.

    Baba:
    -Canım nesini merak ediyon acaba? Sanki devlet sırrını açıklayacaklar. Çocuğun karnesini beklerken böyle heyecanlı değildin.

    Anne:
    -Sen hiç konuşma kocacım. Dün akşam bize selam bile vermeden televizyonda bilmem hangi iki takımın final maçı var diye heyecandan sana söylediğim onca sevgi sözlerini bile duymayan sen değildin sanki.

    Baba:
    -Dünü karıştırma o özel bi maçtı. Kesin izlemem gerekiyordu.

    Anne:
    -Bizim evlilik yıldönümümüzün daha özel olduğunu düşünmüştüm ama.

    Baba:
    -Canııım ben bu konuda sana özürlerimi bildirmiştim. Neden şimdi eski defteri açıyorsun? Hemen yemeğimizi yiyelim de haberleri kaçırmayalım.

    Özlem:
    -Yemekler çok güzel olmuş anne. Eline sağlık.

    Baba:
    -Eline sağlık karıcım, yine döktürmüşsün.

    ....

    -Baba:
    -Oğlum kumandayı nereye sakladın?

    Samet:
    -Söyleyim ama bana çivgi film açarsan.

    Baba:
    -Oğlum az önce izledik ya. Yetmedi mi?

    Samet:
    -Ama az izledim.

    Özlem:
    Baba bana Karlar Ülkesini açacaksan demi.

    Samet:
    -Çivgi film, çivgi film, ben çivgi film izlemek istiyorum.

    Baba:
    -Çocuklar bi susun ya. Sizin yüzünüzden ne konuştuklarını anlayamıyorum.

    Anne:
    -Oh sonunda bulaşıklar da bitti. Dizimi seyredebilirim.

    Baba:
    -Hayrola canım ne dizisi?

    Anne:
    -Ne demek ne dizisi? Sende balık hafızası var herhalde. Ben sana mutfakta ne dedim.

    Baba:
    -Sen mutfakta bana birşeyler söyledin ama ben onaylıyorum tamam demedim ki.

    Özlem:
    -Baba neden açmıyorsun Karlar Ülkesini?

    Samet:
    -(ağlayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film.

    Anne:
    Reklamlar başlamıştır, birazdan özete geçer, aç bakalım, benim dizimi, "Ben Sana Tutuldum" başlamak üzere.

    Baba:
    -Dizilere tutulduğun kadar birazda bana tutulsaydın.

    Anne:
    -Futbolcular maaşlarının primlerini sana gönderiyorlardı zaten demi. Hıhh diyene bak.

    Baba:
    -Canım zaten özet veriyorlarmış haftaya hem özeti, hem de yenisini izlersin olmaz mı?

    Anne:
    -Hayır efendim kesinlikle olmaz. Hem zaten geçen haftaki bölümü de tam izleyememiştim çocukların istekleri yüzünden. Hem sen ne izleyeceksin, haberlerde bitti. Verir misin şu kumandayı?

    Baba:
    -Hayır vermem kumandayı. Ne demek ne izleyecem, İspanya Kral kupası maçı var.

    Anne:
    -Krallık mı kaldı bey. Burada demokrasi var. Benim dediğim olacak. O dizi izlenecek. Ver şu kumandayı.

    Özlem:
    -Anne, baba benim sinemamı neden açmıyorsunuz? Ben Karlar Ülkesini izlemek istiyorum.

    Anne-Baba (ikisi birden)
    -Kızım sen bi sus.

    Özlem:
    -Neden susacakmışım, bende bi bireyim bu ailede benim de haklarım var. Verin kumandayı bana.

    Baba:
    -Bu maçın tekrarı yok hanım.

    Anne:
    -Yoksa yok bana ne. Her gün özetini uzun uzun veriyorlar maçların onları izlersin. Zaten hepsi aynı. Bissürü adam bi topun peşinden koşturuyor. Ne değişiyor ki? Hadi ver artık kumandayı.

    Baba:
    -Sen daha baştan yenik başlıyorsun maça. Ay pardon yenik başlıyorsun mevzuya. Bi kere maçta estetik var, heyecan var, güzellik var, ruhumu okşayan yanı var.

    Anne:
    -Benim dizimde o anlattıklarının on katı var. Hemde koşmadan, acele etmeden oynuyorlar, çok daha zevkli. Şimdi çok uzadı mevzu. Alayım şu kumandayı.

    Samet:
    -(ağlayarak ve zıplayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film, çivgi film.

    Özlem:
    -Hayır kardeşim. Benim sinemam izlenecek.

    Baba:
    -Oooffff çok sıkıldım ben. Zaten akşama kadar patronun dırdırını çekiyorum, burda da siz başlamayın.

    Anne:
    -Gidin bakayım siz odanıza çocuklar. Bey dizinin özeti bile bitmiştir. Neden açmıyorsun benim kanalı.

    Baba:
    -Bu iş böyle olmayacak. Şu on santimetrelik plastik bücür yüzünden evde ne huzurumuz kaldı, ne birbirimizle konuşur olduk, ne oynar olduk çocuklarla, ne de birbirimizin suratına bakar olduk. Varsa yoksa aptal kutuya gözlerinizi büyülenmiş gibi diker olduk. Ama ben ne yapacağımı biliyorum.

    -Haklısın aslında Ahmet. Ne yapacakmışsın.

    -Öldüreceğim onu.

    -Neee kimi öldüreceksin?

    -Hemen panik yapma hatun. Kumandayı öldüreceğim.

    -Kumandayı mı, nasıl ama?

    -Önce ezecem, sonra pencereden atıp intihar süsü vereceğim, böylelikle kimse öldüğünden şüphelenmeyecek.

    -Kumandayı balkondan atacak mısın yani?

    -Ohhh önce gözlerini patlattım, sonra da tüm gücümle balkondan fırlattım kumandayı, çok ciyaklamıştır ama olsun. Böylesi daha iyi oldu.

    -Eskiden televizyon mu varmış, varsın bundan sonrada izlemeyiverelim.

    -Oh be rahatladım. Neriman canım senin radyo ve televizyonculuk okuma sevdan vardı? Ne oldu ona?