• Yerel, pragmatik hakikat veya perspektiflerin ötesinde genel geçer bir hakikat düşüncesi, Nietzsche'de, hiç kimsede olmadığı kadar problematik hale gelir. Çünkü o rakip doğruluk iddiaları veya rekabet halindeki hakikat iddialarıyla ilgili olarak hüküm verebilme noktasında kendisine ihtiyaç duyulabilen mutlak ölçütü temin edebilecek ne bir numenler alanı ne de tarihsel bir senteze sahiptir. Doğru diye nitelenen, kendilerine hakikat adı verilen şeyler, onun gözünde sadece soykütükleri unutulacak kadar uzun bir süreden beri benimsenmiş olan inançlardan, birtakım pratiklerle çıkarların belirlediği yorumlardan daha fazla hiçbir şey değildir. Nietzsche'yi genel olarak Kıta felsefesinin, özel olarak da Kıta epistemolojisinin şekillenmesinde en önemli ve belirleyici şahsiyet haline getiren şey budur. Yani, onun insan zihninin, zihinden-bağımsız olanı bilme konusu etrafında şekillenen temel problematiğe ve zihinden bağımsız gerçeklik düşüncesinin kendisine kökten, çarpıcı itirazlarda bulunmasıdır. Dahası o, hakikatin nesnelliği düşüncesine de şiddetle karşı çıkmıştı. Gerçekten de Nietzsche, çağdaş düşünce üzerinde çok etkili olmuş "hakikatin öznelliği" görüşünü geliştiren kişiydi. O, hakikati güce, hakikat iradesini güç istemine eşitlemişti.
  • Mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk, tavandaki çatlakları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklarını, dizilmiş oyun kağıtlarını ele geçirip sahanlıktaki musluktan damlayan suyun içine girdi. Saint-Roch'un çanı her çeyrek saati vurduğunda onunla birlikte çınladı.
  • Nedir simülakr? Gerçek olarak algılamak istediğimiz görünüm diyor Baudrillard. Açıkçası daha basit bir tanımı yok. Ancak tanımlandığı kadar da basit bir kavramdan bahsetmiyoruz. Baudrillard'ın simülasyon teorisi hakkında kulağına bir kaç kelam sıkışmış okur için "aman yarabbim bütün hayatımız bir bilgisayar oyunu mu" nidasıyla değersizleşebilecek bir olgudan bahsediyoruz.

    Daha önce de dile getirdiğim gibi ağır kitap kavramına çok inanmıyorum. Her insanın bir kitapla karşılaşma, onu okuma, idrak etme zamanı vardır. Bunun öncesinde, bu kadar tandanslı zamanı bükerek öne almak isterseniz o kitap size ağır gelebilir. Örneğin bu kitabı ilk elime aldığım bundan 14 sene öncesine bakınca kitapta yazılanlardan hicbir şey anlamamış olduğumu ve/veya anladıklarımı yanlış anlamış olduğumu bugün fark edebiliyorum.

    Esasen 10 yıl sonra tekrar okuduğumda bugüne geri dönüp aynı yorumu yapmam da kaçınılmaz. Baudrillard, reklam, haber, medya, klonlama, bilim-kurgu ve bağdaşık pek çok kavram üzerinden şu an gerçek bir dünyada yaşamadığımız sonucuna varıyor. Ancak hemen kolaya kaçmamak lazım. Bu matrix vari bir simülasyonda yaşıyor olmaktan ziyade, gerçek ve ona dair algımızın günümüz değişkenleri ile bükülüp bozulduğu, hipergerçeklik denilen noktada yaşadığımız anlamına geliyor.

    Baudrillard'a göre geçmişte bir zamanda "gerçek" diye bir şey varmış. Ancak onu tüketmiş durumdaymışız. Ürkütücü olduğu kadar ufuk açan yaklaşımları insanı gerçekten ümitsiz bir kabullenmeye itiyor. Benim kafamda ise temel bir sorun var. Yazarın sürekli yok ettik, büktük, değiştirdik dediği gerçeği nasıl tanımladığını bilemiyoruz.
    Hakikat ya da gerçek her ne ise o tanımlanmadan onu yok ettiğimizi söylemek bir çelişki şüphesi doğuruyor içimde. Evet farklı makalelerde gerçeğin ne olabileceği yönünde çıkarımlar var ama teorinin temeline oturan bir gerçeklik tanımı fena olmazdı.

    Tavsiye ediyor muyum? Dediğim gibi ağır kitap lafzına inanmam. Ama demir leblebiye inanırım. Bu kitap da tam bir demir leblebi.
  • Aniden olup biten şeylerle başa çıkmak sanıldığından daha kolay aslında. Hiç istemediğin, hazır olmadığın hatta asla kabul edemeyeceğini düşündüğün herhangi bir durumla birdenbire karşılaşınca dengen bozuluyor haliyle. Ama bir süre sonra direnç göstermeye başlıyorsun. Eğer ne olursa olsun kabul edemeyeceğin bir şeyse başına gelen ve direnecek gücün yoksa bile kabullenmemek, delirmek hatta kendini öldürmek gibi seçeneklerin her zaman var. Hiçbir durumda mağlup olmazsın. Ya üstesinden gelirsin başına gelen şeyin ya da çekip gider, reddeder, farklı bir bilinç durumuna bürünürsün.

    Ama o şey birdenbire ortaya çıkmadıysa, aniden üstüne atılmadıysa, yavaş yavaş sızdıysa hayatına hatta neredeyse tatlılıkla sokulduysa.. ‘sabırlı bir yılan gibi büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işlediyse, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi hayatına işlediyse…’ Farkettiğin an reddetmek ya da delirmek ya da ölmek için çok geçtir artık.

    Reddedemezsin; çünkü varoluşun dahil her şeyini onunla tanımlamışsındır farkında olmadan..

    Deliremezsin; deliren bir deli aslında akıllanmış olur ve böyle biri iyiliği hakedecek kadar iyi şeyler yapmadığın kesin..

    Ve ölemezsin, çünkü içine sızdığı her şeye bıraktığı korkaklık afyonu bütün hücrelerine işlemiştir. Çaresizce kabullenmekten başka seçeneğin kalmaz. Mağlup olmuşsundur. Başka türlü bir oyun başlar artık ve kendi hayatını tatsız bir film gibi izlersin..
  • Mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk, tavandaki çatlakları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklarını, dizilmiş oyun kağıtlarını ele geçirip sahanlıktaki musluktan damlayan suyun içine girdi. Saint-Roch’un çanı her çeyrek saati vurduğunda onunla birlikte çınladı.
    Georges Perec
    Sayfa 78 - Metis Yayınları
  • "Dil,gerçeği anlatamaz.Edebiyatın güvenilir bir referansı,gerçek bir anlamı yoktur.Her okuyucunun yorumu aynı derecede geçerlidir ve yazarın amacından daha önemlidir.Aslında,hayattaki hiçbir şeyin anlamı yoktur.Gerçeklik sübjektiftir.Değerler ve hakikat sübjektiftir.Yaşamın kendisi bir illüzyondur."
  • “Kimse hakikat ile yaşayamaz. İnsan yaşayabilmek için, hem sanat, din, felsefe, bilim ve sevgi gibi dışsal yanılsamalara, hem de dışsal olanı belirleyen içsel yanılsamalara ihtiyaç duyar.”