• Uzay Yolu’nun ünlü doktoru McCoy “uzay, karanlığa ve sessizliğe gömülü bir hastalık ve tehlikedir” diyordu. Haklı; uzay yolculuğu insanı güçsüz ve yorgun düşürür, hasta eder, hatta depresyona sokabilir. Uzmanlar uzayın insanın yaşaması için geçirdiği evrime uygun bir ortam sunmadığını söylüyor. Bu yolculuğun insan vücudu üzerindeki etkileri ise şöyle sıralanıyor:

    Kalkıştan sonraki 10 saniye: Bilinç kaybı
    Roket fırlatılmaya hazır, hız kazanıyor. G-kuvveti, yani hızlanma sırasında vücudunuza uygulanan kuvvet nedeniyle vücut ağırlığı normalden dört kat daha fazla hissedilir. Koltuğunuza çakılmış bir halde kolunuzu kımıldatmak bile aşırı güçleşir. G-kuvveti kanı ayaklara doğru iter, oysa bilinç yitirmemek için kanın beyne gitmesi gerekir.

    Daha düşük g-kuvveti durumunda bile savaş uçağı pilotları beyne yönelik kan basıncının düşmesinden dolayı gözde buğulanma ve görme kaybı yaşanır. Rus Soyuz aracı gibi konvansiyonel uzay araçlarında, kalkış anında astronotlar bu hızın etkisini göğüslerinde hissedecek şekilde konumlandırılır.

    Kalkıştan sonraki 10 dakika: Bulantı
    Astronotların kalkıştan sonraki ilk şikayetlerinden biri bulantı ve kusmadır. İç kulaktaki yerçekimi azlığı dengeyi, koordinasyonu, yön duygusunu ve hareket halindeki nesneleri takip yeteneğini etkiler. Uzay kapsülü içinde kusmukların havada uçuşmasına neden olmanın yanı sıra uzay tutması astronotların verilen görevleri yapamamasına da neden olabilir.

    Kalkıştan sonraki iki gün: Yüzde şişme
    Astronotların şikayetlerinden biri de burun tıkanması. Uzayda olmak kafa üstünde durmaya benzer bir his yaratır. Sıvılar vücudun üst kısmında birikmeye başlar. Yüzdeki şişmenin nedeni budur. Tıpkı uzun yolculuklarda ayakların şişmesi gibi. Vücut sıvıyı üst kısma doğru çekmeyi tercih eder. Yerçekiminin azalması nedeniyle bu eğilim daha da güçlenir ve dokularda şişme görülür. Ayrıca astronotların görme duyusunda da bozulma baş gösterir. Bunun nedeni ise henüz bilinmiyor.

    Kalkıştan sonraki bir hafta: Kas ve kemik erimesi
    Yerçekimi olmadığından vücutta bozulmalar başlar. Yerçekimi organların sağlığı bakımından oldukça önemlidir. Sıçanlar üzerinde yapılan deneylerde 7-10 gün içinde bazı kaslarda üçte bir oranında erime görülür ki bu büyük çaplı bir bozulmadır. Kalp kaslarında da bozulma olur.

    Uzay istasyonunda kalınacaksa bu belki çok büyük bir sorun değildir, ama örneğin Mars’a inilecekse astronotun yürümeye mecali olmayacaktır. Bu nedenle vücut sağlıklarını korumak için bütün astronotlar her gün birer saat kardiyovasküler ve ağırlık kaldırma egzersizleri yapmak zorundadır. O halde bile astronotlar altı ay sonra yere indiklerinde yürümekte zorluk çeker. Yerçekiminin olmaması kemiklerde de erimeye yol açar. Bu aynı zamanda fazla miktarda kalsiyumun kana karışması demektir.

    Kalkıştan sonraki iki hafta: Uykusuzluk
    Astronotların aydınlık-karanlık döngüsü tümüyle alt üst olmuş, uyuma güçlüğü çeker hale gelmişlerdir. Özellikle dünyanın etrafında yörüngede iken her 90 dakikada bir yeni bir gün doğumuna tanık oldukları için yapay gecelere uyum sağlamada sorun yaşarlar. Duvara bağlı bir uyku tulumu içinde uyuması da kolay değildir.

    Bunun etkilerini azaltmak amacıyla astronotlar için karartılabilen uyku kompartımanları oluşturulmuştur; yapay ışığın sertliğini kırmak içinse yeni bir LED aydınlatma sistemi denenmektedir.

    Kalkıştan sonraki bir yıl: Hastalıklar
    Uzay yolculuğunun bağışıklık sistemi üzerinde aşırı olumsuz etkileri vardır. Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler uzayda akyuvarların mikroplara karşı savaşma gücünün azaldığını göstermiştir. Buna da yine yerçekimi eksikliği neden olmaktadır. Daha fazla sorun yaratan şey ise uzaydaki radyasyondur.

    Astronotlar uzayda parlak ışık patlamalarına tanık olduklarını anlatır. Uzay istasyonu bu ışınlardan korunmak için Dünya atmosferine biraz daha yakın bir yörüngede tutulur. Fakat Ay’a ya da Mars’a yapılan yolculuklarda uzun süreli uçuşlar astronotları radyasyon tehlikesine maruz bırakır. Fakat astronotlar üzerinde yapılan uzun süreli araştırmalar onlardaki kanser riskinin daha fazla olmadığını göstermiştir.

    Kalkıştan sonraki iki yıl: Depresyon
    2010’da yapılan bir araştırmada altı kişi Mars’a gidip dönüyormuş gibi 520 gün boyunca Moskova’da test ortamında tutulmuş ve uzun süreli uzay uçuşlarındaki yalıtılmışlığın yol açacağı stres incelenmişti. Gidişte sorun olmasa da Dünya’ya dönerken daha fazla sıkıntı yaşanmış, yolculuk sıkıcı hale gelmiş, insanlar arasında çatışmalar başlamıştı.

    Uzmanlar, sonsuz uzay boşluğunda uçan kapalı ve dar bir teneke kutu içinde yolculuk yapmanın yaratacağı psikolojik sorunlar üzerinde duruyor. Fiziksel sağlık kadar ruh sağlığının da önemli olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle doğru astronotları seçmek büyük önem taşıyor. Uzun süreli uzay yolculuğunun etkilerini daha ayrıntılı araştırmak üzere NASA gelecek yıl uluslararası uzay istasyonunda bir yıl süreli bir çalışma planlıyor.

    Editör / Yazar: İsa EKİCİ
    Kaynak: http://www.bbc.com/...-bad-for-your-health
    Beyinsizler Uygulaması
  • Neden Godard? (I)
    Ulus Baker


    İlk tartışma seansımıza Michel Foucault'nun "bakışın arkeolojisi"yle başlamamızın iki nedeni var: birincisi, eğer bu atölye çalışması bizi belli bir "iş" yapmaya, tartışmalarımızı görsel-işitsel, videografik imajlara taşıyacaksa --daha doğrusu böyle bir ortak karara varılırsa-- arkadaşımız Dr. Deniz Dülgeroğlu'nun imkan sağlayabileceği bir "hastane çekimi" olanağımız olacak... İkincisi, Michel Foucault'nun "Kliniğin Doğuşu: Tıbbi Bakışın Bir Arkeolijosi" adlı incelemesi, onun eserinin tümü içinde yerine oturtulduğunda genel olarak "bakışın ve görmenin" arkeolojisinin bir parçası, bu yönde bir metodolojik girişim olarak okunabilir. Katılımcılardan bu kitabı doğrudan okumalarını zaman problemi nedeniyle tabii ki istemeyeceğiz --zaten belli bir uzmanlığı gerektiren bir okuma olurdu bu. Ama Foucault'nun eserinin bütünü, modern adını verdiğimiz çağlarda bakışın ve dilin örgütlenişini tartıştığı asli bir boyuta sahip... Bu örgütleniş sonuçta modernliğin "görülebilir" olan ile "anlatılabilir" olan arasındaki bir bağı sorunlaştırmış, bu ikisini kâh buluşturmuş, kâh birbirlerinden koparmış olduğudur. "Görülebilirliğin" büyük ustalarından Jean-Luc Godard ile "söylemlerin" büyük ustası Foucault'nun tartışmalarımız sırasında muhakkak ki karşılaşacağımız bir buluşmaları var. Godard'ın önemi de bu yüzden sadece sinemanın içine, onun tarihine sığdırılabilir değildir. Karşılaşmalardan, mesela Deleuze'ün Godard'ı okumasından azami faydalanmak gerekir. Godard'ın son karşılaşmaları ise bu atölye sırasında özel bir önem atfettiğimiz TV ve Video işleri... Nasıl Foucault'nun tasvir ettiği "klinik tıp" bakış (muayene) ile onu içine yutan bir anlatının, bir söylemin, tıbbi bir "tasvir" jargonunun stratejik işbirliği olduysa, Godard'ın önerdiği "imaj pedagojisi" de hayatın akışına dair "okunabilir imajlara" yönelik bir peçe-indirme faaliyetidir.

    Unutmayalım ki modern zamanların her yeni kuşağı imajlarla ve onların çeşitlenen, birbirlerini yutan veya birbirinin yerini alan türleriyle gitgide daha haşırneşir. Gitgide daha az okuyor, daha çok seyrediyoruz. Ama bu Vilém Flusser'in fotoğrafla başlattığı "teknik imajlar" silsilesinin --180 yıllık fotoğraf, 100 yıllık sinema, 50 yıllık televizyon ve 20 yıllık dijital imajlar tarihinin-- aslında bir "okunabilir imajlar" dünyası içinde hareket etmekte olduğunu dışlamıyor. Belki de "seyredilebilen" temsili imajlar (resim, plastik ve grafik sanatlar) tarihinin ötesinde bu teknik imajlar, giderek asli parçaları olarak sesi de içerip "okunabilir" olma özelliklerini okumanın ve anlamanın "yerini alma" tarzında icra ediyorlar.

    Ne yazık ki "teknik imajlarla" başedebilen kültürel oluşumlar yaratabilmiş olduğumuz tam anlamıyla söylenemez. Modern Görsel Sanatlar dersi sırasında Ersan Ocak "videoyu artık hep bir düşünme makinesi" olarak tasarlayarak kullanmak kaygısında olduğunu ısrarla söylüyordu. Bu önemli bir varsayımdır, ama düşünmenin ne olduğu konusunda, hele hele henüz kararlaştırılmamış olan "imajlarla düşünme"nin ne anlama gelebileceği konusunda yeterli delillerimiz bulunmadığı için, unsurları henüz yerine oturmamış bir sorgudur. Tabii ki eğer bu unsurların "yerine oturması"nın gerekli olduğunu da bir varsayım olarak ileri sürebileceksek...


    Godard'ın önerdiği imajlar pedagojisi imajlardaki "okunaklılığı" meydana çıkarmayı amaçlıyor. Deleuze'ün yazdığı gibi, "bir imajda gerektiğinden az şey görebiliyorsak bu onu okumayı iyi bilmediğimizdendir." Ne imajın yoğunlaşmasının, ne de seyrelmesinin hakkını veriyoruz demektir --çünkü imajlar seyrek veya yoğun, ya da yeğin olabilirler, az nesne gösterebilirler, çok nesne gösterebilirler, hatta bazen hiçbir nesneyi göstermeye kalkışabilirler. İşte bu yüzden Jean-Luc Godard bir imaj pedagojisi öneriyor... Burada izleyeceğimiz filmlerinin (öçellikle TV için yapılan videografik işleri) işte böyle bir görme pedagojisinin izdüşümleri olarak okunmalılar... Çünkü Vilém Flusser'in de işaretlediği gibi "teknik" imajlar seyredilmeye veya bakılmaya değil, "okunmaya" adanmış imajlardır.

    Bir imajlar pedagojisine gerçekten ihtiyacımız var. Özellikle TV ve Internet aracılığıyla artık kavranamaz-katlanılamaz yoğunluğa ve ebatlara erişmiş olan şu korkunç "imajlar bombardımanı" altında... Okunabilir imajlar okunabilir oldukları ölçüde, yani André Bazin'in deyişiyle "gerçekliğin temsili değil, bıraktığı izler" olarak deşifre edildikleri sürece bilinç üzerinde mesela bir resimden farklı etkiler uyandırıyorlar. Bir ressamın yaptığı resmin, bir heykelcinin heykelinin gerçekliği manipüle ettiğini söylemenin hiçbir manası yoktur. En gerçekçi resmin bile "gerçekliğin bir temsili" olduğu doğrultusunda evrensel ve doğal bir uzlaşma vardır. Oysa teknik imaj, mesela bir fotoğraf, ne gerçekliğin kendisidir ne de bir temsili... O gerçekliğin, nesnel bir şeyin fotoğrafik bir plaka üstünde bıraktığı bir izden başka bir şey değildir. Gilles Deleuze'ün yazdığı gibi bir fotograma, ya da sinemadaki bir çekime, bir kadraja sığdırılan, ama araya herhangi birisinin fırçasının, beyninin ya da elinin girmediği, yani temsili olmayan bir "kayıt".

    Bazen teknik bir yeniliğin toplum veya uygarlık tarafından "yorumlandığı" olur. Pozlama süresinin uzunluğu yüzünden 1860'lara kadar fotoğraf bize canlı ve hareketli insan hayatının, sokakların görüntüsünü veremiyordu. En civcivli saatlerde çekilmiş sokaklar bomboştu ve hiçkimsenin gülümsemesini ya da belli bir pozunu yarım saat yüzünde veya vücudunda tutmasını bekleyemeyeceğinizden portre fotoğrafı imkansızdı. Bu ilk fotoğrafçıların "manzara" resmiyle ve "natürmortla" bir dalaşmaya girdikleri anlamına geliyor. Çekilecek malzemeyi düzenlemek ve kurmak fotoğrafçılığın ilk dönemlerinin esasıydı. Ama kültür her teknik yeniliği kendine göre yorumlayıp yönlendirebilecek o kadar tuhaf bir güce sahiptir ki, sözgelimi 19. Yüzyıl Protestan Amerika'sı fotoğraf ile karşılaştığında (bunlara daguerrotype'ler deniyordu) bu yeni icadı çok ilgi çekici bir kültüre adapte edebilmişti: canlı insan çekilemezse ölü çekilebilir... Memento Mori (ölümü ya da ölüyü hatırla) denen bu kültür, 1850'ler Amerika'sında çok yaygınlaştı ve kendine gerçek fotoğraf sanatçıları ediniverdi. Bu fotoğraf uzmanları ölü şeyleri belli bir kadraj ve görülebilirlik çerçevesi içerisinde düzenlemekte uzmanlaşmıştılar ve aralarında bazıları "sanatçı" kimliğiyle sivrilebiliyorlardı. Fotoğrafik cihazın o andaki özelliği (uzun pozlama süresi) onlar için artık bir eksiklik değil, bir yeniliktir --ölüleri, özellikle çocuk ölüleri (neden?) makyajlamak, estetik bakımdan bezeyip donatmak ve fotoğrafik bir ölüm maskını kaydetmek...

    Bu ölüm maskı genellikle çocuklardan ve bebeklerden alıyorduysa bunun çok ciddi bir psiko-sosyal temeli olmalı: onları görmüş ve o pek çabuk değişmelerini ancak saptayabilmiş bir gözün oluşturduğu hafıza biçimiyle ilgili olmalı bu durum. Beethoven'in ya da Abraham Lincoln'un ölüm maskları onların "bitik" halini verirken, bir çocuğun ya da bebeğin "taze" ölümü çok az görülmüş olan bir imajı gelecek için kaydetme arzusunu uyandırır. Sanki çocuktan hatırlanabilecek olan tek şey bu Memento Mori tarafından hatırlatılabilecektir. Elbette Batının akın tarihinde ölüm ve ölüme dair imaj konusundaki önemli bir dönüşümü, Ondokuzuncu yüzyılda hastane gibi ölümün dışlandığı bir mekanda değil, topyekün olarak aile içinde, ailenin ve yakın çevrenin bakışları altında ölündüğünü hatırlamak gerekiyor. Ölüm henüz "dışarı atılan", "saklannması-gizlenmesi" gereken, yani pornografik bir olgu değildi... Yaşam sürdüğü ölçüde ona aitti. Dolayısıyla bir ölüm maskının saklanması (Hitchcock'un Psycho filminde artık tuhaf ve korkutucu, ama en önemlisi "sapıkça" gelen bir imaj) herhalde kimseyi rencide etmezdi... Ölüm imajlarının rahatsız ediciliği daha çok günümüze aittir --dramatik ölümlere dair bir gazeteciliğimiz, şiddetin yüceltilişi, ama aynı zamanda ölümün hastahaneye, görülmezliğe saklanması, hasıraltı edilişi...

    Ondokuzuncu yüzyıl Memento Mori kültürünün Godard gibi bir filmcinin bilincine ne ölçüde dahil olduğunu bilme olanağına sahip değiliz. Ama onun son derecede ilginç "ölüm" imajları kurma yeteneğine sahip olduğunu iyi biliyoruz. Bir söz yazıldığında nasıl zorunlu olarak ölümle ilgiliyse (çünkü sözü eden ölür ve artık hiçbir yoruma ya da sorgulamaya cevap veremez --dolayısıyla Sokratesçi bir formüle göre bu bir haksızlık bir "zehirdir"....), bir imaj da her zaman bir ölüm maskı gibidir... İlk Godard filmlerinde filmin kahramanı (ya da o "büyüleyici" anti-kahramanı sanki ölüme doğru gitmek zorundadır. Bu tam anlamıyla bir Hollywood klişesidir. Ölüm kendini ta baştan sezdirmeye başlar Hollywood filmlerinde --yani tam anlamıyla bir "mahkumiyet". Godard ise bu klişeyi filmdeki kişiliğin umursamazlığının gücüyle yıkacaktır --ölüm bile bu umursamazlığın gücünü kıramayacaktır (Nefes Nefese ve Soytarı Pierrot).

    Foucault'yla başlamamızın nedenlerinden biri, onun Ondokuzuncu yüzyılda, sanıyoruz ki Memento Mori geleneğine de tekabül eden "tıbbi" bir olayı en iyi anlayan kişi olmasıdır: klinik bakışın doğuşu... Buna göre artık hastalıklar ölümün nedeni değildiler... Onlar doğarken ölmüş olmanın, yani ölmeye başlamanın sürecine aittiler. Böylece Bichat ve Claude Bernard ile birlikte ölüme dair yeni bir felsefe imkanı doğuyordu... tabii tıpçıların Althusser'in deyişiyle "sıradan ideolojisi"nin ötesine geçmeyen bir felsefeydi bu. Buna göre her hastalık bir "anti-hayat" gücüne sahiptir --dokularda yayılarak ilerleyen ve sonuçta tüm vücut fonksiyonları son noktasına getirebilen. Bu hayatın antitezi olarak hastalıkların da bir hayatı, doğum-büyüme ve ölüm süreci olduğunu söylemek demektir. Godard'ın sinemadan bakışı hekimin MR, ya da EKG cihazından "klinik" bakışından pek uzakta değildir --Pravda'da görüldüğü gibi "hasta" bir toplumda, "hasta" bir dünyada yaşıyoruz...

    Ama ölüme aynı bakış hayatı da bir güç, bir kudret, bir élan vital olarak koymaktan geri kalmaz. Yaşamak ölümün o topyekün seferber ettiği güçlere karşı bir direniş olarak, bir direnç olarak anlaşılmalıdır. Hayat onu sürekli olarak aşındıran güçler karşısında cereyan eden şeydir ve ne zaman biteceğini --intihar konusunda bile bu böyledir, göreceğiz-- asla bilemeyeceği için varolur. Camus'ye göre bile "saçma" olan hayat değildir, ölüme karar vermektir. "Tek önemli mesele intihardır" bize şunu anlatıyor: hayat eğer ölüme böyle adanmışsa onu yaşamak gerekir... Nasıl? Bu sorunun cevabı için Godard'ın kötümserlik tarzını iyice kavramamız gerekiyor...


    Ölüm hiçkimse için Godard kadar "şiirsel" bir olgu haline gelmedi. Onunla yarışabilen herhalde --ve bambaşka bir açıdan-- bir Ernst Jünger vardır. O kadar şiirsel ki kanlar içinde biri onun filminde kalkıp "bu kan değil ki, yalnızca kırmızı boya" veya "demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi" diyebilir... Bütün bunlar yalnızca bir ölüm parodisi değil, hayatın temel "irkilme" kudretinin birer parçası olmalı... Meseleye çoğunuzun hoşuna gitmeyecek bir "ölüm" meselesiyle başlamamızın nedeni aslında "ölüm" sözcüğünün bile hemen bir yaşama içgüdünü çağırıyor olmasıdır. Heidegger kadar büyük bir filozof bize "ölüme-doğru-olma" halinin felsefesini yaptıydı --buna göre yalnız kendi ölümümüzü yapayalnız ölüyoruz ve bunu adamakıllı kavrarsak hayatı daha iyi yaşıyoruz, yani onun çaresizce bir "yapım", bir "inşa" meselesi olduğunun farkına varıyoruz... Bu felsefi "güce" rağmen, ölümün hayat içine taşınması zor, hatta imkansızdır. Mesela 17. Yüzyılda Spinoza için ölüm düşünülebilir bir şey değildir --düşünmeye değmez bile, çünkü hiçtir... Sonraki yüzyılların neden ölümü düşünmenin alanına davet ettiği ise karmaşık bir sorundur... Her durumda ölüm nedense gündeliktir, hergün karşılaştığımız bir durumdur... Bu yüzden onu sıradanlaştırmak için uygarlığımız elinden geleni yapmaktadır...

    Godard içinse esas olan hastalıktır, çünkü henüz hayata aittir... Adı Carmen'de o ölüm meleği kız hasta bir yönetmenden (Godard tabii) film çekebilmek için olanaklar talep eder... Aslında Godard'ın hasta olup olmadığı asla belli değildir. Hastahanede kalabilmek için herkese, hemşirelere bile hasta gibi davranmaktadır... Tek diyebileceğimiz şey "öyleyse" onun gerçekten hasta olduğudur... Öyleyse herhangi bir Godard filminin mutlaka bir "hayat memat" meselesi etrafında döndüğünü de kavrayabiliriz...

    Bu imajlar pedagojisinin etrafında poetik bir bilinç kurmaya yönelen Godard, bu bilinci "estetik" araçlarla edinmeye çalışan Antonioni'den farklı olarak, Pasolini'nin söylediği gibi, "teknik" bir şiirsellik kurmanın peşindeydi. "Hiç kuşkusuz Godard da, tıpkı Antonioni gibi hasta insanlar çekiyor --'dünya onlara dokunuyor': ama bu insanlar bir tedavi altında değiller, maddi özgürlüklerinden hiçbir şey kaybetmemiş haldeler; hayat dolu hepsi... Ve bu herhalde yepyeni bir insan tipinin antropolojik olarak doğmakta olduğunu gösteriyor..."

    Yeni Dalga bütün olmayan mekanlara neden yöneliyordu? --planları kırıp parçalayarak, çekimlerin "belli bir yerdeliğini" imkansız kılarak, bütünleştirilebilir-olmayan mekanları elde etmek için: işte Bu yüzden Godard'ın filmlerinin geçtiği mekanlar genellikle tamamlanmamış, inşaat veya çözülme halinde mekanlardır: Horgörü'deki henüz inşa halindeki daire... ve çerçevesiz kapılar...

    İlk iki uzun filmi, Nefes Nefese ile Soytarı Pierrot, bir taraftan bu belirsiz mekanlarda sürekli bir gezinti, dolaşma ve yolunu kaybetme halindeyken, öte taraftan başlarına gelen olaylardan sanki hiç etkilenmiyorlar --aşktan, ihanetten hatta ölümden bile... sürekli bir "karanlık olaylar" silsilesi içinde yaşıyorlar sanki...

    Çünkü, Charles Péguy'nin bir şiirinde söylendiği gibi: "Paris n'appartient à personne", Paris kimseye ait değil... Yeni Dalgacılar Paris'i kısa filmlerle çekmek üzere biraraya geldiklerinde ortaya çıkan sonuç Paris'in kimseye ait olmadığıydı. Bu durumun bütün "siyasi" imalarını saklı tutuyoruz --ya da yalnızca değinip geçiyoruz: o Paris ki asırlar boyu "bize ait" diye defalarca ilan edilmişti --"bize", yani kimseye değil, halka (le Peuple ile Komünler)...

    Tabii ki Godard da "Paris nous appartient", Paris Bizimdir adlı bir film çekmekte gecikmeyecektir. Hayattaki ve kentteki beceriksizliklerimizin toplamı --jest'in yitirilişi... Böylece aksiyon filmlerin asla kabul edemeyeceği "sahte-hareketler" Yeni Dalga filmlerinin zorunlu bir parçası haline geleceklerdir.

    Deleuze'ün söylediği gibi bu ilk biçimlerini İtalyan Neo-Realistlerinin icat ettikleri zaman-imajın asli unsurlarından birisiydi: aksiyon filmin doğasında bulunan hareket-imajların sıkı sıkıya bağlı bulunduğu duyusal-hareki şemalar artık kırılacaktır. Film "kahramanlarının" konumlandırılmış, zaman-mekan sürekliliğine konulmuş bir duruma verdikleri cevaplardan ve reaksiyonlardan oluşan kalıplar (yani Hollywood imajları) parçalanacaktır. Yeni Dalga, özellikle Jacques Tati'den başlayarak en bilinçli tarzını Godard'da bulacak bir süreçti: insanlar bu yaşamda çoğu zaman "ne yapacaklarını bilemezler" --"J'sais quoi faire" (Soytarı Pierrot)... Filmde görünenler ve seyredilenler de en az seyirciler kadar "seyirci kalmaya" mahkumdurlar öyleyse...

    Yeni Dalganın yeni imajları dolayısıyla sürekli gezintilerin, bir balad halinin, sürekli geri-duruş ve yüz-çevirme edimlerinin ve serbest kalmış saf "optik" ve "sesli" göstergelerin işlediği bir dünyaya aittirler. "Made in USA" filmiyle birlikte Godard artık "tespitlere" ve "komanterlere" başlayacaktır. Filmin kahramanı --ya da anti-kahramanı-- artık yalnızca bir şahide dönüşmüştür ve aslında birbirleriyle asla belli bir mantıki bağlantısı olmayan olaylar ve haller üzerinde tasvirler yapmaya başlar...

    Bu artık neredeyse didaktik ve pedagojik bir nesnelciliktir (Sauve qui peut (la vie)... veya Onun hakkında bildiğim iki üç şey...) Düşünme ve bilinç süreci artık imajların içeriğiyle ilgilenmekle yetinmez, imajların bizzat biçimleriyle de ilgilenmeye başlar... Artık imajlara kendi yalanlarını söyletmek, itiraf ettirmek söz konusudur. Nasıl işlediklerini, hangi klişeleri terennüm ettiklerini göstermek meselesidir.
  • "her gün bir şeyler kuruyordu içinde..
    .. ve son derece önemliydi bu
    dolayısıyla huzura
    ..ve sükûnete ihtiyacı vardı. "
  • 230 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    “Dahi olmak yeterli değil. İnsanların kalbini değiştirmek cesaret ister.”

    ~Yeşil Rehber (Green Book)

    U S A! United States of America! Yani; Amerika Birleşik Devletleri! Elli eyalet ve bir fedaral bölgeden oluşur. “American Dreams” yani Amerikan Rüyası şişirilmiş bir balondan ibarettir. Amerikalıların bir lafı vardır, “Bullshit” yani çevirisine göre değişir ama biz “Saçmalık” olan anlamını kullanalım. Amerika dediğimiz ülke, Hollywood efektinden başka bir şey değildir. Muazzam bir tiyatrodur. Bu tiyatronun IRKÇILIK geçmişine kısa bir yolculuğa çıkalım.

    Howard Zinn ‘in yapmış olduğunu kaç beyaz Amerikalı yapmıştır bilinmez ama, az kelimesini kullanmak yerinde olacaktır. Ne mi yapmıştır?

    Fikirleri ile kitlelerin harekete geçmesine katkı sağlamış, bir Amerikalı olarak devletinin neler yaptığını gözler önüne sermiştir. Siyasetin nasıl insanları kandırdığını, yasalarda yazanlar ile gerçekte uygulananların birbiri ile alakası olmadığını göstermiştir. Eşitliğin olmadığı Amerika’yı gün yüzüne çıkarmış, kaşif diye methiyeler düzülen Kolomb’un bir kaşif değil, yerli katli gerçekleştiren bir insan olduğunu Amerikalılara anlatmıştır. Bundan geri adımda atmamıştır. Bütün linçlere rağmen. #37296530

    Bu kitabın incelemesine “Yeşil Rehber” filmi ile paralel devam edeceğim. Irkçılığın ne olduğunu filmi izlediğinizde tüyleriniz ürpererek iliklerimize kadar hissediyorsunuz. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki, neyi bilmediğimizi bilmiyoruz. Tarih okuyanlar az çok bilir ki, Amerika gibi insanları sömüren ülkelerin geçmişi kölelik ve eşitsizlikle doludur. "Yeşil Rehber" filmi, bu kitabın bize anlattıklarının beyazperdeye aktarılmış farklı versiyonudur.

    "Yeşil Rehber" aslında bir kitapçık. Bu kitapçık 1960 yıllarında Afro-Amerikan vatandaşlarının sorunsuzca demesek te daha az sorunla yolculuk edebileceği yolları, kalacağı ve yemek yiyebileceği yerlerin listesini barındırıyor. Yeşil Rehber de ki liste neden var olmuş ve Hovard Zinn bu kitabı neden yazmış, size biraz biraz anlatayım…

    Bir gün bir öğrencim ofisimde otururken bana şöyle dedi:


    “Annem burada iyi iş çıkartmak zorunda olduğumu söylüyor, çünkü zaten iki sıfır yenik durumdayım. Hem siyahım hem de kadın, bir gol daha yersem oyundan atılırım.” #37297654

    Amerika, bilindiği gibi özgürlükler ülkesi değildir. Kandan beslenen, çoğunluğu arkasına alan güçlülerin ezdiği halk üzerinden propaganda yapan, her eyaleti kafasına göre takılan, güvenlik güçlerinin keyfi hareketlerine pek ses çıkarmayan, söz de “Özgürlük Bildirgesi” ile övünen, Irkçılığın damarlarına kan pompalayan ve bununla övünmüş bir federal devlettir.

    1950 – 1960 arasına bir göz atalım, siyahı Amerikalıların çektikleri zulümleri hatırlayalım, gerçek Amerikan Rüyası neymiş öğrenelim…

    O yıllarda hangi eyalete giderseniz gidin, hepsinde ırkçılık sorunu vardır. Bazısında çok şiddetli, bazısında daha az şiddetlidir.

    Siyahiler özgürlüklerini Direniş ve Kan ile kazanmadan önce nasıl bir yaşama mahkum edilmişlerdi?

    *Otobüslerde beyazlar için ayrı, siyahlar için ayrı oturma alanları vardı,
    *Mahkemelerde renkliler diye ayrılan ayrı alanlarda otururlardı,
    *Bir elbise dükkanına keyiflerince giremezlerdi. Çünkü sadece beyazlara hizmet ederlerdi. Eğer şanslılarsa, elbiseyi satın alabilirlerdi. Kesinlikle deneyemezlerdi, yasaktı.
    *Bir restoran da yemek yiyeceklerse, ya belirli saatte yiyebilirlerdi, ya da kendilerine ait olan yerde yiyebilirlerdi. Oturmaları yasaktı, oturamazlardı.
    *Kesinlikle oy kullanamazlar, siyasette temsil edilemezlerdi,
    *Patron olamazlardı, hizmet edebilirlerdi,
    *Dönemin en önemli beyzbol, basketbol takımları içerisinde bulunan siyahiler aynı yerde yemek yiyemezlerdi,
    *Bir eyalette siyahiler, kaldırımdan yürüyemez diye yasa çıkarmışlarsa o siyahi o kaldırımdan yürüyemezdi, denemek bedava, ağzı burnu kırılana kadar dövülürdü,
    *Bir siyahi, bara giremez, beyazlarla birlikte oturamazdı,
    *Beyazların kaldığı otellerde kalamazlardı…

    Daha da uzun yazabilirim ama yazarken bile içim sıkıldı. Bu söylediklerimin bir çoğu kitapta mevcut. Bununla birlikte Yeşil Rehber filmini izlediğinizde de bu durumla karşılaşacak, izlerken sinirlerinize duygusal anlamda hakim olamayacaksınız.

    Martin Luther King adını duymayanımız yoktur. Bu isimlerin arka planları farklı şeylerle dolu olsa da verdikleri özgürlük çabası ve bu çabayı şiddet üzerinden değil de, tamamen pasif direnişle başarmış olmaları takdir edilmesi gereken bir şeydir. Bunun daha ötesidir ama kelimeler pek anlam ifade etmiyor. Arka planları dediğim kısım şu dur ki; bu insanların kendi kişisel düşünceleri gereği, farklı kültür ve insanlara da farklı yaklaşım sergileyen ve sözler söyleyen konuşmaları mevcuttur. Bunları araştırmayı sizlere bırakıyorum ve konuya devam ediyorum.

    Bu pasif direnişler ilk önce liselerde ve üniversitelerde baş gösteriyor. Buralardan yayılıyor ve ülke genelinde çok büyük eylemlere dönüşüyor. Bu eylemler dediğim gibi yıllara yayılan ve pasif direnişlerden oluşuyor.

    Beyazların girdiği restoranlara girip, oturmaları ve yemek istemeleri,
    Oy kullanmak için her eyaletin bürosu önünde saatlerce, günlerce beklemeleri, koskoca bir günde belki 1 kişinin anca kayıt yaptırılması ya da yapılmamasına rağmen vazgeçmemeleri,
    Bu kayıtlar esnasında, sırada bekleyenlere yemek vermek isteyenlerin dövülmesi, yemek almaya çalışanların dövülmesi ve öldürülmesi,
    Beyaz Saray’ın bu ölümlere ses çıkarmaması ama buna istinaden de pasif direnişin devam etmesi,
    Her gün her eyalette yasak olan şeylere karşı direnişin örgütlenmesi,
    Beyazlarla siyahların aynı yerde oturamadıkları otobüslerin koltuklarına oturmaları,
    Mahkelemelerde siyahilere ayrılan yerlerde değil, beyazların yanında oturmaları,

    Bunlar basit şeylermiş gibi gelebilir, hiç biri basit değil. Her eylem ya ölüme yakın sonuçlar doğuruyor ya da sakat kalan, ölümüne dövülen insan manzaraları doğuruyor. FBI dediğimiz olgu bu durumları uzaktan izlemekle yetiniyor, pek kıymetli ve övünülen Amerikan Yasası sessiz kalıyor, Yargıçları kıllarını kıpırdatmıyor, Beyaz insan Siyah insanı düşmanı belliyor ve kafasına kafasına vuruyordu…

    Dünyanın en dahi insanı olmanız yeterli değildir. İncelemenin başında bir alıntı paylaştım, “Dahi olmak yeterli değil. İnsanların kalbini değiştirmek cesaret ister.”

    Kendi Kurtuluş mücadelemiz de buna örnektir. İnsanları harekete geçirmek için akıl yetmez. Onları bir davaya inandırmak ve kalplerini, yüreklerini, fikirlerini değiştirmek cesaret ister. Ve bu kolay değildir, hem de hiç kolay değildir. Bir şeyleri görmek, onu değiştirebileceğiniz anlamına gelmez. Siyah insan gördüğünde, yolunu değiştiren bir beyazın fikrini değiştirmek ve o insandan tiksinmemesini sağlamak kolay iş değildir.

    Tüm Amerikan halkı ırkçı olmayabilir ama bu duruma baktığımızda ve yıllar süren bir özgürlük savaşı olduğunu gördüğümüz de pekte siyahilerin yanlarında hareket etmiş olmadıklarını, sonra sonra yavaş yavaş destek verdiklerini, yine bu kitleleri nüfuzlu beyazların harekete geçirdiğini görüyoruz.

    Bir Öğretmen, bir insan neler yapabilir ki dediğimizde Howard Zinn karşımızda kaya gibi durmaktadır.

    Onlarla birlikte fikir savaşı vermiş, bir öğretmen olarak sistemin karşısında olmuş, illegal bir şekilde okuldan atılmış, yılmamış eyalet eyalet, okul okul konferanslar vermiş, ölümle burun buruna gelmiş olmasına rağmen, bir beyaz olmasına rağmen haksızlığa uğramış bir topluluğun yanında olmaktan vazgeçmemiştir. Amerikan propagandasını az çok bilirseniz, birilerini çarmıha germek için nasıl basını kullandıklarını, siyahilere karşı olan halkı nasıl kışkırtabileceklerini bilirsiniz. Amerikan toplumu özgür düşünceli midir sorusuna ben evet diyemiyorum. Bağnazdır Amerikan toplumu ve net olarak söyleyebiliriz ki, kendi vatandaşları ve tv yorumcuları, yazarları da söylemektedir; biraz da aptallardır. Dünyayı Amerikadan ibaret bile sanmaktadırlar…

    Hareket Halindeki Bir Trende Tarafsız Olamazsınız (Ciltli) evet, kesinlikle olamazsınız. Bir taraf seçmek zorundasınız ve ben kimseyi desteklemiyorum diyemezsiniz, özellikle ezen taraf sizin tarafsızlığınızı alıp bir yerinize monte edebilir. Ya direnişte olacaksınız ya da sizde zulme ortak olacaksınız. Zafer yakında da değildir, gelecek mi o bile belli değildir. İşte tam da bu tren de tarafsız olmamak cesaret ister. Bu cesareti gösterenler hem gönüllere hem de tarihe adını yazdırmış onurlu insanlardır.

    Özgürlüğün bedelini birileri ödemiştir. Hiçbir şey bedava değildir. Birileri rahat yaşıyorsa, bilmemiz gereken en temel nokta, birileri bizim yerimize büyük bedeller ödemiştir. Bunu unutmamak ve zorla alınan özgürlüğün geri verilmemesini sağlamak yine o ülke insanlarının ve hepimizin elindedir. Konu ne olursa olsun, bir şeyi güç bela elde ettiyseniz, onun savaşı bitmemiş, devam ediyor demektir. Yaşam bitene kadar devam!

    Filmle birlikte bu kitabı birleştirdiğinizde kafanızda hiç bilmediğiniz bir Amerika ve Irkçılık ortaya çıkıyor. Çünkü bu konuları bilmiyorsanız, ağzınızın açık kalacağına garanti verebilirim.

    Geçmişi Irkçılık dolu bir ülke, daha sonra nasıl bir ülke oldu? Kısaca ve önemle birkaç kelam edelim…

    Barack Hussein Obama, Amerika Birleşik Devletleri'nin 4 Kasım 2008'de yapılan ABD başkanlık seçimlerinde ABD'nin 44. devlet başkanı seçilmiştir. Daha sonra bir kez daha seçilmiştir.

    Obama’nın ten rengini bilmeyenler var ise, Google'a bir bakabilir. Anne ve babasının kim ve nereli olduğuna ve hikayesine bakabilirler. Bunları neden mi söylüyorum? Bir zamanlar aynı metroyu kullanmaktan tiksinen, aynı yerde yemek yemeyen, giyinmeyen, okumayan beyaz Amerikalılar, Siyah bir Amerikalıyı başkan yaptı ve oldukça da sevdi diyebiliriz.

    Günümüzde Amerikan film ve dizilerine bakarsanız, bolca siyah oyuncu vardır, müzik dünyası öyledir, NBA öyledir, Amerikan Basketbol takımına bakın desek bile yeterlidir, ölenlere ve dövülenlere ses çıkarmayan FBI’da çok önemli yerlerdedirler, CIA aynı şekilde, eyaletlerde ve şehirlerde bir çok güvenlik güçlerinin üst düzey yöneticileridirler. Hukukta, üniversitelerde, bilimde, sanatta her yerde...

    Bir başka Amerika ve dünya ortaya çıktıysa, bu yıllar önce bedel ödeyenlerin sayesindedir. Amerika kötüdür demiyoruz, geçmişini bilin öyle davranın diyoruz. Amerika’yı Amerika yapan bir bakıma Hitler’in bilim insanlarını kendi ülkesinden kaçırmasıdır. Bunun en çok yararını Türkiye ve Amerika görmüştür. Amerika’nın şu an ki bilim ve teknolojik yapısının kaynağı Nazi zulmünden kaçan bilimadamlarıdır.

    Önerdiğim filmi kesinlikle izleyin. Uzun süresinden korkmayın, sizi güldürecek, düşündürecek, yaşamları iliklerinize kadar hissetmenizi sağlayacak. Ten rengi farklı olan insanların neler çektiğini kısaca görmenizi sağlayacak. Yaşanmış bir hikaye olması, sizi daha fazla etkileyecektir.

    Howard Zinn gibi insanlar dünya tarihin de hep var oldular. Adları bilinmiyor olabilir ama hep var oldular. Kadınların insan sayılmadığı bir dünyadan bugüne, siyahilerin insan sayılmadığı dünyadan bugüne çok şey değişti, değişiyor ve değişecek. Yetmez ama düne nazaran bugün daha iyi, yarın ve sonraki günler ve yıllarda daha da iyi olması dileğiyle.

    Ten rengi yüzünden insanın sınıfsal ayrımcılık yaşaması, köle yapılması, işkence edilmesi, yaşam hakkının sınırlandırılması hiç deneyimlemek istemeyeceğimiz bir şey. Her türlü insan ayrımcılığına karşı olmamız en içten dileğimdir. Kimin nerede, nasıl, ne şekilde dünyaya geleceğeni kimse bilemez ya da seçemez.

    İnsanın RENGİ olmaz, İnsan; İNSANDIR…

    *

    Tanrı Amerikayı Korusun "God Bless America" yanlış bir söylemdir aslında. "Tanrı Dünyayı Amerikadan Korusun" demek daha nezih bir beklenti ve istektir kanımca.

    *

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    10/10
  • Zamanın akış hızından bahsedemiyor olmamız zamanın akmadığı anlamına gelmez. Belki de zaman duruyor , biz (bilincimiz) zaman boyunca ilerliyoruzdur ; gelecek bize doğru geleceğini biz geleceğe doğru gidiyoruzdur. Hareket halindeki bir trenin penceresinden akıp giden manzaraya baktığınızda gidenin aslında manzara değil tren olduğunu bilirsiniz. Benzer şekilde, "şimdi" dediğimiz şu anki zamanla gelecekte ki bir olayın(örneğin önümüzdeki yılbaşının) birbirlerine doğru yaklaştığı şeklinde güçlü bir öznel izlenimine sahibiz. İki anı birbirinden ayıran zaman aralığı daralar. Önümüzdeki yılbaşının bize yaklaşması, veya bizim önümüzdeki yılbaşına yaklaşmamız aynı kapıya çıkar .
  • Cemaatlerimizden çıkmak ve hareket halindeki bir toplumun
    oluşumuna katılmak istiyorduk; şimdi, kalabalıktan, kirlilikten ve
    propagandadan sıyrılmak istiyoruz. Kimileri modernlikten kaçıyor
    ama bunların sayıları pek fazla değil, çünkü modernlik merkezleri
    kullanılabilir kaynakları öylesine biriktirdiler ve dünyanın bütününe
    öylesine tam olarak egemen oldular ki, artık modern-öncesi bir
    yer olmadığı gibi "iyi vahşiler" de yok, yalnızca hammadde ya da
    kol emeği rezervleri, askeri idman alanları ya da konserve kutuları
    ve televizyon programlarıyla dolu kenar mahalleler var. Çoğu, pek
    sık ilan edildiği gibi, karanlık geçmişle parlak, hatta, Sovyet bürokratlarının
    iki yüzlülüğüne saldıran Zinoviev'in kullandığı başlığı
    benimseyecek olursak, göz kamaştırıcı bir gelecek arasındaki karşıtlığı
    yeterli bulmuyor.