Geri Bildirim
  • Paul Connerton, modernitenin dayattığı hızlı yaşamın, durmaksızın değişen şehirlerin, teknolojinin, tarihin toplumsal bellekler üzerindeki etkilerini birçok örnekle desteklemeye çalışarak açıklıyor.

    İkinci bölümde yazar mekân belleğini iki gruba ayırıyor: anıt mekânlar ve mahal mekânlar. Anıt mekânlar; belli hareketlerin, belli bölgelerde, belirli literatürlerle yerine getirildiği alanlardır. Bir nevi zamansal ve sosyal açıdan değişimi simgeleyen geçitlerdir. Örneğin Müslümanların düzenli bir topluluk şeklinde, belirlenen zamanlarda İslamın emrine uygun davranarak hac görevlerini yerine getirmeleri gibi. Anıt mekânlar her ne kadar kurallarla belirlenmiş mekânlar olsalar da zamanla ilk anlamlarından soyutlanarak kitlesel bellekte değişeme uğrarlar. Bu değişimin kitaptaki güzel bir örneği Roma şehridir. Roma, Hristiyanlık dönemi öncesi sadece tarihi harabelerin bulunduğu bir konumdaydı. Dini olarak anlamı olmayan bu mekân insan eliyle kutsal bir konuma evrildi ve yüksek sayıda ziyaretçinin kutsal uğrak yeri oldu.

    Anıtlar ve anıt mekânlar, günümüzde seri üretimin nesneleri hızla eskitmesi sonucu unutma tehlikesine karşı yapılmış eserler ve yapılardır. Anıtın her ne kadar bellek için hatırlatıcı görevi olduğu düşünülse de aslında sadece belli şeyleri hatırlatması ve hatırlatmada ayrımcı olması nedeniyle kitlesel unutkanlıkta etkin rol oynar. Mesela savaş anıtlarının geçmişi haklı gösterme çabasıyla hikâyenin sadece belli kısımlarını anlatması gibi. Bu anıtlarda kahramanlıklar anlatılır fakat insanların nasıl öldüğünü ve savaştan sonra devam eden sefaleti gizler. Bu durum da hem kitlelerin unutkanlığını hızlandırır hem de geçmişin yanlış değerlendirilmesine neden olur.

    Kısacası kitapta anıt mekânlar; işlevsiz, genel olarak görünmez, görmek için de odaklanma gereken yapılardır.

    Diğer mekân türü olan mahaller ise; kişilerin yaşadığı evler, dolaştığı sokaklar, sokakların birleşimini sağlayan kavşaklardır. Evler bireysel hayat hikâyelerinin oluştuğu mekânlardır. Bu açıdan hem hatırlatıcı görevindedir hem de insan hayatını devingen durumda tutan yapılardır. Sokaklar da tesadüfi temaslarla bellek oluşumunda etkin rol oynar. Bir şehirdeki kavşakların sıklığı ise anlamsal yoğunluk açısından önem arz eden kesişme noktalarıdır. Bütün bu mekânlar hatırlanabilen yapılardır. Hatırlanabilmesi için de bütünlüğünün, düzenin ve odak noktasının olması gerekir. Yazar, modern dünyaya ayak uydurmak zorunda kalan mekânlardaki değişiminin kişinin yaşadığı şehre hâkim olmasını engellediğini belirtir. Çünkü mekânlar kişilerde yerleşmişlik hissinin oluşmasını sağlar.

    Günümüz şehir yapıları işlevsel olsalar da mimari açıdan yakın çevre ile temasın neredeyse imkânsız olduğu yerlerdir. Böyle bir alanda yaşayan insan etrafını fark edemez, yeni ilişkiler oluşturamaz ve her günü aynı geçen devinimler içinde önemli ve anlamlı anılar oluşturamaz. Yazara göre modern yapılar insan ilişkilerini dar bir kalıba soktuğu için saygı kavramını da yok etmiştir.

    Özetle mahal mekânlar; işlevsel olmaları, dikkat gerektirmese de varlığıyla hayatın gerçeğini yansıtması ve bellek taşıma görevi olması açısından hatırlama eyleminde anıt mekânlardan çok daha önemli bir konuma sahiptir.
    -------------
    Yazar üçüncü bölümde unutkanlığın zamansallığını ele alır. Kapitalist sistemin sürekli ve çok sayıda nesne yaratması üretim sürecini unutturur. Bu kadar çok ürünün tüketilme zorunluluğu da insan algısında yanlışlıklara neden olur. Sonu gelmeyen reklamlar kişiye birçok görsel yoldan ulaşır ve bir süre sonra artık gösterilen ürün olmaktan çıkarak tüketim sergisine dönüşür. Moda dünyası da benzer bir yol izler; kendi içinde tüketim alışkanlıkları oluşturup, bu alışkanlığı reklam yoluyla durmaksızın duyurarak topluma ürünü hızla tüketme zorunluluğunu dayatır. Hızla değişen bu dünyada kişi kendi iç benliğinin değişimini yakalayamaz.

    Kitapta yeninin icat edilmesi değil, yeni kavramıyla insanların geçmişi yıkarak devam etmesi eleştirilir. Günümüzde yenilik amacının temelinde eski olan her şeyi reddetme tutumu vardır. Üretilen nesnelerin de tüketim aşamasına geçebilmesi için üretici, nesneye anlamlar yükleyerek onu arzu edilen bir dürtüye dönüştürür. Üretim arttıkça insanlar da arzularına yenik düşer. Ayrıca nesnelerin durmak bilmeyen değişimi de nesiller arası uçurum oluşturarak birbirini anlamayan toplumların, ebeveynlerin ve çocukların ortaya çıkmasına neden olur.

    Kapitalist sistemde pazarın işleyebilmesi için demodelik kavramı oluşturuldu. Nesneler dünyasında geçerli olan bu kavram sanayi devriminde insanlar için de kullanılan bir tabire dönüştü. Teknolojik gelişmeler sonucu insan emeğine ihtiyaç azaldı, emek yerini makinalara bıraktı. Toplumun büyük kısmını oluşturan ve işsiz kalan mavi yakalılar ekonomik buhranlar sonucu sisteme güvenlerini ve devamında değer yargılarını kaybettiler. Değerler de tarih bilinciyle oluşturulduğundan tarih de yok olmaya başladı. Sanayi devriminin devamında gelen bilişim kapitalizmi de aynı şeyi bu sefer beyaz yakalılara yaptı.

    Günümüzde zaman medyanın dayattığı soyut deneyimlerle kavranır yazara göre. Artarak devam eden, üst üste binen bilgilendirme kişilerde ortak bir bilinç oluşturur ve kalıcılık, geçmiş-gelecek, zaman, bellek, tarih kavramları soluklaşarak günümüz insanı için tek gerçeğe dönüşür: şimdiki zaman. Bu durum zamanı kısaltarak tarihsel bütünlüğü de yok eder.
    Medyada gösterilen farklı yaşamlar kişilerde memnuniyetsizlik yaratır. İnsanoğlu tam olarak kavrayamadığı benliğinden çıkmak ve “o insan” olmak ister. Ama dayatılan imaja bürünmek için zaman yetmez, insanoğlu yakalayamadığı zamanın karşısında panikler ve günümüzde artık çok sık karşılaşılan kişilik bozuklukları ortaya çıkar.
    -------------------
    Dördüncü bölümde yerlerin ve yapıların unutkanlık üzerindeki etkilerine değiniliyor. Birbirine benzeyen, özünü kaybetmiş şehirler arasında insan geçişleri, geçmiş zamanlara göre daha kolaydır. Modern toplumlardan önce insanın doğup büyüdüğü yeri terk etmesi trajedi olarak kabul edilirdi. Fakat günümüz dünyasında kullanılan araçlar, şehir planları, ihtiyaç duyulabilecek alanlar her yerleşim yerinde mevcut olduğundan kişi yer değişikliğini algılayamaz. İnsanoğlu yaşadığı yere bağlı kalmak zorunda değildir ve artık köksüz yaşayabilir.

    Hızın üretimi (araba, otoyol, uçak …) yerler üzerinde panoramik algıyı da beraberinde getirdi. Böylece mekân asıl anlamından çıkarak varılması gereken bir nokta şeklinde işlevsizleştirildi. Yazara göre mekân olgusunun yok olması kültürel unutuşa neden oldu.

    Kapitalizmin sınırsız yeniden yapılandırma ihtiyacı en çok yapılar üzerinde etkili oldu. Eskiyen, belli aralıklarla yıkılan ve tekrar tekrar yaratılan mekânlar tamamen varlığını yitirdi. Yok etme dürtüsü şehirleri parçalarken belleği de devamın da ortadan kaldırdı.
    ----------------------------
    Buraya kadar yazdıklarım aslında inceleme değil bir nevi kitabın özeti oldu. Bana göre yazar her ne kadar büyük bir sorunu açıklamaya çalışmış olsa da; genel olarak konudan bağımsız örnekler ve yetersiz açıklamalarla okuyucunun kavrayışını zorlayan bir kitap ortaya çıkarmış. Bu duruma da galiba çok geniş bir konuyu genel olarak ele alıp açıklama çabası neden olmuş. Ama geçmişin bu kadar hızlı ve duyarsız bir şekilde yok edilerek; köksüz, yozlaşmış ve değerlerini kaybetmiş yeni bir dünyaya az da olsa ışık tutması açısından da kesinlikle okunmayı hak eden bir kitap.
  • ...acziyyet hissetme insan olmaklığımızı hatırlama bakımından önemlidir.
  • Hüzün; Mutlu günlerini hatırlama biçimidir.

    - Emre Koçak
  • ~Hatırlama, bir buluşma biçimidir~
    Halil Cibran
    Sayfa 6 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Dalmıştı yine başka başka yerlere şu saatlerde. Ama elinde değildi bu geçmişi hatırlama durumu. Koridorda yürürken burnuna gelen bir parfüm kokusu, sabahın ilk ışıkları veya gecenin ortasında bir odada yanan sarı ışık onu nedense hep çocukluğuna götürüyordu. Bir yandan içi daralırdı bir yandan da gözleri dolardı hatırladıkça. Sabahın ilk ışıkları ona hep çocukluğundaki bayramın ilk günlerini hatırlatırdı. Kızardı annesine, ne vardı sanki bu saatte uyandırılacak diye. Bir yandan bayramlıkları, diğer yandan pencerelerin açılmasıyla gelen hem üşütücü hem de üşümesi bile zevkli olan serinlik... Sarı ışık ise, gecenin geç vakitlerine kadar süren bir köy düğününün sonunda, babasının kucağında misafirlerle beraber bir akrabanın evine gelmesi... O ışık yüzüne doğru vururken bir koltukta uyuyakalması... Keşke o günlerde bunun tadını daha fazla çıkarabilseydim diye düşündü. Ama biliyordu ki keşkelerin bir önemi yoktu, keşke olsaydı...
  • Umut geleceği hatırlama, mutluluk geçmişi unutma sanatıdır.
  • Tanrıyı andınsa unutma. Unutmuşsan da korkularına ve umudlarına göre
    hatırlama. Önce "adam olmak" denen bir şey var da.
    Bunu unutma!