• "... Acele etmemeli, diye düşünüyor. Sahafın vitrinindeki örümcek gibi kendi ağından uzaklaşmadan, ona gelmesini beklemeli her şeyin, geçmişin de. İnsanlar hayata, sahaftaki kitaplara bakar gibi bakıyorlar.Yeni kitaplar ucuz, eskiler pahalı. Hayatta da, eski zaman önemli. Bugün değil dün değerli, ondan önceki gün daha da değerli. Boratin'e o yüzden bir geçmiş vermeye çalışıyorlar. Anlayamıyorum, dese. Bugün varsa yarın da var olabilirim, ama dünde nasıl var olabilirim, diye sorsa. Ona acıyarak bakarlar.
    ( Hafızasını yitiren bir insanın geçmişi hatırlama özleminden daha önemli ne olabilir.)
  • İnsanların görüntü hatırlama konusunda inanılmaz bir kapasiteleri vardır. 10 bin adet fotoğrafın sadece birer defa gösterilmesinden bir hafta sonra neredeyse tüm fotoğrafları doğru olarak anımsayabilirler. Buna karşılık sözel hafızalarımız ise belirgin şekilde zayıftır.
  • 1.Sırrını iki kişiden başka kimse bilmesin [ SEN VE RABBİN]
    2.Dünyada iki kişinin Rızasını almak da hırslı ol.[ANNEN VE BABAN]
    3.SIKINTI VE müsibetlere karşı iki şey ile Rabbine sığın [ SABIR VE NAMAZ]
    4.İki seyden hic korkma .[ RIZIK VE ECEL.ÇÜNKÜ RIZKINDA ECELİNDE ALLAH'A EMANET]
    5. İki şeyi hic hatırlama [ BASKASİNA YAPTIĞIN İYİLİK VE BAŞKASINDAN GÖRDÜĞÜN KÖTÜLÜK]
    6.İki şeyi ise hiç unutma [ RABBİNİ VE AHİRETİ]..
  • Bugünkü kimliğimle geçmişe dönüp bakarken, şimdiki konumuma parazit yapmayacak deneyimlerin arayışındayımdır. Bellekte bunun tersi kayıtlara rastlamam halinde, şimdi'deki gerçeğime uydurabilmek için bazı değişikliklere yönelmem doğaldır. Bir zamanlar büyük değer taşıyan bir olgunun anlamını yitirmesi, ya da sıradan bir başka olgunun hayati önem kazanması böylesi bir düzenlemeye çanak açabilir. İnsanlar değiştikçe, dünyaya bakışları da değişebilir, bu da geçmişe bakışlarını değişikliğe uğratabilir, 'Hatırlama, bir yeniden tanımalama süreci, geçmiş yeniden kurgulanır, bellek geçmişi
    icat etmenin bir yoludur', der A. Phillips
  • Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bâriz şekilde görmek mümkün.

    Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swann'ın Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.

    Romanda Proust, belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda bu durumun çok farkında değildim. Seriden sonra okuduğum Bergson felsefesine dâir; Bergson, Deleuze ve Beckett kitapları ile Proust’un peşine düştüğü kayıp zamandan kastını ve bu zamana ulaşma yöntemini, tekrar okumam sayesinde kitapta fark ettikçe romandan aldığım keyif de katlandı. O yüzden seriyi okumak isteyenlerin önce bu konularda eserler okumalarının daha yararlı olacağını hatırlatmış olayım.

    Proust, Becket’e göre hafızası zayıf, belleği güçlü olmayan biridir. Çünkü iyi bir belleğe sahip biri unutmaz. Proust’un bütün belleği gayri irâdî bellektir. O yüzden o, hatırlamaya değil, unutmaya meyillidir. Proust aslında geçmişi, anılarını hatırlarken yeniden inşa eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır. Bu sebepten hatıraları belleğimizden bugünün bilincine aktarırken eklemeler yapar, değiştiririz. Proust’un da yaptığı budur. Seriyi on yıldan fazla sürede yazması da sürekli yaptığı değişiklikler ve tashihler yüzündendir. Yani geçmişi sürekli yeniden kurması, değiştirmesi yüzünden. Hatta bu konuyla ilgili gündüz işlediği gergefi geceleri söken Penelope örneği verilir. Proust da Penelope’nin tülü gibi eserini bir yandan yazıp sürekli silerek gündüzlerini gecelerine katar.

    Proust dolayısıyla kitaptaki kahraman Marcel, çağrışım ve sezgi yoluyla geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zihinsel olarak salınımlar yapar. Bazen bir koku, ses, bitki, eşya ya da madlen örneğindeki gibi bir yiyecek sayesinde bazen de uyumaya çalışırken zihnen geçmişe konumlanıp orada yaşamaya ve anlatmaya başlar. Bu hatırlama ânında anlattıkları aslında yaşadıkları değildir çoğunlukla. Hatta geçmişi olduğu şekliyle hatırlamanın mümkün olamayacağını: ‘’Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.’’ diyerek belirtir romanda.

    Serinin bu ilk kitabında da genelinde olduğu gibi en çok dikkati çeken zaman ve nesne algısıdır. Herkesin yaşadığı ortak zamanın dışında kişilerin kendilerince yaşayıp algıladığı bireysel bir zaman akışı vardır. Bu farklılık kendini mekânı, nesneleri algılama konusunda da gösterir. Bir akdiken, ayakkkabı ya da madlene bakıldığında herkesin gördüğü aynı değildir. Bu görüş sadece o âna ait bir görüntü olmayabilir. O ânın içinde geçmişten biriktirilen birçok an vardır der Proust, nesneyi görüşünü, algılayışını etkileyen. Peki bu bilgi ya da düşünce insana ne sağlar? Tarih ya da kişisel geçmiş de olabilir söz konusu olduğunda anlatılanlarda nesnelliğin yakalanamaması, fikir ayrılıklarının inanılmaz düzeylere ulaşmasını, bu yüzden daha daha şüpheci bir yaklaşımla değerlendirme yapmayı sağlar, diye düşünüyorum.


    Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken oldukça uzun olan ayrı kitap olarak da yayımlanan ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek onu yeniden yaratır adeta. Normalde beğenip sevmeyeceği bunu romanda açık açık dile getirir Swann, aşık olduğu Odette’i çevresinin gördüğünden çok farklı görür. Aşk, insana sevdiği kişinin yaptığı kötülükleri bile iyi gösteren pembe bir gözlük taktırır Proust’a göre.

    Duygusal ve doğa analizlerinin çok etkileyici olduğu bu kitapta sanat da müzik, resim, heykel gibi kollarıyla kendine geniş yer bulur. Özellikle müzikle ilgili öyle güzel betimlemeleri var ki hayran olmamak mümkün değil. Serinin otobiyografik özellikler taşıması karakterlerin hayâli mi gerçek mi olduğu konusunda araştırma yaparak okumayı gerektirdi benim için. Mesela Vinteuil, o kadar gerçekçi anlatılır ki içinizde uyanan merakla arştırmaya başladığınızda böyle birinin yaşamadığını üzülerek fark edersiniz.

    İyi okumalar dilerim.