شيماء, Kurşunların da Rengi Var'ı inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

“çocuk savaşta da çocuktur.”
kuru pencere önü dolusu çiçek, kayalardan taşlardan inadına yaşayan yeşiller, bulut dolu umut dolu mavi gök, savaş sonrası harap olmuş yeryüzünde secdeye varan alın, bomba artıklarıyla oynayan çocuklar, gaz bombaları içinde çiçek yetiştiren filistinli kadın, üstü başı toz içinde gülüşen çocuklar, yardıma muhtaç iken yardım eli uzatan kahramanlar, mutlu ederek mutlu olabilen nâdide insanlar, damla damla aheste aheste akan suyun taşta oluşturduğu minik oyuklar, asfalt ortasında koca heybetiyle başkaldıran ağaç. ve daha nicesi. “kurşunların da rengi var” diyen koca yürekli çocuğun koca yüreğinden de büyük umudu!
bitmek bilmeyen umudun, inancın, iyiliğin; zulme, soykırıma, hainliğe başkaldırış hikayesi.
küçük bir kız çocuğu gözünden, gönlünden, umutlarından, oyunlarından “haksız savaş”ı anlama gayreti, hiç yitirmediği inancı, umudu, ellerinden kayıp gitmesine izin vermemek için direndiği masum çocukluğu.

92-95 yılları arasında gerçekleşen hain, haksız, vicdansız saldırılarla bosna katliamı, yedi yaşındaki amina’nın kalbinden kalbinize bitmeyecek bir yol ile ulaşacak. gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız, ki olmayın da. kitabı okurken tahayyül etmeye çok zorladım kendimi, yedi yaşlarında bir kız olabildim mi muâmma. onun da deyimiyle “bilmek başka, düşünmek başka, yaşamak bambaşka.” olduğundan asla yerini tutmayacaktır.
bosna ziyareti nâsip olmuştu, her cümleyi okurken zihnimde bosna’yı sarajevo’yu mostar’ı ve “umut tüneli”ni tekrar tekrar canlı tutmaya çalıştım. tünelden amina ve annesi ile bir daha geçtiğimi hayal ettim. zamandan mekândan soyutlayan o güzel mostar’da yürürken taşlarının birer birer suya düşüşünü hayal ettim. yıkıldım. sadece zihnimde ve gözyaşlarımda yaşadığım bu buhran onların hayatı, gerçeğiydi.
amina’nın cümlelerini okurken aklıma alija’nın da savaş sırasında yazdıkları geliyordu. boşnaklar sırp ve hırvatların arasında direnirken, onun da gayreti, duası, koca endişesi, görüşmeleri bir bir buluşturmaya çalıştım, amina ile alija’yı.

ne demişti alija,
“ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. çünkü unutulan soykırım, tekrarlanır!”

kitabın yazarı aynı zamanda kahramanı olan amina, soykırımın unutturmamak için yazdı.
her manada oku’malıyız. amina’yı, annesini, babasını, yeşil berelisini, küçük ağabeyini, bosna’yı, boşnakları, alija’yı, mücadeleyi, inancı, teslimiyeti, umudu, zulmü, soykırımı okumalıyız.
unutmamalı, unutturmamalıyız.
“bir tek Allah’a inancımız vardı.” bu inanç ile...

Bay_X, bir alıntı ekledi.
 13 saat önce · Kitabı okudu

"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmez isen
Bu nice okumaktır?"


Bu dizeler, anlatmaya çabaladığım, derin anlamlar içeren hayat felsefesini ve bilgi anlayışını çok iyi özetler mahiyettedir. Neredeyse tümümüzün ezbere bilip tekrarladığı, hatta ağzma tekerleme yaptığı bu şiir, hayatı anlama konusunda paha biçilmez ipuçlarmdan birini veriyor bizlere: Her şeyin, tüm bilmelerin özü, "kendini bilmek”te gizli... Çünkü kendini bilen insan, kabiliyet ve sınırlılıklarının da farkındadır. Kendini bilen insan, değerli varlığını boş uğraşlarla tüketemeyeceğini anlayan kişidir. Kendini bilen insan, gördüğünü sandığı her şeyin bir hayal olabilme ihtimaline hazırlıklı, gerçekliğin tüm boyutlarına karşı zihni açık ve "uyanık" olan insandır. Birçok dinde model olarak gösterilen bu insan tipi "aydınlanmış” olarak tanıtılır (lütfen bizdeki "aydın"
ifadesiyle karıştırmayalım, zira -ses benzerliklerine rağmen- bu iki kavramın anlamları arasmdaki fark bana yoğun azap veriyor). Kendini bilen insan "parayla satın alınabilecek kadar değersiz" şeylerin peşinde ömrünü tüketemez. Kendini bilen insan... Tam da her devirde ihtiyacımız olan insan tipidir işte... Peki, kim bu "kendilerini bilmesi gerekenler"? Tabii ki hepimiz. En başta bunun gerekliliğine inanan ben, sonra bu yazıyı okuyan siz ve geri kalan herkes...
Bu "bilme", öyle bir anda kolayca elde edilebilecek ucuz bir bilgi türü
değil. Bunu tarif eden, "altın formülünü" veren bir pratik kitabına henüz rastlamadım. Kendini bilme, daha çok bir süreçtir. Sürekli
"ayar" gerektiren bir süreç... Düz değilse de belki "fraktal" bir çizgi yahut "doğru yol" üzerinde sürekli bir yürüyüştür. Kendini bilemeyen insanlar, doğru yoldan ayrılıyor olduklarının ayırdına varamayacaklardır. Bu yüzden kendini bilme, aslında yüksek düzeyde bir farkındalık gerektirir. Kendinin, yaşamının, çevresinin, etkileştiği her şeyin ve bunları yorumlayan zihninin farkında olmaktır işin anahtarı. Binlerce gereksiz meşguliyet, para pul derdi, sosyal sorunlar vs. hep kendi farkındalığımızı baltalar, hem de her an.

Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Sinan Canan (Sayfa 165 - Tuti kitap-Nefes yayıncılık)Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Sinan Canan (Sayfa 165 - Tuti kitap-Nefes yayıncılık)
Mesut Altınok, bir alıntı ekledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · 9/10 puan

Rahman'ın kulları; dürüst, kendine saygılı ve hayatı bilinçle yaşayan insanlardır. Köle değil, hürdürler. Rahman'a kulluğu zorlamayla değil, kendi hür iradeleriyle tercih ederler. Bu yüzden Allah'a kulluk pasif değil, son derece dinamik, yaratıcı ve olumlu bir edimdir.

Dini Anlama Kılavuzu, Şaban Ali Düzgün (Sayfa 93 - Otto)Dini Anlama Kılavuzu, Şaban Ali Düzgün (Sayfa 93 - Otto)
dilan, Şafakta Yanan Mumlar'ı inceledi.
21 May 11:36 · Kitabı okudu

Ülkemizde gençlik edebiyatının ne olduğuna dair sorunlar devam etmektedir. Gençlik edeniyatı, kaba tabirle genci konu edinen onun sorunlarını baz alan edebiyattır. 12-17 yaş aralığı bu edebiyatın kapsamı alanındadır. Mine Soysal ‘’ilk gençliğin, gençliğin meselelerini, önceliklerini, sorunlarını konu eden, anakarakterlerini de çoğunlukla bu yaşlardan seçen edebiyat eserlerdir’’ şeklinde tanımlamıştır. Serpil Ural 1978 yılından itibaren çocuk ve gençlik edebiyatı için ürünler vermiştir. Şafakta Yanan Mumlar kitabının çocuk edebiyatı ürünlerine verilen bir ödülü almış olması da hem romanın çocuk ve gençlik edebiyatı alanında incelenmesini zorlaştırmaktadır.
Kitap Özeti:
Şafakta Yanan Mumlar kitabının özeti verilecek olursa; eser Çanakkale savaşlarını konu edinmektedir. Peggy ve ailesi Avustralya’da, Zeynep ve ailesi Çanakkalede yaşamaktadır. Peggy’nin anneannesi Tilly’nin babası Büyükbaba Frank ve Moris Amca savaşa katılmışlardır. Peggy onların savaş hikayeleri ile büyümüştür ve ilk gençlik yaşlatına geldiğinde bu savaşın nedenini nasılını sorgulamaya başlar. Bunun üzerine annesi Norma onu savaşın yaşandığı yere Çanakkaleye götürmeye karar verir ve Şafak töreninden birkaç gün önce Çanakkaleye varırlar. Orada rehberleri onları Konak Pansiyona götürür, pansiyonun sahibi Peggy’e çeşitli yönlerden benzeyen Zeynep ve annesi Emine’ye aittir. Emine’nin de büyük dedeleri Hasan, Mehmet ve Mustafa dedeler o dönemki çeşitli cephelerde savaşmışlardır. Zeynep ve Emine de nineleri Gülbaharnine sayesinde bu savaş hikayeleri ile büyümüşlerdir. Zeynep de bu savaşı sorgulayanlar arasındadır ve ona bu sorgulama esnasında İngilizce öğretmeni Pınar Öğretmen yardımcı olacaktır.
Peggy ve Zeynep daha birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren birbirlerine ne kadar benzediklerini içlerinde tekrar ederler. Tanıştıkları süre boyunca güzel bir arkadaşlık kuracaklardır. Peggy ve Norma onu 25 Nisan sabahı yapılacak olan Şafak törenine davet ederler. Zeynep’in şafak töreni boyunca gördükleri onu çok etkileyecektir. Duyduğu sözlerde
Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. Sınıf öğrencisi.
olduk.a tuhafına gider. Savaşın özgürlük için yapıldığı vurgulanır fakat kimin özgürlüğüdür bu ? Sonuçta kendi topraklarımızda amaçsızca sırf İngilizlere yardım olsun diye savaşanların
özgürlüğü mü ? gibi çeşitli soruları öğretmenine yöneltecektir. Şafak Töreni sonrasında da Gelibolu Yarımadasındaki çeşitli şehitlikleri ziyaret ederler. Bu sıralarda okuyucuya Conbayırı/Anafartalar, Gelibolu Mezar Dolu, Geri Çekilme gibi başlıklar altında savaştan sahneler de aktarılır. Peggy ve Zeynep’in sorgulamaları bitmez. Savaş gerekli miydi? Dost olan nasıl düşmandır? Savaşmak niye? Asıl düşman kim ? soruları birbirlerini kovalar. Yavaş yavaş idrak etmeye başladıkları bu olaylar yeni sorulara da yol açarak devam eder. Kitabın sonunda Pınar öğretmen Gelibolu’nun uluslararası bir barış parkı haline getirileceği haberini verir. Peggy ve annesi Avustralya uçağındayken roman son bulur.
Şahıslar:
Peggy ve Zeynep: Okul çağında birbirlerine oldukça fazla benzeyen iki genç kızdır. Olaylar onların etrafında gelişir. Roman boyunca bu iki kahramanın birbirine benzerlikleri dikkat çekicidir.
-Savaşı sorgularlar.
-Çağın değişmesiyle aile büyüklerinde daha farklı düşünmektedirler.
-İki kızın zevk ve tercihleri benzer.
-İlk gün ikisinin de dikkatini çeken şey fiziksel olarak birbirlerine ne kadar benzedikleri olmuştur.
-Somut dünya dışında iki gencin rüyaları da birbirine benzer. İkisi de rüyalarında kendilerini savaşın içinde bulur ve dedelerinin yanındadırlar.
-Rastlantısal durumlar karşısındaki tepkileri dahi aynıdır.
Anlaşılıyor ki Zeynep ve Peggy roman boyunca çeşitli şekillerde fiziki, fikirsel benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Tahir Akışlı’ya göre ‘’ Tüm bu benzerlikler, tesadüfler, yazarın evrenseli yakalama çabasının ve hümanist bakış açısının bir sonucudur.’’ Yazar gerçekten de bu yolla eserde savaşın ya da barışın evrenselliğini, savaşın boş yere olduğunu, ölenin ya da öldürenin bir şey kazanmadığını vurgulamaya çalışmıştır.
Tilly ve Gülbahar Nine: Babaları Çanakkale savaşına katılmış, kendileri ise bu savaşın hikayeleri ile büyümüş karakterler. Başkahramanların büyükanneleridir. Roman boyunca anlatılan savaşı yakından görmüşlerdir. Tilly tam bir İngiliz hayranıdır. Ona göre savaşa katılmak önemliydi, bu kraliçeye olan bağlılığın bir göstergesiydi. Savaş yine olsa destek vermekten kendini alamaz. ‘’Birleşik Krallık onlardan yardım istemişti ve buna hayır deme, büük saygısızlık olurdu. Tilly için savaş budur. O, savaşın insani ve vicdani yönünü pek düşünmez. Onun için önemli olan Kraliçe’ye duyulan başlılıın kanıtlanmasıdır. Bu bakımdan Tilly’nin görüşü sabittir’’ şeklinde aktarmıştır Tahir Akışlı.
Gülbahar Nine’nin babası Hasan Dede savaştan sağ kurtulanlar arasındadır. O çocukluğunda savaş hikayeleri ile büyümüştür. Onun için Anzak yoktur ve hepsi aynı İngilizdir. Romanda Tilly ve Gülbahar Nine birbirine eş şekilde karakterize edilmiştir.
Norma ve Emine: Başkahramanların anneleridir. Norma ve Emine de anneleri gibi bu savaş hikayeleri ile büyümüş ve savaşı fazla sorgulamamayı secmişlerdir. Normanın aklında sorular Peggy sayesinde oluşmaya başlar. Aslında roman biterken asıl aydınlanan kişi Peggy değil Norma olur. Emine, konak otelin işletmecisi olarak kızıyla yaşayıp gider. Eşi ve oğlu Almanya’da çalışmaktadırlar. O okumadığı için pişman olmuş ve kızının okuyup kendini geliştirmesini çok istemektedir. Norma ile aynı vasıftadır.
Frank Dede, Moris Amca ile Bill Amca ve Hasan Dede, Mustafa Çavuş, Mehmet Ağa: Savaşın acılarını çekmiş, çeşitli vasıftaki kişiler. Frank Dede, Mustafa Çavuş ve Mehmet Ağa savaş sırasında ölmüşler ve geri dönememişlerdir. Moris ve Bill Amca ile Hasan Dede çocuklarını, torunlarını bu savaşın hatıraları ile büyüteceklerdir.
Romandaki kişiler birbirine eş tutularak bir ortaklık sağlanmaya çalışılmış ve evrensel de bir mesaj verilmiştir. Ölen de yaşayan da birdir.
Mekan: İç mekan; Tilly’nin evi, Konak Pansiyon.
Dış mekan; savaş meydanları, Anafartalar, Conkbayırı, Tek Çam tepesi v.b
Zaman: Asıl olayın geçtiği zaman Şafak Törenin yapılacağı 25 Nisan haftasıdır. Geri dönüşlerle savaş sahnelerine yer verilmiştir.

Eserin Gençlik Edebiyatı Çerçevesinde incelenişi:
Kitap boyunca aktardığımız gibi benzerlikler üzerinde durularak bir evrensellik yakalanılmaya çalışılmıştır. Sanıyorum ki bu yazarın gençler için kasıtlı olarak yaptığı bir şeydi. Çocukluktan, ilk gençlikten itibaren bazı kavramların, değerlerin kişiye öğretilmesi, hatırlatılması gerekir. Bu hatırlatmaların evrensele ve hümanist bakışına yönelik olmasında fayda vardır. Çünkü bu dönem için yazılan eserler okuyucu üzerinde büyük etki uyandırarak onun ilerideki hayatı için hazırlayıcısı olur. Onun ileriki zamanda hayata uyum sağlamasında yardımcı olur.
‘’Onlara öğretilmesi gereken yalnızca evrensel doğrular’’ diye düşündü Norma. ‘’Yılların, çağların değiştiremediği; insanın, yaşamın doğasından kaynaklanan doğrular. Yapılması gereken, bunları, değişen değerlerden ayırt edebilmek ve yeni yetişen kuşaklara aktarmaktır.’’ (Ural, 2015,s.144)
Tahir Akışlı’nın Ferhan Oğuzkan’dan aktardığına göre çocukluk vr gernçlik dönemlerinde okunan romanlar ‘’ çocukların sınırlı hayat tecrübelerini zenginleştirir, türlü insan tipleri üzerinde düşünmelerine imkan sağlar, geliştirmekte oldukları değer yargılarının daha açıklık kazanmasın yardımcı olur; böylece çocuklar içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel ortama daha kolay uyum sağlar.’’ Şafakta Yanan Mumlar kitabıyla yazar gençleri savaş karşısında düşündürmüş fakat onları olumsuz bir yargıya itmemiştir.
Metinlerde içerik olarak aşırı politik, cinsel, sakıncalı konulara yer verilmemeli anlatılankişi ve olaylar kişide çatışmaya yer vermemelidir. Bu eserde yazar Avustralya ve Türkiye’den savaşı bir şekilde hissetmiş olan iki aileyi anlatarak bir birlik kurmuş, her ne kadar savaşı anlatsanda savaşın içinde yer alan barışı, yardımlaşmayı, sevgiyi çeşitli anlatımlarla okuyucuya sunmuştur.
Eser bir tarihi romandır. Tarihi romanlarda yazar tarihi gerçekliği realist bir şekilde öğretmeye çalışmaz. Kemal Erol’a göre ‘’Edebî eserin tarih öğretmek gibi bir işlevi olmasa da tarih ilmini anlama ve sevdirme yolunda etkin bir rolü vardır. Bu bağlamda tarihçinin yazdıklarıyla sunulan bir tarihî olay veya şahsiyet, edebiyat ve edebî mahsuller vasıtasıyla ilgi alanı haline getirilebilir. ‘’ Bu oranda romandaki tarihi anlatımında ölçüsü okuyucuya göre değişecek. Dili edebi bir hal alacaktır. Bu yollar tarih öğreticiliği gençler için kolaylaştırılarak daha sevecekleri bir alana haline gelir.
Eser içinde ulusal kimlik sorgulama, benliği arayış vardır. Anzaklar savaş süreci boyunca kendi özelliklerinin bilincine varmaya başladılar ve Pasifik Okyanusu’ndaki adalarda yaşayan, başkalarına benzemeyen, kendine özgü bir insan topluluğu olduklarını anladılar. İngilizlerden farklı olduklarını anladırlar. Her ne kadar dilleri bir olsada yaşayışları, kültürleri birbirinden çok farklıydı. Anzaklar Çanakkale’de kendi özgürlüklerinin farkına varmış oldular. Savaşa katılırkenki tek amaçları kendilerini dünyaya kanıtlamaktı. ‘’Başkaları onları tanısın diye yola çıktılar, kendi kendilerini tanıyıp döndüler.’’ (Ural,2015,s.67)
İlk gençlik dönemlerinde genç kendisinin farkına varmaya başlar. Fark edişin bir sonucu olarak kendi kimliğini sorgulamaya başlar. Kitap kimlik arayışında yol gösterici konumdadır. Yazarın tutumu okuyucu üzerinde etkili olur.
Kitaptaki olaylar başkahraman olan Zeynep ve Peggy’nin bakışaçısı ile yorumlanır. Bu yöntem sayesinde okuyuca kitaba daha kolay adapte olabilir. Gençlik romanları, karakterlerin elde ettiği dikkate değer başarılarla iyimserdir, ümit vericidir. Genç kahramanlarla büyükleri arasında geçen diyaloğlar saygı çerçevesinde gelişir, annelerin çocuklarına olan desteği göze çarpar. Bu gibi unsurlar okuyucu için bir örnek teşkil eder.
Sonuç olarak bakarsak Şafakta Yanan Mumlar romanı Çanakkale savaşlarını konu edinmiş ve bunu hümanist bir bakış açısı ile ele alarak genç okuyucularına yöneltmiştir. İlk gençlik dönemine uygun bir eserdir. İç yapısı, biçim ve içerik açısından bir sorun teşkil etmez. Tarih öğretimine yardımcı olarak tarihi gençlere sevdirir.Kitap her ne kadar bir savaşı konu edinmiş olsada iki millet arasında gelişen barışı gözler önüne serer.

döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

fahrettin kılıç, Güce Karşı Kuvvet'i inceledi.
12 May 19:19 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hayat bulmacasını tamamlama serüvenimde en büyük aydınlatıcılardan biri oldu.

İnsan davranış ve duygularını, bunların öz benliğimizi nasıl şekillendirdiğini, kısaca hayatı anlama derdi olan arkadaşlara şiddetle tavsiye ederim.

Psikokinezyolojinin onyıllarca deneysel olarak kullanılması ile elde edilmiş bilimsel sonuçları...

Şura Leyla Çakar, bir alıntı ekledi.
10 May 12:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Her bir an, daha mükemmel bir gelecek hazırlayan bir sonraki an tarafından sarmalanır ve doğrulanır, sonunda başarısızlıklardan da ders çıkarılır. "Her sessizlik atomu olgun bir meyve için bir şanstır." O bu tuzağa asla düşmemişti. Ama hayatı Montaigne tarzında bir ölümler dizisi olarak da görmüyordu: bebek, embriyonun ölümü değildi, ne de çocuk bebeğin ölümü. Nicole'ün ölüp dirildiğini asla görmemişti.

Moskova’da Yanlış Anlama, Simone De BeauvoirMoskova’da Yanlış Anlama, Simone De Beauvoir
Ali Rıza MALKOÇ, Felsefe Bir Sevinçtir'i inceledi.
09 May 18:48 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

BU YAZI AYNI ZAMANDA ÖNERİ OLARAK BİMER ARACILIĞIYLA
YÖK, MEB VE TBMM BAŞKANLIĞINA İLETİLMİŞTİR.

Kitap İnceleme Yazısı
Kitap Adı : Felsefe Bir Sevinçtir
Yazarı : Prof.Dr. Afşar Timuçin
Yayınevi :Bulut Yayınları
Baskı : 5.Baskı/2006/ 216 Sayfa


Felsefe, sanat, estetik ve edebiyat üstadı olan Yazarı, “Afşar Timuçin’le düşünceye yolculuk” adlı kitap ile tanıdım. Ve kitap okuma planım ve sıram hemen değişiverdi. Araştırma, inceleme, felsefe, deneme, düşünce, şiir, roman, öykü ve çeviri dallarında olmak üzere 89 kitap çalışması olan hocamızın şimdilik 8 kitabını aldım ve keşfedilmeyi bekleyen, bilimsel ve sağduyulu bir vicdanın ürünü olan eserlerini, öncelikli düşünce mirası kabul edip okumaya başladım.
Felsefenin bu kadar yalın, akıcı, etkili ve de sevimli bir dil ile anlatıldığı başka bir kitap okumamıştım.
Felsefenin kelime, alan ve içerik olarak çok farklı tanımları olmakla birlikte, hiçbir bilgisi olmayanların da çok gereksiz, niteliksiz tanımlamaları vardır. Şimdi onları listeleyip de moralinizi bozmayayım. Benim anladığım mânâda felsefe; bilinci yerinde, verimli ve ahlâklı kullanma yöntemi ve sanatıdır. Bilgi ile zihni ve kalbi buluşturmaktır. Bilim, inanç ve düşünceler arası ortak bir iletişim lisanıdır.
İşte felsefenin temel ilkelerini anlama, günlük yaşama doğru aktarma, düşünme ve sorgulamayı toplumsal faydaya dönüştürme seviyemiz, toplumdaki konumumuzu belirleyecektir.
Yazarımızın öneri, gözlem, tahlil ve öğretileri işte bu yönde nasıl bir ortak dil, anlayış geliştirebiliriz düşüncesinin kitaba yansımasıdır.
Olayların tarihi değil, düşüncelerin tarihi, içinde yaşadığımız çağı tartıp, geleceği planlamada daha etkin bir faktördür. İnsanı tanımadan, düşünceler tarihi hakkında bilgi edinmeden, hayatı algılamada zorlanacağız.
Kendimizle barışıp, çevremizle de uyum içerisinde olabilmemiz için ayrıca bilim, etik, estetik, sanat alanlarında da yeterli bilgi ve deneyime ulaşmak gerekiyor. Önce bu yollardan geçmeyen her kaynağa, zararlı maddelerin karışması kaçınılmazdır.
Farklı düşünürlerin düşüncelerinin de aktarıldığı kitapta, tarih bilinci ayrıca çok özel bir yer tutuyor.
Bu zamana kadar yenilenmemiş isek, yenilmiş sayılmayız elbette. Fakat yeni bir şeyler üretmek gerekiyor. Bu yeniliğin de yolu felsefeden geçiyor. Felsefe; tarih ve sosyoloji ile barışık ve dayanışma içinde yol alıyor zaten toplum bünyesinde.
Buradan hareketle felsefenin, sosyal bilimlerin topluma bakan yönünü yorumlamak istiyorum.
Teknik bilgi ve deneyimi ağır basan bir birey olarak sosyal bilimleri de çok önemsiyorum.
Tabandan tavana bu alanda periyodik bir eğitim seferberliği başlatmak gerektiği gibi, tavandan tabana doğru da bu eğitim çalışması hızlandırılmalıdır. Taban ve tavan ortak bir noktada buluşacaktır.
İşte bu nokta; anlaştığımız, barıştığımız, birbirimize güven veren, dayanışmayı teşvik eden, birlikte yaşama sanatını gündeme alan buluşma noktası olacaktır.
İletişim arızaları toplumda derin yaralar açmıştır.
Nereden başlanmalı derseniz; eğitim ve toplumsal alanları planlayanlara, bu amaçla yasa çıkaranlara şunu önerebilirim: Sosyal bilimler yaşamı ve bireyi destekleme merkezi kurulmalı.
Devlet bütçesi, eğitim kadrosu yeterli olduğu sürece, bu merkezler, bölge, il, ilçe hatta mahallelere kadar yayılmalıdır.
En deneyimli akademisyenlerden, emekli olanlardan; sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, temel hukuk, edebiyat, estetik, iletişim ve yönetim bilimleri alanında dersler verilmeli bu merkezde.
En az 18 aylık eğitim sonunda sınavdan başarılı olan ve en az belirlenen 50 kitabı okuyanlara başarı sertifikası verilmelidir.
Dünya ölçeğinde geri kalmışlığımızı kapatmak istiyorsak, kısa sürede olağanüstü bir performans yakalamak istiyorsak, toplumsal ortak yaşam alanlarında daha kaliteli bir ortam oluşturmak istiyorsak;
Bu eğitimi öncelikle Vali, kaymakam, belediye başkanı ve tüm milletvekilleri almalıdır.
Yasa ile belli bir takvime bağlanarak; bu eğitimi almayan hiçbir birey, milletvekili veya belediye başkanı adayı olamamalıdır. İsterse ilkokul mezunu, ister yüksek lisans mezunu olsun, bu eğitimden geçmelidir.
Ben seçtiğim vekilin bilinç, eğitim, algı ve analitik düşünme düzeyinin benden kat kat fazla olmasını arzu ederim. Yüksek hitabet, belagat, hamaset; meclise, kanunlara ve halka nasıl bir artı değer katabilir ki?
Maddi gücü ve meydan nutuk edebiyatı yeterli olan bir iş adamı veya müteahhit vekil olup, yasama organında kanun yaptığında, toplumun beklentisini ne kadar ve nasıl algılayabilir?
Veya bir ses sanatçısının, toplumu ilgilendiren kanun, proje ve yatırım önerilerine ne kadar bir katkısı olabilir?
Madem ki bu geçici idari görevler, milletvekilliği, belediye başkanlığı olarak karşımıza çıkıyor, mesleği ne olursa olsun, toplum ortak bilincinde kabul görebilmesi için böyle bir sosyal bilimler eğitimi zorunlu olmalıdır.
Bu eğitim seferberliğini zamanla başka alanlarda da yaygınlaştırmak gerekir.
Unvanı ve eğitimi ne olursa olsun, rektör, dekan, okul ve hastane müdürü, polis, zabıta, jandarma gibi toplumla birebir yakın ilişkide olan tüm idari kadrolar bu eğitimden nasibini almalıdır.
Bugüne kadar belirlenen ve uygulanan yöntemlerle mevcudu bile koruyamayıp, irtifa kaybettiğimize göre, yeni metotlar geliştirmek ve bu arayışa girmek zorunluluktur.
Bu manada insani değerlerimizi uçurabilirsek, uzaya füze göndermek için çok daha kolay teknik çalışmalar yapma ihtimalimiz doğacaktır.
Oynak bir zemine temel atamadığımız gibi, çok kaynayan çorba kazanının tuzuna bile bakamıyoruz.

Sadece sezgi ile, dayanaksız öngörülerle hareket edenler, felsefenin kriterlerine muhtaçtırlar.
Bilim, din ve felsefeyi amacından uzak bir öngörüyle algılayıp, bilincimizin bir parçası haline getirdiğimizde, maalesef toplumsal bütünlük yara almaktadır.

Her şey insan için; eğitim, sevgi, barış, huzur, toplum ve devlet. Bu bütünlüğü sağlamak ve kalıcı kılmak için bireylere ve kurumlara ayrı ayrı sorumluluklar düşüyor.
Kaliteli bir eğitim, her alanda ve her düzeyde, kabul görmesi ve uygulanması, öncelikli ve olmazsa olmazımızdır.
09.05.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Yaren Bilici, bir alıntı ekledi.
 07 May 21:35 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Benim şimdiki halim böyle...
Hani insan kendisine, ailesine en uzak yaşayışa imrenir, onun için her şeyi yapar, kendine en uzak insana meyleder, her kılığa girer ama olmaz. Olmayaşına dair binbir anı ile eski yaşantısına döner. Eski yaşantının sakinleri bunu burnu sürtülme, işin aslını sezme, nihayet yola gelme, kan çekmesi vs. her tür yanlış anlama ile anlar adlandırır, tanımlar, tanımayana tanıtır, sündürürler. İnsan da dönüp bir şey diyemez. Çünkü bin başka halden, bin başka olma umudundan bir tanesinin gerçekleşmemesi hali ile bir ölü olarak döndüğü yerde ona diri muamelesi yapılmasını bile anlayamaz. Aslında başkalarına bunca seyahatten, bu her şeye razı ama eli boş dönüşünün hakaret olduğunu bilir ama toprak sahipleri bunu mesele yapmaz: "Döndün, sonunda kıymetimizi anladın, yolunu buldun ya" derler. Bunun gibi işte insan yine karnını doyurur, ama tat yoktur, güler gibi yapar, neşe yoktur, var gibi yapar, yoktur, herkese haklılarmış gibi yapar çünkü güler, yer ve vardır. Nasıl ki bunlar yoktur, haklılık da zaten hiç yoktur. Bir şair demiş gerçi "Eve dönmek kendine sarkıntılık etmekten başka nedir ki?" diye.

(...)

Ben bunların yanına gire çıka bir sanatoryumdaymışımcasına hal ve tedavilere tabi oldum. Dahası hangi bağla olduğunu bilemeden bağlı bulunduğum, beraber olduğum, hayatı oluşturan şeylerden ayrıldım, ayrılmak zorunda kaldım ve ayıranların hayatına dahil olmaya başladım. Başka müzikler çalarken kıpırtısız durmak, yalnızlık isterken hep kalabalıkta kalmak, susmak isterken konuşmak, eskinin değil şimdiki halin güzel ve doğru olduğu ifade edilirken, sisler, buğular içinde kalmak, içimin tam anlamıyla çatırdadığını, belki benliğimin göç ettiğini yer ve kılık değiştirdiğini sezmez, ama onu da bir daha ayrılmadan önceki haliyle asla bulamamak, ne önceki ne sonraki gibi olabilmek, kendi içinden göç etmek ve elbette kaybolmak, kendini kaybetmek. Benim şimdiki halim böyle.

Zamanın Farkında, Şule GürbüzZamanın Farkında, Şule Gürbüz