• "Şayet bir peri gelip bana arzularımı gerçekleştirmeyi teklif edecek olsa, ben ne isteyeceğimi bilmiyordum."

    İtiraflarım, 'İnsan Ne İle Yaşar?' dan sonra Tolstoy' a ait okuduğum ilk kitap. Bu kitapta Tolstoy' un hayat hikayesini okuyoruz bir nevi. Yaşamı boyunca süren iç çelişkilerinden bahsediyor. Sürekli bir arayış içinde olan Tolstoy' un varoluşu sorgulayan bir itiraf kitabıdır. İnancı sorguladığı için bir dönem yasaklanmıştır.

    Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine göre vaftiz edilmiş ve bu yönde eğitim almıştır. Çocukluğu ve gençliği bu inanç çerçevesinde eğitim almakla geçmiş fakat ikinci yılında üniversiteyi terkettiğinde bu öğretilerin hiçbirine inanmıyordu. Abisi genç yaşta acı çekerek ölmüş, bu da Tanrı' yı sorgulamaya başlamasına sebep olmuştur.

    Niçin yaşıyorum? Niçin sorguluyorum? Niçin çalışıyorum? Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak, bütün hayatımın sonu ne olacak? Hayatın anlamı nedir?... gibi sorular daima kafasını kurcalamış, cevap bulamayışı da yaşama isteğini kaybetmesine sebep olmuştur.

    Bu soruların cevaplarını bilimde aramış, akla dayalı bilginin kendisini hayatın saçmalığını kabule götürmüştür.

    Bu soruların cevaplarını felsefede bulmaya çalışmış, büyük düşünürlerin bir takım görüşlerini benimsemiştir.

    İnsan hayatın anlamını anladığı sürece yaşar. Her insan Tolstoy gibi bu soruları hayatının belli bir döneminde cevaplandırmaya çalışmıştır.

    Hayatın anlamını anlama ve yaşama imkanı yalnızca inançla mümkündür. İnsanlığın başlandıcından itibaren hayatın olduğu yerde, yaşama imkanını inanç vermiştir ve inancın ana çizgileri her yerde hep bir ve aynıydı. İnsanın ölümlü varlığına ebediyet anlamını inanç verir. Hangi inanç olursa olsun, inancın her cevabı insana ölümle yok olmayan bir mana verir. Peki inanç nedir? İnsanın yaratıcı ile ilişkisi mi, insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesi mi? Tolstoy inancın; insan hayatının anlamının öğrenilmesi, o sayede insanın kendini yok etmeyip yaşaması olarak tanımlar. Ona göre inanç hayatın gücüdür. Bunu farkettikten sonra Budizm' i ve İslamiyet' i inceler. Her şeyden önce de Hristiyanlığı çevresinde yaşayan inananlardan inceleyen Tolstoy; yaşamlarının inanç öğretilerinin ilkelerine uymadığını gözlemler. İnancı yaşamdan bağımsız kabul etmektedirler. Tolstoy' a ise yokluğun, hastalığın ve ölümün verdiği korkuyu kaldıracak bir hayat duygusuna sahip olduklarını açıklayacak davranışlar gerekliydi fakat çevresinde dindar diye geçinen inançlı kişilerde bu davranışları görmüyordu. Dindarların bütün hayatı, inançlarıyla çelişkideydi. Böylece çevresindeki bilginlerin, Ortodoks ilahiyatçıların ve papazların yaşantılarını incelemeyi bırakıp; yoksul, sade kimselere yöneldi. Din öğretisi aynıydı fakat bunlar hayatın anlamını kavramış, yaşamayı ve ölmeyi biliyorlardı. Hayatın ve ölümün anlamını kavramış, sessizce yaşıyorlar, fedakarlıklara, acılara katlanıyorlar, bunu da nimet olarak görüyorlardı. Bu insanların arasında iki yıl kadar yaşamış, onları sevmiş, kendi yaşantısından iğrenir hale gelmiştir.

    Bir insanın ömrünün kafasındaki sorulara cevap aramakla geçmesi, bir yandan da yaşamından hiçbir lezzet almadan, huzuru bulamadan intiharı düşünerek yaşamaya çalışması çok acı verici olmalı.

    Okuduğum baskı, Mikro Kitap Yayıncılık' a ait olup, çevirisi iyiydi. 96 sayfalık ince bir kitap ama her satırı insanı düşündüren, oldukça faydalı bir eser. Mutlaka okunmalı, keyifli okumalar.
  • Yazar: Hayalperest | Dobby
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Okuma sanatı çoğunlukla hayatı kitaplarda tekrar bulma, kitaplar sayesinde hayatı daha iyi anlama sanatıdır.


    Andre Maurois
  • Kitaba başladığımda Peri ve Abdullah'ı bekleyen zorlukları asla öngörememiştim.Ve Abdullah'ı başkarakter sanmıştım.Oysaki kitap bence Peri üzerinden ilerledi.Aslında kitapta ilk etapta aradığımı bulamadım çünkü yazarın diğer 2 kitabından fazlasıyla etkilenmiştim ve beklentim çok yüksekti ama ilerleyen sayfalarda kitaba alıştım.Kendimi kişilerle özdeşleştirebildim.Yan karakterlerin hayatına fazlaca inen bir kitap olmuş.Bu beni rahatsız etmek şöyle dursun aksine mutlu etti.Çünkü kitapların temel unsurlarından olan bu yan karakterlerin hayatı aslında bize eserleri daha iyi anlama fırsatı sunuyor.Ayrıca kitapta insanı sürükleyen bir yan da var.Ki akıcı dili bile okunması için yeterli bence.İnsanlığın dramının çok farklı yönlerine eğilmiş yazar ve birçok gerçeği suratınıza çarpmış.
    Yazarların kitaplarını diğer kitapları ile kıyaslayarak değil de kendi içinde değerlendirmemizi daha doğru buluyorum.Ayrıca farklı kültürleri de tanıma fırsatı veren bu kitabın okunmasını tavsiye ediyorum.
  • Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Peygamber sayesinde anlama sorununu çözmesi ve hayatı tekrar anlamlandırması gerekenler, bizzat peygamberin kendisini yanlış anlamışlarsa ne yapacaklardı?
  • Öyleyse "Müslümanca" olanın "dinî" olanın ne anlama geldiğine bakmak gerekiyor. Acaba bir Müslüman için dini olmayan dini sayılmayan bir görev olabilir mi? Günümüzde bir müslümana dini görevlerini hatırlatmak adeta bu dünya ile ilgisi bulunmayan Daha doğrusu bu dünyanın dışında kalan bir takım işlerle meşgul olmasını söylemek gibi bir anlama gelir olmuştur kendisine dini görevleri hatırlatılanlar da durumu böyle algılanmaktadırlar.
    Oysa Müslümanın gerek bu dünya için çalışmasının gerek öte dünya için çalışmasının dini hükümleri ile sınırlı bulunduğu davranacak olursa bir Müslüman için dini olanın dışında bir görev bulunmayacağı kolaylıkla anlaşılabilir sanırım. Acaba bir Müslüman'ın sokakta takındığı Tavır mı dinin dışındadır yoksa tırnağını keserken mi dinin dışında bir iş yapmaktadır. otururken ,kalkarken ,örtünürken, günlük ekmeğini kazanırken ,uyurken ,uyanırken yemek yerken, susarken, konuşurken savaşırken ,temizlenirken velhasılı en küçük ayrıntısına en Hayati işlerimize kadar hangi Amelimizde dinin dışında bulunabiliriz ve hangi işimizi dini saymaya biliriz?
    Dini görevlerimiz diye söylenen bu sakat söz batılı düşünce tarzının Müslümanların hayatındaki çarpık yansımalarından biridir Batı aleminde bugünkü Batı kültürü içinde buna benzer ayrımları yapmak artık tabii hale gelmiştir. Bilimle din, ahlakla din, hukukla din hep ayrı ayrı Mütalaa edilmektedir .Hatta bilim ahlakı ile Dini ahlaki gibi ayrımlar bile yapılmaktadır Oysa bu ve buna benzer ayrımların İslami bağlamda yere olmadığı bellidir
    Bilim ahlakını Din ahlakından ayrı tutmaya titizlik gösteren Batı kültürü bugün öyle bir bilim geliştirmiştir ki bu bilmeni hâsıla diye bakılan teknoloji tabiatı tahrif etme yönelirken, bilmin Kendisi de dini terakkiye muhalif olmayı adeta varlığın temel hikmeti diye kabul etmektedir. Bilim denilen Hadise kendi başına sınırlarını tayin etmekten uzak düşünmüştür o kadar ki insanların Hayat duygularına müdahale etmek Haya duygusunu iptal etmek bile artık bilim haftası ile peçelenebilinmektedir. Fakat Bütün bunlar Ayrıca üzerinde durulabilecek hususlardır ve bizim şimdi üzerinde durmak istediğimiz konumun dışına taşabilir.
    Bizim dini görevimiz nedir? dini görevlerimiz diye konuşanlar Belli ki bununla sırf ibadetlerimize ilişkin hususları kastetmekte, diğer muamelelerimizle ilgili hükümleri Bunun dışında tutmak istemektedirler. Böyle bir ayrım ancak Batının "secular" telakkisine uygun olduğunu tekrarlamaya gerek yok.
    Aslında Bugün bizim Belki de önde gelen dini görevimiz dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti ,Telakki tarzına hayatı hakim kılmaktır. Yani bugün cari bulunan bilimsel zihniyeti esas kabul edip bu zihniyetle dine bakmak yerine bilime fena ahlaka her şeye dinin bize kazandırdığı zihniyetle bakmak ve bu bakışı hakim kılmak başlıca görevimiz sayılmalı.Ayrıca dini hayatın herhangi bir şubesi olarak değil fakat Bütün hayatı kapsayıcı bir fenomenin diye görmekte dini görevimiz sayılmadı bu durumda bir Müslüman için dinin dışına sayılabilecek herhangi bir görevin bulunmayacağı daha iyi anlaşılabilir Böylece bilim ahlak hukuk ve benzeri her şey dine göre bir anlam kazanır yoksa din Onlara göre değil...