Sezen B., bir alıntı ekledi.
 6 saat önce · Kitabı okuyor

Sanatçı dünyayı onun gözleriyle görmemize izin verir. Bu gözlere sahip olması, şeylerin iç doğasını bütün ilişkilerinden ayrı olarak bilmesi dehaya vergidir, doğuştandır. Ama bu yetiyi bize de vermesi, kendi gözleriyle görmemizi sağlaması, kazanılmış bir yetenektir; bu da sanatın teknik yanıdır işte.

İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer (Sayfa 139 - Biblos)İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Arthur Schopenhauer (Sayfa 139 - Biblos)

Oscar Wilde, yaşadığı çağda değeri bilinmeyen ve sonradan anlaşılan bir diğer önemli yazar. Tıpkı bu durum gibi bende onun kitabını bugüne kadar ne biliyor ne de duyuyordum. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında birkaç bilgi vereyim. Oscar Wilde kısa yaşamında yazdığı tek roman Dorian Gray'in Portresidir. Kendisi ayrıca estetikçiliğin mucidi olmasada estetikçilik dediğimizde ilk onun adı gelir aklımıza. Sanat sanat içindir diyen arkadaş budur işte. Ona göre sanatın bi işlevi yoktur, sanat sadece zevk almak veya tatmak için kullanılan bi araçtır. Ne politika, ne etik, ne ahlak... Sanatı sadece yaşattığı güzellikler için kullanırız, der kendileri.
Tıpkı bu düşünceleri gibi Dorian Gray'in Portresi'nde de olaylar böyledir. Sanırım Faustus'tan sonra böyle hayran kaldığım ilk kitap, benim için büyük bir değeri var. Kitabı ayrıca Hulusi Kentmen'in sesinden YouTube üzerinde Sesli Tiyatro olarak dinleyebilir, daha da tatlı hale getirebilirsiniz. En genel haliyle kitap sanatın ölümsüzlüğünü anlatır, ama bu sefer olay farklıdır. Portresi Basil adında bir sanatçı tarafından yapılmış olan genç Dorian bir dilek diler, dileğinde portresiyle yer değiştirmesini ister. Çünkü bilir ki Lord Henry'nin de söylediği gibi, yaşamın en önemli zamanı gençliğidir insanın, ne zamanki alnında hayatın acı kırışıkları gelirse, o zaman pişman olursun. Bu yüzden Dorian keşke portrenin yaşlanıp kendisinin hep aynı kalmasını ister. Aynı zamanda Lord Henry ona göre bir daha ve filozoftur. Bu size değişkenlik gösterebilir çünkü Lord Henry çok konuşur, bazen boş konuşur bu yüzden eleştiririz.Neyse Dorian'ın istediği de olur fakat bundan hep korku duyar. Portre gittikçe yaşlanmakta ve ayrıca Dorian'ın yaptığı kötülükleri yansıtmaktadır. Bundan kurtulması için portreden kurtulması gerektiğini çok çok sonra fark eder. Fakat sorun aslında kendisidir Dorian'ın. Bu yüzden portreyi bıçaklamayı düşünür, ama eğer bu vicdanın kurtulmak istiyorsa portreyi değil, kendini yok etmeli insan, öyle de olur. Çünkü romanda Dorian başta zarif, herkesin taptığı bir tanrı gibi olan genç yakışıklı, centilmen bir adam iken - fark ettiyseniz onu sadece güzelliğiyle tasvir ediyoruz- etrafındakilerin onu kibirlendirmesi onun hatalar yapmasına yol açar. Önce aşık olur ve o kadına kötü davranıp onun intiharına sebep olur ve bundan pekte pişmanlık duymaz. Sonrasında en yakın arkadaşı ve portresinin sahibi olan Basil'i bıçaklayarak öldürür ve bundan da pek suçlu hissetmeyip onu ortadan kaldırır. Yıllar geçer güzelliği hep aynıdır, her yaştan sevgilisi olur ve hala Lord Henry'i dinlemektedir. Portre gittikçe onu çıldırtır ve bir noktada Dorian'ın sonunu getirir, yada kibir mi demeliydim ?

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

İlknur Demir, Pencere...Köprü...Ve Ötesi'ni inceledi.
15 May 16:33 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Kitaplığımı karıştırırken, arada sıkışıp kalmış İlhan İrem’ in Pencere, Köprü ve ötesi adlı kitabının ilk baskısını görünce kelimenin tam anlamıyla ‘’Çocuklar gibi şen’’ oldum. Ehh tekrar okumadan olmazdı. Çünkü 1980’ li yılların ortalarında üniversite öğrencisi olacaksın da İlhan İrem’ in şarkılarını dinlemeyeceksin. Sevmeyebilirsiniz; ama,
Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin
Ürkek şaşkın kararsız, duyuyorum
Ve sen bir gökkuşağı kadar, güzelsin
Rengarenk ve az sonra gidecek, görüyorum...
Ve ben yağmurlar altında bir yolcu,
Islak yorgun tutkulu, yürüyorum...
Sensiz, ben yolumu bulamam....sözlerinden oluşan ''Ayrılık Akşamı'' şarkısını duymamanız mümkünmü? Bu şarkının sözlerine dudak bükenler olduğu gibi İlhan İrem' in bu şarkıda ki ''betimleme'' yeteneğini kavrayanların sayısı da hiç az değildir.

İlhan İrem şarkıcı, söz yazarı ve besteci kimliğinin yanın da söylemleriyle farklı bir yer de olan bir filozof belki de..… O dönemin belki de bu ülkenin değişmeyen ya da değişemeyen ‘’ya benimsin ya toprağın’’ anlayışından çok uzak bir ‘’sevgi’’ yi anlatıyor bizlere. Bir kişiyi seven, onun dışında tüm dünyaya kayıtsız kalmamalı bu durum sevginin yüceliği değildir. Akıllıca sevmek varken delice sevmek neden diye soran İlhan İrem çağın düşünce yapısının dışında kalan bu nedenle de dönem dönem içine kapanan bir sanatçı.
Bu kitapta onun hayat yolculuğunun hikayesi aslında. Pencere…. Köprü …. Ve ötesi 1983 ve 1986 yılları arasında İlhan İrem’ in piyasaya sürdüğü ve ülkenin müziğinde çıtayı çok yükseklere çıkardığı bir dönemi bence. Senfonik pop müziğinin öncüsü. (Tabi burada müzik konusunda ki bilgimin iyi bir dinleyici olmaktan öteye gitmediğini de belirtmem gerek. ) Serinin son albümü. Ve ötesi...
https://www.youtube.com/...42TJYjt4&t=2156s

İşte bu üç albümün oluşum sürecinde İlhan İrem’ in iç dünyasını anlattığı aynı ismi taşıyan kitabı Pencere....Köprü.... Ve ötesi....1980 li yıllarda üniversite öğrencisi olan ben yaştakilere yakıştırılan ‘’kayıp nesil’’ yakıştırmasının, aslında o dönem gençliğine yapılan büyük bir haksızlık olduğunun da kanıtı :) :)
Kitabın ilk bölümünde İlhan İrem bu üç albümünde ki felsefeyi yer yer düzyazı şeklinde, ama çoğunlukla hayat yolculuğunu neden, nasıl sorularıyla harmanladığı şiirlerle anlatmakta okuyucuya. Bu anlatım kitabın bir bölümünde de Nuri Kurtcebe’ nin harika çizimleriyle çizgi roman tadında çıkıyor karşımıza.
Kitabın ikinci bölümün de İzzet Eti, Burak Eldem ve Adnan Özer’ in gözünden İlhan İrem anlatılıyor. İlhan İrem’ in kişiliğini, kaç kere yenildiğini ve kaç kere ayağa kalktığını sevgiye ve sevgiliye bakışını öğreniyoruz. İnsan olmanın İlhan’ ca felsefesini ve ölümlü olmanın sadece nefes almak olmadığını.
‘’Hit’’ olan şarkılar yaratan bir İlhan İrem’ den ‘’Metafiziğe’’ yönelen İlhan İrem’ e geçişin yolculuğu cümlesi ile kitabın özetini yapabiliriz aslında.
1975 yılında Çıkardığı ‘’Kuklacı amca’’ şarkısı; gezegeni kirletenlere karşı bireysel olarak karşı çıkabilmenin özlemini anlatıyor mesela. Anlatıyor ama o yılların modası! gereği albüm hemen toplatılıyor tabi. Dinlemek isterseniz buyrun …https://www.dailymotion.com/video/xcgobq

2009 yılında çıkardığı albümden bir parça olan’’ Benim adım İnsan’’ ı dinleyince İlhan İrem’ in felsefesini daha iyi anlıyorsunuz. Çocuklara yönelik bir albüm bu aslında. Bir çok isim var şarkı da . Kimler mi var. Buyrun ....
https://www.youtube.com/watch?v=iGpyKs6Oz4Q

Sevgiyi, Mutluluğu, paylaşmayı öğretecek İlhan İrem’ lere bu dünyanın çok ihtiyacı var. Hele bu çağda... İlhan İrem’ in devam eden yaşam yolculuğu nerelere varacak ben de merak ediyorum….
Yıllar öncesinden okuduğum altını çizdiğim kitabı bugün ki aklımla tekrar okuyunca, gözümden kaçan , o yaşlarda yüreğime dokunmayan ama bugün beni çok etkileyen yeni satırlarım oldu altını çizdiğim. Eskiden okuduğumuz kitapları karıştırmalı ara ara, nereden gelip nereye gittiğimizi görmek için. Benim için sadece bir kitap değil di, 20’ li yaşlarımdı tekrar okuduğum. Olanlar olmuş şarkısında ki gibi ;
Giderken bıraktığım
Asmalar üzüm olmuş.
Yerlerde bütün kollar
Bütün bağlar bozulmuş.

Ben mi yaşlandım yoksa
Dünya mı alt üst olmuş?
Ben gideli buralara
Olanlar olmuş, olanlar olmuş.

Ben mi gülmüyorum Tanrı'm?
İnsanlar mı somurtmuş?
Görmeyeli buralara
Olanlar olmuş,olanlar olmuş....

Su Ay, Bir Adam Yaratmak'ı inceledi.
13 May 13:49 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

"Bu eserimi, bugüne kadar vücuda getirdiğim eserler içinde en bağlı olduğum eser biliyor ve öylece bildirmek istiyorum..."
Bu girişten sonra insanın merakı artıyor. Neden acaba bu eser diye. Kendini her yönüyle çok iyi ifade ediyor, sebebi bu olabilir. "Hikayesi de, mana da kendi maceram." Yazmak için, ün, popüler olmak için değil sadece faydalı olabilmek için yazan biri. Bunu okuduğum her eserinde çok iyi hissettim. Bu durumdan, şahsına olan ilgiden şikayet de sezdim. İşte gerçek bir sanatçı. Çok sevdim onu, her kitabında daha bir seviyorum. Yazdıklarına odaklanılmasını istiyor sadece, ona degil.. Ona odaklanmamak, kaleminin büyüsüne kapılmamak ne mümkün. İnsanı iç alemine alıp götürüyor. Bahçede ki ağacı herkes görüyor, ama herkes bir mi görüyor! Bütün mesele bu. Herşeye hakkıyla bakabilmemiz dileğiyle. Bu eser için ne kadar teşekkür etsem az.

Ebru, bir alıntı ekledi.
 11 May 19:09 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kanımca bir insanın en büyük eseri hayatıdır. Sanatçı için uğraşı alanı; müzik, dans, resim, edebiyat... her ne ise bu eserin fonksiyonlarından sadece biridir. Günler, geceler boyu daha okşayıcı bir melodi, daha vurucu bir dize, daha derin bir cümle peşinde koşarken, ruhumuzun milim milim yontulmasından kaynaklanan bir azap yaşarsınız. O esnada yarattığınızı zannettiğiniz şey aslında sizi yaratmaktadır. Ne yazık ki, peşinden koştuğunuz şeyi nihayet bulduğunuzda bu gerçeği unutuverirsiniz. Sanatçı tabiatı gereği atak, küstah ve kibirlidir. Işte bu yüzden çoğunun işindeki ustalığıyla ruhunun tekamülü aynı hızda işlemez.

Kan ve Gül Bir Kara Dejavu, Alper Canıgüz (Sayfa 28)Kan ve Gül Bir Kara Dejavu, Alper Canıgüz (Sayfa 28)
G, Sarnıç'ı inceledi.
09 May 10:27 · Kitabı okudu · 9/10 puan

diline bayıldığım yazar. ama ben burada inceleme yapmak yerine, sözü orhan kemal beyefendiye bırakacağım. sait faik hakkında yazmış olduğu enfes bir yazı var ve bunu herkes okumalı. 51 önce orhan kemal'in varlık dergisi'ne yazdığı enfes yazı:

51 yıl önce orhan kemal şunları söylemiştir;

sait faik öleli on iki yıl oluyor. on iki koca yıl.. vay anasını... yıllar ne de çabuk geçiyor!
hiç unutmam, bir mayıs sabahıydı, kızım elinde hürriyet gazetesi, sapsarı, odama girdi:
— baba, dedi titreyen sesiyle, sait faik ölmüş!
dışarda bulanık, yağmurlu, pis bir hava vardı. yerimden sıçrayıp gazeteyi kızımın elinden heyecanla aldığımı hatırlıyorum. sonra bir ağ-lamak gelmişti içimden, gözyaşlarımı kızıma göstermemek için onu gazetesiyle yollamıştım aşağıya.

hastaydı, yatıyordu, dostlarını bile yanma kabul etmiyordu. biz bunu numara saymıştık. ‘büyük sanatçı numarası”. gülmüştük. öylesine inanmamıştık ki gerçekten hasta oluşuna, üzerinde durmamıştık, ölüm haberi işte bunun için ağlatmıştı beni.

ilk kitabı sarnıç'ı çok önceleri görmüştüm. daha sait'i tanımadan. sarnıç’ın ikinci baskısını tanıştıktan sonra, burgaz’daki evinde imzalayıp vermişti. (eylül 1950). şunlar yazılı:

(kardeşim, orhan kemal’e
nihayet bir güzel günde görüştük. bu hayra alâmet! biz görmesek bile bir gün herkesin iyi günler göreceğine işarettir.
sait faik)

"herkesin iyi günler” görmesini isterdi, bu isteğinde samimiydi. o kadar samimiydi ki, istese her bakımdan en yüksek hayatı yaşıyabileceği halde, yaşamaz, “herkes gibi" giyinir, “herkes gibi” gezer, “ herkes”in eğlenip zevklendiği yerlerde gezer dolaşırdı.

bana sarnıç ın ikinci baskısını imzaladığı gün, ona davetliydim. henüz istanbul’a göç-memiş, henüz istanbul lu olmamıştım. adana’da veremle savaş demeği cinsinden birkaç derneğin çeşitli işlerinde çalışan küçük bir kâtiptim, ama varlık, hikâyelerimi basıyor, kitaplarımı basıyordu. ben onu onun beni duymasından çok önce duymuştum. galiba 1938 lerde. adana cezaevi'nde beş yıla hükümlüydüm.
aklımda yanlış kalmadıysa yeni mecmua adlı dergide onun medar-ı maişet adlı romanı-nın tefrika edileceği üzerine bir ilân vardı. sonraları o dergide o roman yayınlandı mı? hatırlamıyorum. ama 1940 larda asıl tanıdım, sevdimdi ben sait faiki. bursa cezaevine yollanmıştım. adana'dan başlıyan “şairliğim”, bursa cezaevi nde sürüp gidiyordu. bu arada nâzım hikmet de gelmişti aynı cezaevine. benim şiirden çok hikâye, hattâ romana yönelmemin daha verimli olacağına değinmişti. bu arada sabahaddin ali, sait faik ve ötekileri tanıdım. hattâ ne yalan söyliyeyim, etkisi altında bile kalmadım dersem ’gerçekten uzaklaş-mış olurum.

evet, 1950’nin o pırıl pırıl eylül sabahı burgaz'a, sait faik’in dâvetine gitmiştim. çevre
baştanbaşa sait faik kokuyordu. sait faik’in hikâyelerindeki maviler, yeşiller, sarılar, turuncuların hepsi güne karışmıştı. beni iskelede karşıladı, yanında kocaman köpeği, yanyana, burgaz'ın o, insana meselâ italya’yı, yunanistan'ı, belki de ne bileyim başka herhangi bir avrupa kıyı şehrini hatırlatan sokaklarından geçerek, bu şimdi müze haline getirildiğini işittiğim evine geldik. beni annesine tanıttı, annesini bana. hattâ akrabası güzel, cici, şirin bir genç kızı da.

— senin hikâyeleri benimkinden çok sever..falan da dediğini hatırlıyorum

sonra annesiyle akraba küçük bayanın hazırladıkları kahvaltı sofrasına geçip oturduk. masada tereyağından, sütten, bala kadar neler yoktu. sait'i sonraları tanıdığım için ileri sürebilirim ki, o gün sait, bana verdiği önem yüzünden o itinalı sofrayı hatırlatmıştı. şüphesiz o sofra her zaman, her sabah hemen hemen aynı biçimde hazırlanıyordu ihtimal, ama sait faik in o benimle karşılıklı oturduğu anki iştahla oturmuş olacağını sanmıyorum.

onunla dargın olduğumuz sıralarda bile, ge-çim sıkıntısının verdiği umutsuz karamsar anlarımda bile onun rastgele bir cildini kitaplı-ğımdan çekip, rastgele açmış, okuduktan sonrakaramsarlığımdan kurtulmuşumdur.

dün elime, “îndiana university publications’un turkish literary reader” kitabı geçti. sait faik’in (yani usta) hikâyesini okumağa baş-ladım. inanın, onu ilk okuduğum günlerdeki tad gene aynı güçteydi. hikâyeyi bitirdiğim zaman içimde sait’si bir burukluk kaldı. sait’si diyorum, çünkü sait asıl hikâyelerinde his yanını duyurmuştur. yaşarken çokluk bulamadığı dostluğun tadını hikâyelerinde bulmak için yazar, bu arada okuyanlara da duyururdu.

açın yani usta hikâyesini, baştan başlayın okumağa. §u son paragrafı da birlikte okuyalım:

"heye gidi yani usta hey! bunda no var ki yani usta, ha? gelmedin gelmedin. ne çıkar
bundan? sen yine o aynalı sinemada yanıma oturan küçük çocuksun sokakta gördüğüm zaman. ama yüreğimi bir şey, bir demirden avuç da sıkmıyor değil hani. ama boşver! inanma! hadi canım sen de! üzülme be yani usta. beni gördüğün zaman gülümseyiver. aldırma! tiyatro da n’oluyormuş? dünya’da dostluk vardır, be! o da ölmedi ya!”

gerçeklen böyle bir yani usta var mıydı?

sanmıyor, gerçeğini düşünmüyorum bile. ben burada, bu yani usta vesilesiyle sait faik in aradığı mutluluğu elle tutar gibiyim. hepimizden, herkesten bu içtenliği, onu yani usta’nın götürdüğü içtenliğin huzuruna götürmemizi bekler, bulamazdı. kuşkusu, içtenliklerimizin bir hergeleliğe, matrağa dayanıp dayanmaması-nı ayırt etmekten gelirdi sanırım. alay edilmek, ti’ye alınmak, işletilmek en büyük korkusuydu. onun için sağa sola çatar, onun için daha önce davranıp ti ye alır, dalga geçer, kar-şısındakini işletirdi

ne zaman, adalar’a gitmek .şöyle dursun, beyoğlu’na çıksam, sait faik karşıma çıkıverecekmiş gibi gelir. bizde pek az yazar kendini konularına böylesine sindirmiştir.

ölümünden az önce, daha doğrusu kliniğe yatmadan az önce demek daha doğru, gülhane parkı’nı boylamıştık. çisentili bir havaydı. so-ğuk. büyük ağaçlar hışıl hışıl. dert edindiği bir konu üzerinde konuşuyorduk. memleket edebiyatı, memleket sanatı, çalışan insanlara dair uzun uzun anlattıktan sonra, aynen şöyle dedi:

— evet, işçi, köylü, çalışan anadolu., anlı-yorum, konularımı buralardan almıyorum, bu meselelere dokunmuyorum diye bana çatıyorlar ama, ne yapayım birader? onları, onların meselelerini yakından bilmiyorum ki. iftira mı edeyim? yalan mı söyliyeyim?

hayir sait faik, hayır; yalan söylemedin; galiba en doğru şeyi yaptın. en iyi bildiğini
işledin. zaten şunu, bunu, şurayı burayı işlemek yok, “insan”ı, mutluluk ardında koşan insanı, insanı mutluluğa ulaştıramıyan kara çalı-larıyla birlikte “çalışan insan”ı işlemek var.

peki çalışmıyan? çalıştıran?

o da var elbette. onlar da insan, onları da işlemek var, ama bütün bunları, senin de bana armağan ettiğin sarnıç kitabının ön sözünde belirttiğin gibi: " ... bir gün herkesin iyi günler görebilmesi ’ için, sırf bunun için işlemek! en iyi bildiğini işlemek!

İbrahim (Sisifos), Eskici ve Oğulları'ı inceledi.
09 May 02:07 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

“Sanat sanat için midir,” yoksa “sanat toplum için midir,” çekişmesi en az yüzyıllık bir sorunsaldır. Ferit EDGÜ Tüm Ders Notları eserinde bu sorunsal için, küçük bir çocuğa anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı, sorusunu sormaya benzediğini söyler. Yine aynı eserinde, sanat ile uğraşanlar iktisat ve felsefe çalıştıklarını söylüyorlar, acaba yazın sanatını da çalışmaya vakitleri oluyor mu, tespitinde de bulunur.

Bu sorunsal çok boyutlu bir konudur. Öncelikle sanatçının anlattıklarını yoldan geçen birisi gibi anlatmaması gerekir. Bu sanata olan saygının bir gereğidir. Sanata saygı duyulmazsa her yer kendini sanatçı olarak nakledenlerle dolar ki bu da sanatın ve sanat eserlerinin niteliğini düşürür. Konunun diğer bir boyutu ise, sanat eserinin her kesim tarafından anlaşılabilirliği ve toplumu ilgilendiren konuları işlemesidir. Bu konuda gözardı edilirse sanat sadece belirli bir zümrenin tek elinde olmaktan öteye geçemez.

Bir esere hem sanat niteliği kazandırmak hem de toplumsal konuları anlaşılabilir bir dille işlemek kolay değildir. Bunu başarabilenler yok mudur, elbette vardır. İşte yarınlara kalacak olan bu sanatçılardır. Dostoyevski, Jack London, John Steinbeick, Gogol, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi. Kısacası toplumsal gerçekçiler.

Toplumsal gerçekçiler ile tanışmam rus edebiyatı okumalarıma dayanır. Özellikle Gogol’a. Bizde de Gogol etkisinde, etkisinde değil ise bile çizgisinde yazar çoktur. Aziz Nesin gibi. Bürokrasiye eserlerinde çok yer vermeyen daha çok toplumun en alt kesimin anlatan yazarlarımızda vardır. Bu yazarlardan en başta aklıma gelecek olan Orhan Kemal’dir.

Orhan Kemal’in şu zamana kadar üç eserini okudum, Murtaza, Önce Ekmek, Eskici ve Oğulları. En beğendiğim eseri ise Önce Ekmek’tir. Nitekim Sait Faik öykü ödülünü de kazanmıştır. Bu ödül kesinlikle hak edene ve toplumsal gerçekçi hikayelere verilir. Sonra aklıma gelecek olan ise Eskici ve Oğulları’dır.

Orhan Kemal Eskici ve Oğulları eserinde ağırlıklı olarak geçim sıkıntısı içerisinde olan insanın ruhsal bunalımlarına yer vermiştir. Hepimiz zaten bu konuyu az çok biliyoruz. Yaşadık, yaşamadıysak bile gördük şahit olduk. İnsan kapalı bir kutudur içinde bir yangın kopar, uykuları bölünür uyku dahi uyuyamaz da dışarıdakiler sadece bunun etkilerini görür.

Daha çok anlatmak isterdim ama geçim sıkıntısı mevzusuu çok ince bir mesele. Üzerinde konuşurken bile insan bunalıyor. İşte benim burada anlatamadığımı yazar kitabında sonuna kadar anlatmış.

Türk edebiyatı okuyalım okutalım..

Herkese keyifli okumalar dilerim..

Merhabalar,
dedi,diye düşündüm!!!

----------------------------------------------
Thomas Bernhard okumak aklımın ucundan geçmiyordu.Hatta etkinlik iletisini de görmemiştim. Yeraltından Notlar : #28450477 incelememe yoruma gelen Semih bey,kitabı beğendiğimi görünce. Thomas Bernhard ‘ı tavsiye etti.Önerisine güvendiğim biri olduğu için baktım etkinlikte var hemen katıldım.Yazarla tanışmamıza vesile olduğu için kendisine teşekkür ederim.
-----------------------------------------------
Ben tabi,dayanamıyorum çoğu etkinliğe katılıyorum. Baktım kitaplar da çok sayfalı değil birkaç tane kitabını okurum diyordum kii bazı rahatsızlıklarım sonucu uzun süre kitap okuyamaz hale geldim , ayrıca yazarın okuru dinlendirmeden, bir nokta koymadan sürekli birbirine bağlı kurduğu cümleler işimi daha da zorlaştırdı.İşin tuhaf tarafı çokta beğendim.Bahara yormayacağım tabi bu olumsuzlukları ,o düşündüklerim kitabı ne mevsimde okursam okuyum aynı olacaktı.Yazarın tadı bu…İşinize gelirse ,zaten kimseye minneti de yok o kadar net .
Avusturya’lı yazar, Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Eserlerinde genel olarak Avusturya’ya karşı büyük bir öfke görülmektedir.
Bitik Adam son dönem romanlarındandır. Yazarı tanımadan , düşünce şeklini bilmeden Bitik Adam okumak sıkıcı ve anlaşılmaz gelebilir. Yazarı anlayan bir okur olursanız bu adama hayran olabilirsiniz.
9 Şubat 1931’de doğan Bernhard Kova burcudur.Dahilerin burcu da diyebiliriz… Bu adamı farklı ve çekici kılan bir şey var evet işte o her neyse tamamen burcundan kaynaklanıyor bence.Kovaları anlamak zor zanaattir.Neyse konumuz burçlar değil elbette.Kitaptan bahsedeyim birazda…

---------------------------------------------------------------

“Kendini sonuna kadar yaşamıştı , varlığını sona erdirmişti.”

…diye düşündüm!!!

“Onu çeken , insanların mutsuzlukları içindeki hayalleriydi,insanların kendileri değildi,mutsuzluklarıydı ve insanın olduğu her yerde buna rastlıyordu,diye düşündüm, insankolikti o,çünkü mutsuzluk özlemi çekiyordu.İnsan mutsuzluktur,dedi hep,diye düşündüm,yalnızca budala olan bunu aksini savunur.Doğmak mutsuzluktur,dedi yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz,bir tek ölüm kesip atar bunu.Bu,hep mutsuzuz demek değildir,mutsuzluk yoluyla mutlu olabiliriz,dedi,diye düşündüm.”
-------------------------------------------------
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi yazım tarzı bol virgüllü ,az noktalı.Tek paragrafı “112” sayfa olan okuduğum ilk kitaptı.Kitabın kesintisiz bir bütün oluşturuyor olması sıkıyor zaman zaman .Sürekli “dedim” “,diye düşündüm” “dedi” söylemlerinden kaynaklanan bir sıkılma. Her insanın konuşurken çok kullandığı kelimeler vardır .Yazarın bu sözleri de ona özel sık kullandığı sözler.Burcunun da karakterine yansıttığı gibi farklılığı yazımından da anlaşılıyor.
Gleen Gould ismini hiç duydunuz mu? O bir Bach hayranı müzik virtüözü
( virtüöz : herhangi bir müzik aracını çok ustalıkla çalabilen ya da bir müzik yapıtını çok ustalıkla söyleyebilen sanatçı, usta yorumcu.)Tanımak isteyenlere link ekliyorum .Gerçekten hayran olunmayacak gibi değil.

http://yorgunhiperaktif.tumblr.com/...piyanist-glenn-gould

Kitapta bu isme sıkça rastlayacaksınız.Bitik adam adını Gleen Gould’un Wertheimer ‘e taktığı isim .Werthiemer’in karakteri bu ismi hak ediyor aslında .Kendisi de Gleen Gould gibi bir virtüöz olmak isteyen ,bu konuda yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen,kendi yeteneklerini onunkiyle kıyaslayarak adeta ruhsal bir çöküşe sürüklenen bir adam.Ona o kadar özeniyor ki 50 yaşında hayatını kaybetmesini bile kendine dert ederek Gleen’in öldüğü yaşa gelip intihar ediyor.Kendini beceriksiz ve hiçbir işe yaramaz adam olarak nitelendirir.Yazarımız bu konuyu kendi tarzıyla anlatıyor eşsiz bir şekilde.
----------------------------------------------------------------
Etkinlik #28256003 için
Esengül E. ‘ e teşekkür ederim .Yazarla etkinlik sayesinde tanıştık ama okumaya devam edeceğim.

------------------------------------------------------------------------
Gleen Gould’un eşsiz sanatıyla incelememe son veriyorum.
Sevgiler,saygılar…
https://www.youtube.com/watch?v=Ah392lnFHxM
-------------------------------------------------------------------------------