• Sanatçı dediğin güzel şeyler yaratmalı, ama bunlara kendi özel yaşamından hiçbir şey katmamalı. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki herkes sanata bir tür özyaşamöyküsü gözüyle bakıyor. Soyut güzellik duygusunu yitirmişiz. Günün birinde bunun ne olduğunu bütün dünyaya göstereceğim ben; işte bu nedenledir ki dünya benim yaptığım Dorian Gray portresini asla göremeyecek.
    Oscar Wilde
    Sayfa 36 - Can Yayınları - Çev. Nihal Yeğinobalı
  • Herkes Gibi Olmayanlar

    "Kanaatimce en önemli ve en kalıcı eseri olan Poetika’da Aristoteles tragedya ve komedya arasındaki farkı şu şekilde ifade eder: Tragedya bizden daha üstün insanların hikâyesini anlatır, komedya ise daha aşağıda olanların. Bu sözün hayatımızdaki yansımasına bakalım.

    Sizden daha beceriksiz, anlayışı daha kıt, görgüsü daha sınırlı insanlardan hep biraz alaycı bir şekilde bahsedersiniz, sizden her bakımdan daha üstün insanlardan (tabi böyle insanlar olduğunu kabul edebilecek bir durumda iseniz) bir çeşit saygıyla bahsedersiniz. İşte komedyayı komedya, tragedyayı tragedya yapan ruh budur.

    Büyük adam, kalabalığın dedikodularından, kıskançlığından, küçük hesaplarından, derin görgüsüzlüğü ve anlayışsızlığından sıyrılmak için, sıradan insanların gitmekten ürktüğü yerlere gider. Sahilden uzaklaştıkça deniz nasıl daha tehlikeli ve acımasız olmaya başlarsa, bu adam için hayat da öyle acımasız ve tehlikeli olmaya başlar. Ya dönüp sıradanların arasına karışacaktır ya da belalara göğüs gerip hayatının bir tragedya olmasını kabul edecektir. Kabul ettiği ve sizden uzaklaşmaya başladığı zaman, ona kibirli değil cesur demelisiniz. Onun o büyük dalgalarla mücadele ederken biriktirdiği tecrübelerden meydana gelmiş sözlerini, kısır, poğaça, börek yiyip, çay içerken eleştirmeye, çekiştirmeye ve hatta anlamaya çalışmamalısınız. Yapacağınız en kötü şey ise onu alaya almak olur. Yani hayatı bir tragedyanın konusu olan bir adamı, komedyanın konusu haline getirmek… Böyle davranırsanız, bu hayatları yazan büyük sanatçı sizi tiyatrodan dışarı atar.

    Sizi gördüğünde yalnızca kuru bir selamla yetindiği için, sizinle oturup dedikodu yapmadığı için, ucuz şakalarınıza gülmediği, hiçbir temeli olmayan boş kendine güveninize karşılık vermediği için onu eleştirmeyin, verdiği selamla yetinin ve o tek başına bir kenarda düşünürken, hüznüne neşe, neşesine hüzün karışmış bir şekilde gerçek dostları ile oturup konuşurken uzaktan hayranlıkla seyretmekle yetinin, ya da sırtınızı dönüp uzaklaşın. Çünkü bu türden adamların hayatını ancak seyredebilirsiniz ona eşlik edemezsiniz."

    | Rafet Elçi
  • - Batı'dan ve bizden başlıca neleri okudunuz? Üzerinizde en çok etkisi olan yazarlar hangileridir?
    - okumayı severim, çok okurum. Bunu söylemek bir çeşit övünmek midir, bilmem. Kimileri hiç okumadiklarini söyleyerek övündüklerine göre. Batı'dan olsun, bizden olsun beğenerek okuduğum, severek okuduğum yazarlar vardır. Dostoyevski, Gide, Montherlant, Camus, Sartre, Simenon, Huxley, Joyce, Green, Capote, Sait Faik, Vüs'at O. Bener, Nezihe Meriç gibi. Benim bir de hayranlıkla, hatta kıskanarak okuduğum iki yazar vardır: ÇEHOV, FAULKNER. Okuyanı anlattıkları ortama kativeren, onu yarattıkları kişilerin yaşayışına, duygularına ortak eden bu iki sanatçı, söz sanatının ereği buysa, varmışlar bu ereğe. Görece bu yargılar biliyorum ama söylemeden edemedim. İşte çok sevdiğim ozanları saymadan da edemiyeceğim: F.H. Dağlarca, B.Necatigil, M.Eloglu, E. Cansever, T. Uyar, C.Sureya.
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 138 - Can Yayınları 1. Baskı 2018
  • İçsel zenginliği ile büyüleyen yazar, şair Rilke.. Neden Almanca bilmiyorum hüznüne gark oldum.

    Sitede Sergen Özen ’in Rilke’ye sevgisi, incelemeleri, alıntıları ve başka bir arkadaşımın ona verdiği değer ile tanıma isteği doğdu kalbimde.. Kendilerine teşekkür ederim ^_^

    Kitabın son 20 sayfasında Rilke'yi tanımaya yönelik yazılardan ve netten araştırdığım ( https://www.fikriyat.com/...m-rainer-maria-rilke) ve anladığım kadarı ile :

    Eski ve köklü aileden gelmiş. Annesi,
    kaprisli ve özlem duyduklarını çocuğuna yansıtan aile bireylerinden biri olarak; Rilke'yi 6 yaşına kadar kız çocuğu gibi giydirmiş , o ise ince ruhundan dolayı başta kadınlar olmak üzere insanlarla iletişim kurmakta zorlanmış. Yine anne ve babasının isteği üzerine subay okuluna gönderilen lakin orasının cehennem gibi gelmesinden dolayı dayanamamış ticaret okuluna yazdırılmış oradan da üniversiteye geçmiş; babası hiç olmadı avukat olsun dileğine rağmen Rilke kendisini sanata vermiş iyi ki de öyle yapmııış..

    Genç yaşında sezgiselliği güçlü, içine kapalı, alçak gönüllü birisi. ‘’Bütün isteği, insanlığa iç zenginliğini vermek, herkesi mutlu kılmak olmuş; yazdığı şiirleriyle, kendi dediği gibi: Halkını sevindirmek kaygısını gütmüş. Halk kavramı altında da kendi gibi yoksulları anlamış. Halk onun için toplumsal değil , her şeyden önce ruh kavramıydı’’ (82) Sevgiyle bakan, şair ruhunu damıta damıta sunan bir dünya..
    ‘’O, her şey de, kendine en yakın olanda olduğu gibi, en uzak olanda da gene, kendi içini, Tanrıyı bulur’’ (83). Her gördüğü şeyde kendine yakınlık bulan, sadece güzeli değil karanlık, fırtınalı tarafların, sarhoşun, delinin çığlıklarını da duyuran bir kişilik. ‘’Rilke’nin karşısına çıkan, duyularını, aklını uğraştıran her şey, bir şiir olmuş, teknik de en yabancı olanı bile sanat biçimine bürümüştür.’’ (87)
    Mistisizme bağlı, sessizliğin abidesi diyebiliriz. Nietzsche’nin aşık olduğu Salome vesilesiyle sanatçı kimliği oluşmuş. Hesse gibi o da lösemiye yakalanıp ölen yazarlardan..

    Eser; henüz 20 yaşında olmayan Franz Koppus’un, şiirlerini Rilke’ye mektupla göndermesi şeklinde ve Rilke’nin şiirlere dair düşüncelerini alçak gönüllülükle, ruhunu ortaya koyarak cevaplaması şeklinde ilerliyor. Okuduğum kitap Remzi Kitabevi Kültür serisi 2.basım Çeviren Melahat özgü. İçerik ; 10 mektup , Genç Şair üzerine, Şair üzerine, Yaşantı ve Rilke hayat, eserleri ve sanat anlayışı, Dilimizde Rilke şeklinde oluşturulmuş.

    Okurken cümlelerin bütünlüğünü kavramakta epey zorlandım. Özellikle erken kalkıp okumaya çalıştım beynimden daha çok şüphe etmemek adına :))) arkadaşıma bir kesit attım çevirisini beğenmediğini söyledi içime biraz su serpildi desem yalan olmaz. O zorlanmaya rağmen çok sevdim. Altını epeyce çizdim. (Çeviri konusunda Melahat Özgü ; Berlin Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun olmuş, Almanca öğretmenliği yapmış. DTCF Alman dili ve edebiyatı bölümü profesörü. Tiyatro araştırmacısı. ) Çevirinin dili bana pek hitap etmedi, belki de başkalarına çok iyi gelebilir bilemiyorum.:))Yaren’in #28484261 incelemesinde yorum olarak Meltem Hanım’ın da yardımıyla çeviri karşılaştırması yapmış Yaren, çok yararlı oldu, sağ olsunlar ^_^ Semih Uçar’ın dili daha akıcı geldi bana göre. Yorum da 4 çevirmenin çevirileri mevcut, kitabı alırken faydalı olacağını düşünüyorum.

    Mektuplarda Rilke’nin hitap şekli, geç yazmasındaki sebepleri içtenlikle açıklaması, yalnızlığa dair yorumları, gençlerin aşka dair aceleleciğine dem vurması ‘’ Onlar, aşkı, bütün varlıklarıyla, bütün güçleriyle, yalnızlık duyan, korkan, yüceyi arayan yürekleriyle öğreneceklerdir. Ama öğrenme uzun ve bitmesi gereken bir zamandır.’’(42) der. Aşkı da ‘’ Aşk son konaktır ; belki de bunun için bir insan hayatı bile yetmez’’ deyip zirvede bırakır. Sözlerinde dostluğu hissetmek, kendini bulma yolunda gözlem gücünün derinliği, ruha dokunuşuyla, ‘’Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınz. Yalnız tek bir yol vardır: İçinize dönün. Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri ; yüreğinizin en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. ‘’(14) ve özellikle bu sözüyle gönlüme taht kurdunuz Rilke amca.

    Karput’a dair tavsiyeleri, üzüntüye karşı yaklaşımı ‘’İnsanın üzüntülü iken, yalnız olması ve uyanık bulunması gerekir ‘’( 50) gibi nice anlamlı sözleriyle yüzmek.. Şair üzerine dair yazısı da ayrı bir anlam yüklü idi. Rilke’yi tanımak adına başlangıç eseri midir bilmiyorum ama çokça tavsiye ederim bu kitabı.

    Keyifli ve huzurlu okumalar dilerim. ^_^
    Richard Strauss - Four Last Songs https://www.youtube.com/watch?v=I9nc87XR43A
  • Bohem miyim, sanatçı mı, uykucu mu, hayalci mi... İşte bunlar hep muamma!
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi
  • ‪“Testlerin ve makinelerin asla ölçemeyecekleri bir şeye sahipsin sen:sende sanatçı ruhu var.Zamanımızın trajedilerinden biri bu işte;bu özelliği tanıyacak,takdir edecek,besleyecek,hoş görecek hiçbir makine yapılmadı.”‬