• Sevgi bağımlı olmaz.
    Sevmek ve özgür olmak aynı şeydir. Bir gün, yapıt değil sanatçı olduğunu, düşlenen değil düşleyen olduğunu; yaratılan değil yaratan olduğunu ve her şeyin senin hizmetine verildiğini anlayacaksın.İşte o zaman bir daha asla bağımlı olmayacaksın!
    Dünya sen böyle olduğun için böyledir, dünya böyle olduğu için sen böyle değilsin.

    ...

    Bağımsız ve özgür ol! Bir asi ol!
    Bir asi kimseye beğımlı değildir. O kendi eşsizliğine saygı duyar. Onun tek varolma nedeni, düş'ünü gerçekleştirmektir. Yaşamını ve tüm enerjisini bu amacına adar. Hem düşleyip hem de bağımlı olamazsın, ama hem düşleyip hem de hizmet edebilirsin. Hizmet etmek bağımlı olmak değildir. Hizmet etmek, hem kendi yaşamını hem de başkalarınınkini yönetmektir. Bu seven kişinin işidir. Yalnızca sevenler hizmet edebilirler. Sevmeyenler ise sadece bağımlı olabilirler!
  • Sanat, insanın eylemi ya da hayatı başından atmasına denir. Coşkunun irtiyadi ifadesi olan hayattan farklı olarak, sanat, coşkunun zihinle ifadesidir. Sahip olamayacağımız, cüret edemeyeceğimiz ya da elde edemeyeceğimiz her şey hayalimizde bizim olabilir, sanatı da işte o hayalle yaparız. Bazen coşku o kadar güçlüdür ki, eyleme indirgense bile giderilemez; duygunun gerçek hayatta ifade edilemeyen artıklarından da sanat eseri doğar. Nitekim iki tür sanatçı vardır: sahip olmadıklarını ifade edenler ve sahip olmuş olduklarını şeylerin artıklarını ifade edenler.
    Fernando Pessoa
    Sayfa 295 - can yayınları
  • “Bizim hakkımızda yazabileceğim daha pek çok hikâye var. Ancak anlattığım hikâye bu. Anlatmamı istediği hikâye bu. Sözümü tuttum. Dünyanın kara ormanına dalan Hansel ve Gratel gibiydik. Asla hayal bile edemeyeceğimiz cazibelerin, cadıların ve iblislerin yanı sıra ancak bir kısmını hayal ettiğimiz ihtişamlarla karşılaştık. Bu iki genç adına hiç kimse ne konuşabilir ne de birlikte geçirdikleri günler ve geceler hakkında doğruyu söyleyebilir. Bunu sadece Robert ile ben anlatabiliriz. Onun deyişiyle, bu bizim hikâyemiz ve o gittiği için, bunu size anlatma görevini bana bıraktı.”

    22 Mayıs 2010

    Vay be... Yani vay be. Hayatına sadece ucundan tanık olduklarımın bile mi ölümü içimde boşluk bırakır? Bu satırları yazarken yine Robert’ın artık hayatta olmadığını hatırlayıp boşluğa düştüm. Neyse el yazması müsveddemi geçirmeye devam ediyorum. Son 6 satır planda yoktu.

    Bu paragraf için şimdiden özür dilerim. İçeriği özetlemede iyi değilim ama yazmam lazım. Kitap neyle ilgili, onu bi belirtelim de sonra bende uyandırdıklarına geçelim. Önceki incelemelerimde de hep söyledim bu özetleme işinden nefret ederim. Kitap ünlü sanatçı Patti Smith’in 1970’lerde başlayan rock hikâyesini ve hikâyesine dahil olan başta Robert Mapplethorpe olmak üzere belki ismini önceden de bildiğimiz ünlü sanatçıları, sayısız ve tarifsiz maceralarını, yaşadıklarını anlatıyor.

    Al işte, bu cümleden sonra kimin okuyası geldi kitabı? Ne kadar soğuk, resmi, sığ ve klişe bir özet. Umarım incelemenin devamında fikrinizi değiştiririm. Gerçekten bu kitaba aç kurtlar gibi saldırmanızı isterim.

    “İsa birilerinin günahları için öldü ama benimkiler için değil.”

    Bazen bir kitap okursun ve o denli etkilenirsin ki bir süre normal hayatına devam edemezsin. Ruhuna, kalbine dokunur. Seni içinde olduğun dünyadan çekip alır, hiç gitmediğin bambaşka diyarlara, hiç girmediğin denizlere sokar. Sonra kitabı bitirirsin pat diye kendi hayatına tekrar düşersin. Bi süre afallarsın, sonra bu yavan hayatına tekrar adapte olmaya çalışırken başka bir kitaba başlarsın falan filan. Bu kısır döngü böyle tekrar ediyor bende. Kitabı okurken öyle yoğun duygular yaşadım ki içimden taşacaklar gibi hissettim. Bu hislere bir şekilde can vermek, kelimelere döküp somutlaştırmak istedim. Etkilerinin azalacağını biliyorum. Bir gün unutacağımı biliyorum ama yaşarken yazmak, kendi tarihime not düşmek istiyorum.

    Ben bu kitapta yaşadıklarını anlatan kızı tanıyorum. Zaman zaman ne kadar garip, ne kadar yabancı, ne kadar güçlü, ne kadar yıkık ve bozguna uğramış hissettiğini biliyorum. O asi ruhunun doyumsuzluğunu, hırçınlığını, merakını ve içini ısıran başarma isteğini biliyorum. Sayfalar ilerledikçe ne kadar çok benzediğimizi daha çok anladım. Benimkine benzer bir ruhun hissettiklerinden eserler oluşturup dünyada iz bırakmasını görmek o kadar güzel ki. Patti bir sanatçı... Gerçek bir sanatçı. İzleyin, bu yoğunluk sizi de sarsacak mı merak ediyorum: https://youtu.be/qEMPztSY-Ns Bu sadece bir şiiriydi. Kitabı okuduktan sonra onun müziğine de ilgi duyup şarkılarını dinleyeceğinizi düşünüyorum. Birkaç şarkısının hikâyesi de var kitapta. Bir şarkıyı, hikâyesini bilip dinlemek de güzel bir histir bazılarınız bilir. Canlı performanslarına da göz atmanızı öneririm. Bu kadar güçlü, hisli bir sesi ömrümde çok az duydum. Yaşadıklarının şiddeti sesine, kalbine vurmuş. 17 yaşında doğurup başkasına evlatlık vermek zorunda kaldığı, hiç tanımadığı kızına yazdığı ağıtları, hayal kırıklıkları, acıları...

    Kitap, aşk romanı izlenimi uyandırıyor biraz görüntüsüyle, ve gerçekte de Robert’la da öyle bir geçmişleri oldu ama öyle ölümsüz ve tüm hikâyeyi kaplayan bir aşk değildi. Zira Robert sonunda AIDS’ten öldü düşünün ve Patti’nin başka bir adamla evliliği ve iki çocuğu oldu ama dostlukları sonuna kadar devam etti. Aralarındaki şey güçlü bir şeydi, inanıyorum ki Patti için o şey bugün de bitmedi. Bana göre çok yetersiz kalıyor ama hadi o şeyin adına da aşk diyelim.

    Her gün sabah 8 akşam 5 dersim vardı ve kitabı okumak için zaman kovaladım. Ders aralarında bile kitabı sıranın altından çıkarıp okumaya devam ettim. O anlarda sınıftaki uğultunun dikkatimi dağıtmaması için kitap okurken yapmayacağım bir şey yapıp kulaklıklarımı taktım ve müzik dinledim. Sonra şaşırarak fark ettim ki bu müzikler, kitabın bana hissettirdiklerinin gücünü kat kat katladı. O yüzden kitabı okuyacaksanız eğer, ara sıra size de eşlik etsin diye o sözsüz bestelerin ismini buraya bırakacağım. Gerçekten okuyup dinleseniz ne mutlu olurum:

    1- https://open.spotify.com/...75KkS6TEaMnxjZXJTtPg

    2- https://open.spotify.com/...lykVTcQGePvRr_gTpggg

    3- https://open.spotify.com/...gFTlfASOqhg-OzsZVOXA (bu beni en yerle bir edeniydi)

    İzlemeniz için yalvaracağım bir canlı performans ve bu kitap sayesinde kazanıp, gece gündüz dinlediğim harika bir şarkı daha var. Kitap zaten müzik ve sanatla tıka basa dolu. Umarım benim yaptığımı yapar ve isimlerini not edip dinlemeye çalışırsınız. Spotify’da kitapta ismi geçen albüm ve şarkılardan bir playlist oluşturdum. İsteyen olursa her zaman paylaşabilir ama liste biraz kabarık. Daha eklemediklerimle birlikte 80’i aşacak gibi duruyor bakalım.

    O müthiş canlı performans ve Patti Smith’in sondaki eşsiz gülüşü: https://youtu.be/uoGdx3I3dPE

    Ve o muhteşem şarkı: https://youtu.be/A9pNnKxewss

    Gerçekten okuduğum en eşsiz kitaplardan biriydi. Kafadan ilk 3’ümden biri kesinlikle. Benim kadar etkilenip etkilenmeyeceğinizin garantisini veremem ama okursanız pişman olmayacağınıza sizi temin ederim. Patti Smith’i tanıdığıma çok memnunum ona sarılmak ve mutluluktan ağlamak istiyorum. Kendisi hâlâ yaşıyor. Böyle insanlar hayatı anlamlı kılıyor. Kitapla kalın. İyi okumalar
  • Hiç olan özgürleşir.

    Bir gün Neyzen Tevfik meşhur bir sanatçı arkadaşının cenazesine katılıyor.
    Cenazeye belediye başkanı da geliyor.
    Neyzen Tevfik'i görüyor ve alaylı bir ifadeyle "Sen kimsin?" diyor. Neyzen Tevfik de "Hiç" diyor: "Peki siz kimsiniz?" Adam cevap veriyor: "Ben belediye başkanıyım."
    Neyzen Tevfik, başını sallıyor. "Peki sonra ne olmayı düşünüyorsunuz?" diyor.
    "Bilmiyorum, belki milletvekili olurum."
    "Peki ya sonra?"
    "Belki bakan olurum."
    "Ya sonra?"
    "Başbakan olabilirim."
    "Ya sonra?"
    "Cumhurbaşkanı bile olabilirim."
    "Ya sonra?"
    Adam sinirleniyor artık. "Daha ne olsun, hiç" diyor sonunda.
    Bu kez Neyzen Tevfik'in yüzünde bir gülümseme beliriyor. "İşte ben sizin onca yoldan sonra geleceğiniz konumdayım şu an..."
  • Evet, yaşamın ilk bakışta hiç de parlak olmayan bile olsa, bir gerçeğini gözlemleyin (elbette, gözlemleyecek gözünüz varsa), o zaman bu sıradan gerçeğin, Shakespeare'de bile olmayan bir derinliği olduğunu göreceksiniz. Evet, bütün sorun buradadır işte: Kimin gözü öylesine güçlüdür, kim o kadar güçlüdür? Doğrusu, önemli olan yazmak veya sanat eseri yaratmak değildir, önemli olan gerçeği fark etmek ve kendi dalında sanatçı olmaktır. Kimi gözlemciye göre yaşamın tüm gerçekleri son derece açık, anlaşılır bir biçimde olup bilmektedir ve öylesine anlaşılırdırlar ki, onların üzerine düşünmeye, onları inceden inceye gözlemlemeye gerek bile yoktur. Kimi gözlemciyi ise aynı gerçekler bazen öylesine sarsar ki (üstelik sık görülen bir şeydir bu), olayı genelleştirerek sıradanlaştırmak da, kendi içini rahatlatmak da elinden gelmez; başka bir sıradanIaştırma yolunu seçer, kafasının içindeki karmakarışık soruları bir anda çözmek için şakağına bir kurşun sıkar. Yalnızca iki karşıtlıktır bu, ama ikisinin arasında insanlığın var olan bütün anlamı yatmaktadır. Gelgelelim, hiç kuşku yoktur ki, her türlü gerçeği anlamamız, onun başına sonuna ulaşmamız olası değildir. Biz ancak, gözümüzün önünde olan biteni görürüz, ama öncesini, sonrasını bilemeyiz. Orası insanın hayal gücüne kalır...
    Dostoyevski
    Sayfa 360 - İki İntihar
  • Tanrı dünyayı yaratmaya koyulduğunda fazlasıyla yaşlıydı. Yoksa altıncı günün akşamı işi paydos etmezdi. Bininci günde bile yapmazdı böyle bir şeyi. Bugün bile yapmazdı. Ona karşı olmamın tek nedeni de işte budur. Övüngenliğe kaçmasıdır, insanı yarattıktan sonra eserinin yazılıp bittiğine inanması, kalemi elinden bir kenara bırakıp bundan böyle kitabının yapacağı baskı adedini düşünmesidir. Tanrı’nın sanatçı olmayışı bir hazin ki! Yaptığı bu kadar işe karşın sanatçı olmayışı; bunu düşündükçe ağlayası geliyor insanın, bütün cesaretini yitirecek oluyor.”