• Sosyal demokrasi bugün artık bir ideolojik kavram değildir. Bir zamanlar onu sol ideolojinin pankart yapmış olması, sosyal demokrasi ile ilgili bugünkü gerçeği değiştirmez. Bugünkü gerçek şudur:

    Çağdaş, müreffeh Batı ülkelerinin en "sosyalist" sayılanları ne kadar sosyal demokrat iseler, en kapitalist sayılanları da aynı derecede sosyal demokrattır. Finlandiya, Norveç, İsveç nasıl sosyal demokratsa, Fransa, Almanya, İngiltere, İsviçre de aynı şekilde ve aynı oranda sosyal demokrattır. Bu ülkelerde kimsenin soldan, solculuktan falan söz ettiği yok. Çağdaş devletin, olması gerekenleri tespit edilmiş, durması gereken yeri belirlenmiştir. Vazgeçilmez gerçek, sosyal demokrasidir. Günümüz Avrupa sosyal demokrasisi, örneğin, Alman sosyal demokrasisi kendini artık "Marksist" olarak tanımlamıyor. Kökeni öyle olsa da öyle tanımlamıyor. Çünkü o kabuktan kurtuldu, kabuğun içindeki özü aldı. Bırakın Avrupayı, ABD ve Japonya'da bile sosyal demokratların talepleri, projeleri, yöntemleri etkili oldu, hayata yön verdi.

    Çağdaş dünyada kalkınma ve refahı sağlayan ortak bir doğum vücut buldu. Başka bir deyişle, kapitalist-sağ model sosyal devlete, sosyalist-sol model ise serbest piyasaya kapı araladı ve bir ortak kalkınma modeli doğdu: Sosyal demokrasi.
    Yaşar Nuri Öztürk
    Sayfa 258 - Yeni Boyut Yayınları, 30. Baskı
  • Fransa’daki bistrolar, İtalya’daki lokantalar, İsviçre ve Almanya’daki rahat şarapevleri, “pineklemek için”, “kök salmak için”, “küfelik olmak için”; öbür tarafta nerede böyle şeyler
  • Stefan Zweıg'ın eserlerinden ilk okuduğum eseri mecburiyet oldu. Takip ettiğim bir yazardı.Mecburiyeti okuyunca diğer tüm kitaplarını alıp okuma isteği baş gösterdi bende.

    O kadar güzel anlatılmış ki olayalar. Okuyunca hayatımızda istemediğimiz nelere mecbur kaldığımızı anlıyorum.Hikayenin baş kahramanı Ferdinand, savaştan İsviçre 'ye kaçmış yeni bir hayat arayışı içinde olan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Eşi Paula,ona destek olan,özgürlüğün bu ülkede olduğuna inanan ,güçlü bir kişiliğe sahip.

    Ferdinand'ın kendi kişiliği ile savaşını ve asker olarak görevini yerine getirme zorunluluğu savaşını verdiğini hissettim en başından en sonuna kadar. Yazar burda kendi hayatınından da esinlenmiş. Çünkü savaşı en başından beri istemeyen,tüm insanlığın özgür olmasını isteyen hümanist biri.

    Okuduğum her bir satırı insanın bu hayatta nelere mecbur kaldığına,otoriter güce istemeden de boyun eğmeye,ama her şeye rağmen insan kalabilmeye çalışıldığını yaşattı bana.
  • Mecburiyet, Stefan Zweig'ın yoğun bir şekilde otobiyografik özellikler taşıyan bir kitabı. Satranç'tan sonra beni en çok etkileyen eseri oldu. Ülkesindeki savaştan kaçıp İsviçre'ye sığınan ama orada da kendinden kaçamayan Ferdinand'ın hikayesi çok etkileyiciydi. Stefan Zweig -belki de kendi duyguları olduğundandır- hem Ferdinand'ın hem de karısının duygularını öyle gerçekçi yansıtmıştı ki. O ikilemi, o kararsızlığı ve belirsizliği... Bu hikayeyi kurgularken kendisine bir çıkış yolu arıyordu belki de. •
    Zweig'ın yaşadıklarının ne kadar zor olduğunu ve onu -onları- ihtihara sürükleyen koşulları net bir şekilde gördüm bu hikayeyle. Yazarın savaş karşıtlığı, iç hesaplaşması ve kendini aklama çabası da kurgunun içinde yoğun olarak hissediliyordu.

     Zweig'ın kalemini alıp eline silah vermek ne kadar imkansızsa, Ferdinand'ın da vazgeçemeyeceği tuvali, fırçası vardı.
    Baş karakterin iç çatışmasını o kadar gerçekçi bir şekilde ele almıştı ki bir kez daha hayran olmadan edemedim. Mecburiyet'i mutlaka okumalısınız.
  • Farzedelim ki biraz daha erken, 1914'de, bu taşı toprağı altın memlekette değil de, Berlin'de yeni doğmuş bir canım bebeğiz. Yine varsayalım ki bu kez Allah'ın sevgili kulu olmamışız da, "kutsal imtihan" gereği annemiz Katolik, babamız Yahudi olmuş. Ne olduğumuzun ya da neye inandığımızın tüm anlamını ve tüm gerçekliğini yitirdiği bir gelecek, açmış kollarını bizi bekliyor. Ama tuttuğunda ne yapacak bilmiyorum. Yıl olmuş 1935! Ariyenler öpecek adam arıyor sokaklarda. Fikir ayrılığı kalmamış, ne âlâ, tüm mundarlığın sebebi bu Yahudi köpekler! Bunda hiç şüphe yok. Vatansızlar yol alıyor bir zamanki vatanlarından seçeneksiz. Ve mülteci ruhlar aramızda, hoş geldiniz. Avusturya, Çekoslovakya, İsviçre, Fransa... Kaçınız dayanabilecek gözleri olmayan ve kulakları duymayan insansılara... Mültecilere Yardım Komitesi yardım edememekle, Birleşmiş Milletler birleşememekle ve bir türlü çıkartamadıkları kanunlarla meşguller! Beş medeniyet ülkesi, kapıları kapalı. Bize ait değilsiniz, ülkenize gidin! Ama biz vatansızız, kovulduk? Orası bizi ilgilendirmez. Suçlusunuz, dört hafta hapis. Bir daha dönerseniz altı ay! Avusturya sınırına bırakın bunları. Sınırda azgın namlular bekliyor. Ne işiniz var burada. İsviçre polisi buraya gönderdi. Öyle mi? Suçlusunuz, iki hafta hapis. Bir daha ki sefere, üç ay! Alın atın bunları, yallah Fransa sınırına. Sınırda horozlar düdükleyecek, bekliyor. Ne işiniz var burada? Avusturya polisi tarafından ... Öyle mi? Atın bunları. Vesselam mülteciler tükenene kadar gidiyor bu açlık, ikiyüzlülük, sefillik, rezillik, tutuklamalar ve kovalamaca... Öyle ki Baba Moritz artık ölecek, ne hikmetse cennete gidecek, cennet kapısında bir bekçi görüyor, o kadar işlemiştir ki benliğine bu kapı dışarılık, gümrük memuru sanıyor, kaçıp saklanmaya çalışıyor, ama nafile! Tutup getiriyor melekler! Ama benim pasaportum yok diyor Moritz. Ne seyahat iznim, ne de ikamet tezkerem. Üstelik bir Yahudi'yim. Alman vatandaşlığından çıkarıldım ve senelerden beri vatansız olarak gizli yaşıyorum. Öyle mi? Ey vatansızların meleği gel! Çok ıstırap çekmişlerin meleği, sen de gel! Atın bunu cennete! Sırtında gözyaşları ile dolmuş küfe taşıyan Moritz ve yüzü dünyanın bütün analarının yüzüne benzeyen melekler kapıdan içeri girerler ilk defa. "Steiner etrafındaki yüzlere, kader rüzgarıyla buralara atılmış bu bir sürü küçük varlıklara baktı ve bardağını kaldırarak, "Baba Moritz" dedi "ey durmadan yol alan kral, ey Ahasverin son halefi ve ey ebedi mülteci, hoş geldin! Bu yılın bizlere neler getireceğini şeytan bilir ancak. Yaşasın yeraltı bölüğü. İnsan yaşadığı sürece hiçbir şey kaybolmamıştır." Remarque, 1939'da kitabını yayımladığında henüz savaş başlamamıştır. Nazi taşları yerine oturduğunda, hayal ettiğinden çok daha fazlası gerçek olmuştur. Zamanında o kadar şiddetli öfke ve kıyıma maruz kalan vatansızların, şimdi bir vatana kavuştuklarında benzer bir kutsanmış idealle, Gazze'de bir nevi dünyanın en büyük toplama kampı oluşturmaları hayret vericidir. Demem o ki insan her yerde, aynı soyka galiba, beş para etmez! Prosit!
  • Verne' in 19. yüzyılda kaleme almış olduğu Zacharius Usta iki temel konudan oluşuyor; birincisi hikayenin geçtiği dönemdeki kilise ve bilim arasındaki çatışma, ikincisi ise bilim adamı ve buluşlarının beraberinde getirdiği kibir..
    Verne, belki de üzerine yüzlerce yorum ve çıkarım yapılabilecek bu iki konuyu ve dönemi 50 küsür sayfada satırlara işlemiş.
    Baş karakter Zacharius Usta yaşadığı yer olan İşviçre 'de adını duyurmuş meşhur bir saatçidir öyle ki imal ettiği saatlerin ünü İsviçre'yi aşıp Almanya ve Fransa'ya kadar ulaşmıştır. Ancak bir gün beklenmedik ve esrarengiz bir biçimde imal etmiş olduğu saatler aniden işlevini yitirir. İşte hikaye de tam olarak burada başlar.
    Kitabın sayfa sayısına göre doyurucu olduğunu düşünüyorum, ancak kitap bittiğinde konu üzerine düşünecek çok şey bırakıyor ardında..
  • "Berkay'ın hoşlanmadığı şeyse İsviçre çakılarıydı. Çok fonksiyonlu hale gelince en önemli şeyi kaybediyordu bıçak: Odak noktasını. Fonksiyonlar onu tutan elde toplanmalıydı, bıçakta değil. Hayatta çakı mı konserve açacağı mı yoksa tırnak makası mı olacağına karar verememiş insan kadar zavallı bir şey yoktu. Öyleleri körelmeye mahkumdular."
    Tuna Kiremitçi
    Sayfa 18 - April Yayıncılık, 1. Baskı, Mart 2015